DERİN CİNAYETLER, SUİKASTLER

 






Bülent Orakoğlu'nun 22 Temmuz 2020 tarihli son yazısı "FETÖ Gladyo’sunun hangi derin suikast ve cinayetleri deşifre oldu?" başlığını taşıyor.

İlk cümle, sanki bütün bu cinayetler aydınlanmış gibi bir kesinlik taşıyor.

Gaffar Okkan, Necip Hablemitoğlu , Muhsin Yazıcıoğlu Eşref Bitlis, Dost tarikatı lideri emekli binbaşı İhsan Güven ve eşi Sibel Güven 1993,2001, 2002, 2004 ve 2009 tarihlerinde çeşitli suikast yöntemleriyle FETÖ Gladyosu tarafından şehit edildiler. 

Ancak, ikinci cümlede bu kesin hüküm kayboluyor, yerini "iddialar" alıyor:

Karanlık suikastlarda en önemli ortak nokta FETÖ elebaşı Gülen’in her biri için ölüm emri verdiğine yönelik güçlü iddialardı. 

Gerçekte, güçlü iddialar ile köpürtülmüş delilsiz iddiaları birbirine karıştırmamak gerekir.

Önemli olan iddialar değildir, belgelerdir, delillerdir, (baskı altında kalınmadan ya da "Şu suçu üstlen, falanca suçunu görmezden gelelim" türünden pazarlıklara dayanmadan yapılan) itiraflardır.

*

FETÖ'ye kefil olmam.

Cinayet işleyebilirler mi?

İşleyebilirler..

Ne Fethullah, ne de şakirtleri masum birer peygamberdir.

Fakat, onlardaki günah ve suç işleme potansiyeli, Türkiye'deki neredeyse her siyasî cinayeti onların sırtına yükleme hakkını bize vermez.

Şu anda yasal zeminde ortaya çıkıp kendilerini savunma imkânları bulunmadığı için, birilerinin kendi cinayetlerinin üstünü örtmek için bu en elverişli günah keçisiyle ilgili iddiaları planlı ve sistematik bir biçimde yaymadıklarından emin olunamaz.

Orakoğlu gibi isimlerin bu ihtimali de düşünmeleri gerekir.

*

Nasıl ekonomide "kara para aklama" diye birşey varsa, medyada da "kara bilgi aklama" operasyonları sıkça yapılır.

Kara bilgi, kara propaganda diye adlandırılan uydurma haberlere ve gri propaganda denilen "yanlışlarla doğruların harmanlanmasından" oluşan çarpıtılmış gerçeklere karşılık gelir. 

Bunun bir örneği, iki gün önce, internetteki haber sitelerinde dile getirildi.

"Eski CIA ajanı, Türk medyasına haber yerleştirme taktiğini anlattı" deniliyordu.

Şu bilgiler veriliyordu:

Eski CIA ajanı Philip Giraldi, 'Occupy Peace' isimli sivil toplum hareketinin New York'taki toplantısında yaptığı konuşmada,Türkiye'de bulunduğu dönemde medyaya nasıl "haber yerleştirdiklerini" anlattı.

1980'lerin sonunda ABD Merkezi İstihbarat Teşkilatı'nın (CIA) İstanbul'da görev yapmış ajanlarından olan giraldi Giraldi,  "CIA adına Türkiye’deyken, Türkiye medyasına hiç haber yerleştirmezdik. Fransa’da bizimle çalışan bir gazeteciye bir haber yazdırırdık ve sonra Türkiye medyası o haberi alırdı. Eğer Fransız medyasında yayımlandıysa, haber doğru kabul edilirdi" dedi.

Kısa Dalga'da yer alan habere göre; 18 yıl boyu CIA için terörle mücadele bölümünde çalışan Giraldi, 1986-1989 arasında CIA'in İstanbul saha ofisinin direktör yardımcısıydı. Giraldi son yıllarda, İsrail'le ilgili yorumları nedeniyle ABD'de tartışma yaratmıştı.

On yıl önce, Hürriyet gazetesinde, bu Giraldi ile yapılan bir röportaj yer almıştı.

Orada şöyle diyordu:

İşin içinde bir istihbarat örgütü varsa, misyonu gerçeğin bir versiyonunu yaratmaktır. Yaratılan gerçek olduğu anlamına gelmez. Ben de hep bunu yaptım. O yüzden biliyorum.

Doğal olarak, sadece Fransa'da değil, Türkiye'de de CIA ile çalışan gazeteciler vardır.

Fransa'da yayınlanan haberi öncelikle onlar aktarırlar. Fakat sadece onlarla kalmaz. Aynı masalı hemen herkes tekrarlar.

Buraya nereden gelmiştik?.. 

"İddialar"dan gelmiştik.

Belgelere, delillere, (pazarlık ürünü olmayan gerçek) itiraflara dayanmayan "iddialar"ın, bir istihbarat örgütünün bizim gibi saf vatandaşlar için ustaca bir aşçılıkla itina ile hazırladığı "bol baharatlı ve zeytinyağlı dolmalar" olmadığından emin olunamaz.

*

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesine geçelim:

Necip Hablemitoğlu, Dost tarikatı lideri ve eşi İhsan Güven, Sibel Güven, Muhsin Yazıcıoğlu suikastlarını bizzat FETÖ’cü terör örgütü militanlarının gerçekleştirdiği, Gaffar Okkan suikastında ise HİZBUL KONTRA, JİTEM ve FETÖ iş birliği yapıldığı iddiaları söz konusuydu. 

Orakoğlu'nun sözünü ettiği "şehit"lerden biri, kafasından Atatürkçü bir tarikat kurmuş olan İhsan Güven..

Bu çağdaş şeyh efendinin bir diğer özelliği "Deniz Kuvvetleri istihbarat subayı" olması.

Adam albay rütbesinde istihbaratçı.

Vikipedi'de hakkında şu bilgiler veriliyor:

Güven, kendisi gibi; İslamcı örgütler tarafından öldürülen Necip Hablemitoğlu ile birlikte şeriatçı örgütlerin finans kaynaklarını deşifre etmiştir. Kurmuş olduğu Dost Tarikatı adlı oluşumla gündeme gelen emekli albay olan İhsan Güven 4 Mayıs 2004 tarihinde İstanbul Tuzla'daki evinde öğretmen olan eşi Sibel Güven ile birlikte İbda-c örgütü tarafından vurularak öldürülmüştür.

Demek ki, geçmişin günah keçisi İbda-c imiş.

*

Gaffar Okkan suikastine gelince..

Onunla ilgili "iddialar"da işin içine Hizbul Kontra, JİTEM ve FETÖ konsorsiyumu giriyor.

Ancak, bu iddialar biraz tuhaf.

İmdi, Hizbul Kontra denilen şey, "derin devlet" yapımı, "Made in Turkey" damgalı Türkiye Hizbullahı. (Üstteki belli kişiler devletin adamı, alttaki saflar kalabalığı ise, avcı kekliğine aldanan zavallılar.)

Gerisinde "derin devlet" var.

JİTEM de yine TSK ve devlet demek.

Olayın bir ucunda da FETÖ yer alıyor.

Ancak, bu üç "örgüt"ü bir araya getiren bir "üst akıl", bir organizatör gerekiyor.

Dördüncü bir el.

"İddialar"da bu, eksik.

Dahası, cinayet için, bu üç örgütten tek biri de yeterli olurdu.

Ya da, JİTEM ile, onunla bağlantılı Hizbul Kontra.

Bu ikisi de kâfi gelirdi.

Neden işe FETÖ de dahil olmuş?

Nedeni, olaydaki Hizbul Kontra ve JİTEM izlerinin silinememesi, fakat "iddialar"da FETÖ'den de fedakârlık yapılamaması olabilir mi?

"Gerçeğin bir versiyonu"na duyulan ihtiyaç yani..

*

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesi:

Bu suikastlarda ikinci ortak nokta yargı süreçlerinin çıkmaza girmesi nedeniyle yargılama kararlarının kamuoyunu asla tatmin etmediği hususuydu.

Yıllar önce, şu anda Yargıtay'da görev yapan, daha önce Türkiye'deki sansasyonel bir soruşturmaya ismi karışmış olan bir hakim hemşerim ziyaretime gelmişti.

Sohbet sırasında bana söylediği şeylerden biri şuydu: 

Bir hakim olması hasebiyle kendisini geçmişte FETÖ'cü polisler de, MİT'çiler de ziyaret edip bazı davalar hakkında bilgi vermişlerdi.

Orakoğlu'nun bir sonraki cümlesi, "yargı süreçlerinin çıkmaza girmesi"ni salt FETÖ'ye bağlıyor.

Fakat bana kalırsa, MİT'e haksızlık ediyor, onu aciz ve beceriksiz gösteriyor:

Necip Hablemitoğlu 20 yıl önce bir faili belli olmayan suikast’e kurban gitmişti. Devlet içine sızmış FETÖ mensubu yargı ve güvenlik görevlileri Hablemitoğlu Suikast’ının aydınlatılmaması için karatma ve örtme taktikleri ile suikast’ın tetikçilerinin yakalanmaması adına hukuk dışı her faaliyete yol veriyorlardı. Zira Cemaat kisvesi altında ülkemizi faili meçhuller ile anılan bir ülke yapma peşindeydiler. 

*

Orakoğlu'nun sözlerinin devamı, FETÖ'nün cinayetlerini getirip Albay Levent Göktaş'a bağlıyor:

Geçmiş yıllarda TSK içinde sızdıkları hatta ele geçirdikleri iddia olunan Özel Harp Dairesi’nde FETÖ elebaşı Gülen’in istekleri doğrultusunda devlete ve millete karşı çeteleşen onlarca yıl iç ve dış vesayet merkezlerine hizmet eden FETÖ Gladyosu’nun organize bir şekilde 18 yıl önce işlediği ikinci cinayet dosyası ‘Dost tarikatı lideri’ olarak bilinen emekli Binbaşı İhsan Güveni sol gözünden eşi Sibel Güven’i kafasından vurarak öldürmeleriydi. Hablemitoğlu’nu şehit eden özel harpçiler Tarkan Mumcuoğlu ve Fikret Emek bu kez 3 Mayıs 2004 tarihinde, Tuzla’daki evlerinde İhsan Güveni sol gözünden eşi Sibel Güveni kafasından vurarak şehit etmişlerdi. FETÖ Gladyosu, Deniz Kuvvetleri istihbarat subayı olarak görev yapan İhsan Güven’ ve eşi Sibel Güvenin FETÖ hakkında Hablemitoğluna önemli bilgi ve belgeler verdiğinin tespit edilmesi nedeniyle Mak timi komutanı Levent Göktaş’ın emri ile infaz edilmişlerdi.

Orakoğlu'nu dinlemeye devam edelim:

Böylece Hablemitoğlu suikastının tetikçisi olduğu Nuri Gökhan Bozkır’ın ifadesinin yanı sıra ek delillerle ortaya çıkarılan Mumcuoğlu’nun, geçmişte Deniz Kuvvetleri’nde istihbarat subayı olarak görev yapmış İhsan Güven’in öldürülmesinde de parmağı olduğu anlaşıldı. Mumcuoğlu’nun Fikret Emek’le birlikte karıştığı İhsan Güven suikastı, 2004’ün en önemli faili meçhul cinayetlerinden biriydi. Hablemitoğlu suikastında, tetikçi işi şansa bırakmamıştı. Luger mermilerden ilki, Hablemitoğlu’nun sol gözünden girmişti. İhsan Güven de sol gözünden vurulmuştu. Ancak İhsan Güven’in vuran mermiler MKE yapımıydı. Sol gözden vurma, soruşturma makamları tarafından tetikçisinin imzası olarak değerlendirildi.

Mumcuoğlu’nun Fikret Emek’le birlikte karıştığı İhsan Güven suikastı 2004 yılının en önemli faili meçhul cinayetlerinden biriydi. Dönemin FETÖ’cü polisleri tarafından İBDA-C adlı yapıya yıkılmaya çalışılan bu faili meçhul cinayette öldürülen İhsan Güven, Popçu Çelik’in bir dönem üyesi olduğu Dost Tarikatı’nın lideriydi. Ayrıca Necip Hablemitoğlu, ölümünden bir süre önce İhsan Güven’le Fetullahçı yapılanmanın ne kadar tehlikeli bir örgüt olduğunu konuşmuş ve Köstebek adlı kitabında kullanılmak üzere bazı gizli belgeleri kendisinden edinmişti.

Bundan sonrası daha "somut":

Genelkurmay tercümanı Yıldırım Beğler’den sonra emekli Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Özcan Tozlu da Gaffar Okkan suikastıyla ilgili benzer açıklamalar yaptı. Tozlu, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı, Albay Levent Göktaş yönetimindeki 7 kişilik Muharebe Arama Kurtarma (MAK) timinin öldürdüğünü iddia etti. Suikastın Hizbullahçı kılığında, örgütün kullandığı silahlarla yapıldığını aktaran Tozlu, olaydan 10 gün önce operasyon hazırlığının başladığını, timin bölgede keşif yaptığını ileri sürdü. Suikast yeri olarak Okkan’ın güzergâh olarak kullandığı Sezai Karakoç Caddesi ile Sümer Camii arasının belirlendiğini belirten Tozlu, 7 kişilik timin Ankara Kirazlıdere’deki MAK’ın merkezinden geldiğini vurguladı. Suikastta üs olarak olay yerine 20-30 metre uzaklıktaki Sümer Camii’nin kullanıldığını aktaran eski yüzbaşı, olaya ‘Hizbullah işi’ süsü verilmek istendiğine dikkat çekti.

Tam da bu noktada işler ilginçleşmeye ve sarpa sarmaya başlıyor.

Çünkü, anlatılan hikâye çerçevesinde FETÖ'nün adamı kabul edilmesi gereken Levent Göktaş, FETÖ kumpası olduğu söylenen Ergenekon davasının sanığı olarak karşımıza çıkıyor:

Okkan cinayetinden sonra Ergenekon davası sanığı L.G. [Albay Levent Göktaş] ile üst düzey bir komutanın toplantı yaptığını söyleyen Yıldırım Beğler, Kuzey Irak’tan gelen C Timi’nin önce iki helikopterle Diyarbakır’a, oradan da uçakla Antep’e geçmesi emri verildiğini aktardı. Bu uçak, 16 Mayıs 2001’de Malatya’da düşen CASA tipi askeri uçaktı. Uçakta bulunan 34 kişi hayatını kaybetti. Beğler, “Gaffar Okkan cinayeti faillerinin hepsi, yani C Timi’nin 20 kişilik tüm kadrosu da bu uçaktaydı diyor. Yüzbaşı Tozlu’da CASA tipi askeri uçağın Levent Göktaş tarafından düzenlenen bir sabotajla düşürüldüğünü iddia etmişti.

Olayın aydınlanması için, sözü edilen "üst düzey komutan"ın da araştırılması gerekiyor gibi görünüyor.

İşin gerisinde FETÖ varsa, "itirafçı" olup kendisini kurtarabilecekken Levent Göktaş neden böyle kaçıp saklanıyor ki?

Üstelik, FETÖ "kumpası" Ergenekon davası yüzünden beş yıl hapis yatmış..

"Ben Silivri Cezaevi'ne düştüysem, beni kullanan FETÖ'cüler de düşecek.. İşte tuğlayı çektim, çekiyorum, duvar gümbür gümbür yıkılıyor, altta kalanın canı çıksın" neden dememiş?..

Ve neden hâlâ demiyor?

*

Orakoğlu'nun yazısı şöyle son buluyor: 

Ancak 34 kişinin hayatını kaybettiği CASA uçağını bir sabotajla düşürdüğü, Gaffar Okkan Suikastının planlayarak gerçekleştirdiği iddia edilen Levent Göktaş’ın geçmişte hangi eylemlere karıştığının tespitini de elzem kılıyor sanırım!

Günümüze gelelim..

Üç gün önce, Levent Göktaş'a ait olduğu iddia edilen bir Twitter hesabında bazı iddialara yer verildi.

İlgili bir haberde şu satırlar yer alıyor:

Necip Hablemitoğlu soruşturmasının firari şüphelisi emekli Albay Levent Göktaş adına açılan Twitter hesabından dün bazı paylaşımlar yapıldı. "Güven" sorunu olmaması için belgelerin bugün videolu olarak yayınlanacağı duyurulan hesaptan "Beni Sedat Peker'le karıştırmayın" ifadesi kullanılınca, Sedat Peker de tartışmaya dahil oldu, karşılıklı restleşme yaşandı.

Göktaş'a ait olduğu iddia edilen Twitter hesabından, dün, her şeyi belgeleriyle açıklayacağını söylediği bir paylaşım yapıldı. O paylaşımlar şöyle:

"1-1959 yılında Niksar'da doğdum. 1980 yılında Kara Harp okulundan mezun oldum. 1995 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldum. 25 yıl TSK Özel Kuvvetlerde tim, tabur ve alay komutanlığı yaptım. 2005 yılında kıdemli albay rütbesinden emekli oldum.

2- 1992 yılında Azerbaycan, 1998-2001 yıllarında Suriye, 2000 yıllarında Kırgızistan'da ve 1993 ve 1997 yıllarında Irak'ta görev gereği bulundum. Çalışkan ve başarılı bir subaydım. Kırgın olduğum silah arkadaşlarım var. Kullanıldığım durumlar oldu. Hepsini yavaş yavaş açıklayacağım.

3-Bu akşam saat 22.00'de her şeyi belgeleri ile açıklamaya başlıyorum. Yarından itibaren video çekmeye de başlayacağım."

Twitter hesabından daha sonra Göktaş'ın Silivri Cezaevi'nde çekilmiş bir fotoğrafı paylaşılarak, şu not düşüldü: "Ben oraya bir kere girdim! ikinci kere girmeyeceğim! Oraya girmesi gerekenler girecek! beni kullananlar girecek! Akşam 22.00'de buluşmak üzere. Saygılarımla..."

Ancak, o akşam saat 22:00'de belgeler yerine başka açıklamalara yer veriliyor.

Aynı haberi okumaya devam edelim:

Açıklanacağı söylenen belgelerin paylaşılmadığı hesaptan ilerleyen saatlerde yeni paylaşımlar yapıldı:

"1-Herkese iyi akşamlar. Güven Sorunu olmaması için herhangi bir şüphe olmaması için belgeleri de yarın videolu bir şekilde açıklayacağım. Daha doğru olacağını düşünüyorum. Ayrıca Gözümün gördüğü hiçbir şeyden korkmadım. Kendimi Harp Okulundan mezun olmuş Teğmen gibi hissediyorum.

2-Yarından itibaren videolu anlatımlarım olacak. Net söylüyorum bazıları bu gece uyku uyumasın.Gerçek neymiş yarın görüşeceğiz. Beni Yere göğe sığdıramayıp dar zamanda yanımda olmayanlar k**** kursağında büyüyenler görüşeceğiz. Beni kullanıp bir kenara atanlar kabusunuz olacağım.

3-Siz korunaklı konaklarda kalırken ben sırt çantası ile orada burada geziyordum. K**** kursağında büyüyenler uyumayın lan uyumayın o tuğlayı Yarın çekiyorum. Altta kalanın canı çıksın!

4-Ve şunu aklınızdan çıkarmayın beni Sedat Peker ile karıştırmayın! Devlet denilen aygıtı başınıza geçiririm! Ben yanarsam Siz de yanarsınız net!"

Tuğla lafı, bir zamanlar Emniyetçi Mehmet Ağar'ın Uğur Mumcu cinayetinin perde arkası için yapmış olduğu açıklamaya yapılmış bir gönderme.

Uğur Mumcu'nun eşi Güldal Mumcu şunları söylemişti:

“Avukat Sayın Emin Değer'in de bulunduğu bir gün, bizim eve gelen Mehmet Ağar, cinayetin karmaşıklığını anlatmak için, ‘Öyle bir iş ki, bir duvar gibi… Bir tuğla çekersek duvar yıkılır' dedi. Ben de kendisine çekin o zaman cevabını verdim. ‘Çekemem, yapamam' dedi. O zaman, çekerler, altında kalırsınız dediğimde de yüzünde ‘Bunu yapmaya kimsenin gücü yetmez' der gibi bir ifade belirmişti. Tuğlayı o günlerde kendisi çekebilmeliydi.''

*

Levent Göktaş'la ilgili habere dönelim..

Twitter hesabında kendisiyle ilgili olarak söylenen söz Peker'i kızdırmış, Göktaş hakkında başka iddialar ortaya atılmasına neden olmuştu:

Levent Göktaş'a ait olduğu iddia edilen hesaptan yapılan "Beni Sedat Peker ile karıştırmayın!" cümlesi nedeniyle, Sedat Peker de tartışmaya dahil oldu. Peker, Emre Olur hesabı aracılığıyla şu paylaşımları yaptı:

1- Biraz önce @halktvcomtr’yi seyrederken Levent Göktaş’a ait olduğu söylenen bir açıklamadan bahsediyorlardı. Orda bir kelime canımı sıktı 'Beni Sedat Peker’e benzetmeyin devleti başınıza yıkarım' demiş. Levent abi eğer bu sözü sen söylemediysen şimdi söyleyeceklerimden…

2- …dolayı kusura bakma. Beni Sedat Peker’le karıştırmayın demek ne demek ? Kimsin lan sen y..., Ankara’ya geldiğimde görüşmelerimizde yarım metre arkamdan yürüdüğün gerçekliği ortadayken beni Sedat Peker’le karıştırmayın demek ne demek ? Benim ilgi alanımda…

3- …değildin. Ancak emin ol şimdi radarıma girdin. Yaşar Baba vasıtasıyla bana teklif ettiğin para ile ortadan adam kaldırma tekliflerini de seçimlere 2 ay kala çekeceğim videolarda da konuşacağız. Kimsin lan sen beni Sedat Peker ile karıştırmayın diyorsun?

4- Ulan tüm dünya öğrendi de sen öğrenemedin mi? Dostlarımla eşit olmayı kabul ederim üstünlük taslamam ancak kimsenin beni küçültmesine izin vermem.Kibrit kutusuna girmeye hazır ol. Seni de kibrit kutusuna sokacam. Söz namus göreceksin. Zekaya saygı duymayı sen de öğreneceksin."

Peker'in paylaşımlarının ardından kendisine yanıt veren Göktaş, "Sedat Peker, Bana y***** demişsin! 2 senedir üç beş tane soytarı'nın kasetini yayınlamaktan Başka ne yaptın? Tayyip abi helalleşeceğiz dedin? Ne oldu o mevzu? Madem o kadar cesaretlisin? Evet sen olmadığımı herkes görecek!!! Misli ile iade ediyorum hakaretini!!" dedi.

Göktaş daha sonra iki paylaşım daha yaparak, Özel Kuvvetler dönemini atıf yaptı:

"1-Ayrıca Sedat Peker küfür hakaret sahibini küçültür. Bana klavye delikanlılığı yapma. Elinden geleni de ardına koyma. Sen Ankara koridorlarından bahsediyorsun. Ben 100 defa ölü bölgesinden girdim çıktım Kuzey Irak'ta. Ölü bölgesi ne demektir bilir misin sen?

2-%100 PKK'nın atış hakimiyetinin olduğu noktalardan girdim çıktım ben. Sen bana Ankara koridorlarından bahsediyorsun. Benim görev yaptığım yerleri rüyanda görsen korkarsın. Elinde geleni ardına koyan namerttir. Azdan az çoktan çok gider. Varsa belgen buyur. İftira atmakla olmaz." 

*

Ancak, Levent Göktaş'ın tuğlalı viedolarını izlemek için merakla bekleyen, heyecandan geceyi uykusuz geçirenler ertesi gün hayalkırıklığına uğradılar.

Haberi okuyalım:

Necip Hablemitoğlu suikastının planlayıcısı olduğu gerekçesiyle hakkında yakalama kararı çıkarılan ancak bulunamayan emekli Albay Levent Göktaş’a ait olduğu iddia edilen sosyal medya hesabından bir açıklama yapıldı.

Saat vererek suikasta dair bilgiler paylaşacağını dile getiren hesabın Levent Göktaş'a ait olup olmadığı bilinmiyordu. Tartışmalara Göktaş'ın avukatı Hüseyin Ersöz son noktayı koydu.

Ersöz, açılan hesapların gerçek dışı olduğunu söyleyerek, "Bu sosyal medya hesaplarının gerçek dışı şekilde gündem oluşturmak için yayınlanan videolar ve kurgulanan diyalogların da müvekkilimizin üslubu ve kişilik özellikleriyle taban tabana zıt olduğunu ifade etmek isteriz.

Müvekkilimiz hakkında adli süreç devam etmektedir. Kendisi hakkında yapılan adli işlemlerden basında yer alan yayınlardan haberdar olmuş bulunmaktayız. Kısıtlama kararı bulunan soruşturma dosyasına ilişkin bilgimiz basında yer alan bu bilgilerle sınırlıdır. Kamuoyuna yansıyan bilgi kirliliğine benzer dezenformasyon yöntemlerine sıklıklar başvurulduğu için itibar etmiyoruz.

Ailesinin takdiri ile bu süreçte müvekkilimiz Mustafa Levent Göktaş'ı ve kızlarını bizlerin temsil ettiğimizi, ailesi ve avukatları tarafından yapılanlar dışında açıklamalara itibar edilmemesini rica ederiz.

Levent Göktaş'ın Ailesinin de bilgisi dahilinde, 23 Temmuz, Cumartesi günü söz konusu sahte hesapların kapatılmasına dair bir online başvuru yapılmıştır. Ancak şu zaman kadar bu konuyla ilgili bir ilerleme kaydedilememiştir. Adli süreç ise bugün başlatılacaktır." ifadelerini kullandı.

*

Ne olmuştu?

Hanefi Avcı'ya göre, birileri, tuğla çekilmesin, duvar yıkılmasın, altta kalanların canı çıkmasın diye Levent Göktaş'la anlaşmışlardı.

Haberi okuyalım:

Necip Hablemitoğlu suikastının firari şüphelisi emekli albay Levent Göktaş’a ait olduğu iddia edilen ancak daha sonra askıya alınan Twitter hesabına ilişkin tartışmalar devam ediyor. Eski Emniyet Müdürü Hanefi Avcı da tartışmalara katıldı ve “Anlaşma yapılarak kapatılması sağlandı” dedi.

Halk TV’ye konuşan Hanefi Avcı, Necip Hablemitoğlu suikastına ilişkin 2016 yılındaki sürece vurgu yaptı.

Avcı, “Bu olayın bir terör örgütü olayı olmadığını, devlet içerisinden kaynaklanan bir olay olmadığını düşünüyorum. Kişiler devlet memuru olarak görevliler ama bu infazı başka kurdukları irtibatlarla yapmış olabileceğini düşünüyorum. Bu insanlar kendi geliştirdikleri başka ideolojik irtibatlarla bu olayı yapmış olabilirler. Yüzde yüz bunlar yapmış olabilir diyemiyoruz ama eğer bu insanlar bu infazı yaptılarsa bu cinayeti başka insanlar yönetmiş gibi görünüyor” ifadelerini kullandı.

“Burada en çarpıcı şey her ikisinin de [Hablemitoğlu'nun ve Levent Göktaş'ın] aynı dönemde MİT müsteşarı olma iddiasının yoğunlukta olması” diyen Avcı, şunları söyledi:

“Bu cinayeti [Hablemitoğlu cinayeti] çözmeye çalışırken olaya ön yargıyla bakıldı. Bu olayı çözmeye çalışanlar ilk başlarda cemaate yakın insanlardı. Daha sonra ‘cemaatin elemanları bu işi yapmışlardır’ bakış açısıyla çözme faaliyet izlendi. En sonunda ise tahmin edilmeyen bir boyuta geldi ve tahmin edilmeyen insanlar olayın içinde rol aldı.”

*

MİT'e gelelim..

MİT eski yetkililerinden Mehmet Eymür'e ait bir internet sitesi var: atin.org.

Aşağıdaki satırlar, orada yer alan yazılardan birinde geçiyor:

Oyakbank eski genel müdürü olan Coşkun Ulusoy ve bir siyasi partinin halen başkanı olan birisi ile üvey akrabalıkları olduğu bilinen, İstanbul’un yeraltı kesimiyle karanlık irtibatları olan bir başkanımız [MİT Müsteşarı] Sayın Atasagun ile beraber hareket ederek, illegal operasyonlar planlayıp icra etmişlerdir. Hatta faili meçhul cinayetlerin dahi bu ikili tarafından yapılarak, baraj inşaatları adeta bu ekibin mezar arazisi haline getirilmiştir. Bu operasyonların içerik ve işlenişi hep sır olarak, ne yazık ki hafızalarda kalacaktır. Yakın dönemde olan bu cinayetlerin açığa çıkartılması isteniyorsa, bu şahıs veya şahısların hayatları –yaptıkları irdelenerek ancak açığa çıkartılabilir. 

Yine aynı siteden: 

ATASAGUN ve ekibinin yaptığı kanun dışı faaliyetler, dinlemeler, Yeşil gibi insan ortadan kaldırmalar, teşkilatın paralarının yenmesi, çok büyük zenginlikler, sahte diplomalar, en yakınındaki basın müşaviresiyle bile gönül eğlendirmelerle hayat sürecek kadar pervasızca hareket eden bir üst kademe varken, Başbakanımızın hiçbir şey yokmuş gibi, en uzun kalma rekoruna sahip, çalışmayan, iş üretmeyen, kendi hükümetine bile problemler çıkartan bir müsteşarı görevden almaması veya alamaması altında başka şeyler mi var ?

*

Yorum yok.


EHL-İ SÜNNET'İM DEYİP LAİK REJİME PERESTİŞ EDENLER.. SELEFÎLERİ TEKFİR ETMEYELİM, BAŞLARINI EZELİM, DİYENLER

 

(DÖRT YIL ÖNCESİNDEN BİR YAZI)










“BEN DERVİŞİM DİYENLER, HARAMI YEMEYENLER

 HARAMIN YENMEDİĞİ ELE GİRİNCE İMİŞ”

 

Böyle diyor Yunus Emre:

“Ben dervişim diyenler, haramı yemeyenler
“Haramın yenmediği ele girince imiş.”

Haram yeme imkânı bulunmayan insanın takvalı olması ne kadar da kolaydır!..

Muhalefetteyken ve iktidar olma umudun yokken Hz. Ömer adaleti uygulamak, tüyü bitmedik yetim edebiyatı yapmak ne kadar da kolaydır!

Düzenin imkânlarından faydalanma, taze “havuc“undan tıkınma fırsatın yokken “radikal” olmak ne kadar da kolaydır!

*

Bunları yazmama neden olan kişi, Mardin Artuklu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Ağırakça..

Öncelikle şunu bilmemiz gerekiyor: “Düzen” (yani rejimin kurum ve kuralları) salt “iktidar”dan ibaret değil.

“Muhalefet” de düzenin bir parçası. Protokolde önemli bir yeri var.

Yani rejimin bir kanadı iktidar, diğer kanadı muhalefet.. Çark böyle dönüyor. Sistem böyle işliyor.

Ve düzen, ya da rejim, muhaliflerini yola getirmek için sadece sopa ya da sadece havuç kullanmıyor.

Bazen birini, bazen diğerini kullanıyor.

Bazen de her ikisini birden..

*

İmdi, bir zamanların “radikal”i Ahmet Ağırakça’ya, düzenin iktidar kanadı tarafından havuç verilmiş.. Rektör olmuş..

Muhalefet kanadı ise dayıyor sopayı..

Havucu veren de, “Yer misin yemez misin!” diye sopayı dayıyan da aynı “üst akıl”..

Tabiî bu çarkın bir ayağını da medya oluşturuyor.

Yandaş medya ile Odatv gibi “muhalif” medya, sistemin işlemesi, rejimin “beka”sının garantiye alınması, muhaliflerin ehlîleştirilmesi, sisteme entegre edilmeleri için “birbirini tamamlayan bir işlev” görüyorlar.

*

Olayı özetleyelim..

CHP Milletvekili Dr. Ali Şeker, Prof. Dr. Ahmet Ağırakça’yı, Başbakan Binali Yıldırım’ın cevaplandırması istenen bir soru önergesiyle TBMM gündemine taşımıştı.

Derdi, Şamil Yayıncılık tarafından yayınlanmış olan 6 ciltlik Şamil İslam Ansiklopedisi’nde yer alan “mürted” maddesi..

Ansiklopedinin genel yayın yönetmenliğini ve ilmî redaksiyonunu yapan kişi Ağırakça..

Ansiklopedide “Kâfirleri tekfir etmeyenlerin [yani kâfirleri müslüman sayanların], kâfirler hakkında şüpheye düşenlerin [yani kâfir sayıp saymama konusunda kararsız kalanların] ve uydukları İslam dışı ideolojilerinin doğru olduğuna inananların [Tanım gereği, İslam dışı olduğunda yanlıştır]; anıt mezar ve ölülere tapanların [Ki Allahu Teala’dan başkasına tapmak şirktir]; Yahudilik, hristiyanlık, komünizm, kapitalizm, demokrasi, sosyal demokrasi vb. şirk düzenlerini doğrulayıp tasdik edenlerin [Hüküm koyma bakımından kulları Allahu Teala’ya denk ya da üstün tutmak şirk ve küfürdür] ” mürted, yani İslam’dan dönmüş olacakları ifade ediliyormuş. 

Ayrıca, “Mürted’in cezası, eğer tevbe etmezse öldürülmesidir” deniliyormuş.

CHP milletvekilinin bir başka derdi de şu: Aynı ansiklopedinin "nüşüz" maddesinde evliler için “erkeğin isteğini yerine getirmeyen kadın Allah’a isyan etmiş sayılır” ifadesi yer alıyormuş.

CHP’li milletvekili, soru önergesinde “Sayın Başbakan’a soruyorum sizce de öyle midir?” diyor.

*

CHP milletvekilinin bir başka sorusu daha var:

“Komünizm, kapitalizm, demokrasi, sosyal demokrasi vb düzenleri savunmak kafirlik olarak tanımlanmakta ve tıpkı IŞİD zihniyeti gibi cezaları ölümdür denmektedir. Hem bu ifadelerin, hem de kadına bakışın IŞİD zihniyetinden bir farkı yoktur. Bu zihniyete gençlerimizi ve üniversiteleri neden teslim ediyorsunuz?”

Bir de sarık meselesi var..

Ansiklopedide “Sarıkla kılınan namaz, sarıksız kılınan 25 namaza, sarıklı Cuma da sarıksız 70 cumaya bedeldir. Melekler sarıklı olarak Cuma namazını müşahede eder ve güneş batıncaya kadar, sarıkla namaz kılınarak dua ederler. Sarıklı kılınan iki rekat, sarıksız 70 rekattan daha hayırlıdır. Sarıkla kılınan namaza on bin sevap vardır” deniliyormuş.

CHP milletvekili çok akıllı ya, şu soruyu yöneltiyor:

“Rektör Ağırakça’nın ifade ettiği şekliyle sarıklı kılınan namazın sarıksız kılınan namaza göre oransal olarak daha yukarıda olması durumu hangi ilmi çalışmalar neticesinde tespit edilmiştir?”

*

Ağırakça, konuya ilişkin bir yazılı açıklama yapmış.

“Son günlerde şahsı ile ilgili basın ve sosyal medyada çıkan gerçek dışı, karalama amaçlı, suçlayıcı, kurgusal haber ve yorumları büyük bir şaşkınlık ve ibret ile izlediğini” belirtmiş.

Yani troller iş başında..

Ağırakça’nın ifadeleri şöyle:

28 Şubat zihniyetinin refleksleriyle yaklaşım gösterenlerin her hâlükârda mahcup ve mağlup olmaları kaçınılmazdır. Buna rağmen, özellikle siyasal iktidara talip bir ana muhalefet partisi mensubu milletvekilleri ve Genel Başkanlarının araştırma ve inceleme zahmetinde bulunmadan bu saptırmaların maşalığına soyunmalarını hayretler içinde müşahede etmekteyim. Yazımı 30 yıllık evveliyata dayanan bir ansiklopedide yer alan bazı maddelere ait bilgilerin kırpılarak gündeme getirilmesi ve adeta cımbızlanarak kamuoyuna ahlaksızca sunulması vicdani sorumluluktan fersah fersah uzak kalmaktadır. Yüzlerce yazar tarafından kaleme alınmış ve binlerce maddeden oluşan bu yayında ‘çamur at izi kalsın’ yaklaşımından hareketle aslı astarı olmayan çirkin savlarla şahsıma isnat edilerek servis edilen demokrasi, kadın ve sarığa dair bilgilerin hiçbirisi bana ait değildir. Basın etik ilkelerini çiğneyerek kirli odaklara kalemşorluk yapan şahısların, iyi niyetten uzak kalemleriyle yazdıkları bu asılsız iftiraları bilerek sosyal medyada dolaşıma koyup sahiplenmeleri, vicdan ve ahlak açığının aleni bir göstergesidir. Akademik temellendirmeden tamamen uzak bir üslupla şahsımı hedefleyerek, yıllar önce yayınlanmış bir ansiklopedide yer alan ve kesinlikle bana ait olmayan bilgileri manipülatif çerçeveye oturtarak, yıllardır ulaşamadıkları iktidar hırslarını kara çalarak beslemeye çalışanları şiddetle kınıyor ve vicdanlarıyla baş başa bırakıyorum.”

*

Bilgilerin hiçbirisi Ağırakça’ya ait değilmiş..

Ansiklopedide dile getirilen hususlarda hiçbir yanlışlık yok. Neden bunu söylemiyorsun?..

Başına taktığın sarık, farz olan birşey değil.. Fakat burada hakkı söylemen farz.

Sen de söylemeyeceksen, kim söyleyecek? Muhatap doğrudan sensin. Top, ayağına gelmiş.

“Dindarlık olsa idi ruhsuz cübbe ile sarık
“Senden üstün olurdu sarıklı cübbeli sırık.”

*

İmdi, mesela Roma İmparatorluğu ile ilgili bir ansiklopedi hazırladığımızı düşünelim. 

Roma’da kölelik yasal mı? 

Yasal.. 

Bir köle kaçmaya kalkışırsa öldürülür mü? 

Öldürülür. 

Peki, Roma ile ilgili ansiklopediye bunu yazmayacak mısınız?

*

Ansiklopedide ne denildiğini hatırlayalım:

“Kâfirleri tekfir etmeyenlerin [yani kâfirleri müslüman sayanların], kâfirler hakkında şüpheye düşenlerin [yani kâfir sayıp saymama konusunda kararsız kalanların] ve uydukları İslam dışı ideolojilerinin doğru olduğuna inananların [Tanım gereği, İslam dışı olduğunda yanlıştır]; anıt mezar ve ölülere tapanların [Ki Allahu Teala’dan başkasına tapmak şirktir]; Yahudilik, hristiyanlık, komünizm, kapitalizm, demokrasi, sosyal demokrasi vb. şirk düzenlerini doğrulayıp tasdik edenlerin [Hüküm koyma bakımından kulları Allahu Teala’ya denk ya da üstün tutmak şirk ve küfürdür]” mürted, yani İslam’dan dönmüş olacakları ifade ediliyormuş.

*

Diyelim ki siz, bir siyasal parti olarak, Anayasa’nın İslam Şeriati‘ne uygun hale getirilmesini talep ettiniz.

İlgili makamlar hemen harekete geçerler. 

Bunun Anayasa’ya, Atatürk ilke ve inkılaplarına vs. aykırı olduğunu söylerler. 

Sonra da partinizin kapısına kilit vurulur. 

Önde gelen yöneticilere siyaset yasağı getirilir. Yani ikinci sınıf vatandaş haline gelirler. 

Yönetilme hakkınız bâkidir, yönetici olma hakkınız elinizden gider. 

“Laik rejimin zimmîsi” haline gelirsiniz. 

Mevcut durumda zaten, “müslüman/Şeriatçı” kimliğinizle siyaset yapmak isterseniz, Osmanlı’nın zimmîleri gibi önünüze siyaset yasağı geliyor.

Şeriat nizamından farklı olarak, devlet için gidip ölme “hakkınız” elinizden alınmaz. 

"Şehit" olma hakkınız bâki.

*

“Hayır, ben Şeriat istiyorum, ama bunu Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı saymayacaksınız.”

Böyle dersen, birileri “Yok öyle 25 kuruşa simit” derler.. 

“İslam Şeriati’ni istemen, anayasal düzene karşı olman demektir” denilir.

Ama İslam'ın kendisi söz konusu olunca standart farklı olmalıymış.. 

Hem İslam’a aykırı olan herşeyi savunabilecekmişsin, hem de sana bunun İslam’dan dönmek olduğu söylenemeyecekmiş..

CHP usulü taksim.. "Hakça" bölüşüm ve paylaşım..

Uyanık CHP'li, Atatürkçülüğünden, “düzen”bazlığından taviz vermiyorsun, aforoz ve tekfir müessesesini kutsalların için sonuna kadar kullanıyorsun.. 

Ama sana göre İslam, senin gibi (Darwinci bilim çerçevesinde ifade etmek gerekirse) maymun soyundan geldikleri söylenenlerin serbestçe otladığı sahipsiz bahçe, öyle mi?

İtiraz ediyorsan buna itiraz et!..

Etmez..

*

Sarık mevzuuna gelelim..

Bu memlekette, sırf şapka giymediği için idam edilmiş, asılmış dünya kadar insan var..

İskilipli Atıf Hoca, şapka giymediği için de değil, Frenk Mukallitliği (Batı Taklitçiliği) adıyla bir kitap yazdığı için idam edildi.

Kitap yazdığı için..

Üstelik ortada henüz Batılılaşma serüveni de yoktu. 

Mustafa Kemal, henüz (Erzurum Kongresi sırasında Mazhar Müfit’e açıkladığı) gizli gündemini aşikâr gündem haline getirmemişti.

Buna rağmen, İskilipli Atıf Hoca, Atatürk ilke ve inkılapları aleyhinde kitap yazmakla suçlanarak idam edildi.

Kuzu, ırmağın yukarısındaki kurdun suyunu bulandırmıştı..

*

Şimdi düşünün.. Diyelim ki Türkiye’de Şeriat ilke ve inkılapları yürürlüğe konuldu. 

Sarık giymeyi mecbur hale getirdiniz. 

Ankara’da Kızılay Meydanı’nda sadece bir kişiyi bile sarık giymediği için sallandırsanız, ikinci olmamak için artık herkes sokağa sarıkla çıkar.

Türkiye’de bu yapıldı. Sırf şapka giymedikleri için insanlar idam edildiler.

Allahu Teala’nın hak dininden değil, Batılı keferenin şapkasından dönenler (daha doğrusu şapkaya iman etmeyenler) asıldılar.

Öldürüldüler.

CHP milletvekili önce bunun hesabını versin, mürtedlik konusunu ondan sonra konuşuruz. 

CHP'li biri kalkmış İslam’a (Erdoğan’ın tabiriyle “af buyurun) “şamar oğlanı” muamelesi yapıyor.

Diyanet, Hayrettin “Karaman koyunu” vs. ne yapıyor?..

CHP’li hadsiz karşısında (şeytan-ı ahras / dilsiz şeytan demeyelim) lal ü ebkem..

Güçleri gariban müslümanlara yetiyor.

*

Kaldı ki, İslam’a göre sarık mecburî değildir. “Şu kadar sevaptır” diye özendirilir, fakat giymemek ne suçtur, ne de günah.

Giyersen sevaptır, giymezsen birşey yok.

Ama, CHP milletvekili, bunun bir ansiklopedide yazılmış olmasından bile rahatsız.

Vatandaş, kanun çıkartıp sana “İlla da sarık giyeceksin! Yoksa seni Kızılay Meydanı’nda sallandırırız. Meclis’in önü daha iyidir” diyen mi var?

*

Ansiklopedide ayrıca, “Mürted’in cezası, eğer tevbe etmezse öldürülmesidir” deniliyormuş.

Putu vatan kavramı ve devlet kurumu olanlar için affedilmeyen suçların başında devlete ve vatana ihanet gelir.

Mesela şimdi Erdoğan ikide bir “İdam cezası gelsin.. 15 Temmuz darbecisi vatan hainlerini asalım” anlamına gelen şeyler söylüyor.

İtiraz eden?..

Yok!..

Putperest toplumlardaki devlete ve vatana ihanet suçunun İslam’daki muadili, Allahu Teala’ya ihanettir..

(TBMM‘nin açılışından sadece altı gün sonra, yani 29 Nisan 1920 günü Hıyanet-i Vataniye Kanunu çıkarılmıştı. Kanun, TBMM’nin meşruiyetine karşı her türlü sözlü ve yazılı muhalefette bulunmayı vatana ihanet sayıyor, bu suçları işleyenlerin idamla cezalandırılmasını hükme bağlıyordu. 

Yani TBMM’ye iman etmemenin cezası idamdı.

İmandan/ahdinden/sözünden dönme de değil, iman etmeme.. 

CHP’li ukala, İslam dininde Allahu Teala’nın mevkîinin TBMM’ninkinden daha düşük olmadığını öğrenememiş. Öğrensin!)

Senin vatanının da, toprağının da, milletinin de, milletvekillerinin de yaratıcısı olan Allahu Teala’ya ihanet.. İşte İslam için, idamı hak eden ihanet bundan ibarettir.

*

Bu da, sadece müslüman olup da İslam’dan dönenler, bunu tutup ulu orta ilan ederek dinden dönüşünün reklamını ve propagandasını yapanlar içindir. 

Baştan beri gayrimüslim olanlar için birşey yok..

Üstelik bu, bir İslam devleti için geçerli kuraldır. Senin laik devletini ilgilendiren bir mesele değil. 

Bir İslam devletinin yasa ve kurallarının CHP milletvekilinin keyfine uygun olması gerekmiyor.

Artı, böyle bir mürted, tevbe etmesi, yani Kelime-i Şehadet getirmesi durumunda idam edilmez.

Kendisini kurtarması için sadece beş altı kelime söylemesi kâfidir.

Yani şöyle birşey yaşanmaz:

“- Nasıl öldürülmek istersin, yağlı urganla mı, cellat baltasıyla mı?

“- Niye ki?

“- Şapka giymedin.. Seni takkeli görmüşler. Ata’mızın şapkasına ihanet ettin.. Cezası idam..

“- Tamam giymiştim ama, tevbe ettim.

Yaşasın şapka! Bak şimdi başımda takke yok. Şapka var

“- Olsun.. Ulu Atamızın Şapka Kanunu’na muhalefet ettin mi? Ettin!. Cezası sabit oldu.. Hemi de Atamı koruma kanunu var. Atam bunu yapmışsa iyi yapmıştır. Atam yanlış yapmış olabilemez. Eğer dersen ki ‘Atanız yanlış yapiy, zulmediy’, senin ölünü de ikinci kez idam ederiz. Atamızın şapkasına ihanetin cezası ölümlerden ölüm beğenmektir. Burayı ne sandın, İslam devleti mi sandın?.”

 

KÂZIM KARABEKİR'İN DAMADI PROF. ÖZERGİN ANLATIYOR

 




Teklif dergisinin Ağustos 1988 tarihli altıncı sayısında Prof. Dr. Faruk Özergin ile yapılmış bir röportaj yer alıyor.

Özergin, Kâzım Karabekir'in damadı. 

İlk soru, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası/Partisi'nin varlık gerekçesi ile ilgili..

Kurulmasına gerek var mıydı?

Cevap şöyle:

Türkiye, İstiklal Harbi'ni kazandıktan sonra, Mustafa Kemal Paşa'nın etrafında bu harpte emeği olmayan bir dalkavuk kitlesi toplandı. Bunlar Ankara'da büyük bir dalkavuklukla Mustafa Kemal Paşa'yı göklere çıkarıcı bir harekete geçtiler. 

Apaşikâr görülüyor ki, ve günün birinde de neşriyatı [yayını] çıkınca görülecek ki, devlet belgeleri açılırsa, tarihçiler buna eğilirse, görülecektir ki, Mustafa Kemal Paşa, bütün iktidarı avucunda toplayabilmek, Padişahlığı atmak, kendisi hem Büyük Millet Meclisi başkanı, hem halife olmak suretiyle, büyük gücü elinde toplama hareketine girişti. 

Bunun üzerine İstiklal Harbi'ni yapmış olan belli başlı kişiler, bu kadar aşırılığı doğru bulmadıkları için, bunu frenlemek için karşı durmaya başladılar. Keza Meclis'te de ilk muhalefetler, İkinci Grup falan denilen, bu şekilde çıktı. 

Daha sonra birden bire fikirler değişti. Hilafet meselesi olmayınca, Kemal Paşa büyük bir yıldırım hızıyla, bir gece yarısı Halife'yi [Vahideddin'in yerine halife ilan edilen Abdülmecid'i Sirkeci'den trene] bindirip göndermek suretiyle o fikirden vazgeçti. 

(Abdurrahman Dilipak, İnönü Dönemi, İstanbul: Beyan Y., 1989, s. 151-2.)

Burada bir ara verelim.

Uğur Mumcu'nun Kazım Karabekir Anlatıyor adlı kitabı daha çok Atatürk'ün bu halifelik hevesini konu edinmektedir.

Balıkesir hutbesi filan bu hevesin ürünüdür.

*

Ancak, İngilizler'in derdi sadece Osmanlı hanedanıyla değildir, hilafet kurumunun kökünden kaldırılmasını, yerle yeksan edilmesini istemektedirler.

Roma'daki (daha eski) papa değil fakat İstanbul'daki halife, çağdaş uygarlık düzeyi için zararlıdır, irtica anlamına gelmektedir. (İngiltere Kilisesi, mezhep farklılığından dolayı Papalığa değil, doğrudan Kraliyet makamına bağlıdır. Evet, İngiltere kralı/kraliçesi, aynı zamanda kilise kurumunun başıdır. En üst düzey din adamı ise Canterbury başpiskoposudur. VIII. Henry, karısından boşanmasına izin vermeyen papaya kızdığı için, 1534 yılında, "Bundan sonra İngiltere'deki kiliseler Papalığa değil bana bağlı" demiş.. O zamandan beri, yani beş asırdır durum bu. İngiltere'nin Roma'daki Papalık gibi teokratik bir devlet, bir din devleti olduğunu söylersek hata etmiş olmayız.)

Bu noktada, hem bürokraside hem de siyasette zirveye tırmanmış, uzun yıllar başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yapmış olması hasebiyle devlet sırlarına vakıf olmuş bulunan Turgut Özal'a kulak vermekte fayda var:

Özal, 1991’de dönemin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği başkenti Moskova’ya resmi ziyarete giderken, programı takip eden gazeteciler arasında Türkiye Gazetesi adına dönemin başyazarı Yalçın Özer de vardı. Ziyaretin Moskova’dan sonraki ayağı, o dönem Sovyetler’den kopmamış olan Ukrayna’nın Kiev şehriydi. Özal, bu gezi sırasında beraberindeki gazetecilere, bir bölümünü yayınlamamak üzere, çok önemli açıklamalar yaptı. ...

... Bundan kısa süre sonra, Yalçın Özer, beraberinde aynı gruptan bir başka gazeteci ile özel bir mülakat için yeniden Özal’ın yanındaydı. ... Özal şunları anlattı: 

“Bizim sıkıntılarımızdan birisi de ülkemizin sıcak kuşakta bulunmasıdır. Bu ülkelerde satılık insan bulmak çok kolay. Bir Almanı, İngilizi, Fransızı, Japonu ve bir Rusu satın alamazsınız. Osmanlı’yı yıkmadan önce içerden bazı kimseleri İngilizler satın almışlar. (...) İngilizlerden maaş alan Osmanlı Güney Cephesi Başkomutanı Cemal Paşa’ya (Hasan Cemal’in dedesi) talimat vererek, Şam’daki İslam alimlerinin, ki Şam o zaman İslami ilim merkeziymiş, genç kızlarını konağına getirmesi, onları alkollü içki içmeye zorlaması ve tacizde bulunarak .... Bu yüz kızartıcı olaylar süratle Arap alemine yayılmış ve ‘Osmanlı artık bozulmuş ve İslami yoldan çıkmıştır’ propagandası yapılarak, Araplar Osmanlıya düşman yapılmıştır. Özellikle Hicaz’da hazır bekleyen Şerif Hüseyin de işin esasını bilmeden ve duyduklarına inanarak Arapların Osmanlı aleyhine İngilizler ile birlikte kıyama geçmesine sebep olmuştur. ...

"... CHP’lilerin büyük dedeleri Mithat Paşa ve ‘Kinim dinimdir’ diyen Ispartalı Hüseyin Avni Paşa ekibidir. Dedeleri ise Jön Türkler ve 600 yıllık Osmanlı devletini 6 yılda yıkmayı becerebilen 3’lü çete: Yüzbaşılıktan paşalığa yükselen Enver, posta memurluğundan paşa olan Talat ve malum Cemal Paşalar... 

"Halifeye saygıyı dinî bir vecibe sayan Hint Müslümanlarını bir türlü kontrol edemeyen İngilizler, Osmanlı'dan sonra kurulacak yeni devlete bir şartla izin verdiler: 5 yıl içerisinde hilafeti kaldırmak... Ve 1924 yılında hilafet kalktı, Müslümanlar başsız kaldı. Şimdi Hıristiyanların Papa’sı var, Müslümanlar ise darmadağın. ... Hindistan Müslümanlarından dua dışında bir şey istenmediği halde bu direnişe destek için tonlarca altın gönderildi. Ancak bu altınlara CHP’liler el koydu ve bir kısmıyla da malum İş Bankası’nı kurdu." 

Prof. Özergin'in sözlerinin devamını inşaallah bir sonraki yazıda görelim.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...