ALLAH AFFETSİN, ERBAKAN İYİ ADAMDI AMA, İSLAMÎ BİLGİSİ YETERSİZDİ

 




Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda devletin "laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti" olduğu söyleniyor.

Ancak, pekçok kişi, Türkiye'de demokrasinin gerçekte bulunmadığını savunuyor. 

En azından "tüm kurum ve kurallarıyla" işletilmediği söyleniyor.

Aynı şekilde Türkiye'nin bir hukuk devleti olmayı başaramadığını söyleyenler de var.

Hatta, Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden, emekli olmasına günler kala şöyle konuşmuştu:

"Hiçbir ülkede, Anayasa Mahkemesi Başkanı, `Ben bu devletin hukuk devleti olduğunu, yargının tam bağımsız olduğunu söylemekten utanıyorum ya da bunları söylerken yalancı duruma düşerim' der mi? Ama ben söylüyorum, ülkemiz tam bir hukuk devleti değildir ve bizim ülkemizde yargı tam bağımsız değildir."

Bunu söylediği sırada takvimler Aralık 1997'yi gösteriyordu.

İktidarda Bahçeli-Yılmaz-Ecevit üçlüsü vardı.

Bu kafadaki kişiler Erdoğan'lı "hukuk devleti"ni hiç kabul etmiyorlar.

*

Ancak, konu laikliğe gelince, "Türkiye'de aslında laiklik diye birşey yoktur" diyene rastlamıyoruz.

Evet, Türkiye'de aslında laiklik yoktur.

Devletin dine tahakkümü vardır.

Güya laikliğe göre devlet dine, din de devlete karışamazmış.

Türkiye'de dinin devlete karışamadığı doğru, fakat devlet dine karışıyor.

Mesela cuma hutbeleri devletin propaganda faaliyetinin önemli bir ayağını oluşturuyor. 

Dinî gerçekler rejimin müsamaha ettiği kadarıyla anlatılıyor, İslam'ın "kamu düzeni" adına fayda sağlayacağı umulan gereklerine vurgu yapılıyor, ancak rejimin hoşlanmayacağı türden ayetler sansüre uğruyor.

Mesela Casiye Suresi'nin şeriat konulu 18'inci ayetini hutbelerde asla duyamazsınız.

Değil ayetin mealini duymak, dostlar alışverişte görsün kabilinden sade suya tirit şeriat kelimesini bile işitemezsiniz.

Ama, sanki bir peygambermiş ya da Allah dostu bir velî imiş gibi hutbelerde Atatürk'ün adının geçtiği olmuştur.

Kimse de, "Atatürk'ün hutbede işi ne? Casiye Suresi'nin 18'inci ayeti Atatürk'ten mi bahsediyor? Bari Ebu Cehil'e de rahmet okusaydınız, o da vatansever bir adamdı, vatanını çok seviyordu. Firavun da vatanseverdi" demiyor.

*

İmdi, Türkiye'nin olmayan laikliğine göre, devlet dine uymak zorunda değil.

Peki din, devlete uymak zorunda mı?

Dinî gerçekler, devletin resmî ideolojisine uydurulduğu zaman ortada din diye birşey kalır mı?!

Diyelim ki bir hocaya namaz kılmamanın hükmü soruldu, ne cevap verecektir?

Adam, "devlete göre namaz kılmamanın hükümü"nü sorarsa bunun cevabı bellidir.

Devlete göre namaz kılmamak (kılmak değil), bazen farz, bazen müstehap, bazen de caizdir.

Kamu hizmeti görülürken mesai saatleri içinde namaz kılmak genellikle haramdır. Bazen, çay ya da sigara molası gibi müsamaha ile karşılanabilir.

Bazen müstehaptır, askerde ölenlerin cenaze namazları gibi (ama farz değildir).

Bazen de caizdir (savaşa gönderilen askerlerin namaz kılması gibi).

Ancak, hocaya namaz kılmamanın "dine göre hükmünü" (devlete göre değil) sorulursa cevap değıişir.

Namaz kılmamak, kesinlikle haramdır.

Hatta bazı mezheplere (içtihatlara) göre küfürdür (T. C. ile ilgisi yok, Yargıtay içtihadından bahsetmiyoruz). Namaz kılmayan kâfir olur.

Bazı mezheplere göre, namaz kılmayan kâfir olmasa da, büyük günahkârdır. 

Buna göre de bir cezası vardır. 

Tabiî laik devlette değil, İslam devletinde.

*

Hürriyet gazetesinin baş boşboğazı Ahmet Hakan cehaletini sergileyen ve mezheben Erbakanî (Hanefî, Şafiî vs. değil) olduğunu gösteren bir yazı kaleme almış.

Erbakaniyye mezhebinin kalesi Millî Gazete de hemen iktibas etmiş. 

Okuyalım:

Ahmet Hakan, Erbakan Hocayı örnek gösterdi: Sonsuz güvendiğim...


Ahmet Hakan, Hürriyet gazetesindeki bugünkü yazısında Merhum Milli Görüş Lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ı örnek gösterdi.

Efsane Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan'ın, "Müslümanlıkta Müslümanlığa ait kurallara aykırı hareket etmeye yönelik hiçbir cezai müeyyide yoktur. İslam’da iki tane nizam vardır. Genel insanlık nizamı. Burada yasaklar var. Mesela adam öldürmek. Mesela yalan yere şahitlik yapmak. Mesela ırza tasallut etmek. Bunların cezası, her dinde vardır. Bunlara ceza konmuştur. Ama namaz kılmamışsın, buna bir ceza yoktur. ‘Namazını kılarsan şu sevabı alırsın’ denilir. Tatlı dille tavsiye edilir. Dünya cezası yoktur. Namaz, oruç... Dünya cezası yoktur. Tavsiyeyle, tatlı dille anlatılır.” sözlerine yazısında yer veren Ahmet Hakan, ""DİNDARLIĞINA ve dini yorumlama biçimine sonsuz güvendiğim Erbakan Hoca, “Namaz kılmayan öldürülür” diyen kaba softa / ham yobaz tiplere gerekeni söylemiş." yazdı.

İşte, Hürriyet gazetesi yazarı Ahmet Hakan'ın o yazısı:

BAK NE DEMİŞ ERBAKAN HOCA

"DİNDARLIĞINA ve dini yorumlama biçimine sonsuz güvendiğim Erbakan Hoca, “Namaz kılmayan öldürülür” diyen kaba softa / ham yobaz tiplere gerekeni söylemiş.

*

Kulaklarımla dinledim.

Ömrünün son döneminde katıldığı bir televizyon programında aynen şunları anlatmış Erbakan Hoca:

*

“Müslümanlıkta Müslümanlığa ait kurallara aykırı hareket etmeye yönelik hiçbir cezai müeyyide yoktur. İslam’da iki tane nizam vardır. Genel insanlık nizamı. Burada yasaklar var. Mesela adam öldürmek. Mesela yalan yere şahitlik yapmak. Mesela ırza tasallut etmek. Bunların cezası, her dinde vardır. Bunlara ceza konmuştur. Ama namaz kılmamışsın, buna bir ceza yoktur. ‘Namazını kılarsan şu sevabı alırsın’ denilir. Tatlı dille tavsiye edilir. Dünya cezası yoktur. Namaz, oruç... Dünya cezası yoktur. Tavsiyeyle, tatlı dille anlatılır.”

*

İşte benim inandığım İslam, tam da Erbakan Hoca’nın anlattığı İslam’dır."

*

Bizim inandığımız İslam da, Kur'an'ın ve Sünnet'in anlattığı İslam'dır.

Erbakan gibilere "sonsuz güven" duymaya gelince..

Dinde bunun yeri yoktur.

Böylesi lafların ucu şirke kadar uzanabilir.

Tevbe Suresi'nin 31'inci ayetinde Yahudi ve Hristiyanlar'ın haham ve rahiplerini rabler edindikleri belirtiliyor.

Bunun nedeni, onlara "sonsuz güven" duymalarıydı.

Ne ulemaya, ne meşayihe, ne de siyasî liderlere sonsuz güven duyulabilir.

İmam Malik rh. a., Rasulullah s.a.s.'in kabrini göstererek şöyle demiştir: "Şurada yatan zat dışında herkesin sözü alınır da atılır da.."

Rasulullah'ın sözü asla atılmaz, çünkü, Allahu Teala bildirdiği için biliyoruz ki, o "kendi heva ve hevesinden konuşmaz"

Başka hiç kimsenin böyle bir garantisi yok.

*

Mehmed Zahid Kotku rh. a. hazretlerinin, 29 Aralık 1978 tarihinde İskenderpaşa Camii'nde yaptığı konuşmasında geçen şu ifadeleri daha önce aktarmıştık:

... Cenâb-ı Peygamber’in bir buyruğu var:

(Lâ yuhillü demi’mriin müslimin, yeşhedü en lâ ilâhe illa’llàh, ve ennî rasûlü’llàh) “Bir müslümanın kanı caiz değildir ki, o müslüman kelime-i şehadet getirir ve benim de rasûlüllah olduğumu ikrar eder. Bunun öldürülmesi câiz değildir. (İllâ bi-ihdâ selâs) Ancak, üç sebeple öldürülebilir. Bir insanın öldürülmesinde üç sebep vardır.

...

İmam-ı Şafiî, “Namazı terk edenler de katlolunanlar arasına girer. Çünkü namazın terki, İslâm’ın terki demektir, bunun da katli caizdir.” demiş ise de, İmam-ı Azam Efendimiz, “Hapsolunur.” demiş.

(Mehmed Zâhid Kotku, Özel Sohbetler, haz.: M. Erkaya, H. A. Erkaya, https://archive.org/details/ozelsohbetler, s. 113-6)

E-KİTAP: KALEMİN KUŞANILDIĞI DEVRAN (SAĞDUYU YAZILARI)

 


https://www.academia.edu/85747896/Kalemin_Ku%C5%9Fan%C4%B1ld%C4%B1%C4%9F%C4%B1_Devran_Sa%C4%9Fduyu_Yaz%C4%B1lar%C4%B1_



KALEMİN

KUŞANILDIĞI DEVRAN

 

(SAĞDUYU YAZILARI)

  

Seyfi SAY


 

İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ 7

EVET, İRTİCA BÜYÜK TEHDİT! 8

KOMPLO 11

FIRSAT 14

KUR'AN MÜSLÜMANLIĞI17

HİMMET 20

SABAH NAMAZINDA ÖLDÜRÜLMEK 22

EVE GİDEN ORDU 24

AŞURA26

TAKİYYE 28

ÇİÇEK SATICILARI 31

PANCA SİLA 34

İNTİKAM 37

YARIN İÇİN BUGÜNÜ HARCAMAK 40

SİLAHSIZLANDIRMA 42

DEĞİŞİM 45

TANIMLANMAYI KABULLENMEK İNTİHARDIR48

ZAMANLAMA 52

TASAVVUFİ BİR ÜSLUP 54

GAZETECİLİK 57

RUH 60

KİNDAR AMA KİNCİ DEĞİL 62

LAİK KAFALI İSLAMCILAR 66

UTANÇ 70

ASKERDEN DEMOKRATİK TAVIR 74

DİYET 77

DEVLET(İN) ADAMI OLMAK 80

KASAPLAR KOYUNLARIN TEHDİDİ ALTINDAYMIŞ 83

APO'NUN YOLDAŞI YEŞİL'İN AVUKATI 86

MÜSLÜMANLARIN PROTESTANLAŞMASI SAFSATASI 89

İNSAN NASIL DÜŞÜNÜRSE ÖYLEDİR 92

ENGİZİSYON VE TÜRK REKTÖRLERİ 95

EVET, DİNDARLAR PROTESTANLAŞIYOR 97

LÜTFEN MÜSLÜMANLARA SADECE HAKARET EDİN! 100

KENDİNİ ÖZGÜR SANAN KÖLELER 103

SİYASETTEN ANLAMAYAN SİYASETCİLER 107

TASAVVUF ZORUNLU MUDUR? 110

GÖNÜL DİLİ 113

PİLOT BÖLGE 116

NEYİ SAVUNUYORUZ? 119

İKİNCİ ZAKARİ OLAYI 121

SADECE MÜSLÜMANLAR'A SAYGISIZ 124

SİMAVİ VE ÖZAL SUİKASTİ 128

TASAVVUFUN ASLI 131

ŞEHİRLİLER ÇOLUK ÇOCUK MU? 134

BAŞÖRTÜSÜNÜN ONURU 138

NE YASAL NE ADİL! 142

GERİLİĞİMİZİN SORUMLUSU MUSTAFA EFENDİ'YMİŞ 145

BİR ARKADAŞIM 149

İLİM MASKELİ CEHALET 153

TAVİZ PSİKOLOJİSİ 156

KARADAYI'DAN ŞERİAT'E HAKARET 159

HERKES EKTİĞİNİ BİÇİYOR 163

ÇAĞDAŞ PATRONLAR İRTİCACI YOKSULLAR 167

BÇG'NİN BÜYÜK BULUŞU 171

CİHAD AYETLERİNİN HÜKMÜ KALKTI MI?! 175

BELA NE ZAMAN GELİR? 178

ÜSTÜN LİYAKAT NİŞANI 181

AYRI BİR DİN 185

LAİKLİĞİN YAHUDİCESİ VE MÜSLÜMANCASI 188

KOSOVA, ADRİYATİK'İN NERESİNDE? 192

İMAJ 195

İADE-İ İTİBAR 199

TECDİD 203

ALLAH'IN HAKİMİYETİ, MİLLETİN HAKİMİYETİ 206

EVET, AKLINIZI KULLANIN! 210

İMAMLAR 214

CEZAYİR'İN "İKİNCİ TEHDİD”İ 218

"TÜRKİYE KAYGI DUYMALI!" 222

ZOR ZAMANDA YAŞAMAK 226

ÖLDÜREN ŞARKI 229

SUSURLUK AFFI 233

"RTÜK REZALETİ" 236

AKIL VE NAKİL 239

C.S. VE O.K. 242

İ.T. 246

İRTİCANIN CENAZE NAMAZI 250

TARİKAT ZAMANI 253

SÖZ 255

BEYNİ YIKANAN İRTİCACILAR 257

KARADAYI İLE KORKUT ÖZAL NEDEN HEMFİKİR? 261

PUT 264

YAZICIOĞLU NEDEN ÇAĞRILMADI? 268

SANA PROFESÖR OLAMAZSIN DEMEDİM! 272

"KIZILBAŞ" 276

AYRIMCILIK 280

RIZA ÜRETME 284

KOMPLOSUZ DÜŞÜNMENİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ 288

KRALDAN FAZLA KRALCILIK 291

ORDU'YA DÜŞMANLIK, DİN'E İSTİSMAR 294

İKON 298

ORDU VE DİN DÜŞMANLIĞI 301

SİYASETTEN ANLAMAK 305

GENERAL DİYOR Kİ 309

SİYASET SANATI 312

SÜREÇ 316

TÜRK MÜNAFIKLIĞI 320

"BU BİR RIZA LOKMASIDIR, YİYEMEZSIN DEMEDİM Mİ?" 323

YAZMAK 327

AH O DUYGULAR 329

YASALAR ÇERÇEVESİNDE 332

MESELENİN ASLI 335

HER DOĞRU HER YERDE... 338

İZZET VE MEZELLET 342

BÜYÜK YIKIMLAR 346

TÜRBAN TAKMAYANLARIN HAKLARI 348

BATI DESTEĞİ 351

CAHİLDİLER, ZORBA OLDULAR 354

SAHTEKÂRLIK 357

CAMİLER AÇIK DA BARLAR KAPALI MI? 359

ARSIZLIĞIN BU KADARI... 362

YALANDAN KİM ÖLMÜŞ?.. 364

TEPKİSİZLİK 367

"BÜYÜK" 370

LİDER 373

TÜRBANIN ARDINDAKİ SİYASETÇİ 375

SİSTEMİN ÇÖKÜŞÜ 378

ANLAŞILAMAYAN LAİKLİK 381

DERS 383

YÖNETİCİ VE ZEKÂ 386

MODERNİZM 389

SİYASAL KÜLTÜR VE SİYASAL İSLAM 392

SİYASAL DİN 394

DEVLETÇİ/FAŞİST MODERNİST 396

YURTTA SULH, CİHANDA SULH! 399

TARİH TEKERRÜRDÜR 401

BAŞKALDIRI 403

ŞEYH ŞAMİL 405

"DÜŞÜNMEK BİLE BOŞ" 408

HAHAM VE PAPAZLARIN İZİNDEKİ MODERNİSTLER 411

MODERN AMA ÖZGÜN DEĞİL 414

ÇOK YAZAR OKUMAMALI! 417

HÜZÜN ÜSTÜNE 419

AMERİKALI BİZİ KÖPEK KADAR SEVER 422

CUMHURİYET 424

CUMHURİYET DÜŞMANLARI 427

TAKİYYECİ MİSİN, SAMİMİ Mİ? 430

TEKNOLOJİ KÜLTÜR MÜ GETİRİR? 433

DÜŞÜNMEDEN ÖNCE ARAŞTIR! 435

TEKNOLOJİ DEĞİL, YENİLGİ KÜLTÜR GETİRİR 438

ÇAĞININ ÖNÜNDEKİ ADAM 441

"SANKİ RESULULLAH'I GÖRÜYOR DA, O NASIL HAREKET EDİYORSA

ÖYLE HAREKET EDİYORDU" 445

HOCAEFENDİ RH. A. 446

TÜRKİYE LAİKSE ALMANYA NE? 449

ÖYLE BİR HAK Kİ, KURTULMAK MÜMKÜN DEĞİL 451

NEDEN ŞİMDİ? 455

TEŞHİŞSİZ TEDAVİ 457

AĞA, ŞEYH VE DEVLET, ARTI APO 459

AĞA, ÇETECİ VE DEVLET 462

İDAM CEZASI KALKAR, İNFAZI KALIR 465

KÖKTEN DİN 468

SİYASETİN TÜKENİŞİ 472

AH SEFİL HOKKABAZLIK 475

SİYASETÇİLERİN UFUKSUZLUĞU 477

"YALNIZ DUYAN ÇEKER" 480

İNSAN ÖLÜR, ESERİ KALIR 483

KURUNTU İDEOLOJİSİ 486

İRTİCAYLA MÜCADELE 489

BİRAZ İNSAF 493

SUİZANSA 495

FEDAKÂRLIĞIN BÖYLESİ 497

SİYASİ YAZILAR 499

MİLLİ GÜVENLİK 501

HADDİNİ BİLMEYENLER 503

KARA GAZETE, KARA REKTÖR 506

TÜRBAN SAVCI YEDİ 509

HEKİM BULAMADIK, BAYTAR VERELİM! 513

HANGİ İRTİCA? 517

BİR ZAMANLAR ANADOLU 519

BİR ZAMANLAR İRTİCA 522

SENTETİK DEVLET 526

BAĞDAT TACİRİ 528

"KÖŞE" YAZAR OLMAK 531

BEDEN YALAN SÖYLEMEZ 533

NE DUYARLILIK AMA... 535

 

MÜSLÜMAN AYDININ BATI MERKEZCİLİĞİ 537

DİNAYET'TEN İRTİCAİ FETVA 540

"SİYASET DIŞI" SAFSATASI 543

HÜRRIYET'İN MÜNİH'TEKİ ABLASI 546

 


ÖNSÖZ

 

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm.

Elhamdülillâhi Rabbi’l-‘âlemîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmu ‘alâ Rasûlinâ Muhammedin ve ‘alâ âlihî ve sahbihî ecma’în.

Rahman ve rahîm olan Allah’ın adıyla..

Salât ve selâm, O’nun elçisi Muhammed Mustafa ile âl ve ashabının üzerine olsun.

Bu kitaptaki yazılar, 1998 ve 1999 yıllarında bir yılı aşkın süre yayınlanmış olan Sağduyu gazetesinde neşredilmişti.

Yazılarımızın rahatsız ettiği kimseler ve çevreler de bulunmakla birlikte, sözüne değer verdiğimiz zatların tasvibine mazhar olmuştu. Mesela, Sidney’de ikâmet eden Haymanalı Yaşar Kara Ağabey, merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’nın yazılarımı beğendiğini, bir defasında takdir ve sevgisini göstermek için gazete köşesinde yer alan fotoğrafımı öptüğünü söylemişti. Bununla birlikte, yazılarımızın kusurdan hâlî ve hatadan salim olması imkânının bulunmadığını belirtmeye bile gerek yoktur. Nitekim, 23-24 yıl sonra bu yazılara tekrar baktığımda, bazılarında çok küçük de olsa kimi rötuşlar yapma gereği duydum.

Okuyanlar, daha sonraki süreçte farklı mecralarda daha ayrıntılı ve kapsamlı bir biçimde dile getirdiğim görüşlerin büyük bir bölümünün özlü ve yalın bir biçimde nüve halinde bu yazılarda aktarılmış olduğunu göreceklerdir.

Bu arada, bir teşekkür borcumu da dile getirmem gerekiyor. Sağduyu gazetesinde (Ki elimde hiçbir sayısı yok) yayınlanan yazılarım bende mevcut değildi. Şu anda benim ve sizlerin elinde böyle bir kitabın bulunmasını, o yazıların önemli bir kısmını yıllar önce bana e-posta ile göndermiş olan Prof. Dr. Hasan Hüseyin Erkaya’ya borçluyuz.

Allahu Teala’dan bu kitabın hayırlara vesile olmasını niyaz ederim.

 

30 Temmuz 2022, Üsküdar


MUSTAFA KEMAL'İ TEHDİT EDEN ADAMIN ANALİTİK ZEKASI

 




Soner Yalçın, "Mustafa Kemal'i tehdit eden isim" başlıklı bir yazı kaleme almış..

Demek ki "tehdit edilmek" bir meziyet..

İmdi, istihbarat (gizli servis) alavere daleverelerinin de işin içine bolca girdiği "devletler arası oyun"larda, görüntüye fazla aldanmamak gerekir.

Tehditler olsun, dostluk ve bağlılık mesajları olsun, göstermelik olabilir.

İç politikada bile bu böyledir.

Mesela Samsun'a İngiliz vizesiyle çıkan Atatürk, Padişah'ın sarayını başına yıkmayı kafasına koymuş olduğu halde onu hiçbir zaman tehdit etmedi.

Tehdit etmeyi geçtik, adam yerine koymaması anlamına gelen bir lakaydi bile sergilemedi.

Tam aksine, sürekli "Kulları Mustafa Kemal" imzasıyla telgraf gönderip bağlılık yeminleri etti.

Hatta, Erzurum Kongresi sırasında göndermiş olduğu (içinde beş defa "kulluk" arzedilen) telgrafını TBMM'nin açılışı münasebetiyle yaptığı konuşmada bütün milletvekillerinin önünde okudu. 

Halbuki aynı adam, bu telgrafı gönderdiği sırada sadık bendeleri Mazhar Müfit ve Süreyya Yiğit'e kimseye söylenmemesi kaydıyla saltanata son vereceğini ve cumhuriyet ilan edeceğini söylüyor, kendisinin gelecekteki cumhurbaşkanı olacağı mesajını veriyordu.

*

Eski MİT ajanı Prof. Mahir Kaynak'ı çok çabuk unuttuk.

Analiz meraklılarına sürekli şunu anlatıyordu:

Eylem ve söylemler tek başına birşey ifade etmez.. Önemli olan, onların nasıl bir algıya yol açacağı ve hangi sonuçlara zemin hazırlayacağıdır.

Atatürk'ün Vahideddin'e karşı olan takiyyesinin (hile ve yalanının) durumu da bu.

Adam görünüşte sadakat arzediyor, gerçekte ise kuyu kazıyor.

Aynı şekilde siyaset arenasında yaşanan bazı döğüşler danışıklı döğüştür. Maksat, birilerini aldatıp tufaya getirmektir.

Fiiliyata yansımayan kuru sıkı tehditler tek başına birşey ifade etmezler. 

Bazen böylesi tehditler yalandan "O, bizim adamımız değil, hatta ondan nefret ediyoruz, elimizden gelse çiğ çiğ yiyeceğiz" mesajını vermek için yapılır.

Buna karşılık, gerçekten hedefe konulan isimler, bakarsınız ki, tuzak anlamına gelen ikramlar eşliğinde zehirlenir ya da sırtından hançerlenir.

Tıpkı Atatürk'ün yalandan Padişah'ın "kul"u olması, tek gayesinin saltanat ve hilafet makamının korunması olduğunu söylemesi, bunun için sular seller gibi yemin etmesi gibi.

*

Her neyse, biz Soner Yalçın'ın yazısına dönelim.

Düz mantıkla (safça) bakarsanız son derece naif ve çocuksu bulacağınız, fakat Mahir Kaynak gibi "kritik-analitik" yaklaşırsanız oldukça kurnazca kaleme alınmış olduğunu teslim edeceğiniz yazısında şu ifadeler yer alıyor:

Analitik zeka, kriz karşısında çözüm odaklı düşünmektir.

Analitik düşünme yeteneği, problemlere köklü çözümler getirir. Bu kuşkusuz verilerin sistematik analiziyle mümkündür. Mesela:

Mustafa Kemal, Anadolu'ya ayak basar basmaz moral bozucu haberler almaya başladı:

Örneğin:

İngiliz Yarbay Rawlinson bizzat Mustafa Kemal'i tehdit etti:

-“Erzurum'da kongre toplamanıza izin veremeyiz.”

Örneğin:

Fransız Jandarma Müfettişi Binbaşı Brunot Sivas Valisi Reşit Paşa'yı tehdit etti:

“Kongre Sivas'ta toplanırsa şehri beş gün içinde işgal ederiz.”

Sinirler gergindi…

Moraller bozuktu…

Milli Mücadele doğmadan boğulacak mıydı?

Mustafa Kemal, İngiliz Rawlinson'un tehdidinden bir gün sonra:

10 Temmuz 1919. Saat, 16.00. Erzurum Müstahkem Mevki Kumandanlığı binası.

Mustafa Kemal arkası pencereye dönük sekiz kişilik masanın baş tarafına oturdu. Bir yanında Erzurumlu Hoca Raif (Dinç) Efendi diğer yanında Kazım Karabekir vardı. Soğukkanlıydı.

Masanın üstünde Avrupa haritası bulunuyordu.

Erzurumlu “Dursunbeyoğlu” ailesinden maarifçi Cevat Bey, toplantıda neler olduğunu “Milli Mücadelede Erzurum” kitabında yazdı:

AVRUPA ÇÖZÜMLEMESİ

-“Mustafa Kemal Paşa masaüstündeki haritanın başında bize dünyanın o günkü askeri ve siyasi durumunu en ince noktalarına kadar anlattı. Sonra da Türkiye'nin o günkü durumuna geçerek Anadolu'da milli direnişin başarıya ulaşacağı düşüncesi üzerinde ısrarla durdu.

-“Paşa bu açıklamasında iki noktaya dayanıyordu: Birincisi, Türk milletinin bağımsız yaşamak konusundaki azmi. İkincisi de büyük bir savaştan henüz çıkmış bulunan o zamanki galip devletlerin ikinci bir dünya savaşına giremeyecekleri düşüncesi idi. Bu düşüncesini iki önemli noktaya dayandırıyordu:

-“Birincisi, bu milletlerin savaştan yorgun düştükleri ve başlarındaki hükümetlerinde ‘milli irade' dışında hareket edemeyecekleri idi. Bu duruma örnek olarak bir ay kadar önce (Bolşevik Devrimi önlemek için savaşan) Vrangel ve Denikin ordularına yardım etmek üzere Kırım'a çıkarılmış olan büyükçe Fransız askeri birliğinin tek kurşun bile atmadan gemilerine dönmüş olduklarını ve Meriç'in batısında Bulgar milli kuvvetlerinin Yunan birliklerini çekilmeye mecbur bırakmaları karşısında, müttefiklerin yardımda bulunmamalarını delil gösterdi.

-“İkinci nokta galip devletlerin ‘ganimet paylaşmasında' anlaşmazlığa düşmüş olmaları idi.

-“Paşa, dört saat süren oturumda sorulan çeşitli suallere inandırıcı cevaplar verdi ve oturumu iki cümleyle kapadı:

-“Görüyorsunuz ki, bu şartlar altında karşımızda yalnızca Yunan kuvvetleri kalacaktır. Eğer, Türk milletini tek bir direniş cephesi halinde birleştirebilir ve ordumuzu kısa zamanda düzene koyabilirsek çok geçmeden Yunan ordusunu denize döker, memleketi istiladan kurtarır, tam bağımsızlığa kavuştururuz.”

*

Atatürk'ün anlattıklarının gerçekte hiçbir orijinalitesi yok.

Mevcut durumla ilgili analizin patenti aslında Kâzım Karabekir'e ait.

Karabekir'in Atatürk'ten tam bir ay önce İstanbul'dan Anadolu'ya geçmesinin nedeni de bu.

Kafasındaki plan, Anadolu'da bir direniş örgütlemekti.

Hatıratında aktardığı gibi, söz konusu analizini ayrıntılı biçimde Mustafa Kemal'e de anlatmıştı, ve o, aynı fikirde olmadığını söylemişti.

Sonra nasıl olduysa birden bire hidayete erdi, ve yaveri olduğu, kendisine çok güvenen (ne de olsa "kul'u) Vahideddin tarafından görevlendirildi.

Adamın Vahideddin gibi İngilizler'le de diyaloğu iyiydi. Nutuk'unda itiraf ettiği gibi, İngiliz Gizli Servisi'nin İstanbul şefi Frew'la "bir-iki" defa gizli/mahrem görüşme yapmış bulunuyordu.

*

Vahideddin (İstanbul Hükümeti), Atatürk'e olağanüstü yetkiler vermiş durumdaydı. 

Görevinin adı müfettişlikti, gerçekteyse Anadolu genel valiliği anlamına geliyordu.

Çünkü, Van'dan Ankara'ya kadar bütün vatan sathında hem askerî hem de mülkî/idarî makamlara emir verme, görevden alıp atama yapma yetkisine sahipti.

İstediği valiyi görevden alabilir, yerine yenisini atayabilirdi.

Mesela, Refet Bele'yi hemen Samsun valisi atamıştı.

Verilen bu yetkilere karşılık ondan beklenen hemen Yunan'a karşı gerekli önlemleri almasıydı.

Halbuki Atatürk'ün kafasındaki plan başkaydı. Kongreler yapıp ardından yeni bir meclis (İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ın yerini alacak bir TBMM) oluşturmak, sonra da, "Ben yetkimi Osmanlı Devleti'nden ve Padişah'ın altına imza attığı belgeden değil, milletten, milletin meclisinden alıyorum" diyebilmek istiyordu.

Bu yeni meclisin ilk işi de, "Hıyanet-i Vataniye Kanunu" diye bir kanun çıkarıp, kendisinin otoritesine iman etmeyenlerin (Osmanlı Devleti'ne bağlı kalanların) idam edileceğini duyurmak olmuştu.

Asıl dert Yunan'la mücadele değildi.. Zaten o arada İngilizler Yunan'ı Milne Hattı ile durdurmuşlardı. Atatürk rahat rahat kongrelerini yapabilir, meclisini toplayabilir, Padişah'ın kuyusunu kazabilirdi.

Ama Padişah ve İstanbul Hükümeti'nin rahat durmayacağı, daha baştan, "Kendi kendine kongrecilik oynamayı bırak, sana verdiğimiz yetkiler neyine yetmiyor, haydi cepheye" diyecekleri kesindi.

Bu durumda Atatürk, hain konumuna düşecekti.

Fakat İngilizler, Atatürk'ün değil, Vahideddin'in hain konumuna düşmesi için gereken adımları attılar.

Vahideddin'e ve İstanbul Hükümeti'ne, "Mustafa Kemal'i geri çağırın" diye baskı yaptılar.

Böylece, Mustafa Kemal, İngiliz'in korkup tırstığı kahraman haline geldi. Padişah ve İstanbul Hükümeti ise İngiliz işbirlikçisi..

Rawlinson hergelesinin Mustafa Kemal'i tehdit etmesinde şaşılacak bir yan yok. (Mutlaka başkalarının yanında tehdit etmiştir, ancak gerçek "hedef"ler örtülü biçimde tehdit edilir.)

*

Daha önce bu konuları ayrıntılı biçimde yazmıştık. 

Aslında söylenecek çok şey var, fakat lafı uzatmak istemiyoruz.

Son sözü Abraham Lincoln'a bırakalım:

"Bütün insanları bir zaman kandırabilirsiniz, bazı insanları daima kandırabilirsiniz, fakat herkesi her zaman kandıramazsınız."

"You can fool all the people some of the time, and some of the people all the time, but you cannot fool all the people all the time."


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."