Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
SAPIK TASAVVUFA KARŞI KELAM (TEVHÎD) İLMİNİN İRŞADI
TDV
İslâm Ansiklopedisi onu “Mısırlı mütefekkir (fikir adamı,
düşünür), medeniyet tarihçisi ve yazar” olarak tanımlıyor.
Ahmed Emin’den söz ediyoruz..
Tâhâ Hüseyin ve Abdülhamîd el-Abbâdî, iş bölümü
yaparak birlikte çalıştığı arkadaşlarıydı.
Kitapları ve makaleleriyle bütün Arap aleminde
tanındı.
Türkiye’deki “oryantalizm mezhebi
ilahiyatçıları”nın bugün savunmakta oldukları görüşlerin (daha doğrusu
hezeyanların) birçoğu, zamanında onun tarafından savunulmuş.
(Nasıl Ehl-i Sünnet çatısı altında
birçok farklı mezheb yer alıyorsa, oryantalizm genel mezhebinin çatısı
altında da farklı oryantalistik mezhepler boy gösteriyorlar: Goldziher’ciler,
Brockelmann’cılar, Schacht’cılar, tarihselciler, Gadamer’ciler, güncellemeciler,
reformistler, maksat istismarcısı makasıdcılar vs. vs.)
*
Ahmed Emin’in Türkiye’dekilerden farkı,
oryantalistik-modernist yaklaşımlar ile tasavvufçuluğu birarada
götürmeyi başarmış olması..
Bu açıdan biraz “gecikmeli Kemalist” Cübbeli
Felaket’i hatırlatıyorsa da, aralarında klas farkı var. Ahmed Emin bu işin
süper liginde top koşturan biri, Cübbeli gibi üçüncü ligde sürünen biri değil.
Tahmin edilebileceği gibi, Ahmed Emin’in savunduğu
birçok yanlış görüş Türkiye’de bugün de revaçta:
“İslâm kültür tarihi ile
uğraşan ve daha çok bu sahadaki eserleriyle şöhrete kavuşan Ahmed Emîn,
müsteşriklerden bilhassa Brockelmann’dan etkilenerek Batı düşünce ve tenkit
metodunu eserlerinde uygulayanlardan biridir. … Art düşünceli bazı
müsteşriklerin iddialarını paylaşarak Ṣaḥîḥ-i Buḫârî ve Ṣaḥîḥ-i Müslim’deki bir kısım hadislerin,
özellikle de bazı şahısların faziletine dair rivayetler ile tefsirle ilgili
hadislerin uydurma olduğunu, cerh ve ta‘dîl konusunda muhaddislerin tutarsızlık içinde bulunduğunu,
hadis tenkidinde metnin muhtevasından çok isnada değer verdiklerini, Ebû Hüreyre’nin rivayetlerine pek
güvenilemeyeceğini, İbn Abbas ile bazı sahâbîlerin daha sonra müslüman
olan Ehl-i kitap âlimlerinin tesirinde kaldığını, Kâ‘b el-Ahbâr’ın İslâmiyet’i
samimiyetle benimsemediğini ileri sürmesi ve benzeri görüşleri sebebiyle birçok
İslâm âliminin haklı tenkitlerine hedef olmuştur.”
(Hulusi Kılıç, “Ahmed
Emîn”, TDV İslâm Ansiklopedisi)
*
Bu şahıs, Kelam ve tasavvuf hakkında da
ileri geri laflar etmiş bulunuyor..
Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ona cevap olarak şunları yazmış durumda:
“Üstad Ahmed Emin’in
tasavvuf ile Tevhîd ilmi (Kelam) arasındaki ilişki bahsinde tasavvufu diğerine
üstün tuttuğunu söylerken ne abartıyorum ne de haksızlık ediyorum. Hatta onu
[tasavvufî keşf ve ilhamı], İslam’ın aslî kaynaklarına, yani Kitab ve
Sünnet’in [batın mukabili] zahirine de üstün tutuyor. Abartmadığımı ve
haksızlık etmediğimi, Tevhîd ilmine karşı tasavvufu överken, onu bütün
dinlerdeki tasavvufu kapsayacak şekilde methetmesi teyit ediyor. … Sanırsın ki
bu ilmin tasavvufa nisbetle hiçbir kıymeti yoktur, hatta gayri İslamî bir
tasavvuf olsa bile. Böyle gayri İslamî olsa bile tasavvufun üstün olmasının
sebebi ise, Ahmed Emin Bey’e göre, onun, Tevhîd ilminin aksine, akıl ve
mantık üzerine kurulu olmamasıdır. Üstad’ın bu düşüncesinin kaynağı, akıl
ve mantığı dayanak olarak almamasının İslam’ın hayrına olacağını zannetmesidir,
tıpkı bu ikisinden sakınan Hristiyanlık gibi. O yüzden, Hristiyanlığın
akıl ve mantıktan uzatlaşması gibi İslam’ı da uzaklaştırmak için çaba
sarfediyor. İslam anlayışı açısından Hristiyanlığı
taklid eden biri değlise bile, akıl ve mantıktan yüz çeviren hristiyan
Batı düşüncesinin taklitçisidir. Bu taklid sonucunda, akıl ve mantıkla
birlikte deveran eden Tevhid ilmi onun nazarında kötü hale gelmiş ve yerini
tasavvufa terk etmiştir.
“… Belki de Üstad, benim
akıl ve mantığa muhalefeti ayıp saymama hayret ediyordur. Çünkü Tevhid ilmini,
bu ilmin alimlerinin onu akıl ve mantık haline getirmiş olmalarından dolayı
ayıplıyor. Adeta hristiyan filozof Spencer gibi idare-i kelam ediyor: “Mantıkî
delilden başkasına razı olmayan bu inatçı aklı terk etmek dinin hayrınadır.”
Onun bu sözünü, Kıssatu’l-Felsefeti’l-Hadiseti adlı kitabının
478’inci sayfasında naklediyor. … Tasavvuf Allah’tan gelen ilham olarak temayüz
etse bile, akıl Allah’ın kanunu ve insan katında resmî genel elçisi ve de
ilhamın doğal ilk iniş yeri olduğu için, onun [genel] ilhamı, kendisine muhalif
olan özel ilhamın önüne alınır. Bunun anlamı, ona (akla) muhalif ilhamın
gerçekte ilham olmayışıdır [vehimdir]. Bundan dolayıdır ki, peygamberlerin
-salevatullahi ve selamuhû aleyhim- getirdikleri şeyde akla aykırı
hiçbir şey bulunmamıştır. …
“Oysa bunların (Kelamı
itibarsızlaştırıp tasavvufu savunanların) mahsusat ve makulata güvenin yokluğu
hususunda sarıldıkları şüphe prensipleri (ilkeleri) tasavvufa da musallat
olmaya elverişlidir.”
(Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl
ve’l-İlm ve’l-Âlem min Rabbi’l-Âlemin ve İbâdihi’l-Murselîn, C. 1, 2. b., Beyrut: Dâru İhyâi't-Türasi'l-Arabî, 1981, s. 263-4, 267.)
*
Burada bir duralım.
Mahsusat, hissedilenler/duyumsananlar demek..
Bundan kasıt duygular ya da psikolojik
hisler değil, beş duyu algıları vasıtasıyla oluşan izlenimler.
Makulat ise “akledilenler, akılla bilinenler” anlamına geliyor. Mesela “sonsuz”
kavramı akılla bilinir, mahsusattan değildir.
Ehl-i Sünnet’e göre insan bilgisinin kaynağı şu
üç şeydir: Akıl, sağlam duyular, ve doğru haber.
Vahiy, “doğru haber” kapsamında yer alıyor..
Mesela ahiret ahvali duyularla gözlemlenen birşey değil.. Salt akılla
da bilinemezler.
“Hakikat”e (ya da bilgiye) bu üç yol
vasıtasıyla ulaşılır.. Ancak, bunlar birbirleri yerine mutlak biçimde ikame edilebilen bilgi
edinme vasıtaları değlidirler..
Mesela akılla bilinebilecek birşey için duyulara
dayalı şahitlik/tanıklık (gözlem, deney, tecrübe) istenemez.. Birisi çıkıp
size, “Ben sonsuzluk diye bir kavramı kabul etmiyorum, doğru söylüyorsanız bana
sonsuzluğu ya da sonsuz birşeyi gösterin, bir duyu organı olan gözle onu
göreyim” diyemez.
Bu mesele aklın alanına girer. Böyle bir
itirazda bulunan kişiye cevap bile vermez, zekâ özürlü, deli, veya sizinle kafa
bulmaya çalışan bir ahlâksız olduğunu düşünürsünüz.
Buna karşılık uzayda Dünya dışında canlılar
(hayat) bulunup bulunmadığı meselesi aklın değil duyuların (gözlem ve
müşahedenin) alanına girer. Yani akıl yürüterek “Vardır” ya da “Yoktur” diyerek
kestirip atamaz, hüküm veremezsiniz, bunun bilgisine duyusal algılarla
ulaşılabilir.
*
Ancak, tasavvufçuların sapık ve/veya cahil
kesimi (özellikle de vahdet-i vücutçular), “hakikat”e ancak keşf
ya da ilham (sezgi) vasıtasıyla ulaşılabileceğini ileri sürmektedirler.
Bu, İslam tasavvufu ile ortaya çıkmış birşey
değildir.. Aksine, İslam tasavvufuna kadîm felsefeden ve başka sapık
inançlardan bulaşmış bir araz ya da arızadır.
Bu, keşf ve ilham diye birşeyin hiç bulunmaması
anlamına gelmemektedir.. Keşf ve ilhamın “doğruluğu kesin” bir bilgi
kaynağı olamayacağının ifadesidir. Dinî konulardaki keşf ya da ilhamın doğruluk
ölçütü Kur’an ve Sünnet’e uygunluktur. Dünyevî konularda olanın
doğruluk kıstası ise, vakıaya/gerçekliğe uygunluktur.
Yani esas olan keşfin kendisi değildir, “doğru
haber” (Kitap ve Sünnet) ile (duyu organları vasıtasıyla muttali olunan)
vakıadır/gerçekliktir.
Aklın, sağlam duyuların ve doğru haberin “doğru
bilgi” kaynağı olmaları, bunlardan biri tarafından verilen “doğruluğu kesin”
bilginin diğer bilgi yolları ile yalanlanmasının mümkün olmaması
demektir. Teyit etmesi şart değildir, fakat yalanlayamaz.
Diyelim ki “akıl yoluyla ulaşılan kesin bir
bilgi ya da aklın kesin bir hükmü” olarak bir iddia ortaya atıldı, fakat sağlam
duyular bunu yalanladı.. Bu, aklın iflas etmesi ya da aklın doğru bilgiler
veremiyor olması anlamına gelmez.. Buradaki hata, vehme, cehalete ve
akılsızlığa dayalı bir hükme “aklın hükmü” elbisesi giydirilmiş olması
şaşkınlığı ya da şarlatanlığıdır.
Mesela birinin çıkıp mucizelerin akla
aykırı olduğunu iddia etmesi böyle birşeydir.. Geçmişte insanlar buna sağlam
duyuları ile şahit olmuşlar ve bize “doğru haber” olarak intikal
etmiştir.. Buradaki hata, kendisini “akıllı” zanneden akılsızın “akla
aykırılık” ile “âdete (tabiattaki olağan akışa) aykırılığı”
birbirine karıştırması, kendi gözlemlerinden hareketle tümevarım yoluyla
vardığı “yanlışlanabilir” bir hükmü “yanlışlanamaz” olarak göstermeye
kalkışmasıdır.
*
“Akıl” açısından keşf ve ilham “mümkün”
olan birşeydir..
Sağlam duyular çerçevesindeki gözlem ve müşahedeler de bazı
insanların böylesi bir mazhariyetinin bulunduğunu gösterebiliyor.. “Doğru
haber” kapsamına giren hadîsler ve rivayetler de bunu tasdik ediyor.
Ancak bütün bunlar, keşf ve ilhamın “kesin
bilgi” kaynağı olarak kabul edilmesini sağlamaya yetmiyor.
Şöyle bir misalle anlatıldığında belki daha iyi
anlaşılabilir:
Diyelim ki mahkemede bir dava görülüyor..
Taraflar iddialarını aklî delilllerle savunabilirler, hakim de bazı
beyanları akla aykırı bulup reddedebilir.. Davada sağlam duyulara sahip
müşahitlerin şahitliği de önem taşır.. Mesela yaşlı başlı biri kendisinin beş
yaşındaki çocuk olduğunu iddia edecek olsa, sağlam duyuların (gözün)
şahitliğiyle bu iddia hemen yalanlanır. Öte yandan, yeterli sayıda
şahidin/tanığın beyanı da “doğru haber” olarak nitelendirilip hükme
medar bir veri olarak alınabilir. Fakat hakim “Bütün bunlar fasa fiso, benim keşfim,
gönlüme gelen ilham aksini söylüyor” diyerek hüküm veremez.
Bunu dediğinde, davanın tarafları da kendi
keşf ve ilhamlarını delil olarak ortaya sürme hakkına sahip hale gelirler..
Bu durumda kimin keşfinin ve ilhamının muteber olduğu hususu ayrı bir dava
konusu olarak gündeme gelir.. Tek çare, başa dönülüp akla, sağlam duyuların
verilerine ve şahitlerin tanıklıklarına başvurulmasıdır.
Böylece ortaya bir fasit daire (kısır döngü)
çıkar.. Bu döngünün girdabı içinde boğulunmamasının tek çaresi de, keşf ve
ilhamın daha baştan devre dışı bırakılmasıdır.
*
İşte, Ehl-i Sünnet uleması bunu yapmış durumda.
“Hakikat” adına keşf ve ilhamı öne
sürenler ise, “Hakikat, hakikat…” diyerek hakikatın canına okumak isteyen
şarlatan ve sapıklar durumundalar.
Bu, mezhepsizlerin her birinin kendi
şahsına özgü bir mezhep icat etmesi, böylece ortada müslüman sayısınca İslam
yorumunun ortaya çıkmasına benzemektedir.. Herkes kendi keşf ve ilhamına göre
bir “hakikat” icat ettiğinde ortada hakikat diye birşey kalmaz; indî
hakikatlerin savaşı başlar.
Keşf ve ilhamın doğru bilgi vermesi
durumunda akla, sağlam duyu verilerine ve doğru habere aykırılık ortaya çıkmaz,
aksine onlar dahi iyi anlaşılırlar.
Mahkeme ve hakim örneğimize dönelim, şayet
hakim gerçekten keşf ve ilhama mazhar ise, tarafların iddialarındaki akla,
duyusal verilere ve “doğru” tanıklıklara aykırı hususları daha iyi
anlayacaktır.
Fakat eğer keşf ve ilham adına bunlara (akla,
duyusal verilere, doğru şahitliklere) savaş açıyorsa, “Hakikat akılla,
duyusal verilerle, şahitlerin tanıklıklarıyla anlaşılmaz, bunun için benim
gibi bir keşf ve ilham harikası olmalısınız” diyorsa, işte o, akıl hastası
değilse, muhtemelen rüşvet almış, kişisel çıkarı peşinde koşarak millete masal
anlatan yalancı bir şarlatan demektir.
İşte zampara şeyh İbn Arabî gibi
sapıkların durumu bu.
“Sahih” keşf ve ilham sahibi, Şah-ı Nakşbend
k. s. gibi konuşur. “Tasavvuftaki seyr
u sülûkten maksat nedir?” sorusuna “İcmalî olan [özet durumundaki] marifeti [manevî tecrübeyle,
yaşanan haller ile] tafsîl etmek, istidlalî
[aklî ve naklî delillere dayalı] olan
bilgiyi de keşfe dönüştürmektir” diye cevap vermiştir.
Bir adam keşf ve ilham adına Kelam ilmine,
istidlalî bilgiye, aklî ve naklî delillere ve verilere savaş açıyorsa o, tıpkı
“ahbun kerpiç, ekber şarlatan” İbn Arabî gibi su katılmamış bir
sapıktır..
Ya da Ahmed Emin gibi bir ahmak..
Ne kadar da çoklar!
*
Yukarıda, Şeyhülislam’ın şunu demiş olduğunu
görmüştük:
“Bunların (Kelamı
itibarsızlaştırıp tasavvufu savunanların) mahsusat ve makulata güvenin yokluğu
hususunda sarıldıkları şüphe prensipleri (ilkeleri) tasavvufa da musallat olmaya
elverişlidir.”
Şeyhülislam, sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Tasavvufun Allah’a vuslat ilmi olduğu nazar-ı itibara alınırsa, Allah’ın
varlığına [akli ve naklî delilller çerçevesinde] kanaat getiremeyen [illa da keşfe
ihtiyaç duyan], Allah’ın varlığını kabul hususunda Tevhid ilminin
delilleri kendisine yeterli gelmeyen bir kimse, tasavvuf denilen üçüncü aleme
dahil olduktan sonra O’na vasıl olduğu zaman da, O’nun gerçekten Allah’ın kendisi olduğuna kâni
olamaz. Daha önce varlığını [Kelam
ilminin delilleri çerçevesinde] zorunlu görmediği biri için onda nasıl bilgi
oluşabilir ki?! Tevhid ilminin ikame ettiği aklî delillere inanmayarak
Allah’ın varlığı hususunda şüphe içinde kalanlara Allah’ın ‘tecellî’
etmesi, o delillere itimad ederek O’na iman edenlere ise tecellî etmemesi ne
tuhaftır! Kelam ilmi, Allah’ın varlığını ve birliğini ispat işini
üstlenmiş, ‘o var ve bir olan’ın zatı için sınır belirlemekten
kaçınmıştır. Bu ilim, O’nu tahdîd (sınırlama) ve
ta’yîn (belirleme) hususunda aczini itiraf etmekte, Müslümanları bunun
ötesine geçmek için uğraşmaktan men etmekte ve şöyle demektedir: “Bu
meselede idrakin kavrayışındaki aczi itiraf idraktir, Allah’ın zatının sırrını
araştırmak ise şirktir.” … Vahdet-i vücutçuluğuyla tanınmış olan Şeyh
Muhyiddin Arabî, bu sözün sahibini –o kişi Sıddîk-i Ekber Hz. Ebubekir
radiyallahu anhü olduğu halde-- cahillikle suçlama cüretinde bulunmuş, hatta
şunu demiştir: “Hristiyanlar’ın hatası, uluhiyeti (tanrılığı), sair
mevcudatı dışarıda bırakarak sadece Meryem oğlu Mesih’e özgü kılmalarıdır.”
(A.g.e., s. 267)
Gerçekte ahbun kerpiç olduğu halde
kendisini altun kerpiç yaparak yücelten bu palavracı ve yalancı zampara
soytarı, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i gümüş kerpiç olarak
niteleyip resmen aşağılarken tutup da Hz. Ebubekir’e hiç kıymet atfeder mi?!
(Prof. Ekrem Demirli’ye, harıl harıl İbn
Arabî tercümeleri yaptığı 2008 yılında, İbn Arabî’nin Hz. Ebubekir’e bu şekilde
hakaret etmiş olduğunu söylemiştim. “Böyle birşey yok” dedi. Buna karşı, İmam-ı
Rabbanî’nin onun bu edepsizliğine Mektubat’ta dikkat çekmiş
olduğunu ifade etmiştim.)
*
Hristiyanlar’ın (İbn Arabî’nin sözünü ettiği) hatasına gelince.. Şarlatan sapığın bunun için
hazırlamış olduğu sihirli formül, Ekrem Demirli’nin şu başlığı taşıyan
makalesinde çok güzel anlatılmış: “Mesnevî’yi Fusûsu'l-Hikem’e
Göre Yorumlamak ‘İlâh-ı Mu’tekad’ ve Mevlânâ’nın Mesnevî’sinden
Hikâyeler”. (Tasavvuf: İlmî ve Akademik Araştırma
Dergisi, 2005, cilt: VI, sayı: 14 [Mevlânâ Özel
Sayısı], s. 347-364.)
Demirli, makalesinin sonuç bölümünde şu akla ziyan hikayeyi
anlatıyor:
“Öte yandan ilâh-ı mu’tekad [“itikad
edilen / inanılan” tanrı], insanın mutlaka “belirli”
ve “sınırlı” bir sûrete tapma ihtiyacından kaynaklanır ve bu tavır bir bakıma tabiidir. Çünkü insanın hiçbir şekilde bilemediği ve hakkında hüküm veremediği bir şeye tapması söz konusu olamaz.
Bu durumda ilâh-ı mu’tekad, insanın bilme imkanlarının sınırlılığı nedeniyle, sınırlanır. İbnü'l-Arabî’nin
dikkat çektiği şey, herkesin kendi inancındaki ilâh-ı mu’tekad’ı yegane ilâh sûreti olarak görmemesinin gerekliliğidir.”
Böylece, Şeyhülislam’ın dikkat çekmiş olduğu
“tahdîd (sınırlama) ve ta’yîn (belirleme)” meselesi önümüze gelmiş oluyor.
Demirli’nin bu tuhaf lafları, bir yığın batıl
faraziye/varsayım ve önyargının illüzyonist elçabukluğu ve hokkabazlığı ile
aksiyom ya da postüla katına yükseltimesi anlamına geliyor. İnsanın mutlaka “belirli” ve “sınırlı” bir sûrete tapma
ihtiyacı neden olsun ki?!
Evet, ihtiyaçmış,
öyle diyor.
Lafa bak,
manadan bile değil, suretten söz ediyor.. Sözde maneviyat
okyanusunun derinliklerinden inci çıkaran, nefs terbiyesi olma vasfını
kaybeden keşfçi tasavvuf hurafesinin geldiği noktaya bakın: Surete
tapma.
“Çünkü insanın hiçbir şekilde bilemediği ve hakkında hüküm veremediği bir şeye tapması söz konusu olamaz”mış.. Bu da aksiyom makyajıyla arz-ı endam eden bir başka
işkembevî şuh faraziye.
Yani, tapacaksan taptığın şeyin “zat”ını bilmen, “zat”ı
hakkında hüküm verebilmen gerekiyormuş.. Böylece, İslam’ın [Kelam/Tevhid
ilmi tarafından “zatı bilinemez (varlığı ve birliği değil, zatı) ve zatı
hakkında hüküm verilemez” olarak tanıtılan] tanrısı, Allahu Teala, kendisine
tapılması “imkân”ını kaybetmiş oluyor.
Değil kendisi gibi, kendisinin “benzeri gibisi”nden bile
söz edilemeyecek olan (Leyse ke-mislihî şey’ün) Allahu Teala için (Şura, 42/11)
ne suret söz konusu olabilir ne de onun zatının bilinnmesi.
*
Demirli’nin şu
cümlesi ise, zampara şeyh ahbun kerpiçin has halis, saf ve som müşrik olduğunu
ilan etmek anlamına geliyor: “İbnü'l-Arabî’nin dikkat çektiği şey, herkesin kendi inancındaki ilâh-ı mu’tekad’ı yegane ilâh sûreti olarak
görmemesinin gerekliliğidir.”
Yani “Sizden de,
Allah'dan başka yalvarıp durduklarınızdan da ayrılıp gidiyor ve Rabbime duâ
ediyorum” (Meryem, 19/48) diyen Hz. İbrahim aleyhisselam hata etmiş, böyle buyurdu ahbın kerpiç.
Zamparaya göre, “inanılan” tanrılar çok olabilir, sorun
yok, bunu kabul etmelisin.. Eğer sen, Allahu Teala’ya suret atfetmiyorsan
zaten tanrın yok demek, tanrısızsın, fakat O’na bir suret atfederek “müşrik
müslüman” olma başarısını gösterirsen de yine kurtulmuş sayılmazsın, başkasının
belirlediği tanrı suretine de itiraz etmemek zorundasın..
Sade suya tirit müşriklik muteber değil, illa da katmerli
şirk olacak.
Bunları yazan arkadaş, Marmara İlahiyat’ta profesör..
Tasavvuf "prof"u.. Ört ki ölem!
*
(Böylesi bir garabet nasıl oluyor da kendisine
ilahiyatlarda yol buluyor diye düşünüp taşınmanıza gerek yok..
İpin ucu Ibn Arabi Society’yi kurduran İngiliz
istihbaratının / gizli servisinin elinde..
Doğal olarak, çağdaş uygarlık yolunda İngilizler’in
adımlarını takip etmekte olan Kemalist derin devletimizin bu bahiste de
onları örnek alıp almadıkları sorusu akla gelecektir.
Bizimkilerin başı kel mi, İngilizler’den neden geri
kalsınlar ki, değil mi ama?
Kulakları çınlasın, açık sözlü emekli MİT’çi Yılmaz
Tekin, Aktüel dergisine verdiği bir röportajında, MİT’in
öteden beri birtakım edebiyatçı, yazar, şair, gazeteci, akademisyen vesairenin
eline dosyalar tutuşturarak kitaplaştırmalarını sağladığını, bazen de onların
kulaklarına belirli fikirleri üfleyerek bunları dallandırıp
budaklandırmalarını, köpürtmelerini istediğini açıklamıştı.
MİT tarikatçıları ve
tasavvuf meraklılarını kendi hallerine bırakır mı, yoksa onların önüne paketlenmiş
hazır fast-food ürünler kor mu sorusu önem taşıyor.
Her yere burnunu sokan, her çevrede elemanları ve
muhbirleri bulunan, sürü sepet “tesir ajanı” istihdam eden MİT’in paravan
yayıncılık şirketleri kurmamış, ve birçok yayınevini de, elemanı olan “embedded”
editörler vasıtasıyla istihbarat yağlı güreşçiliğinin tek ve çift sarma
teknikleriyle boyunduruk altına almamış olduğunu düşünmek saflık olur.
Böyle bir ortamda İbn Arabî’nin kitaplarının bitli pazarına
sahte nur yağmasını sağlamak, bir istihbarat teşkilatı için çocuk oyuncağıdır..
İbn Arabî’nin kitaplarının tercümesi için akademisyen ve mütercimlere
teklif götürülür, sonra bunlara “çeviri ödülü” filan verilmesi sağlanır,
kitapların reklam ve propagandası yaptırılır, olur biter. 2000’li yıllarda bana
bile İbn Arabî’den çeviri yapma teklifi gelmişti.
Belirli bir maaşa talim eden bir akademisyenin “yağlı” bir
teklif aldığında bunu elinin tersiyle itmesi lafta kolay, icraatta zordur
Sonra da, işte Ekrem gibi, “Gaflet anımıza rastgeldi, bu
zırvaları tercüme işini kabul ettik, etmez olaydık” demek yerine her zırvaya
bir kulp takmak için aklınızı yele verirsiniz.. Çırpındıkça da daha beter
batarsınız.)
*
Şeyhülislam’ın ifadelerine dönelim.. Özellikle
şu cümlesi üzerinde durmak gerekiyor
“Tasavvufun Allah’a vuslat
ilmi olduğu nazar-ı itibara alınırsa, Allah’ın varlığına [akli ve naklî
delilller çerçevesinde] kanaat getiremeyen [illa da keşfe ihtiyaç duyan],
Allah’ın varlığını kabul hususunda Tevhid ilminin delilleri kendisine yeterli
gelmeyen bir kimse, tasavvuf denilen üçüncü aleme dahil olduktan sonra O’na
vasıl olduğu zaman da, O’nun gerçekten
Allah’ın kendisi olduğuna kâni olamaz.”
Şeyhülislam’ın şu ifadeleri meselenin daha iyi
anlaşılmasını sağlayabilir:
“… Allah’ın varlığı,
tecrübe (beş duyu algılarına dayalı gözlem ve deney) konusu olamaz. Herşeyin
varlığı tecrübe yoluyla isbat edilebilse bile, Allah’ın varlığı bu yolla isbat
edilemez. Çünkü tecrübe, o şeyin sadece mevcut (var) olduğunu gösterebilir, o
mevcudun “varlığı gerekli/zorunlu” (vacibü’l-vücud) olduğuna –Ki o
Allah’tır ve O’nun bir ortağı bulunmaz, yani O’nun gibi varlığı zorunlu olan
başka biri yoktur-- tecrübe (gözlem ve deneyim/deney, beş duyuya dayalı
algılama) delalet etmez.” (A.g.e., s.
410.)
Sonradan var olanlar, varlığı “zorunlu”
olmayan, “mümkün” olan şeylerdir.. Eğer varlıkları (var olmaları)
“mümkün” olmasaydı, hiç var hale gelemezlerdi. Varlıkları “zorunlu” olsaydı,
her zaman hep var olmaları, daha doğrusu “zaman üstü” (zamandan münezzeh)
olmaları gerekirdi.
Mümkün varlıkların meydana gelmış, ortaya çıkmış olmaları, onları var eden bir “zorunlu varlık”ın bulunduğunu gösterir. Onların yok iken kendiliğinden var hale gelmiş olmaları aklen “muhal”dir, imkânsızdır. (Allahu Teala’nın vacibü’l-vücud olarak varlığının isbatı meselesini Şeyhülislam’ın kitabından bir ya da birkaç yazı ile özetleyeceğiz inşaallah.)
*
Şeyhülislam sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Tecrübecinin (pozitivist
gözlemcinin) gözlemi ile bulduğu şeyin varlığının zorunlu olması, onun Allah
olmasının tek alâmetidir (O’nun Allah olduğunun bilinmesini sağlayacak tek
alâmet ya da kıstastır). Fakat (gözlem konusu olan) o şeyin varlığı beş duyu
vasıtasıyla (tecrübeyle) anlaşılıp bilinse bile, onun varlığının zorunlu olduğu,
yani yokluğunun muhal (imkânsız) olduğu, o tecrübe vasıtasıyla bilinemez. Bu,
duyu organlarının (onlara dayanan deneyimin) ilgi (ya da kapsama veya idrak) alanına
giren bir husus değildir. O yüzden bu hususun, bunlara ilave olarak gündeme
gelecek başka bir vasıfla ifade edilmesi (başka bir bilgi kaynağına
dayanılması) gerekir. Buldukları ve Allah olduğunu düşündükleri o şeyin
ilelebed (sonsuza dek) var olacağını, tecrübelerinin (gözlem ve deneylerinin)
ulaşamadığı (ve beş duyu vasıtasıyla algılamaları mümkün olmayan) gelecekteki
günlerin yakın veya uzak bir gününde o şeyin yok olmayacağının garantisini bu
tecrübecilere (pozitivist gözlemcilere) kim verebilir?! Aynı şekilde,
buldukları o şeyin, tecrübeleri sahası dışında kalan (beş duyu vasıtasıyla
doğrudan idrak edilemeyen) ezelde de (geçmişin derinliklerinde de) mevcut
olduğu (sonradan ortaya çıkmamış bulunduğu) hususunda onlara kim kefil
olabilir?! Kaldı ki, ezelî ve ebedî var oluş bile, burada asıl meselemiz olan
varlığın vacipliğini (zorunlu varlık olmayı) gerektirmez, çünkü varlık
bakımından zorunlu oluş, ezelen ve ebeden var oluşun üstünde (ve ondan farklı)
birşeydir (zorunluluk düşüncesine salt var oluştan hareketle varamayız). (A.g.e.,
s. 410.)
Söz buraya gelmişken şunu söylemek gerekir:
Varlığının başlangıcı bakımından ezelî (sonsuz) olanın, ebedî de
olması gerekir. Çünkü geçmişe uzanan sonsuzluk “var olan, yaşanmış” bir
sonsuzluk demektir. Sonsuzluk ise yok oluş ve tükeniş kabul etmez, bu, akla
aykırıdır, mantıkî çelişki demektir. Tükenen, bir yerde son bulan birşey,
sonsuz olamaz, sonsuz olsaydı son bulmayacaktı.
Ancak, sonradan var olun mevcudat için söz
konusu olan geleceğe dönük sonsuzluk (ebedîlik) düşüncesi böyle
değildir. Burada mevzubahis olan sonsuzluk, geçip gitmemiş, yaşanmamış birşey
olduğu için, hiçbir zaman “fiilen” sonsuzluk olarak ortaya çıkmaz.
Geriye bakıldığında daima sınırlı bir zaman dilimi görülür. Burada olan
sonsuzluk sadece zihinde olan, tahayyül edilen bir sonsuzluktur, fiilen
yaşanmış bir sonsuzluk değildir ve hiçbir zaman da olmayacaktır.
*
Şeyhülislam sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Araştırmacıların duyu
organlarına dayalı tecrübeleri (duyusal algıları) ile böylesi bir mevcudu keşfettiklerini,
onu gözleriyle gördüklerini ya da elleriyle tuttuklarını ve o varlığın aranan Allah
olduğunu iddia ettiklerini farzetsek bile, onlara, onun Allah olduğunu nerden
biliyorunuz denilebilecektir. Belki de o, Allah’ın meleklerinden bir melek, veya
O’nun yarattığı şeytanlardan yahut diğer varlıklardan bir varlıktır. Ve o sizi,
kendisinde var olduğunu gözlemlediğiniz, şimdiye kadar bilip tanıdığınız
varlıklarda benzerine rastlanmamış kuvveti ve azametiyle aldatmaktadır. Ondaki
bu kuvvet ve kudret, onun “zorunlu varlık” olduğu sabit olmadıkça, onun Allah
olduğunun anlaşılması için kafi gelmez. Duyusal delillerle (duyu organlarına
dayalı gözlem ve tecrübe vasıtasıyla) bulduğunuz veya yakın yahut uzak
gelecekte bulacağınız hiçbir şeyde bu (“varlığı zorunlu” olma demek olan)
özelliği (duyusal delil eksenli olarak) asla bulamayacaksınız. Varlığı zorunlu
olmayan (zorunlu olmadığı bilinen) mümkün (varlığı ontolojik açıdan mümkün kategorisinde
bulunan) varlıklardan oluşan bu kâinatın mutlaka (zorunlu değil mümkün oluşu
hasebiyle, varoluşu bakımından) varlığı zorunlu bir mevcuda –Ki o, Allah’tır--
dayandığını ancak aklî-mantıkî delil ile bilebilirsiniz. Dolayısıyla, O’nun
varlığıyla ilgili kavrayış hakkında (O’nu beş duyu vasıtasıyla bizzat
gözlemleyerek değil, ancak) duyularla algılanan (mümkün) varlıklardan hareketle
(onları var hale getirecek bir yaratıcının gerekliliği dolayısıyla) hüküm
verebilirsiniz. Bu bahiste, O’nu duyu organlarınızdan biriyle algılayıp
müşahede etmenize ihtiyaç bulunmamaktadır. Kendisini duyu organlarıyla algılayamadığınız,
varlığını ancak aklî delil ile bildiğiniz bu varlık (Allah), varlığının vacip/gerekli
ve zaruri/zorunlu oluşundan dolayı (aksi takdirde mümkün varlıklar
var olmayacaktı), beş duyu vasıtasıyla müşahede ettiğiniz varlığı zaruri
olmayan (ontolojik açıdan mümkün) mevcudattan (varlığının sabit oluşu
açısından) daha kuvvetlidir (mümkün varlıkların yokluğunu farzedebilirsiniz de
Allah’ın yokluğunu farzedemezsiniz).
“Doğu’nun ve Batı’nın kendilerine
meydan okuduğum modern bilim davacılarının çürütmeye güç
yetiremeyecekleri bu sözlerim de bir ‘aklî delil’dir.” (A.g.e.,
s. 410-411.)
Evet, Allahu Teala’nın varlığı, bilgi edinme
yollarından “duyu organlarının algıları, sağlam duyular” ile değil, “akıl” ile
bilinir.
Ancak, Allahu Teala meseleyi sadece “akl”a
bırakmamış, mucizeler ile teyit ettiği, kitaplar indirdiği peygamberleri vasıtasıyla
insanları varlığından haberdar etmiştir.
Şeyhülislam’ın beş duyu algılarına dayalı
tecrübe ve müşahede (deneyim ve gözlem) için söyledikleri, manevî-batınî
keşf davası için de geçerlidir.
Sözde keşf ile Allah’ı bulduklarını iddia
edenlerin buldukları şeyin Allah olduğunun garantisi nedir?
Yaşadığınız manevî tecrübe sayesinde
sizde oluşan bilgi Kur’an ve Sünnet ile uyumluysa ne âlâ, aksi
takdirde bulduğunuz şeyin Allah ile bir ilgisi yok demektir. Belanızı bulmuşsunuzdur.
*
İşte İbn Arabî tipi vahdet-i
vücutçuların buldukları şey böyle birşey.. Allah’ı bulduklarını ileri
sürüyorlar fakat buldukları Allah, varoluş bakımından yaratılmış mevcudat
(mahlukat) ile bitişik (vahdet halinde) bir varlık.
Allah diye anlattıkları varlık, Kur’an
ve Sünnet’in anlattığı Allah değil, Plotinus gibi filozofların Allah’ı.
Allahu Teala hakkında keşf meşf safsatalarıyla
itikad üretmek, Kur’an ve Sünnet’e dayanmayan iddialarda bulunmak
sapıklıktır. Böyle biri Allah’a değil, olsa olsa İblis’e vasıl olmuştur.
Kâfirlerin ahiretteki imanı, Allahu Teala’yı
görmekten ya da orada keşflerinin açılacak olmasından kaynaklanmıyor,
yine göremiyorlar.
Onların oradaki imanı, inanmadıkları yeniden
dirilişi yaşamış, daha önce dünya hayatında kendilerine haber verilenleri
görmüş olmalarından kaynaklanıyor.
Fakat eğer Cennet ve Cehennem olmasaydı,
insanlara “Burada bu şekilde bekleyeceksiniz” denilseydi, kâfirler yine bunun
kendiliğinden, tesadüfen vuku bulmuş birşey olduğunu, Allah’ın var
olmadığını, ya da var olsa bile peygamberler göndermemiş bulunduğunu iddia
eder, orada da peygamberlere “Sizin bize bir üstünlüğünüz yok, yalancısınız”
derlerdi.
Onları iman etmek zorunda bırakan şey, ateşte
yanmaları ve azapla karşılaşmalarından ibaret. Yandıkça imanları güçlenip
artacak.
*
Bütün bunlara bağlı olarak önümüze şöyle bir
soru geliyor: Allahu Teala’yı Kelam ilminin de konusunu teşkil eden aklî
ve naklî delillerle değil de keşf sayesinde tanımak ne anlama
gelmektedir?
Bunun görme veya görme benzeri birşey
olamayacağı açıktır. Çünkü Allahu Teala, kendisini görmeyi talep eden Hz.
Musa aleyhisselam’a “Beni asla göremezsin” (A’raf, 7/143) buyurmuştur.
Bu aynı zamanda, görme ile olan tanımanın (marifetin),
adına keşf denilen tanımadan daha üstün olduğunu da gösterir.
Çünkü eğer tasavvuf çerçevesinde varlığı öne
sürülen böylesi bir keşf gerçekten varsa, kendisine kitap indirilmiş
ulu’l-azm bir peygamber olan Hz. Musa’nın bundan nasipsiz olması düşünülemez.
(Kadı Beydâvî’nin tefsirinde belirttiği
gibi, ayette “Ben asla görülmem” ya da “Beni hiç kimse hiçbir zaman göremez”
buyurulmuyor. Ayrıca Allahu Teala’nın Musa aleyhisselam’a “Şu dağa bak, şayet yerinde durabilirse, o
takdirde beni görebilirsin” diye cevap vermesi, bunun o anda ya da dünya
hayatında fiilen mümkün olmasa da, potansiyel olarak mümkün olduğunu ortaya
koyuyor. Hz. Musa’nın da Allahu Teala hakkında “imkânsız” olan birşeyi istemiş,
Allah hakkında caiz olmayan birşeye inanmış bulunması düşünülemez. Kıyamet
Suresi’nin 23’üncü ayetinde cennetlikler için “Rablerine nazar edicidirler”
denilmesi, bunun Cennet hayatına ögü bir lütuf olduğunu ortaya koymaktadır.
Ancak bu görme, dünyadaki görme gibi değildir. Nasıl ki uyanıklıktaki görme ile
rüyadaki görme birbirinden tamamen farklıysa, o görme de başka birşeydir.)
*
Kelamın (Tevhid ilminin, aklın ve naklin) yol göstericiliğinden mahrum kalan,
keşf ve ilhama dayanarak bağımsızlığını ilan eden bir tasavvuf, insanın yolunu
kaybedip şaşırması, sapıklık okyanusunun dalgaları arasında kaybolup gitmesi
sonucunu verir.
Birşeylere ulaşacaktır, fakat neye ulaştığını,
ulaştığı şeyin ne olduğunu bilemeyecektir. Kristof Kolomb’un “keşf”ini
akla getiren bir durum yaşanacaktır.
Hindistan’ın varlığını bazı insanlar gözlem/müşahede sayesinde doğrudan, başkaları da mütevatir "doğru haber" olarak dolaylı yoldan kesin biçimde biliyorlardı. Gemiler, Afrika’nın güneyini dolaşarak Hindistan’a gidip gelmekteydi. Kolomb ise Hindistan’a “keşf”i ile ulaşmak istedi. Sonunda bir yere ulaştı, ve Hindistan hakkındaki “naklî” bilgisi yetersiz olduğu için, “Aha, işte burası Hindistan!” dedi. Oysa ulaştığı yer bambaşka bir kara parçasıydı.
Ulaştığı yerin Hindistan olduğundan şüphe duyup keşf
yolculuğuna devam edebilirdi, fakat menzil-i maksuda ulaşması yine de
zordu. Çünkü onu bekleyen başka Hindistanlar vardı: İrili ufaklı sayısız
Pasifik adası, Japonya, Filipinler, Endonezya, Malezya, Avustralya, Yeni
Zelanda, Çin, Kore, Tayvan.
*
Kur’an’da imana davet akıl ve duyuların şahitliği çerçevesinde
yapılır. Kâinatın/evrenin maddî (pozitivist, materyalist) işleyişi çerçevesinde deliller getirilir. Maddî
gerçekliği devre dışı bırakan ya da önemsiz sayan bir keşf edebiyatı söz konusu
değildir:
“Göklerde ve yerde nice
deliller vardır ki, onlar bunlardan yüz çevirici kimseler olarak üzerlerinden
geçip giderler.” (Yusuf, 12/105)
Bu yüz çevirme, safsata, demagoji ve
mugalata ile o delilleri çarpıtma şeklinde ortaya çıkmaktadır.
İşte Kelam ilmi bu noktada devreye girmekte, o
safsata, demagoji ve mugalataların ipliğini pazara çıkarmaktadır. (Selefî olduklarını
söyleyenlerin anlamak istemedikleri hususlardan biri bu.)
Bu noktada “Kelamsız tasavvuf”un, (Kur’an’ın
istidlal yöntemine aykırı) keşf edebiyatına sarılarak, hiç başka işi yokmuş
gibi tutup Kelam (Tevhid ilmi) ile uğraşması, onu küçümsemesi, küfür ve
şirkle dolaylı bir işbirliği içine girmesi anlamına gelmektedir.
Sapıklıktır.
GAYB, KEŞF, KERAMET, ŞİRK VE TASAVVUF
1991 ya da 1992
yılıydı.. Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca, cuma namazlarını Süleymaniye
Camii’nde kılmaya başlamıştı.
Orada cuma namazı
öncesinde vaaz eden kişi ise Prof. Abdülaziz Bayındır’dı.. Açıkça isim vermese
de, vaazlarında Esad Efendi’yi ve onun tasavvufî görüşlerini, keramet
anlayışını vs. hedef almaya başlamıştı.
Vefa Yayıncılık
Genel Müdürü Kemal Yavuz Ataman’la birlikte Halil Günenç hocanın Fatih
Camii yakınlarındaki evine gidip tasavvuf konulu bir röportaj yapmıştık ve İslâm
Dergisi’nde yayınlamıştık.. Yanlış hatırlamıyorsam bunu isteyen, Esad
Efendi’ydi.
Röportaj için Halil
Günenç hocaya gitmemiz sebepsiz değildi, o, ilmini ve faziletini herkesin
teslim ettiği saygın bir alimdi.
*
Esad Efendi, Mehmed
Zahid Kotku rh. a.’in kitaplarının başına konulmak üzere onunla ilgili bir
tanıtım yazısı kaleme almıştı ve orada şu ifadeler yer alıyordu:
“İnsanın
kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden
ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara
tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer,
en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler,
tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar,
hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.”
Abdülaziz’in diline
doladığı ifadeler bunlardı.. Bu konuda yalnız olmamakla birlikte itirazını
yüksek sesle dile getirebilen oydu.
Gerçekte, Halil
Günenç hocanın da bu meselede Abdülaziz’den pek farklı düşünmediği
söylenebilirdi. Çünkü, anlaşılır bir dille soru-cevap şeklinde yazmış olduğu
özlü ve değerli meşhur eserinde bir soruya şöyle cevap veriyordu:
“Soru:
Bazı kimseler salih bir zata intisab ederek dersine devam ediyorlar ve … ‘Hocamız
ne yapsak halimize vakıf olup bilir’ diyorlar. Böyle bir inanç doğru
mudur?”
“Cevap:
Salih bir zatın dersini dinleyip terbiyesini almak güzel bir şeydir. Ancak
kişilerin derece ve makamlarını bilen Allah Teala olduğu için mensup olduğu
zatın makamını ta’yin etmek ve tahminî olarak ‘Falan zat kutb-ı zamandır
veya gavsdır’ demek doğru değildir. Bir şey hakkında ayet, hadîs varid
olmamış ve icma-ı ümmet de yoksa onun hakkında hüküm yürütmek hele ‘Falan
zat halimizi ve kalbimizden geçeni biliyor’ demek asla caiz değildir. Bunun
küfür olduğunu söyleyenler de vardır. Mültekâ’nın şerhi şöyle
diyor: ‘Bir kimse şeyhlerin ruhu hazırdır, bilir’ demekle kâfir olur.’ (Mecme’u’l-Enhûr,
C. 1, s. 699.)
“Peygamber
(sav) fahr-i kainat olmakla birlikte gaybı bilmezdi. Birçok zaman bir mesele
sorulduğunda hakkında vahiy gelmemiş ise cevap vermezdi. Bizzat Kur’an-ı
Kerîm, onun gaybı bilmediğini ifade ediyor: ‘Görünmeyeni (gaybı)
bileydim, daha çok iyilik yapardım.’ (A’raf Suresi, 188)
“Tahminî
olarak herhangi salih bir kimse için makam ta’yin etmek caiz değildir: ‘Hakkında
bilgin olmayan şeylerin peşinde gitme.’ (İsra, 36)”
(Halil
Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, C. 1, 2. b., İstanbul:
İlim Yayınları, 1992, s. 97-8.)
*
Esad Efendi, 13
Kasım 1992 (1993 değil) tarihinde akşam Süleymaniye Camii’nde Mehmed Zahid
Efendi’yi anma programında bu meseleye şu şekilde değinmişti:
Birkaç
cümleyle hocamızın ahlak ve şemailini, hayatına dair bilgileri anlatmıştım.
Ondan sonra bu anlattığım, yazdığım sözlerin bazıları; akılcı,
genç, böyle eskiyi tanımaz, dini ahkâmı kendi kafalarıyla asıp keser, kesip
biçer, kesin kararlar verir, reddeder, inkâr eder. Böyle taife içinde bazı
kimseler şiddetle reddettiler, karşı çıktılar. Onu anlatmak
istiyorum burada.
Şöyle yazmıştım
ki, “insanın kalbinden geçenleri bilir, kendisine ziyarete gelenin
kalbindeki soruyu sormadan cevaplandırır. İstemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç
olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara
tasarrufu vardı, bereket gittiği yere yağar, bolluk onunla beraber
gezer, en ücra, en kıtlık yerde o gelince nimetler dolup taşardı”.
Ben bunları
bir kuru medih olarak yazmadım. Ama bunları kabul edemeyen kardeşler de böyle
bir zatı tanımadılar. Akıl çok küçük bir vasıta, sığ. Yani ancak yerde
yürüyor, havalara uçmuyor. Maverâya gidemiyor. Ancak tıpış tıpış yerde
yürüyebiliyor, anlayamadılar. İnsanın kalbinden geçenleri bilirdi. Tabii,
bunun karşısında "gaybı Allah bilir" diyorlar.
Kürsüde
elini yumruklayıp "gaybı Allah bilir" diyorlar. Amenna ve saddakna. Gaybı Allah bilir
ama Allah'ın bildirdiği de bilir. Allah bir şeyi bir kuluna bildirdi mi o da
bilir. Sonra kul, bu nevafil [nafileler, farz ve vaciplerin dışındaki
ibadetler] diye bir hadiseyi, hadisi şerifte Peygamber (SAS) bildiriyor.
Yani Allah ona her şeyi
gösterir, duyurur, söyletir, yaptırır, muktedir kılar. Uzak mesafelere tayy-i
mekanı nasip eder demek tabii.
Şimdi bunun
misalleri benim yaşadığım şeyler. Mesela ben yanında oturdum, kalbimden bir
şey geçiriyorken, hatırlıyorum, hiçbir şey söylemeden “öyle şey olur mu?” diye
o aklımdan geçirdiğim fikri söylediğini biliyorum. Vaaz verirken dinleyen
bir insanın kalbinden geçirdiği bir şeye “hayır! Öyle düşünüyorsun ama şu
şöyledir” dediğini biliyorum. Camiden çıkarken arkasından yürüyen bir insanın,
hocaya şunu sorsam, şöyle desem, böyle desem diye arkasından giderken dönüp
tebessüm edip cevabını verdiğini biliyorum.
Demek ki
gönülden geçenleri bildiğini hâdiselerle biliyorum da onun için yazdım. Yani
misalleri çoktur. Burada hocamızı tanıyan, bu gibi olayları yaşayan sanırım çok
kimse vardır veya yaşlı olanlar gelememişse bile onlara sorulabilir. Kalbinden
geçenleri Allah'ın bildirmesiyle biliyordu. Şahidim, şehadet ederim.
Sonra, gelen
misafirin sormadan cevabını verirdi. Sonradan o itiraf ederdi.” Ya şunu
soracaktım. Hocam hiç sormadan cevabını verdi. Ve yahut tam kalabalıkta vaazda
arka tarafta gönlümden şu soruyu geçiriyordum, onun cevabını verdi” diye.
Evliyâullahda bu hal çok görülür. Başkalarında da görülür. Yani Allah'ın
kullarına bahşettiği hoş hallerden birisidir.
Gelenin
sormadan cevabını verirdi. İstemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi ona
bahşederdi.
(https://akra.media/Medya/MedyaDetay/6054/?share=m6054)
*
Esad Efendi rh.
a.’in bu sözleri üzerinde durmakta fayda var.
Bu meseledeki
itirazlar, Esad Efendi’nin dile getirdiğinin aksine, insan aklının
yetersizliğinden değil, itirazda bulunanların akıllarının yetersizliğinden,
yani akıllarını yeterince kullanamamalarından kaynaklanıyor.
Çünkü akıl,
olağanüstü diye adlandırılan söz konusu durumların “vacip (zorunlu)”
veya “muhal (imkânsız)” olduğunu değil, “mümkün” olduğunu söyler.
Burada akla değil, “âdet”e
(süregelene, alışılmış olana, tabiattaki olağan akışa) aykırılık vardır.
Mesela bizim bir
insanın havada ya da su üstünde yürümesini olağanüstülük kabul etmemiz, bu durumun
“âdeten” insanlarda görmediğimiz birşey olmasından kaynaklanır. Şayet Allahu
Teala insanı bu özellikleri taşır şekilde yaratsaydı ve çocukluğumuzdan itibaren
insanları böyle tanısaydık bu bize olağanüstü görünmezdi, tam aksine sadece
yürüyebilen insanları “sakat, özürlü ya da engelli” kabul ederdik.
Bu tür
olağanüstülüklere itiraz edenler, beş duyu algılarına dayanan tecrübe, deneyim
ve gözlemlerinden hareketle “akla aykırı” bir genelleme yaparak söz konusu
hususlarda “muhal” hükmünü veriyorlar.
Evet, burada akla
aykırılık, itirazcıların dağarcığındaki kusur.. Tutup onlara kızarak “akl”ı
mahkum etmek gerekmez.
Tasavvufçuların ya
da tasavvufî çevrelerin Kelam ilminden nasipsizliğinin yol açtığı hasarlardan
biri bu.
*
Bu meselede Esad
Efendi’nin payına düşen hata, yaşadığı olaylardan hareketle aşırı genellemeler
yapmış olması ve kanaatlerini “mutlak” ifadelerle aktarmış olması.
“İnsanın
kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden
ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı” demek yerine şöyle yazsaydı daha iyi olurdu:
“İnsanın kalbinden
geçeni biliyormuş gibi konuştuğuna, birşey sormak isteyenin sorusuyla ilgili
olarak sorulmadan bilgi verdiğine, muhtaç insanlara o kimseler ihtiyaçlarını
dile getirmeden yardım ettiğine şahit olunuyordu.”
Esad Efendi’nin kullandığı “mutlak” ifadeler, sanki her zaman herkesin kalbinden geçeni bilirmiş gibi bir anlamı içinde barındırıyor. Bu yüzden hatalı.
(Burada gözlemlerden
hareketle istikra/tümevarım yöntemiyle verilen bir “hüküm” var. Böylesi
hükümlerin ancak “zan” ifade edebileceği, Seyyid Şerif Cürcanî’nin Şerhu’l-Mevakıf’ında
çok güzel bir şekilde izah ediliyor.. Batı’da Hume-Popper geleneği bu
noktaya dikkat çekmiş durumda.)
*
Gaybı Allah’ın bildirmesiyle
bilmeye gelince..
Bu, gaybı bilme
değildir.. Bildirileni bilmedir.. Gaybdan bildirilen kadarını bilen
insan, gaybı yine bilememe durumundadır:
“De
ki: ‘Size, 'Allah'ın hazîneleri benim yanımdadır!' demiyorum; gaybı da
bilmem; size, 'Şübhesiz ben bir meleğim' de demiyorum! Ben ancak bana
vahyolunana tâbi' olurum.’ De ki: ‘Kör ile gören bir olur mu?!’ Hiç
düşünmez misiniz?!” (En’âm, 6/50)
Gören kişi,
körün görmediği şeyleri görür, bilir, fakat bu, onun gaybı bilmesi anlamna
gelmez.
Bazı kişiler, “görme”
kabilinden “ilham”a mazhar olabilirler. Görmeyi yaratan da, ilhamı nasib
eden de Allahu Teala’dır. Sahîh-i Müslim’de şu rivayet yer alıyor
(Diğer kaynaklarda da benzer sahih rivayetler var):
قَدْ كَانَ یَكُونُ فِي الْأُمَمِ قَبْلَكُمْ
مُحَدَّثُونَ، فَإِنْ
یَكُنْ فِي أُمَّتِي مِنْھُمْ أَحَدٌ، فَإِنَّ عُمَرَ بْنَ الْخَطَّابِ
مِنْھُمْ
“Sizden önceki
ümmetler içinde muhaddes olan (hads/sezgi sahibi) kimseler vardı. Eğer
benim ümmetimden böyleleri olacaksa, muhakkak Ömer ibn Hattâb onlardan
biridir.”
(Bkz. Abdullah
Usame Korkut, “Hz. Ömer’in ‘Muhaddes’ Olduğunu Bildiren Rivayetin Sened ve
Metin Bakımından Tahlili”, Danişname Beşeri ve Sosyal Bilimler Dergisi,
Sayı: 2, Mart 2021, s. 211-240.)
Buradan
anlaşılabileceği gibi, gaybın yalnız Allahu Teala tarafından biliniyor olması,
kulları arasında muhaddes (sezgi sahibi, ilham olunan) kimseler bulunmasına engel değildir.
Gaybı bilmeyi
Allahu Teala’ya tahsis için muhaddesliği inkâr etmek yanlış olduğu gibi,
muhaddeslik demek olan ilhama mazhariyeti ("Allah’ın bildirmesi" kaydı getirerek
de olsa) neredeyse gaybı bütünüyle bilme katına çıkarmak da yanlıştır.
*
Bediüzzaman’ın şu ifadeleri
önemli:
"BEŞİNCİ
ASIL: اِنَّ فِى اُمَّتِى مُحَدَّثوُنَ [Muhakkak ki ümmetimde
muhaddes kimseler vardır] yani مُلْهَمُونَ [ilham olunanlar] sırrınca,
bazı ehl-i keşif ve ehl-i velayet olan muhaddisîn-i muhaddesun
ilhamlarıyla gelen bazı maani, hadis telakki edilmiş. Halbuki ilham-ı
evliya, bazı arızalarla hata olabilir. İşte, bu neviden bir kısım hilaf-ı
hakikat çıkabilir."
(Sözler,
Yirmidördüncü Söz, Üçüncü Dal)
Burada birkaç
noktaya dikkat çekmek gerekiyor.
Birincisi, bir
kimsenin muhaddesûndan olması, kendi iddiasıyla sabit olmaz.. Hz. Ömer’in öyle
olduğu kesindir, çünkü hakkında ihbar-ı nebevî var.. Kendi kendine gelin güvey
olup muhaddeslik iddia edenlerin neredeyse hemen hepsi şarlatan ve din
istismarcısıdır, insanların saflıklarından yararlanmaya çalışan sahtekârlardır.
Mesela
Kadıyanîliğin kurucusu Gulam Ahmed:
“… taraftarlarından Mevlevî Abdülkerîm onun için “nebî” ve “resul”
sıfatlarını kullandı (1901). Bağlılarından bazılarının itirazına rağmen Gulâm
Ahmed, karşı çıkmadığı bu sıfatla ilgili olarak çok farklı yorumlarda bulunup
kendisinin “yeni bir kitap getiren kişi” anlamında bir peygamber olmadığını,
nübüvvetinin “Allah’ın has ve seçilmiş bir kulu” mânasında değerlendirilmesi
gerektiğini, bu noktada nebîliğinin velâyet nuruna sahip bulunması sebebiyle
mecazi anlamda zıllî (gölge) ve burûzî (yeniden belirme) biçiminde
anlaşılabileceğini, ayrıca Allah tarafından kendisine haberler ilham
edilmesi açısından “muhaddes” olduğunu ifade etti.”
(Ethem Ruhi Fığlalı, “Kâdiyânîlik”, TDV İslâm Ansiklopedisi)
Bu soytarı
“peygamber” olduğunu iddia etmeseydi, bunun yerine kendisini “elmas kerpiç”
filan diye takdim etseydi, muhtemelen, şahsını “altun kerpiç” diye
pazarlayan zampara şarlatan İbn Arabî gibi yüceltilecek, büyük bir velî kabul
edilerek her zırvasına bir tevil ve hikmet boncuğu takılacaktı.
(“Süt taşınca
kaymağı gider” diyen Mehmed Zahid Efendi daima halini gizlemiş, hiçbir zaman
keşf u keramet, kemal ve makam iddiasında bulunmamıştır. Hiçbir kitabında ya da
sohbetinde kendisini yücelten bir ifade kullanmış değil.. Sıradan bir köy imamı
gibi görünmeye razı olmuş mübarek bir zat.)
*
Evet, bir kimsenin muhaddesliği için onda birtakım olağan üstü ya da dışı (harikulade) özellikler bulunması gerekli de, yeterli de değildir.
Nitekim Hz. Ömer hakkında
rivayet edilen keşf u keramet bir ikiyi geçmiyor.
Ayrıca, muhaddesûndan olmak, söz ve işlerinde hiç hataya düşmemek, herşeyi bilmek anlamına da gelmez.
Hz. Ömer, Hudeybiye Antlaşması sırasında yanlış değerlendirmeler yapmış, sonradan bundan büyük pişmanlık duymuştur. Ridde olaylarının başlangıcında yaptığı teklif de Hz. Ebubekir tarafından uygun bulunmamıştır. Mehir meselesinde bir hanımın onun hatalı fetvasını düzeltmesi olayı da meşhurdur.
Hz. Ömer’in durumu bu olunca
başka insanların halinin ne olacağı tahmin edilebilir. İsterse muhaddesûndan
olsun..
*
Gönüllere ve rüyalara tasarruf meselesine gelince..
“Bunu Allah’tan başkası yapamaz, başkaları için böyle bir iddiada
bulunmak şirktir” diyen kişinin zır cahil olduğu anlaşılır.
Çünkü rüyalara tasarruf işi şeytanların (cinlerin) elinden geliyor.. Kâbus/karabasan
dediğimiz şey, bu.. Rahmanî rüyalar yanında şeytanî rüyalardan da
bahsediliyor olmasının nedeni de yine bu.
Ayrıca şeytanın gönüllere tasarrufu da var, vesvese
veriyor.. Hatta şeytanlar/cinler insanların bazen gönlünü ve kafasını tümden
istila edebiliyorlar.
Ancak, Mehmed Zahid Efendi gibi salih zatların gönüllere ve
rüyalara tasarrufundan söz etmek gereksizdir.. Her insanın başka insanların
gönülleri üzerinde gayet doğal ve sıradan çeşitli yollarla tasarrufta bulunması
mümkündür.. Bir cinci de, cinleri vasıtasıyla bazı insanların rüyalarına
müdahale edebilir ve böylece onların rüyaları üzerinde tasarrufta bulunabilir.
Usta bir hatip, belagat ve fesahat sahibi bir şair, nutuk ve şiirleriyle insanlar üzerinde tesir meydana getirdiğinde gönüller üzerinde tasarrufta bulunmuş olur.
Bu tasarrufun bir başka vasıtası müziktir.. Müzik vasıtasıyla insanların gönülleri üzerinde tasarrufta bulunulur, yani gönüller müzikten etkilenir.
Psikolojik savaş ve algı operasyonu
dediğimiz şeyler de insanların zihinleri ve gönülleri üzerinde tasarrufta
bulunma demektir.
Ancak bu tür “tasarruf”lar öyle mutlak ve sınırsız da değillerdir..
Öyle olur ki salih bir zat, en yakınındaki insana bile tesir edemeyebilir.. Hz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, amcası Ebu Talib’in müslüman olmasını
çok istiyordu, fakat onun gönlü üzerinde bir tasarrufta bulunamadı.. Hz. Nuh
aleyhisselam, ulu’l-azm bir peygamberken hanımına ve oğluna tesir edemedi.
Evet, gönüllere ve rüyalara tasarruf söylemi için şirk
yakıştırması yapmak ve bu tür şeyleri inkâr etmek zır cehalettir, fakat
insanlara “mutlak” (kayıtsız ve şartsız) olarak bu tür özellikler
atfetmek de yanlış olur.
*
Esad Efendi’nin, Mehmed Zahid Efendi hakkındaki sözlerini teyid için
nevafil ile ilgili kudsî hadîsi aktarması da uygun olmamış:
"İbadet
ve taatle nafile ibadetlerle iyi bir kul olarak bir insan Allah'a vazifelerini
güzel yapınca Allah onun gören gözü olur, söyleyen dili olur, işiten kulağı
olur, tutan eli olur, yürüyen ayağı olur."
Hadîs şöyle:
"Kim benim veli
kuluma düşmanlık ederse, ben de ona harp ilan ederim. Kulumu bana
yaklaştıran şeyler arasında en çok hoşuma gideni, ona farz kıldığım (aynî veya kifaye) şeyleri
eda etmesidir. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda
sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü,
tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu
dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu
veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum. Ben yapacağım
bir şeyde, mümin kulumun ruhunu kabzetmedeki tereddüdüm kadar hiç tereddüte
düşmedim: O ölümü sevmez, ben de onun sevmediği şeyi sevmem (kötü gördüğü şeye uğramasını, incinmesini sevmem)." (Buhârî,
Rikak 38.)
Bu hadîsten, Allahu Teala’nın velî kuluna olağanüstülükler vereceği
anlamı çıkmaz.. Öyle olsaydı, ashabın hepsinde birtakım olağanüstülükler
bulunması gerekirdi.
Prof. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi’nde
konuyla ilgili olarak şunları söylüyor:
Hadiste açıklama gerektiren bir husus, Allah Teala
Hazretlerinin kulun kulağı, gözü, eli, ayağı, kalbi vs. olması meselesidir.
Evet, bu nasıl olur? Meseleye değişik açılardan izah getirilmiştir:
a) Bu bir temsildir, zahiri murad değildir. Manası şu
olmalıdır: "Benim emrimi tercihte ben onun gözü ve kulağı
oldum. O taatimi sever, bana hizmeti tercih eder, tıpkı bu organlarını sevdiği
gibi."
b) Mana şudur: "O kulum, her şeyiyle benimle
meşguldür. Beni razı etmeyecek şeye kulak vermez, gözüyle de sadece emrettiğime
bakar..."
c) Mana şudur: "Ben, ona
gözüyle ve kulağıyla ulaşacağı maksadlar kılarım."
d) "Ben ona, düşmanına karşı yardımda tıpkı gözü,
kulağı eli, ayağı gibi oldum."
e) Fâkihânî demiştir ki: "Bana öyle geliyor
ki bu hadiste mahzuf bir ibare var. Takdiri şöyledir: "Ben, işittiği
kulağın koruyucusu olurum da dinlenmesi helal olmayan şeyi dinlemez,
gözünü ve diğer organlarını da öyle korurum."
f) Fakihani ve İbnu Hübeyre'ye göre mana şöyledir: "Öncekinden
daha ince bir başka mana da muhtemeldir; bu da "kulağı" ibaresinin
manasının "işittiği şey" demek
olmasıdır. Zira Arapçada mastar, meful manasına kullanılır. Bu durumda hadisin
manası şöyle olmak gerekir:
"O benim
zikrimden başka bir şey işitmez. Kitabımın tilavetinden başka bir şeyden
lezzet almaz, bana münacaattan başka bir şeyle ünsiyet edip teselli elde
edemez. Benim melekutumun acaiblerinden başka bir şey de tefekkür etmez.
Ellerini ancak benim rızamın bulunduğu şeye atar, ayağı da böyle."
Hattâbî der ki: "Bunlar misallerdir. Maksud olan
mana ise: "Kulun, bu azalarla mubaşeret ettiği işlerde Allah'ın ona
yardımı ve o ameller hususunda muhabbetin onun için kolaylaştırılmasıdır. Bu
da maddi organlarını korumakla, kişiyi Allah'ın hoşlanmayacağı şeyleri
kulağıyla dinlemekten, Allah'ın yasak ettiği şeylere gözleriyle bakmaktan,
helal olmayan şeye eliyle yapışmaktan ayaklarıyla batıla gitmekten korumak
suretiyle, onu Allah'ın memnun olmayacağı şeylere düşmekten korumaktır..."
Hattâbî, ayrıca Allah'ın kulu sevmesi halinde,
hoşlanmayacağı şeyden kulu nefret ettirerek onu yapmasına mani olacağını
ilaveten belirtir.
g) Yine Hattâbî'ye göre: "Bu hadisten murad,
duaların süratle karşılık görüp, talepte netice alındığını ifade etmektir.
Çünkü, insan mesaisinin hepsi bu sayılan organlarla yapılır. Bazıları, -kaydedilen
mütâlaadan alınmış olarak- şöyle demiştir: "Bu hadis, nafileleri işleye
işleye insan öyle bir mertebe kazanır ki, artık onun organlarının hepsi Allah
yolunda ve Allah'ın rızasına uygun şekilde hareket etmeye başlar."
Beyhakî Kitabu'z-Zühd'de Ebu Osman
el-Cizi'den naklen şu yorumu kaydeder: "Hadiste Cenab-ı Hak: "Ben, kulumun
kulağıyla ilgili dinlemedeki, gözüyle ilgili nazardaki, tutmayla ilgili eldeki,
yürümeyle ilgili ayaktaki ihtiyaçlarını süratle görürüm." buyurmaktadır.
*
Evet, hadîsin olağanüstülüklerle bir ilgisi yoktur.
Fakat Esad Efendi, hadîsteki ilgili ifadeleri aktardıktan sonra şunları
diyor:
“Yani her
şey olağanüstü olur. Yani Allah ona her şeyi gösterir, duyurur,
söyletir, yaptırır, muktedir kılar. Uzak mesafelere tayy-i mekanı nasip
eder demek tabii.”
Ne yazık ki, böyle demek değil..
Herşey (evet, herşey) olağanüstü olur diye birşey yok..
Ashabın hayatında ne kadar olağanüstülük var?. Kaç tane kerametleri
anlatılıyor?.. İçlerinden bir iki tanesi hariç hiç.. O bir ikiden de bir iki
keramet nakledilebiliyor.
Buna göre, Mehmed Zahid Efendi’nin de tayy-ı mekândan nasiplenmiş olması
gerekiyor.. Halbuki hayatında böyle birşey yok.
Esad Efendi yalan söyleyecek biri değil, elbette anlattığı türden
olaylara şahit olmuştur, fakat bundan hareketle genelleme yapması yanlış..
Mehmed Zahid Efendi’nin de keramet sahibi mübarek bir zat olduğu inkâr
edilemez.. Fakat bu, her anının “keramet”li olmasını gerektirmez.
Aşırılaşan herşey zıddına inkılab eder derler. Bu aşırı kerametçilik,
içinde barındırdığı mantıksızlıklar ve çelişkiler yüzünden keramet
inkârcılarının işini kolaylaştırıyor.
*
Bu aşırılık, Abdülaziz gibi akılcılık taslayan fakat aklı
kıt şahısların kerameti tümden reddetme aşırılığı sergilemelerini
kolaylaştırıyor.
Onlara göre, ne keramet var, ne muhaddeslik..
Eğer birisi başkalarının bilmediği bir hususa keşf ü keramet kabilinden vakıf olursa bu, (ancak Allahu Teala’nın bildiği) gaybı bilme iddiasında bulunmaktır ve şirktir. Küfürdür. Böyle diyorlar.
Sözde bir de Kur’an müslümanlığı taslayan fakat Kur’an’dan habersiz bu budalalar, Kehf Suresi’ni ve Hızır kıssasını galiba hiç okumamışlar.
Hz. Musa’nın buluştuğu zat, bir duvarı görünüşte sebepsiz ve lüzumsuz yere tamir ediyor ve Hz. Musa aleyhisselam bu tutumunu tenkid ediyor.. Bunu yapan zat (Hızır aleyhisselam) ise, gayb haberlerini peşpeşe sıralayarak kendisini savunuyor: Duvar iki yetim çocuğa aittir. Ölmüş olan babaları salihti.. Duvarın altında kendilerine ait bir hazine var.
Sanki babaları ölmeden önce hazineden
kendisine bahsetmiş gibi haber veriyor.
Bu kadarı geçmişe dair gayb, bir de gelecek faslı var: Çocuklar ölmeyecek, yaşayacak, gelecekte o hazineyi çıkaracaklar.
Aynı zat, Hz. Musa
ile olan arkadaşlığı sırasında küçük (dolayısıyla günahsız) bir çocuğu da tutup
öldürür.. Tepki gösteren Hz. Musa’ya karşı gerekçesi de “gayb olan gelecekten
haber verme” kabilinden: Çocuk büyüyecek, azgın bir kâfir olacak, mümin
insanlar olan ana babasını bile yoldan çıkarma tehlikesi başgösterecektir.
E, hani Allah’tan başkası gaybı “hiç” bilmezdi, bunu savunmak Kur’an’a
aykırıydı?! Hadîs olsa hemen inkar eder kurtulursunuz da, ayet..
*
Bir zamanlar Ercümend Özkan adlı idraki kıt, aklı zayıf heyecanlı bir artist tip
vardı.. Çıkardığı dergide bu “müşkil”e bir hal çaresi bulmak için “Atıyorum”
mezhebi “usulü”ne göre bir içtihatta bulunmuştu: Söz konusu zat melekti.
İyi de üstün geri zekâlı, bu işkembevî varsayım, Allah’tan başkasının gaybı bilmemesi
iddianızı desteklemiyor ki.. Melekler Allah’ın kendisi değil, “Allah’tan
gayrisi” küme’si içine insanlarla birlikte melekler de giriyor.
Sonra, söz konusu zat bir melek olsa, Hz. Musa ona niye itirazda
bulunsun.. Melekler emrolunduklarının dışında birşey yapmazlar, ve bütün
bebeleri, çocukları vs. öldüren de bir melek: Ölüm meleği.
Ayrıca, söz konusu zat, kendisini savunmak için “gaybdan haber” veriyor. Melek
olsaydı, “Ben bir meleğim, ne çabuk unutuyorsun” demesi yeterli olurdu.
Böylece aklı kıt Ercümend, kendisi gibi geri zekâlıların itibarını
kurtarmak için Hz. Musa aleyhisselam’a ahmaklık izafe etmiş oluyordu.
Kerameti inkâr için buldukları çözüm, varlığı aklen zorunlu olan Allahu
Teala’yı inkâr için “aklen muhal” olan ahmakça varsayımlara ve tesadüf
tanrısına budalaca iman eden ateistlerin mantıksızlığına paralel bir düzlemde
yer alıyor.. Basitçe “Allahu Teala bazı salih kullarına keramet lütfeder,
ikramda bulunur” demeleri yeterliyken akla ziyan ne saçmalıklara inanmak
zorunda kalıyorlar!
E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-
https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...