28 ŞUBAT'IN UZAYAN GÖLGESİ: SEVDAM GÖZLERİNDE KALSA NE ÇIKAR, MADEM Kİ ALGI OPERASYONU VARDIR

 

"ARTIK ADAMI İKİ KİLOMETRE ÖTEDEN SIRTINDAN VURUYORLAR"







Saadet Partisi Genel Başkanı olduğum zaman Muhsin Bey (Muhsin Yazıcıoğlu) “hayırlı olsun”a geldi. 28 Şubat’ı anlattı. Onun ağzından söylüyorum: 

“[28 Şubat öncesinde, Erbakan liderliğindeki Refah-Yol hükümeti kurulurken] Biz Refah Partisi’ne dışarıdan destek vereceğimizi söylüyoruz. Bizim ülkücü camiadan biri odama geldi. önce hoş-beş, arkasından başladı beni tehdit etmeye.‘Refah Partisi’ni desteklemeyin, desteklerseniz şu olur falan’ diye üst perdeden konuşmaya başladı.” 

[Muhsin Yazıcıoğlu’na] Son olarak şunu söylemişler: “Muhsin sen bilmiyorsun, artık adamı 2 kilometre öteden sırtından vuruyorlar.” Muhsin Bey [diyor ki:] “Tepem attı, masamın önüne gittim, kravatından tuttum, ‘Bana bak, git sana kim bunları söylediyse onlara söyle, biz adamı 2 kilometreden sırtından değil 10 santimetreden alnından vuruyoruz’ dedim.”

*

Yukarıdaki ifadeler TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş'a ait.

“Dünya beşten büyüktür”...

Türk derin devleti ve MİT de FETÖ’den...

Yazıcıoğlu’nu bir ülkücü değil de faraza bir FETÖ’cü tehdit etmiş olsaydı, MİT’in yandaş-dindar medyadaki kalemleri şimdi kimbilir nasıl dehşetengiz senaryolar yazıyor olurlardı.

Kimisi, “FETÖ, Yazıcıoğlu’nu öldürmeyi yıllar önce tasarlamış” diye yazardı.

Kimisi, “FETÖ taa 28 Şubat’dan beri Yazıcıoğlu’nu öldürme planları yapıyordu” diyerek milleti “aydınlatırdı”.

Kimisi, “Katil FETÖ’nün cinayeti göz göre göre geldi” diye feryad ü figan koparır, yaktıkları ağıtlar Arş'a yükselirdi.

Tehdit eden MHP zihniyetli olunca yerli-milli aslan parçalarında tıs yok.

Numan Kurtulmuş’un şahitliği türünden bilgiler sümen altı..

MHP’nin 28 Şubat’taki işbirlikçiliğini ve MİT’in 28 Şubat’taki meşum rolünü zaten hiç kimse hatırlamak istemiyor.

*

Türkiye’nin önde gelen bir siyasetçisine birisi, ölümünden iki üç ay önce, “Türkiye’ye dönme, öldürüleceksin!” diyor.

O birisinin bundan haberi var..

Ki bu, o birisi dışında daha pekçok kişinin konudan haberinin olduğunu gösterir.

Fakat bu ülkenin istihbarat teşkilatının, MİT’in haberi yok.

O MİT ki, Ümit Özdağ’ın açıkladığına göre, Yazıcıoğlu'nun öldüğü yıl Erdoğan’a, FETÖ’nün, yabancı bir istihbarat servisinin Türkiye’deki bir operasyonuna yardımcı olduğuna dair rapor sunmuştur.

MİT’in uçan kuştan, vızıldayan sinekten haberi vardır. FETÖ’nün ise, MİT’in kendisi için rapor hazırladığından haberi bulunmamaktadır.

FETÖ, MİT’in böyle bir rapor hazırlayıp Başbakan’a sunmasına engel olamamıştır.

*

Fakat aynı MİT, mesela “FETÖ’cüler Yazıcıoğlu’nu öldürmeyi planlıyorlar” diye bir rapor hazırlayıp Erdoğan’a sunamamıştır.

Öldükten sonra da, “Bu, FETÖ’nün bir operasyonuydu, bir suikastti” diye bir rapor hazırlayamamıştır.

Ve, Yazıcıoğlu’nu “Seni öldüreceklerTürkiye’ye dönme, Türkiye’ye dönmezsen öldürülmezsin” diye uyaran kişi de, ölümünden sonra ortaya çıkıp, “Evet, bunu ben söylemiştim, öldürecek olanlar da FETÖ’cülerdi” dememiştir, diyememiştir.

*

MİT, Yazıcıoğlu hakkında bu türden raporlar hazırlamadı.

Hazırlayamadı.

Fakat, MİT’le bağlantılı oldukları anlaşılan bazı isimler kamuoyunu “Canbaza bak canbaza!” diyerek oyalamak için meydana fırladılar.

Buna göre, Muhsin Yazıcıoğlu Barnabas İncili merakından dolayı öldürülmüştü.

Hatta Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca bile Barnabas İncili’nin lanetine uğramıştı. 

Hatta Turgut Özal..

Sanki bu isimlerin tek derdi Barnabas İncili’ydi..

Ve sanki Yazıcıoğlu siyasetçi değil de ilahiyatçıydı.. İncil konusunda uzmanlaşmıştı.

Ve de sanki, hristiyan dünyası Barnabas yüzünden hafakanlar yaşıyordu.

Sanırdınız ki, Esad Efendi, Barnabas İncili takıntılı 28 Şubatçı hristiyan bir devlet yüzünden önce müslüman Avrupa’ya, sonra da Avustralya İslam Cumhuriyeti’ne sığınmıştı.

Tapınak Şövalyeleri'ni akla getiren hristiyan katiller devredeydi.. Türkiye’de cirit atıyor, Esad Efendi ile Yazıcıoğlu gibi isimleri, ilgilendikleri Barnabas İncili yüzünden öldürmeyi planlıyorlardı.

*

Özellikle gazeteci Emin Pazarcı bunları anlatmak için kendisini adeta paralıyordu..

Ardından tiyatrocu Ahmet Yenilmez meydana fırladı, bütün tiyatroculuk yeteneklerini sergiledi.

Tam bu noktada Kültür Bakanlığı da devreye girdi.

Yazıcıoğu’nun ölümü zayi olmasın diye, bakanlığın desteğiyle Ahmet Yenilmez'e bir film yaptırıldı: 

Sevdam Gözlerinde Kaldı.

*

Memleketteki uçan kuştan, vızıldayan sinekten haberdar olan MİT ise, bütün bunları seyretmekteydi.

“Hayır, olayın arkasında FETÖ var, FETÖ’cü falan ile filan Yazıcıoğlu’nu öldürdüler.. Bu film, devlet parasıyla milletin sırtından yapılmış bir algı operasyonudur" diye rapor hazırlamıyordu. 

"Bu film, dikkatleri gerçek katillerin üzerinden başka yerlere, ilgisiz noktalara çekmektedir. Asıl katiller FETÖ’cülerdi.. Bu işte FETÖ'cü filan ile falan rol aldılar” diye rapor hazırlayıp, kamuoyunu bilgilendirme konumundaki yetkilileri aydınlatmıyordu.

Filmin, FETÖ'yü Yazıcıoğlu suikastiyle ilgisiz gösterme anlamına geleceğini açıklamıyordu.

*

Sen paranoyanın resmini yapabilir misin Abidin? 

Yapamazsın!

Fakat Ahmet Yenilmez filmini yapar.

MİT’in gözleri önünde, devlet desteğiyle..

Kültür Bakanlığı’nın parasıyla..

Böylece, millete “Barnabas İncili paranoyası” hizmeti verilir.

Üstelik, bu paranoya tabutuna iki kişi birden konulur: Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hoca ve Muhsin Yazıcıoğlu..

Birileri millet yanlış paranoyalara kapılmasın diye "hazır paranoya" üretmekte, "Ben paranoyanın zeki, çevik ve aynı zamanda Barnabas'lı olanını severim" vecizesine göre hareket etmektedir. 

*

Tesadüfe bakın ki, Esad Efendi ve Yazıcıoğlu 28 Şubat Süreci’nde birlikte hareket etmişlerdi.

BBP’nin ANAP’la ittifak yaparak Aralık 1995 seçimlerinde TBMM’ye girmesini sağlayan, Esad Efendi’ydi.

Yazıcıoğlu’nun Refah-Yol Hükümeti’ne (Erbakan-Çiller koalisyonuna) dışarıdan destek vermesini, bu hükümetin kurulmasına vesile olmasını sağlayan da oydu.

Onun dışarıdan verdiği destek olmasaydı, o hükümet kurulamıyordu.

28 Şubat Süreci’nde Yazıcıoğlu’nun “Türkiye İran olmayacaktır, Cezayir olmayacaktır, fakat Suriye de olmayacaktır. Buna izin vermeyeceğiz” diye konuşmasını isteyen ve sağlayan da Esat Efendi’ydi.

O sırada bir tarafta, ABD ve İsrail paralelinde hareket eden birtakım darbeci subaylar ile MİT’çiler vardı.

Diğer tarafta ise buna yüksek sesle itiraz eden birkaç kişi: Esad Coşan, Muhsin Yazıcıoğlu, Hasan Celal Güzel..

*

Esad Efendi, 28 Şubatçılar tarafından kurdurulan Ecevit-Yılmaz-Bahçeli hükümeti döneminde öldü..

Öldürüldü.

Yıllardan 2001, aylardan Şubat’tır..

28 Şubat Süreci’nin bin yıl süreceğinin söylendiği günlerdir.

28 Şubat, devam etmektedir.

15 yıl sonra, 2016 yılında, Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle, devletin parasıyla, “içinden Esad Coşan geçen” bir film yapılır: Sevdam Gözlerinde Kaldı.

Sabah gazetesi filmi şöyle bir haberle tanıtır:

'Sevdam gözlerinde kaldı' filmi 3 sır ölümü sorguluyor

Oyuncu Ahmet Yenilmez'in senaryosunu yazdığı ve yönettiği "sevdam gözlerinde kaldı" filmi, 2 Aralık'ta sinemaseverlerle buluşacak. 1980 ihtilalini mercek altına alan film Muhsin Yazıcıoğlu, Abdullah Çatlı ve Mahmud Esad Coşan'ın ölümünü de sorguluyor.

Filme göre, Esad Efendi, tıpkı Yazıcıoğlu gibi, Barnabas İncili merakı yüzünden öldürülmüştür.

Esad Efendi’nin ve Yazıcıoğlu’nun gerçek hikâyeleri anlatılmasın, anlatılamasın, unutturulsun diye devlet parasıyla masal anlatılmaktadır.

Çünkü bin yıllık 28 Şubat, belli bir fireyle de olsa devam etmektedir.

O gün için, bin yılın sadece 19 yılı geçmiştir.

Geride, 981 yıl vardır.


(İlk yayın tarihi: 5 Ekim 2022)


İSLAM'I, İSLAM'A UYMAYA TENEZZÜL ETMEYEN ATATÜRK'E UYDURMAYA ÇALIŞMAYIN!

 




(İlk yayın tarihi: 24 Aralık 2022)


ATATÜRK İÇİN CAMİDE RAHMET OKUMAK HARAMDIR.

BUNUN HELAL OLDUĞUNU İDDİA ETMEK İSE KÜFÜRDÜR

 



Özellikle Odatv’nin sürekli gündeme getirdiği bir konu var: Atatürk, cuma hutbelerinde neden anılmıyormuş?

Sanki namaz kılıyor, cumaları iple çekiyorlarmış gibi..

Bu çılgın Türklüğün, Türk çılgınlığının nedeni ne?

İkide bir işi yüzsüzlük ve şirretliğe vurup bağırıyorlar: Atatürk hutbelerde niye anılmıyor?

Atatürk dinî bir konu mu?

Atatürk’ü anmak, İslam’a göre farz, vacip ya da sünnet olan bir ibadet mi?!

Atatürk, Kur’an’da adı geçen bir peygamber mi?!

Ya da, istikbalde ortaya çıkacağı hadîslerde haber verilen Mehdî gibi salih (Allahu Teala’ya itaatkâr) bir zat mı?!

*

Odatv’nin böylesi sözde haberlerinden biri şöyleydi:

Diyanet hutbelerinde dikkat çeken ayrıntı

Çanakkale kara savaşının seyrini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün adı tarihe “Çanakkale kahramanı” olarak girerken, Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e yer vermedi.

15.03.2019 17:19

... Ancak uzun süredir, Diyanet İşleri Başkanlığı Mustafa Kemal Atatürk’ün adından bahsetmemesi dikkat çekiyor. Diyanet’in bugünkü Cuma Hutbesi’nin konu başlığı, “Çanakkale Zaferive Birlik Ruhu” idi. Ancak hutbede, Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu, Çanakkale Anafartalar komutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün adından hiç söz edilmedi. Çanakkale kara savaşının seyrini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk’ün adı tarihe “Çanakkale kahramanı” olarak girerken, Diyanet İşleri Başkanlığı Atatürk’e yer vermedi.

Üstelik Diyanet İşleri Başkanlığı bunu ilk kez yapmadı. 3 Mart 1924 yılında Cumhuriyet’i kuran kadrolar tarafından kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı, geçen yıl 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’na da, 10 Kasım’da Atatürk’ün hayata veda edişinin 80’inci yıl dönümüne de Cuma hutbelerinde yer vermemişti.

*

Anlaşılıyor ki devlet (kendilerini devlet zanneden bazı işgüzar bürokrat ve memur taifesi), devlet için önemli saydıkları olayların yıldönümlerinin cuma hutbelerinde anılmasını istiyor.

Mesela 30 Ağustos Zafer Bayramı kutlamalarını, camide de görmek istiyorlar.

Bunun için Diyanet'e talimat verildiği anlaşılıyor.

Her ne kadar Osmanlı dönemi rejimin pek fazla umurunda olmasa da, Atatürk hasbelkader içinde bulunmuş olduğu için Çanakkale Zaferi de hutbelerin demirbaş konularından biri haline gelmiş durumda. 

*

Ancak, Odatv gibi arkadan kurmalı mecraların sistematik ve ısrarlı yayınları, sadece zaferlerden bahsedilmesinin yeterli görülmediğini, hutbelerde Atatürk’ün adının da geçmesi için birilerinin psikolojik savaş taktikleriyle algı operasyonu yürüttüklerini düşündürüyor. 

Ayrıca 10 Kasım’larda camide de ağıt yakılmasını arzuladıkları anlaşılıyor.

Odatv gibi kullanışlı aparatların yeniçeri geleneğini sürdürerek hep bir ağızdan anlamsız ve saçma gulu gulu dansı yapmalarının, "Atatürk niye hutbede yok, Atatürk isterük!" diye feryad u figan koparmalarının başka bir açıklamasını bulmak zor. 

*

Çanakkale Savaşı'ndan bahsedilmesi neyine yetmiyor da bir de Atatürk istiyorsun!

Çanakkale’de cephede bir tek Atatürk mü savaştı?

Atatürk’ün konumunda onlarca, belki yüzlerce komutan vardı.

Üstelik Atatürk savaşın sonuna kadar da Çanakkale'de durmadı, kendi isteğiyle başka yere naklini yaptırdı.

Sonra, Atatürk’ün hayatında bir tek Çanakkale mi var?!

Sakarya Savaşı'nın kazanılmasına asıl vesile olan kişi de, Kâzım Karabekir'in yazdığı gibi, Fevzi Çakmak'tı.. 

Atatürk ricat emri vermişken bunu geri aldırmış, bu arada Yunan çekilmeye başlamıştı.

*

Diyanet eğer hutbelerde Atatürk'ten bahsedecekse, bu, onun dinî konulardaki bilgisizce ve yanlış sözlerini düzeltme şeklinde olmalıdır.

Onun bu yanlış sözlerini hemen herkes bir şekilde duyuyor, öğreniyor.

Malum, Atatürk bir din bilgini, bir İslam âlimi değildi. 

Dinî konularla ilgili bilgisi yetersiz ve yüzeyseldi.

Diyanet’in bu konularda, “Ey cemaat, dinde esas olan Kur’an ve Sünnet’tir, Fethullah Gülen ya da Atatürk gibi şahısları putlaştırıp onların kafalarından uydurdukları yanlış laflarına sorgulanamaz ayet ya da hadîs muamelesi yapmayın!” diye hutbe okutmasını niye istemiyorsunuz?

*

Bunları da geçtik, aslında Diyanet’in hutbelerde Çanakkale Savaşı, Sakarya Savaşı vs. gibi devlet için önemli günler çetelesi tutması gerekmez. 

Sadece dinî hakikatleri anlatmalı, dini öğretmelidir.

Peygamber Efendimiz s.a.s. ve Dört Halife r. a., yıldönümleri münasebetiyle Bedir Savaşı hutbesi, Uhud Savaşı hutbesi, Hendek Savaşı hutbesi, Mute Harbi hutbesi, Tebük Seferi hutbesi, Mekke’nin Fethi hutbesi, Huneyn Savaşı hutbesi vs. mi okuyordu?

Müslümanlar da aralarında şöyle tartışmalar mı yapıyorlardı: 

“Bu haftaki cuma hutbesinde niye komutanlardan Abdullah ibni Revaha r. a.’in adı geçmedi?”

Dört Halife döneminde Peygamber Efendimiz s.a.s.’in vefat yıldönümlerinde özel hutbe mi okutuluyordu?!

*

Şu çılgın Türk manyaklığına bakın ki, Peygamber Efendimiz s.a.s. için bile yapılmayan birşeyin camide putlaştırdıkları Atatürk için yapılmasını istiyorlar.

"Kâbe Arab'ın olsun, bize Çankaya yeter!" makamından "Hz. Peygamberleri (s.a.s.) Arab'a kalsın, Türkiye'deki camilerde Atatürk'ümüz olsun" demeye getiriyorlar.

Her resmî bayramda, her 10 Kasım’da devlet olarak yurt sathında, okullarda şurada burada Atatürk’ünüz için bir sürü tantanalı tören yapıyorsunuz, bütün bunlar yetmiyor, bir de olayı camiye taşımak istiyorsunuz..

Her resmî kurumun önüne, her şehir meydanına bir Atatürk heykeli dikmişsiniz, memleket heykelistan olmuş, onun için değil Türkiye'nin belki dünyanın en büyük türbesini Anıtkabir adı altında inşa etmişsiniz, her resmî daireye Atatürk resmi asıyorsunuz, her öğretim kurumunda her sınıfa Atatürk'ün bir resmini yerleştiriyorsunuz, ders kitaplarının başına Atatürk'ü oturtuyorsunuz, madenî yahut kâğıt fark etmiyor her paranın üstüne Atatürk resmi nakşediyorsunuz, Atatürk'ün adını devlet işlerinde besmeleniz haline getirmişsiniz, bir de tutup resmî görevlere atamada Atatürk'lü yemin ettiriyorsunuz, yatıp kalkıp yaptığınız Atatürk zikri ile putperestlik özentisi bir Atatürkçülük tarikatının meczûb (Atatürk'e cezbelenmiş) bağlıları haline gelmişsiniz, bütün bunlar yetmiyormuş gibi camilere de göz koymuşsunuz.

Şu cezbenin şiddetine bakın ki, ateşin üstündeki mısır taneleri gibi patlıyor, çaydanlıktaki sıcak su gibi fokur fokur kaynıyor, "Hutbelerde Atatürk isterük!" diye yakalarını bağırlarını yırtıyorlar. 

Neredeyse Atatürk'leri için camilerin kubbelerini cemaatin başına yıkacaklar.

İnsan meczup olur da bu kadar mı olur!

Dine bu kadar lâkayt laik adamların cuma hutbelerini (Ki, namazın bir parçasıdır) bile dillerine dolayabilmeleri için utanmazlık ve arsızlık katsayılarının kaç olması gerekir?.

Kendilerini neden yüzsüzlük ve şirretlik alanlarında bir daha egale edilemeyecek şekilde rekor kırmak zorunda hissediyorlar?

Şarka bakmaz, garbı bilmez, edepten yok payesi,

Bir kızarmaz yüz, bir yaşarmaz göz bütün sermayesi.

*

Üstelik Atatürk’ünüz, Kâzım Karabekir gibi muhaliflerinin aktardığı gibi, imanı olan bir adam değildi. 

Ezanda kulağı, camide yüzü yoktu.

Kur’an’a ve Peygamber Efendimiz s.a.s.’e hakaret ediyordu. İnançsızdı.

Bu yüzden merhum Necip Fazıl onun için "Allahsız" başlıklı bir yazı kaleme almış bulunuyordu.

Atatürk’ün, (İslam'a göre) kâfir hükmünde olduğu açıktır. Murat Bardakçı bunu şöyle ifade etmişti:

“Mustafa Kemal İslam dinine ‘Beyni sulanmış hafızların dinidir’ diyor. Yani bunu niye saklıyoruz ya hu? Bunu kıvırmayalım artık. Senelerdir böyle yapılıyor. Atatürk’ün sözleri açıkça dine reddiyedir. Bunları demek düşmanlık değil. Adamcağızın kendi yazdıklarını söylemek düşmanlık oluyor ya hu.”

*

Atatürk’ün durumu budur. Lafı uzatmaya gerek yok.

Adam ilhamlarını yaşadığı kendi Batı tipi çağdaş hayatından alıyordu..

Yakıtsız, kendi kendine çalışan motor gibi, yaşadığı hayattan ilham alıyor, aldığı ilhamlara göre de hayatını yaşıyordu. Con Ahmet'in devridaim makinası gibi..

Allahu Teala’nın kitapları için de “gökten indiği sanılan” diyerek yalanlama ve aşağılama yoluna gidiyordu.

Ali Rıza ile Zübeyde'den olma bir kul olarak haddini bilip susmak yerine Allahu Teala'nın kitaplarına dil uzatıyordu

Bunu Atatürkçüler de, onun çağdaşlık ve ilericiliğini, irtica ile mücadelesinin keskinliğini dile getirme sadedinde söylüyorlar.

*

Atatürk konulu hutbe okunursa öncelikle bunların dile getirilmesi ve onun hayatındaki yanlışlara ve sözlerindeki hatalara dikkat çekilip cemaatin uyarılması gerekir.

Bunu yapmayıp Gazi Mustafa Kemal Atatürk diyerek hutbelerde Atatürk için rahmet okumak, İslam’a göre haramdır. 

Caiz değildir.

Bunu yapan, İslam’a göre haram olan bir işi yapmış olur.

Bunu helal gören ise, harama helal dediği için küfre düşer.

*

Niçin haramdır?.

Buna da cevap vermek faydalı olur.

Çünkü, dinî bilgisi Yunus Emre şiirlerinin ötesine geçmeyen kuruntu müslümanları, “Niye haram olsun ki, İslam sevgi dinidir, hoşgörü dinidir, Allah’ın rahmeti geniştir” diyebilirler.

Doğru, Allah’ın rahmeti geniştir, fakat azabı da şiddetlidir. 

Elîmdir. 

Bu dünyada işkence içinde de yaşasan sonunda ölür kurtulursun, fakat ölümden sonraki azapta bir kurtuluş yolu yok. 

Ölüm de yok.

Allahu Teala şöyle buyuruyor (Elmalılı meali):

"Ve içlerinde ölen birinin ebedâ namazını kılma ve kabrinin üzerinde durma, çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü tanımadılar ve kâfir olarak can verdiler." (Tevbe, 9/84)

Bu ayet-i kerime, müslümanların arasına müslümanmış gibi giren, işi düştüğünde onlarla beraber namaz kılıp dua da eden, fakat bir taraftan da özel arkadaşlık çevresi içinde küfür sözler söyleyen münafıklar için inmiştir.

Yani, değil küfrü açık olanların, böylesi gösteriş müslümanlarının bile (münafık olduklarını bilmen durumunda) cenaze namazını kılmak (Ki cenaze namazı, ölü için dua edilmesi, rahmet niyazında bulunulması anlamına gelmektedir) caiz olmamaktadır.

Ayrıca, kabirlerinin, mezarlarının, türbelerinin, yatırlarının başında durulması da yasaklanmıştır. 

Haramdır.

İsterse bunlar anıt mezar ve anıt kabirler, türbe ve yatırlar olsun.

Onların kabirlerini ziyaret, kabirlerinin başında durmak, saygı duruşu yapmak haramdır, haram..

Bunu helal kabul etmek ise, ayeti reddetmek olduğu için, küfürdür. 

İmansızlıktır.

*

Aynı surenin 113’üncü ayetinde ise şöyle buyurulmaktadır:

"(Kâfir olarak ölüp) cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allah'a) ortak koşanlar için af dilemek (rahmet niyazında bulunmak) ne Peygamber’e yaraşır ne de inananlara.”

Evet, iman etmiş bir insana bu yakışmaz.

Camide hiç yakışmaz.

Allahu Teala bu yakışıksız davranışı yasaklamıştır.

Şimdi bazı kişiler saf ayağına yatarak bizi kandırmak için şöyle demeye kalkışabilirler: Atatürk belki küfür sözlerinden tevbe etmiştir.

İmdi, gizli günahın tevbesi gizli, aşikâre günahınki aşikâre olur. (Allahu Teala’nın örtüp gizlediği günahını açığa vurmak ayrı bir günahtır.)

Bizler, insanların kalbinin bekçisi ve okuyucusu değiliz, zahire göre hüküm verme durumundayız. 

Atatürk, bu kuralın istisnası değildir.

Açık deliller, varsayımlarla hükümsüz hale getirilemez. “Şek (şüphe) ile yakîn (kesin bilgi) zail olmaz.”

*

Diyanet İşleri Başkanlığı, Odatv'ciler gibi cahil densizlere artık hak ettikleri cevabı vermelidir.

Hutbelerden birinde bu konuya açıklık getirilmelidir. 

Kafalardaki soru işaretleri cevapsız bırakılmamalıdır.

Eğer Türkiye'de din ve vicdan hürriyeti varsa, bunun yapılmaması için bir neden yoktur.

Üstelik bu, Diyanet'in hem hakkı hem de sorumluluğudur. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan da, sadece Nurettin Yıldız gibi isimleri dövmek istediğinde değil, böylesi densizler için de şunu demelidir:

"Din İşleri Yüksek Kurulumuz, Diyanet İşleri Başkanımız alanı boş bırakmaması lazım. İlahiyatçılarımızın, muteber alimlerimizin ise ya sesleri çıkmıyor ya da duyulmuyor. Ya da korkuyorlar. Niye korkuyorsun? Bizim itirazımız hatta isyanımız işte bu hadsizlikleredir. Hiç kimsenin dinimizi böyle karikatürize etmeye hakkı yoktur. Bizim itirazımız, isyanımız böyle hadsizlikleredir."

*

“Ve hani Allah, kendilerine kitab verilenlerden ‘Onu (kitabı) mutlaka insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz!’ diye sağlam söz almıştı. Fakat (onlar) onu (kulak ardı ederek) sırtlarının ardına attılar ve onunla az bir karşılık (menfaat) satın aldılar. İşte, satın almakta oldukları şey ne kötüdür!

(Âl-i İmrân, 3/187)


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...