İBN ARABÎ'NİN BOZUK FİKİRLERİNİN KİRLİ KAYNAKLARI

 





İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı’nın esere yazmış olduğu giriş mahiyetindeki sunuşta kullanmış olduğu şu ifadeler, Endülüslü soytarının sağdan soldan topladığı lüzumsuz hurafelerle artistlik yapan boş beleş bir şarlatan olduğunu ispatlıyor:

“Hükümdarların hazinelerinde altın ve gümüş gibi kıymetli madenler, yakut, gümüş vs. gibi kıymetli taşlar bulunduğu malumdur. İnsan vücudu hazinesinde de bu kıymetli taşlara ve madenlere tekabül eden (karşılık gelen) şeyler vardır. Karanlıklar denizinde (bahr-i zulumat) bulunan siyah renkli, görenleri hayrette bırakan ‘hacer-i beht’in (hayret taşının) benzeri, insan kalbinde siyah bir nokta gibi olan ‘süveyda’ ve ‘latife-i ahfa’ denilen şeydir ki, murakabe ve zikirle zahir olur. ‘Yeşil zümrüt’ün mukabili ‘kuvve-i müzekkire ve ‘latife-i sır’dır. Buna sahip olan kimse İblis’in hilelerine mani olur. ‘Kırmızı yakut’a tekabül eden ‘latife-i ruh’tur. Bunu elde eden ilahî ilimlere mazhar olar. ‘Mavi yakut’un benzeri ‘latife-i hafi’ denilen ‘nefs-i razıyye’ mertebesidir. Ruh bu mertebede ‘halife’ sıfatıyla sıfatlanır. ‘Sarı yakut’ taşı ‘nefs-i marzıyye’ ve ‘latife-i nefs’e tekabül eder. Bunu elde edende ‘Amellerin yaratıcısı Hak’tır’ sırrı zahir olur. ‘Hacer-i mükerrem’ eski kimyacıların ‘iksir’ dedikleri şeydir ki, bununla kalay ve demiri gümüşe, bakır ve kurşunu altına çevirirler. Bunun mukabili insanlarda ‘latife-i ahfa’ ve ‘nefs-i safiye’ sahipleri arasında bulunur. Eski kimya ile uğraşanlar ‘iksir’ ile adi madenlerden gümüş ve altın elde ettikleri gibi, ‘kibrit-i ahmer’ denilen ‘nefs-i kamile’ erbabı da bir nazarla ‘asi’nin itaatkâr ve ‘kâfir’in mümin olmasını sağlarlar (s. 384 vd.). Bugün hakkında pek az şey bilinen bu eski kimya ile ilgili İbn Arabî’nin beyitlerini Ahmet Avni Konuk Bey açıklarken bu ilmin ne olduğunu hissettirecek kıymetli bilgiler ve ipuçları verir.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xxix.)

Endülüs’ün şarlatan Don Kişot’u bir sürü zırva ve masalı peşpeşe sıralamış, Ahmet Avni Konuk fuzuli şagili de Sanço Panza’lığa soyunmuş ve kahve dövücünün hınk deyicisi olarak o zırvaları yaldızlayıp süslemiş püslemiş, Mustafa Tahralı’ya da çğırtkanlık ve tellallık düşmüş.

*

İbn Arabî’nin yazdıkları, masal kabilinden yakıştırma ve hurafelerden ibaret.

İnsandaki manevî haller ve hasletler ile taşlar arasında kurduğu mütekabiliyet ilişkisi de som ve saf zırva.

Dangalak değerlilik meselesini de anlamamış.. Senin değerli dediğin sarı, kırmızı, mavi, yeşil taşlar neye yarar?!

Göz zevkine hitap ettikleri ve tabiatta az bulundukları için değerli kabul ediliyorlar. Fayda bakımından ise bir önemleri yok.

Hayatta en lüzumlu olan şey “hava”dır, bol ve beleş olduğu için kıymeti tam bilinmiyor.. İkinci sırada su yer alır.. Bütün hayat (havadan sonra) suya bağlıdır.. Bunu da toprak izliyor. Yediğimiz içtiğimiz herşey topraktan geliyor, toprak ile suyun karışımından.. Etlerini yediğimiz, sütlerini içtiğimiz hayvanlar bile topraktan besleniyorlar.

Seni besleyen, hayat sunan, o değersiz gördüğün toprak... Cicili bicili taşlar değil..

Bu dangalak da tutmuş insandaki manevî hasletleri birtakım (az bulundukları için kıymet atfedilen) taşlara benzetiyor.

Soytarının yazdıklarının neredeyse hepsi masal.. İşkembeden sallamış..

Teknik terimleri rastgele sayıp sıralamak ilim değildir.

*

Bir de tutmuş eskilerin simya ve iksir masallarına atıfta bulunuyor.

Neymiş, ‘hacer-i mükerrem’ eski kimyacıların, yani simyacı diye adlandırılanların ‘iksir’ dedikleri şeymiş, bununla kalay ve demiri gümüşe, bakır ve kurşunu altına çevirirlermiş.

Bu zırvaların kaynağı ne?

Bildiniz, Eski Yunan.. Fakat daha öncesi de var, Mısır, Mezopotamya vs..

İmdi, nasıl günümüzde define peşinde koşarak aklınca kısa yoldan zengin olmak isteyenler varsa, geçmişte de (bugün kimya diye adlandırdığımız sanat ya da bilimle meşgul olarak) kalay ve demir gibi tabiatta fazla bulunan ve dolayısıyla görece ucuz olan faydalı metalleri (az oldukları için değerli kabul edilen) altın ve gümüşe çevirmek isteyen adamlar olmuş.

İstemişler de, yapabilmişler mi?

Birtakım ahmaklar buna kafa yormuş, uğraşmışlar, boşuna yorulmuşlar.

Ve bu dangalak İbn Arabî de tutmuş bu hurafe ya da masal olmaktan öteye gitmeyen “bilimsel büyücülüğü” yaşanmış bir gerçek, kaybolmuş bir sahici ilim gibi anlatıyor.

*

Vikipedi’de “Simya” başlığı altında şu bilgiler veriliyor:

“Simyaeski kimya veya alşimi (batı dillerindeki varyasyonlarıyla "alşimi" Arapçadaki "al-Kimiya" kelimesinden gelir, İngilizceye "alchemy" olarak geçmiştir, Türkçede yaygın kullanılan "simya" ise Eski Yunanca işaret, simge, gösterge anlamlarına gelen sema>semaion kökünden Arapçaya geçmiş, harf ve sayı büyüsü anlamında "al-Simiya" olarak kullanılmış, 19.yy'da Türkçeye özgü olarak uğradığı anlam kayması ile "eski kimya / alşimi" yerine kullanılmaya başlanmıştır. Alkimya/kimya ile simya sözcükleri arasında etimolojik bir ilişki yoktur. Simya hem doğanın ilkel yollarla araştırılmasına hem de erken dönem bir ruhani felsefe disiplinine işaret eden bir terimdir.

Evet, soytarının eski kimyacılar dediği kişiler, simyacılar.

Bu simyacıların kalayı ve demiri altın ve gümüş yapmış olmaları hikayesi nasıl bir hurafeyse, İbn Arabî’nin tasavvuf adına yazdıklarının da önemli bir bölümü hurafe.. 

İşkembe ürünü zırvalar.

*

Simyacılığın tarihine gelince.. Vikipedi şunları söylüyor:

“Simya ile en az 2500 yıldır uğraşıldığı bilinmektedir. Simya ile ilk olarak MezopotamyaAntik MısırİranHindistan ve Çin'de uğraşılmıştır. Klasik Yunan döneminde Yunanistan'da, Roma İmparatorluğu'nun hüküm sürdüğü coğrafyada, önemli İslam başkentlerinde ve daha sonra 19. yüzyıla kadar Avrupa'da simyaya ilgi duyulmuştur.

“Batı simyası her zaman, kökleri ünlü simyacı Hermes Trismegistus'a uzanan ve bir felsefi-spiritüel sistem olan Hermetizm'le yakından bağlantılı olmuştur. Bu iki disiplin (simya ve Hermetizm) 17. yüzyılın önemli bir ezoterik ekolü olan Gül-haçlılar'ın doğuşunda etkili olmuştur. Erken modern dönemde, simya kimyaya dönüşmeye başlarken simyanın mistik ve hermetik dalları modern spiritüel simyanın odak noktası olmaya başlamıştır.

“Simyanın birçok yönü bulunmasına karşın günümüz popüler kültüründe (sinema ve edebiyattaki simya/simyacı imgelemlerinin de etkisiyle) simya denince akla madenleri altına çevirmeyi deneme işlemi gelmektedir.”

Vikipedi, simyacılar hakkındaki genel görüşün ise “şarlatanlık” ve “sahte bilim adamlığı” olduğunu belirtiyor:

“Simyacılar hakkındaki genel görüş onların sözde bilim insanı (pseudo-scientist), hatta kaçık ya da şarlatan oldukları yönündedir. Bunun nedeni simyacıların kurşunu altına çevirmeye çalışmaları, evrenin dört elementten (toprak, hava, su ve ateş) oluştuğuna inanmaları ve zamanlarının büyük çoğunluğunu mucize ilaçlar, zehirler ve sihirli iksirler hazırlamaya harcamalarıdır.”

Evet, İbn Arabî, şarlatanlara, sahte bilim adamlarına inanan bir dangalak.. 

Şarlatanların sofra artıklarıyla beslenen bir tufeyli..

*

Burada asıl önem taşıyan husus ise şu:

Endülüslü dangalak, insanın manevî halleri ile taşlar, metaller, iksirler vs. arasında kurduğu ilişki ya da mütekabiliyeti de simyacılardan (sahte bilim adamı şarlatanlardan, büyü meraklılarından) almış durumda.

Vikipedi’deki şu satırlar bu noktaya ışık tutuyor:

“Orta Çağ'dan itibaren Avrupalı simyagerler hem madenleri altına çevirecek hem de ölümsüzlük iksiri yaratılmasında kullanılacak efsanevi bir madde olan "felsefe taşı"nın bulunması için büyük çaba sarf ettiler. Simyagerler, yüzyıllar boyunca büyük saygınlık gördüler ve destek aldılar. Bu saygınlık ve desteğin nedeni ne hedefleri (altın ve pancea) ne de yazınlarına hakim olan mistik ve felsefi görüşlerdi. Saygınlık ve desteğin nedeni zamanlarının kimya endüstrisine yaptıkları katkılardı.”

Burada sözü edilen felsefe taşı, Endülüslü zampara soytarının “hacer-i mükerrem”ine karşılık geliyor. (Hacer taş demek, mükerrem ise saygın..)

Vikipedi’deki şu satırlar ise, Endülüslü kalpazanın kimlerin izinden gittiğini daha açık biçimde ortaya koyuyor:

“Diğer taraftan, simyacılar hiçbir zaman sanatlarının fiziksel (kimyasal) boyutlarını metafizik yorumlamalardan ayırma eğilimi göstermediler. Hatta, Antik Çağ'dan Modern Çağ'a uzanan dönemde "metafizikten yoksun fizik", "fiziksel tezahürden yoksun metafizik" gibi tatmin edici kabul edilmeyecektir. Kimyevî konseptler ve süreçler için ortak terminoloji eksikliği ve de gizliliğe duyulan ihtiyaç simyacıları hristiyan ve pagan mitolojisi, astrolojikabala ile diğer mistik ve ezoterik alanlarda kullanılan terim ve sembolleri kullanmaya itmiştir. Bu nedenle en basit kimyasal tarif bile çapraşık büyülü sözler gibi gözükmüştür. Ayrıca, simyacılar düzensiz deneysel verileri bu mistik ve egzoterik alanları kullanarak teorik bir çerçeveye oturtmaya çalışmışlardır.”

Böylece, Vehbi’nin kerrakesindeki çapraşık büyülü sözlerin kaynağını öğrenmiş oluyoruz.

Devamı da var:

“Orta Çağ'dan itibaren bazı simyacılar, giderek, bu metafizik boyutları simyanın gerçek temelleri olarak ve kimyasal maddeler, fiziksel hâller ve materyal süreçleri ise spiritüel varlık, durum ve transformasyonların tek metaforu olarak kabul etmeye başladılar. Ayrıca, hem adi metallerin altına çevrilmesi hem de mükemmel olmayan, hastalıklı, ahlaksız ve kısa ömürlülükten, mükemmel, sağlıklı, ahlaklı ve ölümsüzlüğe doğru bir evrimi sembolize eder ve bu noktada felsefe taşı ise bu evrimi mümkün kılan mistik bir anahtardır. Simyacının kendisine uygulandığında bu çifte amaç, onun cehaletten aydınlanmaya doğru evrimini sembolize eder; simyager açısından bu noktada felsefe taşı, bu evrimin gerçekleşmesini sağlayacak bazı gizli spiritüel gerçekleri ve güçleri ortaya çıkarmak için bir araçtır. Bu görüşe uygun olarak yazılan metinlerde, kriptolu simya sembolleri, şemaları ve metne ait imgeler çok anlamlı, alegorilerle dolu ve kriptolu başka çalışmalara göndermeler yapacak biçimde kullanılmıştır ve bunların gerçek anlamlarının anlaşılması amacıyla "deşifre" edilmeleri gerekmektedir.”

Yine Vikipedi’de belirtildiğine göre, Batı’da bazıları erken uyanmış, “simyanın metafiziksel yolda giden tarzı” için, “hiçbiryere varmayan ‘yanlış bir dönüş” teşhisini koymuşlar.

Bizde ise Ahmet Avni Konuk ve Mustafa Tahralı gibi işgüzârlar yüzünden bu tür zırvalar hâlâ “bulunmaz Hint kumaşından mamul irfan ve hikmet” muamelesi görüyor.

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Simya” maddesinde de benzer bilgiler veriliyor:

“Simya Hıristiyanlığın ilk yıllarında Eski Mısırlılar’ın … endüstriyel yetenekleriyle Asurlular, Bâbilliler ve Grekler’in felsefî düşünce yapılarının birleştiği Helenistik kültürün merkezi İskenderiye’de yapılan çalışmalarla başlar. O dönemin kültür dili Grekçe olduğu için kaleme alınan ilk eserler bu dildedir ve çoğu Mısırlı Zosimus’a (350-420) aittir. Metallerle insan bedeni, kimyasal işlemlerle insan erginlenme törenleri, insanın mânevî yönlerinin yetkinleştirilmesiyle metal altın arasındaki metaforik ilişkilerin ilk örneklerine rastlanan erken dönem simya kaynaklarında yahudi Mary, Agathodaimon ve Kleopatra gibi efsanevî yazarların isimleri geçmekte ve bu alanın kurucusunun Hermes Trismegistos olduğu söylenmektedir (Taylor, The Alchemists, s. 60-62; ayrıca bk. HERMES).”

Görüldüğü gibi, Endülüslü soytarı, yazdıklarıyla, yahudi Mary, Agathodaimon ve Kleopatra gibi isimlerin iyi bir öğrencisi ya da müridi olduğunu ispatlamış durumda.

Bizim saftirikler ise, Endülüslü kalpazanın şuradan buradan çalıp çırpıp İslamî kavramlarla bezediği zırvaları ilahî keşifler, ilhamlar vs. zannediyorlar.

Putperestlerin ve Yahudilerin pisliğinde boncuk arıyorlar.

*

Endülüslü zampara soytarının ‘Kibrit-i ahmer’ denilen ‘nefs-i kamile’ erbabı da bir nazarla ‘asi’nin itaatkâr ve ‘kâfir’in mümin olmasını sağlarlar” şeklindeki zırvasına gelince, bunun hiç iler tutar tarafı yok.

Kim peygamberlerden daha fazla nefs-i kamile sahibi olabilir?!

Onların elinde böyle bir güç olsaydı, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, çok sevdiği amcası Ebu Talib’in müslüman olmasını sağlardı.

Hz. Nuh aleyhisselam, (gemiye binmeyi kabul etmeyen oğlu yüzünden) Allahu Teala’ya ailesiyle ilgili vaadinden söz etmek yerine oğlunu "bir nazarda" müslüman yapardı.

Böyle bir akılsız palavracı dangalağa büyük arif, eşsiz irfan sahibi bilge muamelesi yapılmış olması akıl alır gibi değil.


E-KİTAP: İSTİHBARAT HİLE VE OYUNLARI

 

https://archive.org/details/istihbarat-hile-ve-oyunlari 


İSTİHBARAT

HİLE VE OYUNLARI

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

CASUSLUĞA, TECESSÜSE VE RÖNTGENCİLİĞE DAİR 5

ŞEYTANIN AVANESİNİN DİNLEMELERİ, AJANLARI, BÖCEKLERİ VS. VARDIR.. MÜMİNİN DE ŞAŞMAZ FİRASETİ.. 7

BÜYÜKLÜK İDDİASI VE İSTİHBARATÇILIĞIN TUZAK, ŞANTAJ VE KONTROL MERAKI 9

PARALEL OLMAYAN YAPILAR DA BÖYLE ÇALIŞIYOR KARDEŞ 12

“CASUS, O İDİ” 17

"DAVUNCU BİZE BUHRAN İMİŞ" KONUŞUYOR: BİZİ SALÇA YAPARLAR! 24

PROF. HAYRETTİN KARAMAN'I KİMLER ÖLDÜRMEK İSTEMİŞ OLABİLİR? 33

BİR SURİYE GAZİSİ: ÜMİT ÖZDAĞ 52

KOMPLO “TEORİ”Sİ DEĞİL, İSTİHBARAT “YASA”SI 60

BAYAT OPERASYON 82

CHARLIE'YE MELEKLER, NUH'A KELEKLER 87

HİRANUR VAKFI OLAYI BİR KUMPAS MI (KUMPAS BİR TEK ERGENEKON'DAN YANA MI DÜŞER USTA)? 93

MAKBUL KUMPAS 105

ANLATILAMAYAN 109

İSKENDERPAŞA CEMAATİ, TAĞUT, FETÖ, VE DERİN OYUNLAR 116

“SANA DARBENİN YOLLARI, BANA SORUŞTURMA KURŞUNLARI” 128

DAHLEDEN DİNİMİZE BARİ MÜSELMAN OLSA 139

2011 YILINDA YAPTIĞIMIZ “ZORUNLU BİR AÇIKLAMA” 144

CÜMLENİN MAKSUDU BİR AMMA… 151

PSİKOLOJİK SAVAŞ, GİZLİ SERVİSLER VE ÜNİVERSİTELERDE OYNANAN DERİN(LİKSİZ) KOMEDYALAR 163

GİZLİ SERVİSLERİN “ZEK” VE “TECRÜBE”Sİ 173

NASIL SÖYLEMELİDİR? 175

YUSUF KAPLAN, AYAKTA UYUYORSUN! YA DA MİLLETİ UYUTMAYA ÇALIŞIYORSUN 177

FUAT AVNİ KİM? 180

BÖYLE OLACAĞI BELLİYDİ 186

BU NASIL BİR MUSİBETMİŞ ARKADAŞ! 208

ŞİFRE VE KRİPTO 221

MİT DE BÖYLE Mİ ÇALIŞIYOR? 226

FUAT UĞUR ŞUNU DA AÇIKLAR MI: “TARDAKİ TAVUKLAR”IN SUÇ İŞLEMELERİNİ BEKLEYEN “DEVLET”, SUÇLU OLSUNLAR DİYE TUZAK DA KURAR MI? 232

KUNG FU SİYASÎ BİLGELİĞİ: ALMANYA’DAKİ KÖKSÜZ 238

“KAFDAĞINI ASSALAR BELKİ ÇEKER DE BİR KIL / BU İFRİTTEN SUALİN KILINI ÇEKMEZ AKIL” 242

DERİN ODAĞIN ŞEYHİNİ DERİNLER DE KURTARAMAZ 246

KILCAL DAMARLARDAKİ VATANSÖVERLİK VE VATANDAŞDÖVERLİK 251


KUR'AN AHLÂKI



 

İSRA SURESİ


23 - Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara "öf" bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.

24 - İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir. Ve şöyle de: "Ey Rabbim! Onların beni küçükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et."

25 - Rabbiniz içinizden geçenleri çok iyi bilir. Eğer iyi kimseler olursanız elbette Allah çok tevbe edenleri bağışlayıcıdır.

26 - Akrabaya, yoksula ve yolda kalmışa hakkını ver. Bununla beraber malını saçıp savurma.

27 - Çünkü saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.

28 - Eğer Rabbinden beklediğin bir rahmet için onlardan yüz çevirmek mecburiyetinde kalırsan, o vakit de onlara yumuşak ve tatlı bir söz söyle.

29 - Elini boynuna asıp bağlama (cimri olma), hem de onu büsbütün açıp saçma; aksi halde kınanmış olursun ve eli boş açıkta kalırsın.

30 - Gerçekten senin Rabbin, kullarından dilediğinin rızkını genişletir ve dilediğini kısar. Şüphesiz ki Allah, kullarının durumlarından haberdardır, her şeyi görendir.

31 - Bir de geçim korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin, onlara da, size de rızkı biz veririz. Şüphesiz ki onları öldürmek, çok büyük bir suçtur.

32 - Zinaya da yaklaşmayın, çünkü o pek çirkindir ve kötü bir yoldur.

33 - Haklı bir sebep olmadıkça, Allah'ın öldürülmesini haram kıldığı canı öldürmeyin. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine bir yetki verdik. O da öldürmede aşırı gitmesin. Çünkü ona (dinin kendisine verdiği yetki ile) yardım olunmuştur.

34 - Yetimin malına da yaklaşmayın. Ancak rüşdüne erinceye kadar en güzel bir şekilde yaklaşabilirsiniz. Ahdi de (anlaşmaları ve verilen sözleri) yerine getirin. Çünkü verilen sözde elbette sorumluluk bulunuyor.

35 - Ölçtüğünüz zaman tam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Bu hem daha hayırlıdır ve sonuç itibariyle de daha güzeldir.

36 - Bir de hiç bilmediğin bir şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz, gönül, bunların her biri yaptıklarından sorumludurlar.

37 - Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin.

38 - Kötü olan bütün bu yasaklar, Rabbinizin sevmediği şeylerdir.

39 - İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Sakın Allah'la beraber başka bir ilâh uydurma. Aksi halde kötülenmiş ve Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.


LAİKLİK KÜFÜRDÜR, LAİKLİĞİ SAVUNAN DA KÂFİRDİR (TEVBE KAPISI AÇIKTIR. GİZLİ GÜNAHIN TEVBESİ GİZLİ, AŞİKÂRENİNKİ AŞİKÂRE OLUR)




Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” başlıklı makalesinde şu satırlar yer alıyor:

"İslam dünyasında ulus devlet sonrasında neşvünema bulan İslami hareketler içinde tartışmasız bir şekilde dillere en fazla pelesenk olan ve İslamcılar arasında tartışmaya neden olan Kuran ayeti Maide Suresinin 44. ayeti olmuştur. Bu ayet etrafında ayetin gerçek maksadının ne olduğu üzerine tartışmalar mütemadiyen devam etmiştir. Ana akım İslamcılar, ayetin nüzul bağlamını önemsemenin gerekliliği üzerine vurgu yapmış ve ayetin özel olarak Yahudilerle alakalı olduğunu iddia etmiştir. Dolayısıyla Müslüman ülkelerdeki devlet yöneticilerinin, bu ayeti referans alarak tekfir edilemeyeceğini savunmuşlardır. Ömer Abdurrahman ise esasında mahkeme savunması olan ve daha sonra kitaplaştırılan 'Kelimetu Hakk' isimli eserinde bu ayeti uzun uzadıya açıklamaya çalışmıştır."

Söz konusu ayet-i kerimenin meali şöyle:

“İçinde bir hidâyet ve bir nûr bulunan Tevrât'ı muhakkak ki biz indirdik. (Allah'a) teslîm olmuş peygamberler, yahudi olanlara onunla (Tevrât'la) hüküm verirlerdi; Allah'ın Kitâbı'nı muhâfazaya me'mur edilmeleri sebebiyle Rabbânîler (ilim ve ihlâsla kulluk ederek Rabb'e mensub olan kimseler) ve ahbâr (ilim sâhibi zâtlar) da Çünkü ona gözcülük eden (tahriften koruyan ve uygulanmasını sağlayan) kimseler idiler. O hâlde insanlardan korkmayın; ancak benden korkun ve âyetlerimi az bir fiyata (geçici dünya menfaatleri mukabilinde) satmayın! Artık kim Allah'ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”

Ayetin Yahudiler hakkında inmiş olduğu doğru.. Fakat bundan, “Tevrat’ı uygulamayan Yahudiler kâfir olur, müslüman olduklarını söyleyenler Kur’an’ı uygulamadıkları zaman ise kâfir olmazlar” sonucunu çıkarmak için ya geri zekâlı ya da münafık olmak gerekiyor.

Ayrıca, ayetin “O halde insanlardan korkmayın” diye başlayan bölümünde sadece Yahudiler’e hitab edildiğini, Yahudi olmayanların ise “Allah’tan korkmama” imtiyazına sahip olduklarını düşünmek için salt geri zekâlı olmak yetmez, bunun yanı sıra insanda biraz şeytanlaşmışlığın da bulunması gerekir.

Başka ayetlerde Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenlerin “zalimler” ve “fasıklar” oldukları da belirtilmiştir.

Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler bazen (duruma, içinde bulundukları şartlara göre) kâfir olmazlar, fakat “zalim” ve “fasık” olmaktan da kurtulamazlar. (Şeriat’e Şer’-i Şerîf yani Şerefli Şeriat ya da Şeriat-i Garra yani Aydınlık/Parlak Şeriat diyerek tazimde bulunan Selçuklu ve Osmanlı gibi devletlerin müslüman yöneticileri günahlarından ve noksanlarından dolayı tekfir edilmezler, fakat Şeriat’i aşağılayan, devri geçmiş Ortaçağ kalıntısı deyip küçümseyen, gericilik olarak nitelendiren, hükümlerini beğenmediğini söyleyen kişiler, Şeriat’i uygulasalar bile kâfirdirler.)

Zalim ve fasık olmaktan kurtulmak için “hiç hükmedemeyen, hüküm verme imkânına sahip olamayan, sözü dinlenmeyen aciz kimse” olmak gerekir.

*

Modern hukuk” diye adlandırılan hukuk düzeninden örnek verelim.

Türkiye’nin kendisine ait bir anayasası, kanunları, tüzük ve yönetmelikleri var.

Diyelim ki Hakkari valisi ve oradaki hakimler, güvenlik güçleri vs. şöyle dediler: “Bu kanunlar buraya uymaz, biz kendimiz başka kurallar koyup uygulayalım.. Ankara’da fî tarihinde çıkarılan kanun Ankara için uygun olabilir, fakat burası için uygun değildir. Zaman ve zemin önemli, hangi çağda yaşıyoruz!”

Böyle dediklerini ve kanunları uygulamadıklarını, kendi kafalarından Hakkari’ye göre bir anayasa ve yasalar hazırladıklarını, ve anayasa diye hazırladıkları metne şöyle yazdıklarını varsayalım: “Hakkari’de egemenlik Hakkari halkına aittir.. Hakkari Hakkarililerindir.. Hakkari’yi yönetecek kanunları Hakkari halkının seçtiği kimseler yapar. Ne mutlu Hakkariliyim diyene!.. Bir Hakkarili tüm Türkiye’ye bedeldir.”

İmdi böylesi bir durumda Ankara’daki devlet erkânı, “Aferin yav, bu Hakkarililer çağdaşlığın, uygarlığın, ilericiliğin, demokrasinin ruhunu kavramışlar, aydınlanmışlar, halkçılık ve devrimcilik gibi ilkeleri özümsemişler, dolayısıyla bunları taltif etmeli, onların bu aydınlanmışlığı karşısında şapka çıkarmalıyız” demezler.

Ne diyeceklerini, ne yapacaklarını ben söylemeyeyim.

İmdi, Allahu Teala boşu boşuna peygamberler göndermiş, iş olsun diye kitaplar indirmiş gibi tutup o kitaplara sırt çevirecek kendi kafanızın doğrusuna gideceksiniz, fakat kâfir, zalim ya da fasık sayılmayacaksınız.. Örnek müslüman/mümin kabul edileceksiniz.. Bu dünyada keyfinize göre yaşayacaksınız, fakat öbür dünyada da yine keyfinizin istediği olacak..

Erdoğan gibi konuşalım, yok öyle 25 kuruşa simit.

*

Çakmaktaş, Ömer Abdurrahman’dan şu görüşleri aktarıyor:

"Ona göre bir Müslüman, Allah’ın teşri ettiği (şeriat/yasa olarak koyduğu) hükmün dışında bir hüküm ihdas eder ve Kuran’ın ortaya koyduğu ceza hukukunu uygulamazsa küfre girmiş olur. Zira Allah’ın koyduğu cezayı bırakıp yerine başka bir ceza hükmünü uygulamak İslam’dan yüz çevirmek anlamına gelmektedir (Abdurrahman, ts., 55-56). Dolayısıyla Allah’ın şeriatına muhalif olacak şekilde beşerî kanunlara uyanların küfre ve şirke düştükleri hususunda herhangi bir şüphe bulunmamaktadır. Öyle ki mirasta erkeğin kadından fazla pay almasını insafsızlık olarak görüp kadın ve erkeğin eşit olmaları gerektiğini söyleyerek veya çok eşliliğin ve boşanmanın kadına zulüm olduğunu düşünerek veya recm ve hırsızlık cezalarının vahşice bir muamele olduğunu kabul ederek yeni bir hukuk düzeni oluşturmak yaratıcının inkârı anlamına gelmektedir (Abdurrahman, ts., 62). Yine faizin serbest bırakılması, içki, zina ve hırsızlık gibi suçlara İslam ceza hukukunun uygulanmaması gibi Kuran ve Sünnete açıkça muhalif olan bir anlayışı sürdürmek ve kâfir devletler tarafından üretilmiş ithal kanunları İslam diyarında tatbik etmek ve bu kanunlara rıza gösterip başvurmak küfürdür (Abdurrahman, ts., 64)."

Bu meseleyi merhum Elmalılı Hoca Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde şirk (Allahu Teala’ya ortak koşarak küfre düşme) kavramı etrafında ele alıyor.

İtikadî (zihniyet düzeyinde) ve amelî (pratikte, uygulamada) şirk ayrımı yapıyor.

İnsanların yaptıkları kanunları Allahu Teala’nın hükümlerine tercih edip onlara razı olanların itikadî şirke düşeceklerini ve dolayısıyla İslam’ı terk etmiş olacaklarını belirtiyor. (Türkiye’de böyle kendisini müslüman zanneden, hatta namaz kılıp hacca da giden aklı kıt zavallılar çok.. Dinin bir kısmını kabul ediyor ve uyguluyor olmak yetmez.. Ona kalırsa Yahudiler’in de ellerindeki Tevrat’ın hepsi uydurma değil, kendi aralarında uyguladıkları bazı hükümler gerçekten Allahu Teala’nın emri.. Allah’a inanıp o hükümleri uyguluyor olmaları onlara kurtarmayacak.. Aynı şekilde Şeriat’i –Ki Allahu Teala’nın Kur’an’daki hükümleridir- beğenmediğini, Şeriatçılığa karşı olduğunu söyleyerek namaz-oruç-hac müslümanlığını sürdüren ahmaklar da o Yahudilerle aynı konumdadır.)

Amelî şirke gelince.. Merhum büyük âlim (Bu nitelendirmeyi yapan, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi) Elmalılı Hoca, Şeriat’i kabul ettiği, ona razı olduğu halde, müşriklerin (başka şahıs, topluluk ve nesneleri Allahu Teala gibi yüceltip itaate ve tazime layık görenlerin) idaresi ve tahakkümü altında kalıp da istemeden o hükümlere göre yaşayanların amelî şirke düşeceklerini (yani putperest gibi yaşamış olacaklarını) belirtiyor.

Doğal olarak, bu amelî şirklerine zamanla alışıp beğenmeye başlar, onaylar hale gelir, razı olurlarsa, şirkleri amelî olmaktan çıkar itikadî şirke dönüşür, tam tekmil dört başı mamur müşrik (putperest) olurlar.

Namaz kılıp oruç tutuyor olsalar, akıllarınca Allahu Teala’ya ibadete devam etseler bile.. (Hristiyan rahipler de görünüşe göre gece gündüz Allahu Teala’ya ibadet ediyorlar.)

*

Evet, merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca En’âm Sûresi’nin 136’ncı âyetini tefsir ederken şunları söylemiş bulunuyor:

… Burada iman ile şirki, önce biri inanca, biri amel’e (fiil, eylem ve davranışa) ait olmak üzere iki açıdan düşünmelidir. Önce inanç açısından Allah’ı birleyen bir müminin Allah’tan başka hakem ve Allah’ın hükmünden başka hüküm (yasa, kanun) tanımadığı için, bütün iş ve hareketlerinde yalnız o ölçüden hareket etmesi ve bundan dolayı kâr ve kazancında Allah’tan başkasının hükmü adına bir kazanç sevdasında bulunmayacağı gibi, Allah’tan başkasının hükmü adına bir masraf da yapmaması ve ne harcarsa yalnız hak ve adaletli olan Allah’ın hükmü adına ve yalnız ilâhî kanuna uygun bir harcama seçmesi gerekir. Ve böyle olan harcamaların da hepsi sonuç itibariyle hayırlı ve faydalı olur.

İnanç bakımından böyle olan, Allah’ı birleyen bir mümin bu iman ve inancını amel açısından da böyle tatbik edebilirse, inanç ve amel bakımından tam mümin, kâmil bir müslüman olur. Ve “âkıbetü’d-dâr” (dünya yurdunun sonu) onun, o inanç ve amelde bulunanların olur.

Bu inancını amellerinde tatbik etmezse, o zaman da inanç bakımından mümin olmakla beraber, amel bakımından bir müşrik durumunda bulunur ve fasık olur.

Ve bundan dolayıdır ki, zorunlu da olsa müşriklerin uyruğu altında kalıp hükümlerine ve amellerine uyup ve iştirak etmek mecburiyetinde bulunanlar inanç veya amelle ilgili şirke sürüklenmekten uzak kalamazlar.

Kalb ve inanç itibariyle karşı olmakla beraber, amel bakımından muvafakatı amelî şirki, kalben rıza göstermek ise itikâdî şirki gerektireceğinden yukarda “Eğer onlara itaat ederseniz muhakkak müşrik olursunuz” (En’âm, 6/121) buyurulmuştu.

*

Demek oluyor ki, Ömer Abdurrahman’ın yazdıkları kendi icadı şeyler değil..

Böyle inanmak için Selefî veya Vehhabî olmak gerekmiyor. Bu, mümin/müslüman olmanın gereği.

İslam itikadı Arabistan’da başka, İstanbul veya Ankara’da başka olamaz.

Nitekim, Nakşibendî Tarikatı şeyhlerinden müderris Ahmed Ziyaüddîn Gümüşhanevî k. s. şöyle diyor:

"Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflere, icma vaki olan manalarının dışında mana veren kâfir olur. Buna göre ‘recmi’ iptal ettikleri için Haricîler kâfirdir. İslam milletinden olup da, bazı hükümlerde başka milletlere (başka din mensuplarına) uyan kimse kâfir olur."

(Ahmet Ziyaüddin Gümüşhanevî, Ehl-i Sünnet İ’tikadı, İstanbul: Bedir Y., s. 155-6.)

Bu ifadeler ile Ömer Abdurrahman’ınkiler arasında hiçbir fark yok.

*

Türkiye’de Ehl-i Sünnet müdafaası maskesiyle ortaya çıkan bazı ehlî sünnetçi şirk ehlinin (Ki yularları derinlerin elinde), laik (siyasal dinsiz) düzenleri aklayıp paklamaya uğraştıkları, şirk konusunda yapılan uyarıları ise Selefî ve Vehhabî meşrep kişilerin “sapma”ları olarak göstermeye çalıştıkları görülüyor.

Gazzalî, Gümüşhanevî ve Elmalılı gibi zatların dile getirdikleri hakikatleri söyleyenleri hemen “tekfirci”likle, Vehhabîlikle suçluyorlar.

Muhammed Zahid el-Kevserî rh. a. de mi Vehhabî idi?!

O, laiklik hakkında şu fetvayı vermiştir:

“Kur’an ve Sünnet nassları, İslâm dininin hem dünya hem de ahiret maslahatlarını câmi olduğuna ve bunların ahkâmına açık bir şekilde delalet etmektedir. Bu itibarla, dini devletten ayırmaya çalışmak açıkça küfürdür.

(Zâhid el-Kevserî, Makalât, s. 453; Ebubekir Sifil, “Makâlâtu’l-Kevserî’nin Değerlendirilmesi”, Muhammed Zahid el-Kevserî: Hayatı – Eserleri – Tesirleri – Sempozyum Bildirileri içinde, İstanbul: Seha N., 1996, s. 167.)

Evet, açıkça küfürdür.

Bunun lam’ı, cim’i, tevil kabul eden bir tarafı yok.

Şeyhüslam Mustafa Sabri Efendi ise şöyle demektedir:

“Eğer ümmet böyle (lâik) bir hükümeti seçip hoşnutlukla kabullenirse, bana göre kesinlikle dinden çıkar. Bundan [dinden çıkıldığından] şüphe eden de dinden çıkar. Tevbe edip, dinî hüküm ve dinî yönetime dönmedikleri [dönmek gerektiğini kesin olarak kabul etmedikleri] sürece müslüman sayılmazlar.”

(Şeyhu’l-İslam Mustafa Sabri Efendi, Hilafetin İlgasının Arka Planı, çev. Oktay Yılmaz, İstanbul: İnsan Y., 2010, s. 176.)

Müslüman sayılmak için (İmam Gazzalî’nin el-Mustasfa’da belirttiği gibi) salt namaz kılıyor, kıbleye yöneliyor olmak yetmez:

 “… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.” 

(el-Mustasfâ, C. 1, çev. Y. Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)

*

Aşağıdaki satırlar, Ömer Abdurrahman’ın ya da Selefî, Vehhabî filan denilerek “son kale Türkiyeci ehlîleştirilmiş ehlî sünnetçiler tarafından lanetlenen birinin değil, Osmanlı’nın şeyhülislamlarından Mustafa Sabri Efendi'nın kaleminden çıkmış bulunuyor:

… İşte hâlâ Müslümanlık davasını elinden bırakmayan ve ukaladan (akıllılardan) geçinen birçok adamlar var ki, … Kur’an-ı Kerim’in sarahaten müsaadesine iktiran eden (açıkça iznine ulaşan) taaddüd-ü zevcatı (çok hanımla evlenmeyi) vahşet addederler. Yine Kur’an’ın sarahati mucibince (açık hükmü gereğince) kadını erkeğe müsavi (eşit) tutmamayı adaletsizlik sayarlar, Kur’an’daki miras ahkâmını (hükümlerini) makul ve mantıkî bulmayarak Frenk kanun-ı verasetleri (Avrupa miras yasası) ile mübadeleye (değiş tokuş etmeye) kalkarlar….

Türkiye haricindeki muhalifler arasında gezen bir İttihatçı asker bilirim ki işte bu itikatta bulunur, hem de müslüman geçinir.… Mehakim-i şer’iyeyi (Şeriat mahkemelerini) çürütmek için söylediği sözler arasında “o mahkemelerden sârıkın (hırsızın) eli kesilmesi gibi vahşiyane hükümler sadır olduğunu” da ilave ediyordu. Halbuki sârıkın bu vech ile cezalandırılmasını Kur’an-ı Kerim emreder….

Türkiye’nin … dinini ve milletini kaybetmiş olan bu mahkeme-i şer’iye düşmanları kadar dünyada daha sefil düşünceli adamlar olur mu acaba? …. Gayrimüslim bir devlet idaresinde bulunan mahkeme-i şer’iyyeyi ilga ettirmek (kapattırmak) marifet değil, açtırmak marifettir. ... Vay şaşkın herifler, vay alçak herifler vay! Haydi sen gel de aklın ve insafın varsa şimdi bunlara yine müslüman de bakayım! …

İşte biraz evvel ta’dad ettiğimiz (saydığımız) vechile, (hem) sarahaten (açıkça) Kur’an- Kerim’de zikr olunan birçok ahkâm-ı şer’iyeyi (Şeriat hükümlerini) beğenmemek ve reddetmek cüretinde bulunsunlar, hem de müslüman kalsınlar…

Bu ne kadar tenakuz (çelişki)! 

Kur’an-ı Kerim’in münderecatını (içeriğini) kısmen (bile olsa) tahtie eden (hatalı gören) adam, onun Allah kelamı olduğunu kabul etmediğinden buna cüret eder.

“Cenab-ı Hak bazı şeyleri iyi bilememiş! Şimdi akıllı kulları Allah’ın yanlışlarını tashih ediyor (düzeltiyor)…” denilemez ya! Demek ki herif Allah’ı beğenmiyor, Peygamber’i tahkir ediyor (aşağılıyor), hem de “Allah’a iman ettim, Peygamber’e iman ettim, müslümanım” diyor.

“Hocalar beni tekfir etti (kâfir ilan etti)” diye kızıyor. “Yobazlar benim dinime, vicdanıma ne karışır! Beni müslüman yapmak, gâvur yapmak, aforoz etmek onların elinde mi?” diyor. “Müslümanlıkta ruhbaniyet yoktur; böyle salahiyetler (yetkiler) kimseye verilmemiştir” diyor.

Halbuki işte hocalar, ellerinde doğrusunu söylemekten başka bir şey olmadığı için herifi müstehak olduğu (hak ettiği) sıfatla tavsif ediyorlar. 

Bir kimseyi gâvur yapmak, Müslümanlıkta ibka etmek (bırakmak) ve günah affetmek hocaların elinde olsaydı, belki “Haydi hatır için seni yine müslüman addedeceğiz” diyebilirlerdi. 

Lakin hoca ne yapsın? Herifi Kur’an tekfir ediyor (kâfir ilan ediyor), akıl ve mantık tekfir ediyor, tenakuzlu (çelişkili) imanı tekfir ediyor….

Nefse, şeytana uyup günah işlemek fakat günahını ve kabahatini kabahat telakki ederek haddini bilmek ve kusurunu itiraf etmek başka, Allah’ı kabahatli çıkarmak, emr ve nehyini (yasağını) beğenmemek ve makul görmemek de başka…

Birinci nevi ve şekildeki günahlar ne kadar çok olsa imana zarar vermez, çünkü imana münafi (aykırı) olmaz.

Lakin ikinci nevi ve şekildeki günahın zerresi bile imanı zîr ü zeber (yerle bir) etmeye kâfidir.


(Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Kemalist Türkiye’nin Din Yanlışlarıİstanbul: Derin Tarih Kültür Yayınları, Eylül 2014, Derin Tarih dergisinin Eylül 2014 tarihli 30. sayısının hediyesi, s. 61-66.)


(İlk yayın tarihi: 24 Kasın 2023)


BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN!

Merhum  Babanzade Ahmed Naim Bey ‘i tanıtmaya lüzum yok. Bilenler biliyor. Sadece şu kadarını söyleyelim ki, 1919 yılında,  Şeyhülislam Must...