E-KİTAP: DÂRU’L-İSLÂM VE DÂRU’Ş-ŞİRK

 

https://archive.org/details/darul-islam-ve-darus-sirk


DÂRU’L-İSLÂM VE

DÂRU’Ş-ŞİRK

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

DEVLET KURUMUNU KUTSAL KABUL ETME VE FAŞİST ŞEFE TAPMA REJİMİ 5

DEVLET, REJİM, VE ÇAĞDAŞ DÜZENLERE ÖDENEN İDEOLOJİK VERGİ 15

ÜMMET, ULUS, DEVLET 25

İSLAM’IN İSTİMLAK EDİLİP KAMULAŞTIRILMASI, DEVLETLEŞTİRİLİP MİLLÎLEŞTİRİLMESİ 31

“MEVZUBAHİS OLAN VATANSA GERİSİ TEFERRUATTIR” DİYENLERİN “DEĞİŞTİRİLEMEZ, DEĞİŞTİRİLMESİ TEKLİF DAHİ EDİLEMEZ” TEFERRUATI 40

OSMANLI’NIN DEVLET FELSEFESİ 45

VATAN SEVGİSİ VE İMAN 50

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN “DEVLETÇİ”Sİ, İSLAM DEVLETİNİN İNKÂRCISI 57

TANRILIK TASLAYAN DEVLET 62

NE MEVZUBAHİS OLDUĞUNDA GERİYE KALAN HERŞEY SANA TEFERRUAT GÖRÜNÜYORSA, İŞTE SENİN ASIL TAPTIĞIN ODUR 71

İSLAM ŞERİATİ’NİN UYGULANMADIĞI BİR ÜLKE, İSLAM ÜLKESİ OLABİLİR Mİ? 80

AHLÂKA SAVAŞ AÇAN AHLÂKÇILIK 84

İSLAMSIZ DARU’L-İSLAM 90

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN SÖZDE REJİM KARŞITI BAĞLILARI 99

DEVLETİN BEKASI, MİT VE DAVUTOĞLU 106

KUNG FU SİYASETİ: BELEDİYELERİN BEKASI 110

AHLÂKSIZ AHLÂKÇILIK, “DİN”SİZ DEVLETÇİLİK 113

“BİZ EŞKIYAYIZ AMA IRZ DÜŞMANI DEĞİLİZ” 117

HALİÇ SİMONLARI VE ÖRGÜTÜN BEKASI 132

VATANSEVERLİKÇİLİK 135

VATANSEVERLİKÇİLİK İDEOLOJİSİ (PATRIOTISM): HER ALÇAĞIN EN SON SIĞINAĞI 146

“DEĞER”SİZ LİDER KULLARI, VATANDAŞLAR, VE KÖPEKLER 147

ÇAĞIN VATANSEVERLİK PUTPERESTLİĞİ 156

DEVLETÇİ PUTPERESTLİK HADSİZLİĞİ 160

DEVLET, REJİM VE MÜSLÜMANIMSI FAŞİSTLER 163

İBN ARABÎCİ DEVLETÇİLİK 168

ERBAKAN’DAN ERDOĞAN’A… 171

EHL-İ SÜNNETÇİLİK PROTESTANLIĞI (REFORMA TABİ TUTULUP GÜNCELLENMİŞ EHL-İ SÜNNETÇİLİK) 175

DEVLET ARAPLAR’IN PUTLARI GİBİ KUTSAL VE DOKUNULMAZ, TARTIŞMA ÜSTÜ.. SÜNNÎLİK İSE TEHDİTMİŞ 183

DEVLETÇİLİKLE GELEN ŞİRK 195

ŞERİAT’İN HÜKÜMSÜZ OLDUĞU YERDE ŞERİAT MAHKEMESİNİN HÜKMÜNÜ BEKLEMEK 207

BANA HER FAŞİZM SENİ HATIRLATIYOR! 215

DEVLET VATANDA ŞERİK KABUL ETMEZ, PEKİ ALLAHU TEALA?.. 221

ASR-I SAADET SİMÜLASYONU VE TUHAF NOSTALJİ 225

FAİLİ MEÇHUL, AZMETTİRİCİSİ MALUM 236

BİR MESLEK VE GEÇİM KAPISI VE BİR SUÇ DOKUNULMAZLIK ZIRHI OLARAK VATANSEVERLİKÇİLİK 241

DEVLETİ AYAĞA DÜŞÜRMEK 250

VAHİY VE İNSAN AKLI, ŞERİAT VE LAİKLİK 259

İNANÇLARI DEVLETÇİLİK, MEZHEPLERİ VATANPERESTLİK, TARİKATLARI YERLİLİK-MİLLİLİK 261


KADER EDEBİYAT PARALANACAK VE FELSEFE YAPILACAK BİR MESELE DEĞİLDİR, İLAHÎ SIRDIR, MÜSLÜMANSAN İMAN EDER VE SUSARSIN

 



Yeni Şafak gazetesi yazarı Ömer Lekesiz, “Bâtınîlerle ilgili siyaset Osmanlı’da nasıl değişti” başlığını taşıyan 12 Eylül 2024 tarihli yazısında işi mutadı vechile yine getirip İbn Arabî’ye ve vahdet-i vücutçuluğa bağlamış.

Mezheben mutaassıp bir İbn Arabîci olduğu söylenebilir.

Şunu diyor:

“Vahdet-i Vücûd nazariyesi İbnü’l Arabî’nin görüşlerinden mülhemdir. Diğer bir söyleyişle o, İbnü’l-Arabî’nin ilgili görüşlerinin müntesiplerince yorumlanmasından elde edilmiştir.

“Bu nazariyenin tasavvuf ve kelam yönünden derinliğini bilen okurlarımız bizim bir köşe yazısında onun mana ve uygulamasını ihata edemeyeceğimizi takdir edeceklerdir. Bu sebeple söz konusu bağlamda İbnü’l-Arabî’nin Fusûs’unda nakşettiği “Kader, eşyanın ‘ayn’ında ve kendiliğinde sâbit olduğu hal üzerine hükmün zamanının tespit edilmesidir. İlâhi kaza, eşya üzerine eşyanın kendisiyle hükmetmiştir. Bu, kader sırrının kendisidir. Buna muttali olmak, müşahede sahibi olduğu halde ‘kulak veren’ kimseye mahsustur. Böylelikle, hüccet-i bâliğa Allah için sâbit olmuştur.” şeklindeki paragrafla ilgili olarak Ebu’l Alâ Afîfî’nin yaptığı yorumu nakletmekle yetineceğiz:

“Yani, kullarına karşı kesin delil Allah’a aittir, çünkü onlar, kendilikleriyle sevap veya cezayı hak etmişlerdir. Binâenaleyh, fiiller ezelde hakikatlerine yerleşmiş ve kendilerinden sadır olmaktadır. Allah’ın kazası, eşya hakkında kendileriyle, yani tabiâtlarının iktizasına göre hüküm verir. Şu halde eşya, a’yân-i sâbitelerine yerleşmiş olan şeylerle kendileri hakkında hüküm vermektedirler. Allah, sadece inâyetiyle bu ‘a’yân’da bulunan şeylerin orada bulunduğu şekliyle gerçekleşmesini iktiza eder. Bu durumda insan hayır işlerse, bu onun hayır işlemeye dair ezeli istidâdındandır; eğer kötülük yaparsa, bu da onun kötülük yapmaya dair ezeli istidâdındandır. Her iki halde de insan, ektiğini biçmektedir, başka bir ifâdeyle yaratılışında ekilmiş olan şeyi devşirmektedir. 

“Böyle bir cebrî sistemde, 'o halde, cezanın anlamı nedir; mükafat ve azabın anlamı nedir?' diye iddia edilebilir. İbnü’l Arabi, buna şöyle cevap verir: Mükafat ve azap, kulların içinde bulunduğu itaat ve günah halleri ve dünya hayatında bunların ardından gelen lezzet ve elemin ismidirler; bu lezzet ve elem ise, kulların itaat ve günah davranışlarının neticesidir. Üstelik bizzat bu hal bile, kulların hakikatlerinin ilk yaratılış hallerinde iktiza ettiği şeylerden birisidir. Buna göre kulun, hayır veya şer fiiller işlemesi, itaat ve günah amellerde bulunması fıtri olduğu gibi, aynı şekilde, fiilleriyle şaki ve sait olması da fıtrîdir. Bunun anlamı, ceza ve mükafatın Allah’ın ahirette uygulayacağı bir ceza olmadığı, aksine, bunların daha çok fiilin sahibine celp ettiği tabii cezaya benzedikleri demektir.” (Fusûsu’l Hikem Okumaları İçin Anahtar, trc.: Ekrem Demirli, İz, İstanbul 2006)

“Sünnî anlayışa tabi bu görüşün, kurulmasına ramak kalmış Osmanlı’nın sadece Sünnî ve heretik unsurlarıyla İslam ümmetini değil, kitap ehli olan ve olmayan unsurları da yöneteceğine dair mümince bir ferasetten kaynaklandığına ve onun hitabının o zamanki devlet ehlince de doğru anlaşıldığına dair bir tereddüdümüz yoktur.

*

Öncelikle, Osmanlı’yı yekten İbn Arabîci ve vahdet-i vücutçu göstermek doğru değildir.. İbn Arabî’ye hüsnüzanda bulunanlar olduğu gibi Ebussuud Efendi gibi reddedenler de var.

Kader konusundaki görüşlerine gelince.. Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, “İnsan ve Kader” adıyla tercüme edilen eserinin son kısmını İbn Arabî’nin laflarına ayırmış durumda.. Onun laflarını Ehl-i Sünnet’e aykırı buluyor.

Lekesiz’in İbn Arabî’den aktardığı laflara gelelim..

Boş lafazanlık.

Kader hakkında iki boş cümle kurmuş ve “Bu, kader sırrının kendisidir” demiş.

Mesele bu kadar basitse, bu iş nasıl oluyor da sır oluyor?!

Yok gerçekten sır ise, mesele bu kadar açık olabilir mi?!

Sonra tutuyor bir de sırrın anlaşılmasını iki şarta bağlıyor: Bir, müşahede sahibi olacaksınız.. İki, “kulak veren” olacaksınız..

Müşahede dediği şey bir muamma, sır içinde sır.. Yenir mi yenmez mi, canlı mı cansız mı, belli değil.. Mavi boncuk kimdeyse müşahede sahibi olan o.. (“Din”de müşahede diye bir bilgi kaynağı ve delil nosyonu yok.)

Bir de kulak veren olmaktan söz ediyor.. Tamam da, neye kulak vereceksin, onu söyle.. Ucu açık konuşma!.. Madem böyle diyorsun, kulak veren ol da kendi kendine boş felsefe yapma!

Kulak verilecek yer Kur’an ve Sünnet ise, onlar bu kader konusunu kurcalamayı yasak etmiş.

*

Lekesiz, İbn Arabî’nin laflarından birşey anlamamış olacak ki Ebu’l Alâ Afîfî adlı çenebazın yorumunu aktarıyor.

Bu durumda Ebu’l Alâ Afîfî müşahede sahibi “kulak veren” şahıs olarak arz-ı endam etmiş oluyor.

Ancak, yorumu bir facia.

Çünkü, meseleyi bir tabiatçı/doğacı/dehrî gibi hükme bağlıyor.

Fakat lafa (cebriye mezhebinin tam zıddı noktada duran) bir Mutezilî gibi başlamış: “Yani, kullarına karşı kesin delil Allah’a aittir, çünkü onlar, kendilikleriyle sevap veya cezayı hak etmişlerdir.

Kendilikleriyle..

Mutezilîlik tamam.

Fakat ikinci cümle tam aksi yönü gösteriyor, cebrîlik türküsü söylüyor: “Binâenaleyh, fiiller ezelde hakikatlerine yerleşmiş ve kendilerinden sadır olmaktadır.”

Diyelim öyle.. Fiiller ezelde hakikatlerine nasıl yerleşmiş peki, kendi kendilerine mi, yoksa onları bir yerleştiren mi var?

Cevap bir sonraki cümlede gizli: “Allah’ın kazası, eşya hakkında kendileriyle, yani tabiâtlarının iktizasına göre hüküm verir.”

Böylece tabiat, Allahu Teala’dan daha etkili bir tür tanrı olmuyor mu?

*

Söz konusu yorumcu, aynı minvalde (aynı mantık ya da mantıksızlıkta, bir Mutezilî gibi) bir iki cümle daha kurduktan sonra başladığı noktaya dönüyor: “Her iki halde de insan, ektiğini biçmektedir, başka bir ifâdeyle yaratılışında ekilmiş olan şeyi devşirmektedir.”

Tamam da kardeş, yaratılışına o şeyi kim ekti?

Hayır, beyzade o topa hiç girmiyor.. Halbuki meselenin püf noktası ya da bam teli orası.

Bununla birlikte, gelip durduğu noktanın cebriyecilik olduğunun farkında.. Nitekim bir sonraki cümlesi şöyle:  “Böyle bir cebrî sistemde, 'o halde, cezanın anlamı nedir; mükafat ve azabın anlamı nedir?' diye iddia edilebilir.”

Öyle ya, burada sorumlu olan, yaratılıştaki şeyi eken kim ise o.. Kulun bunu değiştirmeye “tabiat”ı müsait değil.

Eh, yorumcumuz “müşahede sahibi kulak veren” allamenin bu konuda da bir yorumu olmalı..

Hayır, o, bu noktada müşahede minderinden kaçıp kulaklarına pamuk tıkayarak tekrar topu İbn Arabî’nin ayağına gönderiyor.

*

Peki İbn Arabî ne diyor?

“Mış” gibi yapıyor.. Cevap veriyormuş gibi yaparak top çeviriyor, zaman öldürüyor.. Anlamsız, içi boş, aklı başında herkesin gülüp geçeceği lafları sıralıyor.

Fakat son cümlesi boş değil, saatli bomba: “Bunun anlamı, ceza ve mükafatın Allah’ın ahirette uygulayacağı bir ceza olmadığı, aksine, bunların daha çok fiilin sahibine celp ettiği tabii cezaya benzedikleri demektir.”

Bu durumda aklı başında biri “Adamın nerdeyse Allah yok demediği kalmış” diye düşünmez mi?

"Tabiî ceza"ymış.. Tabiatın kendi kendisine cezası..

Bütün bu denklemde Allah Azze ve Celle nerede?

*

İbn Arabî, yaldızlı laflarla parlak cümleler kuran bir şarlatandır vesselam.

Yazdıklarında doğrular yok mu?.. Var!..

Fakat yanlışlar doğruları götürdüğünde kasa borçlu çıkıyor.

Çamurda da su var ama, makul olan saf su içmektir, içindeki suyun hatırına nemli toprak yemek değil.

Bir gram zehir, bir damacana suyu helak edici hale getirir.

Bir damla idrar bir bidon kaynak suyuna eklendiğinde zevk-i selim sahibi insan onu içemez.

İbn Arabî’nin kitaplarının durumu da budur.

Muzırdır.

İbn Arabî'nin kitaplarında hikmet arayan akademisyen ve entelektüellerin durumu biraz define avcılarının haline benziyor.

Ömürleri define peşinde harabeleri delik deşik etmekle geçiyor, sonunda ellerine geçense yorgunluktan başka birşey değil. 

Aynı gayreti verimli bir araziyi ekip biçmede gösterseler zengin olacaklar da, define efsanesinin akıllarını başlarından alması yüzünden bunu anlayamıyorlar. 


SİNSİ KEMALİZM ÖLÜMLE TEHDİT EDİYOR

 



Kemalizm/Atatürkizm, işe, İslam’a doğrudan savaş açarak başlamıştı.

Nitekim Selanikli deccal (çok yalancı) Mustafa Atatürk, Kâzım Karabekir Paşa’ya açıkça "Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Onun için önce din ve namus telakkisini kaldırmalıyızdiyebilmişti.

Aslında “zenginlik” bahaneydi.

İngilizler ile müttefikleri Fransızlar ve İtalyanlar’dan öyle talimat almıştı.  

Selanikli, onlara borçluydu, çünkü, İsmet İnönü’nün ifadesiyle “İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur”.

Selanikli, kendisine “başarı bahşeden” İngilizler ile müttefiklerinin sözünü dinlemek, ikiletmemek zorundaydı.

Bu yüzden dine (İslam’a) ve namusa savaş açtı. 

Milleti namussuzlaştırmak için elinden geleni yapmaya başladı.

Bir ölçüde başarılı da oldu.

*

Cumhuriyet’in ilanını takip eden “korkunç yıllar”, bu talimatın ürünü.

Ancak, İkinci Dünya Savaşı, Selanikli’ye “başarı ve cumhurbaşkanlığı” bahşeden İngiltere ile müttefiklerinin belini kırdı, havasını indirdi.

Bunlar önce Hitler’in karşısında paçavraya döndüler.

Daha sonra da kendilerini Hitler’in elinden alan ABD ile Sovyetler Birliği karşısında ezik hale geldiler.

ABD ile Sovyetler Birliği’nin başlattıkları Soğuk Savaş dönemi ve kurdukları “dehşet dengesi” Türkiye’de işlerin Selanikli ölü Mustafa Atatürk zamanındaki gibi devam etmesine imkân vermiyordu.

Bu yüzden Selanikli’nin “dine (İslam’a) ve namusa” karşı açtığı savaş kısmen akamete uğradı.

Türkiye’nin ABD’nin safında “laikleştirilmiş-ılımlılaştırılmış İslam” ile yoluna devam etmesine izin verildi.

*

Böylece Kemalizmin/Atatürkizmin İslam’a ve namusa karşı sürdürmekte olduğu savaşın strateji ve taktik düzeyinde revize edilmesi durumu ortaya çıktı.

Önceden yapılan şey, dinin ve namusun ülkeden kazınması esası üzerine kuruluyken, bu defa dinin içeriden tahrif, tahrip ve tağyir edilmesi, defolu bir namus anlayışının benimsetilmeye çalışılması süreci başlatıldı.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nin ortaya çıkışı da bu sürecin bir parçası.. Sonradan benzer ilahiyat fakülteleri açılarak “hizmet” yaygınlaştırıldı.. Kemalist dindarlık “İslam enstitüsü” değil tengricilik/tanrısallık (ilahiyat) fakültesi istiyordu.

İşte, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevinde bulunmuş olan emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığı üzere Fethullah Gülen ve Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerin Özel Harp Dairesi tarafından ajan olarak işe alınıp istihdam edilmeleri de bu programın alt başlıklarından birini oluşturuyor.

Doğal olarak (bazen Türk Müslümanlığı/İslamı diye de adlandırılan) “Kemalist müslamanlık” sadece bu isimler ekseninde oluşturulmaya başlanmış değil.

Yeni Asya gazetesi camiasının lideri Mehmet Kutlular, 12 Eylül darbesinden sonra MİT’çi bir albayın kendisine gelip “Atatürkçü Nurculuk” sürecini başlatmaları talebinde bulunduğunu açıklamıştı.

Kendisi kabul etmemişti ama, kabul eden Nurcu hocalar, abiler, “Bediüzzaman’ın mutlak vekili” havalarında ortada dolaşan satılmış “cemaat liderleri” vardı.

*

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte iç ve dış dengeler değişmeye başladı.

Soğuk Savaş’ın yerini “Yeni Dünya Düzeni” almıştı.

Yeni Dünya Düzeni çerçevesinde Batı’nın yeni düşmanı İslam’dı.. Bunu Batılı devlet adamları ve siyasetçiler açıkça dile getirdiler.

Aynı dönemde Erbakan liderliğindeki Milli Görüş hareketi de iktidara yürüme istidadı kazandı.

Barajı aşamayan bir parti olarak siyaset arenasında sürünmesinden kimsenin şikayeti yoktu. Bu, aynı zamanda rejimin demokrat görünmesini sağlaması bakımından da işlevsel görünüyordu, fakat iktidar olması içerideki Kemalist/Atatürkistler ile dışarıdaki “İslam düşmanları” açısından kabul edilebilir birşey değildi.

28 Şubat süreci bu yüzden yaşandı.. Dışarıdaki İslam düşmanları ile içerideki din düşmanları elele verdiler.

Erbakan siyasî yasaklı hale getirildi, hem kendisi hem de partisi tekerlekli sandalyeye mahkum edildi. Milli Görüş’ün partisi, tarihindeki en düşük oy oranına geriledi.. Aldıkları oy, tüm oyların zekâtı bile etmiyordu.

*

Eski İslamcılar, Erdoğan liderliğinde “ılımlı laik, dindar Kemalist” hale gelmiş durumdalardı.

(Bunu siyaset arenasına Anadolu’dan bakarken ya da medyadaki kayıkçı kavgalarını okurken farkedemezsiniz. Bu acı gerçekle ancak Ankara’daki siyasetçilerle ve bürokrasi ile temasınız olursa yüzyüze gelirsiniz.)

2000’li yılların başında artık hem dışarıdaki İslam düşmanları, hem de içerideki din düşmanları, Türkiye’de İslamî hareketi bitirmiş oldukları kanaatine varmış durumdaydılar. 

Hizaya getirilemeyen üç beş kişi kalmıştı, onları da havuç-sopa, zor-zer değirmeninde öğütüp unufak etmek, en kötü ihtimalle 1990’lı yılların yöntemleriyle (trafik kazaları ve zehirlemeler de dahil olmak üzere) tereyağından kıl çeker gibi sessiz sedasız, kimsenin ruhu duymadan temize havale etmek çocuk oyuncağıydı.

Bu zafer sarhoşluğu, dışarıdaki ve içerideki İslam düşmanlarının ganimet paylaşımında anlaşmazlığa düşmelerine yol açtı.

Askeri, Emniyetçisi, MİT’çisiyle Kemalistler/Atatürkistler, İslamcılara karşı asıl mücadeleyi içeride kendilerinin verdiklerini, ellerini taşın altına koyduklarını, dolayısıyla 28 Şubat’ın bin yıl sürmesini, memleket bankalarının içini diledikleri gibi boşaltabilmeyi, emekli olduklarında astronomik ücretlerle özel sektöre transfer edildikleri bir düzenin devam etmesini, Erbakan’ın (Erdoğan liderliğindeki) eski talebeleri ile Fethullahçıların 28 Şubat’ın meyvelerini toplamalarına izin verilmemesini istiyorlardı.

Ancak, 28 Şubat ihalesini onlara veren dış güçler buna razı değillerdi.. Olaya dışarıdan baktıkları için daha serinkanlı ve “duygusallık”tan uzak düşünebiliyor, daha uzun vadeli çıkar hesapları yapıyorlardı. Böyle birşeyin Erbakan’ın eski takipçilerini tekrar radikalleştireceğinin farkındaydılar.. Bu yüzden, askerlerin Erbakan’a yaptıklarını Erdoğan’a da yapmalarına yeşil ışık yakmadılar..

MİT de bu süreçte darbecilik histerisi içinde kriz nöbetleri geçiren askerlere dirsek gösterdi. Muhtemelen, “müttefik” istihbarat teşkilatları onlara, uluslararası siyasal konjonktürün gereklerini hatırlatmaktaydılar.

Böylece, 28 Şubat’ın darbeci Kemalistleri tekrardan “anti-emperyalist” takılmaya başladılar.

Aslında anti-emperyalist falan değildiler.. Sadece ellerindeki yağlı lokmanın kayıp gitmiş olmasından dolayı dertlilerdi.

Kendilerini kullanan dış güçler tarafından satıldıklarını, kullanılıp kenara atıldıklarını düşünerek kahırlanıyorlardı.

*

Erdoğan, azmi, sebatı ve sabrı ile temayüz etmiş bir lider olan Erbakan’ın rahle-i tedrisinden geçmiş tecrübeli bir siyasetçi.

Uzlaşmaya açık.. Siyaset gezegeninin yörüngesini “kazan-kazan” ilkesinin oluşturduğunu düşündüğü anlaşılıyor.

Birşey almadan birşey vermenin Allahu Teala’ya mahsus olduğunu biliyor.. Bu yüzden, muhataplarından birşey alabilmek için elindeki pastayı paylaşmaya, bölüşmeye ve en katı düşmanlarıyla bile yeri geldiğinde masaya oturmaya razı oluyor.

Ancak, bunun da bir sınırı var.. Siyasî geleceğini tehdit edecek bir hareket gördüğünde herşeyi elinin tersiyle itebiliyor, masayı devirebiliyor. “One minute” olayının ardında bu vardı.

Aynı nedenle dönemin genelkurmay başkanı Büyükanıt’la mezar sessizliğindeki Dolmabahçe mutabakatını “imzaladı”.

Ve aynı nedenle Fethullahçılarla karşı karşıya geldi.

Şu anda yaşanan “teğmenler” krizinde sergilediği tavır da bununla ilişkili.

Erdoğan’ın artık ölü olan, Anıtkabir’de sessiz sedasız yatan Mustafa Atatürk’le gerçekte bir sorunu yok.

Teğmenlerin Atatürkçülük/Kemalistlik yapması da pek fazla dert edeceği birşey değil.. Nitekim kendisi de yeri geldiğinde Atatürkçülük yapıyor.

Ancak, kendisinin sergilediği bu Kemalistliğin karşılığı olarak Kemalistlerin de kendisini kabullenmelerini bekliyor.

Fakat bunu göremiyor.

Göremedi.

*

Ve göremeyecek.

"Kazan-kazan çarkı"nın dişlileri burada dönmüyor.

Çünkü Kemalizm/Atatürkizm, Selanikli’nin favori içeceği rakı gibi.. Şişede durduğu gibi durmuyor.. Cibilliyeti buna müsait değil.

Emin Gürses diye bir tip var.. Şu anda prof. unvanını taşıyor.. Bir zamanlar FETÖ’nün (Fethullahçı Takiyye Örgütü’nün) televizyon kanalı Samanyolu TV’nin gediklisiydi diye hatırlıyorum.

Bakın ne diyor:

“Bu anayasada Türk kelimesini ister Tayyip Erdoğan, ister Peygamber, ister Atatürk gelsin, kim kaldırırsa ölümünü beklesin. Bak bunu açık söylüyorum. Bu memleketin hâlâ Atatürk’e bağlı, Mustafa Kemal’e bağlı Kemalist silahlı adamları vardır. Emniyet’de, MİT’te, Genelkurmay’da… Bunlar sessiz dururlar, çünkü bunlar vatanın sahipleridirler. Ama bakarlar ki ipin ucu kaçıyor, kimseye acımazlar! Bunu burdan söylüyorum. Bunu kimse söylemez Türkiye’de! Biz Mustafa Kemal’den aldığımız talimatla söylüyoruz. Eğer anayasadan Türk milleti lafını çıkaracak biri varsa mezarlığını Türkiye’nin dışına hazırlasın.”

(https://x.com/search?q=emin%20g%C3%BCrses&src=typed_query)

Çok açık konuşmuş.. "Karşımızdakiler ahmak, ahmaklara lafın tamamını söylemek lazım" babından..

Keşke herkes Emin gibi açık konuşsa da "sessiz" duran "sinsi" alçakları, "Kemalist haşhaşi tarikatı"nın maskeli suikastçilerini bütün millet tanısa..

*

Bu nedir?

Bu şudur: Adına ister Ergenekon deyin, ister Engerekon, Türkiye’de, kendilerini vatanın gerçek sahipleri, başka herkesi de sığıntı böcek kabul eden, “paralel devlet” olma iddiasında bir "illegal, yasa dışı hain ve katil çete" var demektir.

Kendisini milletin, anayasanın, hukukun üstünde gören, devletin ve milletin imkânlarını kendi sapık zihniyetleri için istismar edip kullanan bir silahlı suç örgütü.. 

Burada resmen, isim de vererek mevcut cumhurbaşkanı Erdoğan’ı ölümle tehdit etme durumu var.

Ve bu tehdide, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e yönelik bir edepsizlik de eklenmiş durumda.

Küfür/dinsizlik anlamına gelen bir edepsizlik.

Bunu da ben söylüyorum.

Bunu turfanda Kemalist Cübbeli Züppe de, sahtekâr Müstafi İsyanoğlu da, “aziz başkanım” diyerek Erdoğan’a yağcılık yapan tasavvufsuz tarikatçılar da söylemez.

Söyleyemez.

*

Evet, Emin efendi ölümle tehdit ettiklerinin arasına önce lütfedip ölü Atatürk’ünü de ekliyor.. 

Ölmüş koyunu sözde kurtla korkutuyor.. 

Fakat hemen arkasından Atatürk’e bağlı silahlı adamlardan, Mustafa Kemal’den alınan talimattan bahsediyor.

İşte, o kılıç çeken teğmenlerin arkasında bu kafa var.

Adam kurnaz ya, denkleme bir de MİT’i, Emniyet’i, TSK’yı katarak bu kurumlardaki “suça meyilli” kişileri tahriki de tehdidine ekliyor.

Bunun adına ajan-provokatörlük denir.

*

Neymiş, Mustafa Kemal’den aldıkları talimat varmış.

Lan bu milletin de elinde Allahu Teala’nın talimatnamesi Kur’an var.

Gerektiğinde Allah yolunda savaşacak insanların sadece Afganistan’da, sadece Gazze’de olduğunu mu zannediyorsun?!

Şunun lafına bak: Mezarını, mezarlığını hazırlasınmış!

Alışmışlar faili meçhullerle, trafik kazalı suikastlerle, zehirlemelerle “putları Atatürk’e kulluk babından kendilerinin imtiyaz/ayrıcalık düzenine hizmet etmeyenleri” ortadan kaldırmaya.

*

Bu adamın söylediklerinin doğru olduğunu, böyle bir cinayet şebekesinin sessiz/sinsi bir şekilde faaliyet yürüttüğünü bilmiyor değiliz.

Gördük, görüyoruz..

Söyledik, söylüyoruz..

Fakat bunların dindar camiadaki ajanları ve piyonları “Vay paranoyaklar, vay kumpas destekçileri, vay kendilerini birşey zannedenler, yok böyle birşey” diye üstümüze salınıyor, konuşturuluyorlar.

Böyle nice satılmış tiple karşılaştık.

O ajanlara aldanan ya da aldanmak işine gelen menfaatperestler de onları onaylıyor.

Ama işte Allahu Teala adamı böyle konuşturtur, eteğindeki taşları ortaya döktürür.

Evet, dediğine göre, devlet kurumlarında (akıl hastanelerindeki peygamberler, Mehdiler gibi) ölü atalarından talimat alan silahlı sinsi adamlar varmış ve bunlar, birilerini mezara gönderiyorlarmış.

Adam daha ne desin!

Adam "Kör gözüne parmağım!" türünden açıklığın son sınırında konuşuyor.

"Kemalist haşhaşi tarikatı"nı ifşa ediyor.

Bunu biliyorduk, söylüyorduk, aramızdaki dost görünen düşmanlara ve ahmak dostumsulara anlatamıyorduk, Emin’in gür bir sesle ilan etmesi iyi oldu.

Bunu ondan duymak güzel.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...