İKİ HİKÂYE: AFGANİSTAN İSLAM EMİRLİĞİ VE ATATÜRKİST (ATATÜRK PUTÇUSU) VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) YENİ TÜRKİYE

 






Ali İhsan Çelikkan

Makale yazarı: Ali İhsan Çelikkan (Yıl: 1, Sayı: 4, 1 Ekim 1952, yayıncı: 
Türkiye Milli Talebe Federasyonu)

Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin 1928 yılında verdiği ilk mezunlar öğretim elemanlarıyla birlikte.. Önde soldan sağa beşinci sırada oturan kişi Nusret Metya‘dır. 

Nusret Metya, Devletler Hususi Hukuku Ders Notları, Ankara: Ankara Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti, 1939.

Nusret, Hukuk-i Hususiye-i Düvel, İstanbul: Hukuk Medresesi Talebe Cemiyeti, 1336.





TANIMLANAMAYAN VE TANINMAYAN: AFGANİSTAN.. 

LOZAN'DA TANIMLANAN VE TANINAN: TÜRKİYE



(İlk yayın tarihi: 25 Temmuz 2023)



"TBMM Heyeti olarak gittiler, Türkiye olarak döndüler."

Bunu diyen Prof. Baskın Oran..

Birşey daha diyor: "Türkiye Devleti 24 Temmuz 1923'te, Türkiye Cumhuriyeti 29 Ekim 1923'te kuruldu."

Yani Türkiye Devleti Lozan Antlaşması'yla kurulmuş.. 

Kuranlar, antlaşmaya imza atan devletler oluyor.

Söz konusu "devletler" şunlar: İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Romanya, Sırp Hırvat Sloven Krallığı, Japonya.

TBMM Heyeti de imza atmış, fakat devlet sıfatıyla değil, bir "heyet" (kurul) olarak.. 

Dolayısıyla, Baskın Oran'a bakılırsa, Türkiye Devleti'ni kuranlar, gâvur devletleri.

*

TBMM Heyeti, bu devletlerin huzuruna heyet olarak çıkmış, onların imzasıyla "devlet" olmuş.

Anlatılan "başarı" hikâyesi, "zafer" destanı bu..

Seni "tanımışlar".

Bu gâvurlar seni öyle durduk yere tanımazlar.. Sömürünün ve sömürgeciliğin kitabını yazmışlardır, adamın iliğini emer, kanını su diye içer, iflahını keserler..

Yanlarına heyet olarak gideceksin, devlet olarak çıkacaksın.. O kadar basit mi?!..

"Tamam koçum, sen devletsin, aslansın kaplansın" demeleri için onlara birtakım rüşvetler vermeni beklerler.

Sorun şurada ki "rüşvetin belgesi olmuyor". (Selim Edes'in kulakları çınlasın.)

*

TBMM Heyeti, o devletlerin istediklerini verdi..

Mesele sadece Kuzey Suriye, Batı Trakya, Adalar, Musul ve Kerkük değildi.

Evet, Misak-Millî (ulusal yemin), tıpkı TBMM milletvekillerinin yaptığı yemin gibi okunup geçilen bir tekerlemeye dönüştürüldü.

Fakat olay bununla kalmadı..

TBMM Heyeti oraya "mücahid bir müslüman toplum"un temsilcileri olarak gittiler, "devletin dinini imanını" Lozan masasında bırakmış olarak döndüler.

Milletin (devlete hakim olan) dinini verdiler, karşılığında devlet olarak tanınmayı aldılar.

Tamam, "devlet" olacaklardı, fakat "dinsiz devlet" olacaklardı.

TBMM Heyeti bunu kabul etti.

*

Afganistan bunu kabul etmedi.

O yüzden Taliban Hükümeti tanınmıyor.

*

Beş dönem milletvekilliği yapmış olan merhum Süleyman Arif Emre, Lozan’daki “gizli” mutabakatı, 11 yıl önce, 26 Haziran 2012 tarihinde TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’na anlatmıştı.

Okuyalım:

TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon: DARBE

Giriş: 12.00, Tarih: 26/6/2012, Grup: Uyan

DARBELERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU BAŞKANI YAŞAR KARAYEL– Muhterem Süleyman Ağabey, ev sahipliği yaptığınız ve bizi kabul ettiğiniz için size teşekkür ediyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi ülkemizde demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz hale getirmek isteyen bütün girişim ve süreçlerin tüm boyutlarıyla araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla dört siyasi partimizin de müştereken vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin kabulüyle bir Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Bu Darbeleri Araştırma Komisyonu üç kısımdan oluşuyor: 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 80 darbesi ve 28 Şubat dönemindeki yaşadıklarımız ve 27 Nisan Bildirisi’yle oluşan üç tane komisyonumuz var. Biz bu 3’üncü komisyon olan, Darbeleri Araştırma Komisyonu, 28 Şubat ve 27 Nisan dönemini araştırıyoruz. Buradaki arkadaşlarımız, Avukat Feyzullah Kıyıklık Bey, İstanbul Milletvekilimiz; Avukat İdris Şahin Bey, Çankırı Milletvekilimiz, bizim aynı zamanda komisyon sözcümüz, AK PARTİ milletvekili her ikisi de; Sırrı Süreyya Önder Bey İstanbul Milletvekilimiz, kendisi Adıyamanlı, sizin de hemşehriniz, şu anda Barış ve Demokrasi Partisi adına burada bulunuyor. Benim ismim de Yaşar Karayel, Kayseri Milletvekiliyim, bu alt komisyonun başkanlığını yapıyorum. Bize ev sahipliği yaptığınız için size teşekkür ediyoruz.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Biz de teşekkür ederiz.

BAŞKAN – Sağ olasınız. Öncelikle, kayıtlara geçmesi açısından kendinizi kısaca, biyografinizi söyleyerek lütfederseniz memnun oluruz. Buyurun efendim.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben, 1923 doğumluyum. Mesleğim avukat, önce Ankara’da, sonra Adıyaman’da avukatlık yaptım. Sonra Adıyaman’da politikaya giriştim, 65 seçimlerinde Yeni Türkiye Partisinden milletvekili seçildim. 

Şimdi, gerçekten Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, bütün bu davalar nasıl oldu? Darbelerin meydana getirdiği yamukluk sebebiyle siyasi parti hak ve hürriyetleri nasıl ortadan kaldırıldı, onu anlatmak istiyorum. Şu şekilde: Gene belgelere hemen el konuluyor, bir yere, çuvala muvala saklanıyor. Ondan sonra, Başsavcı birçok kendi yakını olan yazarlara, gazetecilere delil ihdas etmek için makale yazdırıyor, o makaleyi Anayasa Mahkemesine götürüp veriyorlar…. Ondan sonra, belge yok, Partinin her şeyi kapalı, bir de üstelik partilerin hukukunu garantiye, istikrara kavuşturmak için Siyasi Partiler Kanunu tedvin edilmiş o sırada, 648 sayılı Kanun ve ondan sonra da onu takip eden kanunlar. Bu kanunları nasıl aşıyorlar? Despotluk yapmak için yani bir nevi darbe içgüdüsünden kaynaklanıyor.

Biz Anayasa Mahkemesine diyoruz ki: “Efendim, birkaç şahsın sözüyle milyonlarca oy almış bir parti kapatılamaz." Siyasi Partiler Kanunu’nda gerçekten isabetli bir hüküm var. Ne diyor o, "Evvela, o kişiler ait olduğu mahkemede yargılanır, siyasi yasakları çiğnediğine dair mahkeme karar verir. O kararı, Anayasa Mahkemesi Savcısı partiye gönderir, bir ay içerisinde o şahıslar ihraç edilmezse, parti kabullenmiş olur o yasak fiilleri, ondan sonra dava açılır." 

Anayasa Mahkemesi oturuyor, diyor ki: “Ben, o şahıslarla ilgili 3-5 kişinin mahkemeye sevk edilmesini edilmemesini ciddiye almıyorum. Ondan dolayı, sizin dayandığınız o savunma maddesini, biz hem Anayasa Mahkemesiyiz hem de kanunları yargılayan mahkemeyiz, iptal ettik. Başka diyeceğiniz var mı?” 

İnceliyoruz, bir madde daha buluyoruz, “Peki, öyleyse inceleyelim.” diyorlar. 

Ertesi gün, biri çağırıyor “Evvela bu davalara duruşmalı bakılır” dediği hâlde o zamanki 648 sayılı Kanun’da, “Peki, duruşmalı bakalım” dediler, sonra dediler ki “Yanılmışız, duruşmasız bakacağız.” 

Daha sonra 2’inci maddeyi de öne sürdük, “Bu varken de kapatamazsınız dediler. Biz onu da inceledik, onu da iptal ettik” dediler.

Hadi bakalım ne diyeceksin! [Erbakan] Hoca da o zaman Genel Başkan, dedi ki: “Ormanda bir fil çamları devire devire geliyor, hiç kurtuluş yok.” 

Refah Partisinin davası da o şekilde, aynı prosedürde, partilerin savunmasını sağlayan maddeler iptal edilmek suretiyle, Fazilet Partisi de o şekilde kapatılmıştır. 

Yani, Türkiye’de ne demek oluyor bu: Siyasi hak ve hürriyetler mahkemelerin darbe içgüdüsüne kapılmaları dolayısıyla işlemez hâle gelmiş bulunuyor. Mesela o zaman şeyle ilgili “kayıp trilyonlar davası” var. Makbuzları, belgeleri ortaya koyacağız, altmış sekiz çuvala doldurulmuş, üstü mühürlenmiş, onu çıkartıp okuyamıyor, kullanamıyorsunuz. Ondan sonra, hadi bakalım, sen hamasi bir nutuk çek de parti kurtulsun!…

Bildiğiniz gibi 1’inci, 2’inci Meşrutiyeti Abdülhamit Han ilan etmişti fakat Abdülhamit Han, darbeyle, darbe-i hükûmetle tahttan indirildi. İlk defa orada başladı böyle bir zorbalık diyelim. 

Cumhuriyetten sonra niçin sık sık darbe ve darbe gerilimi meydana gelmiştir? Bildiğiniz gibi, cumhuriyette, Avrupa’da olduğu gibi, din ve vicdan hürriyeti ilmî tariflerine uygun olarak kabul edilmemiştir. Devamlı tek taraflı, Müslümanları ezecek şekilde bir tatbikata müsait bir şey ortaya konmuştur. Niçin bu yapılmıştır? Şimdi "Efendim, biz yeni bir inkılap yaptık.”

İşte İstiklal Mahkemelerinin fonksiyonunu biliyorsunuz, birçok kişi hiç yüzünden, sorgusuz sualsiz idam edilmiştir. “Bu şartları da göz önünde tutarak, biraz da şey davranmak lazım, devrimler oturuncaya kadar yerine böyle şeylerden bahsetmemek lazım.”

Şimdi, şu şekilde bir hatıramı anlatacağım, kısa kesmek için, çok teferruatlı olaylar var da: 1965 senesinde Meclise ilk defa girdiğim zaman, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Meclise getirilmişti, Yeni Türkiye Partisi milletvekili ya da grup başkan vekili olarak, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planına bir ek yapılmasını önergeyle teklif ettim. Dedim ki: “Yalnız maddi hedeflere yönelik bir planlama yetersiz kalır. Osmanlı devrinden beri sükûta başlayan ahlakımızı yeni nesilleri eğiterek bir de manevi kalkınma, ahlaki reform yapmamız lazım gelir" diye bir önerge verdim. 

Bu önergeden sonra, İsmet Sezgin çıktı, dedi ki: “Sarahaten böyle bir hükmü yok ama planı zımnen vardır, önergenin, teklifin reddine…”

O sırada da Ali İhsan Çelikkan diye bizim Yeni Türkiye Partisi’nin bir milletvekili vardı, Gümüşhane Milletvekili, Ekrem Alican Bey’in de akrabası. Ali İhsan Çelikkan dedi ki“Arif Ağabey, ben senin önergene oy verdim, haberin olsun.” 

“Ya, İhsan aynı partideniz.” dedim. 

“Ondan dolayı değil de içtenlikle oy verdim. Şimdi bir hatıramı size anlatacağım.” dedi….

Şimdi, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na verdiğim önergesinden sonra Ali İhsan Çelikkan “Ben bu konuyla ilgili tarihî bir hatıramı size anlatmak isterim.” dedi ve şöyle anlattı:

... [Bunlar] 40- 50 tane solcu genç, Türk Millî Talebe Federasyonu solcu bir teşekküldü o zaman…. Celal Bayar’a gidiyorlar, Tevfik İleri’yi şikâyet ediyorlar, diyorlar ki: “Tevfik İleri, Milliyetçiler Derneğine para yardımı yaptı. İlerici, Atatürkçü olan Yalman’ı Hüseyin Üzmez ondan dolayı vurdu.” … 

Ali İhsan Çelikkan …, o solcu gençlerle beraber kendisi de talebeymiş o zaman, Ekrem Alican Bey’in tesiriyle düzeltmiş fikirlerini.

Celal Bayar … “Söyleyin bakalım gençler, laikliğin bizdeki esas hedefi nedir?” 

Gençler demiş ki: “Efendim, din işi ayrı olacak, devlet işi ayrı olacak.” 

“Hayır oğlum, sadece o değil.” 

"Kanunlar yapılacağı zaman dinî kurallara hiç müracaat edilmeyecek.” 

“O da değil, şu da değil.” 

“Peki efendim nedir?” demişler, 

Celal Bayar aynen şöyle söylüyor, Biz zor anda, gizli celsede Batılılara söz verdik, belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur diyor Bayar. 

Ali İhsan Çelikkan bunu duymuş.

O esnada solcu olmayan gençlerden birisi de Celal Bayar’ın bu sözüne şahit olmuş. Bizim eskiden “Hulusi Özkul” diye bir Adana milletvekili vardı, şimdi sağdır, mevcuttur…. Hulusi Özkul da orada, aynen Celal Bayar’ın bu ikrarını dinlemiş.

Şimdi yani esas maksat zamanla bu milleti, şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan ve karakterden uzaklaştırmak, gaye bu yani “maneviyatını öldürmek” desek de aynı manaya geliyor. Şimdi böyle olduğu için…

 Celal Bayar şunu da ilave ediyor: “Bu Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini bizde devlet başkanları yapar. Başka? Ordu yapar, devlet başkanları yapar ve ondan sonra mahkemeler yapar. Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardır. Batılılara biz böyle söz verdik, hadi bakalım inkılapçı gençler, böyle bilesiniz, böyle hareket edesiniz.”

Bu zihniyet ve bu iş birliği ortada olduğu için, sık sık bu sebebe dayalı olarak, laiklik de doğru dürüst tarif edilmediği için, bu yüzden partiler kapatılıyor, darbeler yapılıyor, “İrtica geliyor, geldi, gelecek, öyleyse bu partiyi kapatalım.”

Bakınız Menderes Meclis konuşmasında bir cümle söylemiş. Menderes’e karşı Meclis o kadar sert davranmıştı ki ben o hadiseleri hatırlıyorum. Ben o hadiseleri hatırlıyorum, demiş ki: “Arkadaşlar, Meclis her zaman gündemine hâkimdir, siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz.” 

Şimdi, bir general başka bir darbede, aynen, ben televizyondan dinledim, böyle dediği için bile onu idam ettiler. Şimdi, şey buradan başlıyor; gerçek demokrasiye geçmek şöyle dursun, milletin bütün manevi değerleriyle karşılaşma gibi, mücadele etme gibi bir mecraya girmiş bulunuyor. Onun için, bu sebepten, “Efendim, laikliğe aykırı hareket ettin, biz senin partini kapatacağız.” Adalet Partisinin de aleyhine dava açan bu sebepti, bu gerekçeydi. Hatta, gelelim 28 Şubata….

Şimdi, devamlı olarak İslami hareketin sindirilmesi, etkisiz hâle getirilmesine çalışılmıştır. Bilhassa, İnönü devrinde -ben İçişleri Bakanlığında memurdum, hem memur hem talebeydim- İnönü zamanında İmam Hatip okulları kurulması yasaktı, ilahiyat fakültesi kurulması yasaktı, İslami müessese kurulması yasak, hepsi yasak. 

Ahmet Hamdi Akseki, merhum -bilahare Diyanet İşleri Başkanlığında ben memur da oldum- “Memleket asıl irticaya şimdi girdi.” diyor. Şimdi, camilerde cuma hutbesi okuyacak hoca kalmamış, cenaze yıkayacak hoca kalmamış. Bir köylü delikanlısı “İşte, ben hocayım.” demiş, ona “Sen hoca değilsin.” diyen de yok. 

Öyle bir korkunç Fetret Devri uygulandı ki ben şuna şahit oldum İçişleri Bakanlığında memurken: 5-6 bin kişi listeye konuyor, eski müftülerden, dinî bakımdan, nice bilgili ilim adamlarından, şundan bundan, bunlar sürgüne gönderiliyor. Şarktaki garba, garptaki şarka, şimaldeki cenuba, cenuptaki şimale sürgüne gönderiliyor. Maksat, dine baskı yapıp sindirmek.

Ondan sonra ne yapılıyor? Aleyhlerine dava açılıyor, delil olsun, olmasın. Ertesi sene gene aynı tatbikat, ertesi sene gene aynı tatbikat. Dinî eğitim yasaklandığı hâlde yetinilmiyor onunla, bir de böyle bir idari mekanizma işletiliyor. Neticede, memleket, tamamen, Bayar’ın dediği şekilde dini unutturma politikasını önemli bir politika olarak benimsemiş sayılıyor.

Şimdi, bu 28 Şubatlar, bizim partilerin kapatılması falan filan aynı zihniyetin devamından ibarettir.

Bakınız, şimdi, Vural Savaş Refah Partisini kapatmak için dava açtı. İddianamesinde şuna dayanıyor: Erbakan on sekiz maddelik, Millî Güvenlik Kurulunun dayattığı laiklikle ilgili şartları kabul edip uygulamadı, ondan dolayı bunun partisinin kapatılması lazım diyor. Bu gerekçeyle dava açıyor. Anayasa Mahkemesi aynı gerekçeye başka gerekçeler ekleyerek parti kapatıyor. Fazilet Partisi de aynı şekilde kapatılıyor. 

Yani İslami herhangi bir mesele bir siyasi parti tarafından ele alınsa derhâl o şaibeli hâle düşmüş oluyor….

Bizim bu konuda, yalnız, Celal Bayar’dan edindiğimiz o itirafa ilaveten bir de şunu hatırladım: Hukuk fakültesinde 1944 senesinde Lozan seçmeli ders olarak bize okutulmuştu. Nusret Mete isminde bir profesörümüz, o da aynı şekilde söylemiştir, “Bizdeki laikliğin gayesi budur” demiştir. [Bant/kaset kaydı çözülürken Metya şeklindeki soyadının yanlışlıkla Mete olarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Nusret Metya, Lozan‘da, Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Müşaviri sıfatıyla görev yapmıştır.]

Bizim parti, Millî Nizam Partisi, [Milli] Selamet olarak ortaya çıktıktan sonra daha, henüz, tam manasıyla teşkilatlanmadan şöyle bir komployla karşılaştık: Orhan Birgit bana rast geldi -Hazineden geliyorum, ben hem avukatım hem Genel Başkanım o sırada- dedi ki: “Arif Bey, niye o kadar rahat adamsın sen? Bu Demirel ne yapmış? Demirel Selamet Partisinin kapatılması için bir dosya hazırlattırmış, bu dosyayı da Millî Güvenlik Kuruluna göndermiş, iki gün sonra Millî Güvenlik Kurulunun toplantısında kapatılmalıdır derse derhâl siz kapatılacaksınız” deyince tabii, ben çok üzüldüm, başımdan aşağı kaynar su döküldü….

Ne yapmışlar, biliyor musunuz? Kadir Mısıroğlu’nun harf inkılabı aleyhinde, Atatürk aleyhinde, getirilen Ceza, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu hepsi gâvur kanunudur diye yazdığı makalelerin üstüne şimdi Genel Başkan Süleyman Arif Emre konuşuyor diye bir sahte giriş eklemişler. Bunları banda çevirip bu bantları da paşalara göndermişler ki paşalar onu okuyacak, ertesi gün partiyi şey edecek….

Şimdi, benim hatırımda kaldığı kadarıyla Fransa’da buhranlı bir dönemde, sanıyorum, Vichy Hükûmeti diye beceriksiz bir hükûmet varmış. Dört kuvvet komutanı, aynen Türkiye’de olduğu gibi, deklarasyonla, “Çekilsin bu hükûmet, biz yenisini kuracağız.” diyorlar. Bütün Fransa halkı, bütün sivil toplum kuruluşları, sendikalar, partiler, hatta seksenlik kadınlar bile reaksiyon gösteriyorlar. “Darlan’ın askerlerine biz süpürge sopasıyla, ekmek bıçağıyla karşı koyarız.” diyorlar ve ilk yaptırım olarak Demokratik Cephe genel grev ilan ediyor. Genel grev ilan edince grevi kırmak için GMC’ler, cipler sağa sola gidiyor, hiçbir şey yapamıyorlar. Öyle bir Fransa. İki üç gün sonra bakıyorlar ki durum vahim, “Biz büyük milletimizden özür dileriz. Varsa cezamızı çekmeye razıyız, biz deklarasyonumuzu geri aldık.” 

Şimdi, Türkiye de demokrasiyi muhafaza konusunda buna benzer tavırları sürdürürse demokrasi gerçekten Türkiye’de yerleşir ve bir daha da geri dönülemeyecek hâle gelir. Ama darbe olacakmış, ben darbeci değilim ama yan cebime koyarsanız memnun olurum kabîlinden, 27 Mayısta İnönü’nün yaptığı gibi… İnönü 27 Mayısta tavır koysaydı bir şey olmazdı. 

Bütün diğer partiler “Bana ne canım, aleyhine darbe yapılacak olan parti düşünsün, ben bu işe karışmayayım.” dedi miydi, o zaman demokrasi gemisinin delinmesine izin verilmiş oluyordu….

BAŞKAN – Rahmetli Erbakan Hoca, bir televizyon programında Amerikan kriptolarınıgöstererek Amerika’nın Refah Partisi Hükûmetinden rahatsız olduğunu ve bu iktidarın düşmesine dair bir kriptodan bahsetti. Siz gördünüz mü onu?

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben onu gördüm, okudum, Hoca’ya tekrar verdim. Tamamen CIA’nin öyle bir raporu var, o da bizim elimize geçmiştir. Bilhassa Hoca’nın D-8’leri kurmuş olması Amerika’yı son derece kızdırmış ve “Mutlaka bu Hükûmet bertaraf edilmelidir.” kanaati hasıl olmuş….

*

Beş yıl önce, 7 Ağustos 2018 tarihinde Yeni Şafak gazetesi şöyle bir haber yayınlamıştı:

“İngiltere ile Lozan'dan önce gizli hilafet anlaşması yapıldı”

Derin Tarih yıllardır merak edilen gizli anlaşmanın perdesini aralıyor.

Atatürk’ün okul arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in yakın dostu İsmet İnönü’ye yazdığı, Lozan Antlaşması öncesinde imzalanan gizli anlaşmayı ifşa eden mektupların tam metni ilk kez Derin Tarih’te.

Prof. Dr. Metin Hülagü mektupları tarihî önemi ve muhtevası açısından değerlendirirken, Mustafa Armağan Ohrili Kemal’in İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupla resmî tarihe ve Lozan’a dair hangi ezberlerin yıkıldığını analiz ediyor.

Prof. Dr. Cemil Koçak, Prof. Dr. Mustafa Budak ve Gazeteci – Yazar Avni Özgürel ise İngilizlerle yapılan gizli anlaşmanın Hilafet’in kaldırılmasına etkisini açıklıyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den arkadaşı olan Ohrili Kemal Bey’in İsviçre’den Ankara’ya (Cumhurbaşkanı İnönü’ye) gönderdiği 1946 ve 1947 tarihli mektuplar yakın tarihin en merak edilen mevzularından birine ışık tutuyor. Ohrili Kemal Bey’in İnönü’ye sunduğu teklifler ve tavsiyelerin satır araları Lozan Antlaşması öncesinde Ankara ile Londra arasındaki hilafet pazarlığını ifşa ediyor. Kemal Ohri, Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran, ayrıca din eğitimini yasaklayan Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu İsmet İnönü’ye hatırlatmakta, anlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu anlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmektedir.

(https://www.yenisafak.com/hayat/ingiltere-ile-lozandan-once-gizli-hilafet-anlasmasi-yapildi-3388486)


"ACI HİKÂYEMİZ"İN CEVAP ARADIĞI SORU: PROF. İBRAHİM KALIN, MİT’TE BİR HİKÂYE YAZABİLECEK Mİ?

 





 

MİT Başkanı Prof. Dr. İbrahim Kalın, Malezya’dan ABD’ye kadar farklı coğrafyalarda tahsil görmüş dünyayı tanıyan bir akademisyen.. 

Aynı zamanda devletin en tepesinde görev yaparak Türkiye’yi de daha iyi tanımış bulunuyor.

Kalın, altı gün önce, 28 Mart 2026 tarihinde STRATCOM Zirvesi’nde (Uluslararası Stratejik İletişim Zirvesi) bir konuşma yapmış. (STRATCOM, T.C. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından 2021'den beri düzenlenen, küresel krizler, dezenformasyon, kamu diplomasisi ve yeni medya konularının ele alındığı uluslararası bir platform imiş.)

Kalın, konuşmasında güncel gelişmelerin yanı sıra önemli felsefî, fikrî ve kültürel konulara da değinmiş durumda..

Okuyalım (İletişim Başkanlığı’nın sitesinden naklen):

Kalın, 1970'li yıllardan itibaren postmodernist düşünürlerin kendilerine akıl, bilim, aydınlanma, ilerleme, din ve toplum gibi büyük anlatıların döneminin geçtiğini, artık kimlik, cinsiyet, etnik kimlikler ve sosyal sınıflar gibi daha mikro ilişkiler ve tarihler üzerinden insanlığın akışının devam edeceği tezini ileri sürdüğünü ifade etti.

İbrahim Kalın, ancak akıl, aydınlanma ve bilim gibi büyük anlatıların yerine neyin konulduğuna bakıldığında, postmodernistlerin tahminlerinin tersine yeni bir anlatıdan ziyade, tüketime dayalı kapitalist üretim biçimlerinin ve teşhir kültürünün söyleme ve eyleme hâkim olduğunu gördüklerini söyledi.

Postmodernizmin klasik moderniteye dönük eleştirilerinin, onun keskin uçlarının törpülenmesi anlamında önemli katkılar sağladığını ifade eden Kalın, şunları kaydetti:

"Fakat postmodernizmle birlikte tedavüle sokulan kavramlara baktığımızda yeni bir sorun yumağı ile karşı karşıya kaldık. Hakikatin inkârı, bilginin araçsallaştırılması, gerçekliğin sanal hâle getirilmesi, varlığın artık eğilen, bükülen, biçilen bir meta hâline gelmesi, bilginin anlamsızlaşması, siyasetin anlamını yitirmesi gibi kavramların kullanılmasıyla birlikte bir kargaşa dönemine girmiş bulunuyoruz. Bütün bunlar dünyayı daha rasyonel, daha özgür, daha adil kılmadı. Tam tersine irrasyonel, özgürlük karşıtı, daha karanlık güçlerin öne çıktığı, adeta Freud'un bilinçaltı tahminlerini doğru çıkartan bir karanlık döneme girdik. Öyle bir noktaya geldik ki bazıları bugün buna artık 'karanlık aydınlanma' diyorlar."

Kalın, bilmenin tek başına hiçbir zaman yeterli olmadığını kaydederek, "Bilmenin yanına muhakemeyi, bilginin yanına hikmeti koymak zorundayız. Çağımızın en büyük yanılgılarından bir tanesi 'bilgi çağı' diye ifade ettiğimiz şeyin aslında bir enformasyon, malumat çağı olduğu. Malumatın bol olduğu, bilginin giderek azaldığı, hikmetin ise ortadan kalktığı bir çağda yaşıyoruz. Her gün milyonlarca, milyarlarca bilgi verisinin, datanın üretildiği ama manasının, mahiyetinin, istikametinin bilinmediği, anlaşılamadığı, sorunlarımıza deva olmayan, çare olmayan bir bilgi yığınıyla, bir enformatik felaket dönemiyle karşı karşıya bulunuyoruz. Zira tek başına malumat, enformasyon üretmek insanın hedefine ulaşması için yeterli değil. Tek başına bilgi de yeterli değil, bilmek de yetmiyor, hikmete de sahip olmak gerekiyor." değerlendirmesinde bulundu.

"Bilginin varlıkla ilişkisini, hakikatin bilgiyle ilişkisini kuramıyoruz"

Hakikatin, eşyanın mahiyetini olduğu gibi aktaran bilgi olduğunu belirten Kalın, bu kritere uymayan her ifadenin bir iddia, ispatlanması gereken bir sav olduğunu, bilginin, eşyanın hakikatiyle bütünleşen bir tasavvur hâline gelmesiyle hakikate dönüştüğünü söyledi.

Kalın, eşyanın hakikatinden ayrı bir bilginin tasavvur edilemeyeceği için hakikat ile varlık arasında çok yakın bir ilişki olduğuna dikkati çekerek, "Fakat modernizm ve postmodernizm süreçlerinin bizi getirdiği noktada bilgiyle hakikat, hakikat ile varlık arasındaki bağı da kopartmış durumdayız. Artık bilgiyi araçsallaştırdığımız, hakikati keyfileştirdiğimiz, varlığı da kendi tasarruflarımıza göre inşa ve imar ettiğimizi düşündüğümüz bir çağda yaşıyoruz. Bunun neticesi olarak da bilginin varlıkla ilişkisini, hakikatin bilgiyle ilişkisini kuramıyoruz." diye konuştu.

Varlık tasavvurunun metaya indirgenmesinin modernitenin her şeyi kontrol altına alma arzusuyla doğrudan ilgili olduğunu ifade eden Kalın, şöyle devam etti:

"Modern dünyanın bizi getirdiği yer, hipermodernitenin bize empoze ettiği varlık tasavvuru kontrol edilebilir varlıktır. Kontrol etmek için de her şeyi niceliksel hâle getirip, hesaba kitaba tutulur bir biçime dönüştürmeniz beklenir. Bunu yapamadığınız yerlerde o şey sizin için bir varlık olmaktan çıkar. Kontrol edebildiğiniz kadar varlığa hakimsiniz demektir. Dolayısıyla bilginin amacı da giderek kontrol etmek hâline gelmiş bulunmaktadır. Bu bağlam içerisinde bizim hakikat kavramını yeniden kuşanmamız, bilgiyi tekrar doğru bir zemine oturtmamız, varlık tasavvurumuzu da doğru bir çerçevede yeniden ifade etmemiz gerekiyor.

Özellikle postmodernizmin antirealist, hakikati ve gerçekliği inkâr eden eğilimlerine karşı, bugünün hakikat sonrası eğilimlerine karşı biz hakikati savunmaya devam edeceğiz. İrrasyonalizme karşı aydınlanmış ama ayakları sağlam zemine basan aklıköleleştirmeye karşı özgürlüğü, makineleşmeye karşı insanı, karanlık aydınlanmaya karşı da derin aydınlanmayı savunmaya devam edeceğiz. Bunların izafi, keyfi, bağlamsal, sınıfsal, politik değil mutlak, bağlayıcı, evrensel değerler olduğunda ısrar edeceğiz."

"Temel çabamız, gayretimiz hikâyemizi evrensel bir dille anlatmak"

İbrahim Kalın, iletişimin sadece bir bilgi ve mesaj aktarım çabasından ibaret olmadığını, aynı zamanda bir anlam inşa etme, yön ve istikamet verme çabası olduğunu belirterek, "İlahi mesajlar, vahiy şeklinde bize gelen kutsal kitapların her biri bir mesajdır, bir ilahi iletişim yöntemidir. Ama onların nihai amacı, anlamı inşa etmek ve bize hayatımıza ilişkin birtakım yönlendirmelerde bulunmaktır. İnsanın iletişim kurmasının da öncelikli amacı hiç şüphesiz anlamı inşa etmek ve bir yön verebilmektir. Dolayısıyla iletişim aynı zamanda bir anlam inşa etme, bir istikamet çizme, kendimize bir yön bulma çabasıdır." ifadelerini kullandı.

Uzun yıllardır Türkiye dâhil olmak üzere İslam dünyasının temel sorunlarından bir tanesinin de kendi hikâyesinin farkında olmaması olduğunu dile getiren Kalın, sözlerini şöyle sürdürdü:

"İsmini koymadığınız şey sizin değildir. Adını koymadığınız hikâye sizin hikâyeniz değildir. Başkalarının gramerini kullanarak, kendi kelimelerinizi kullandığınız zaman bile kendi dilinizi kullanmış olmazsınız. Başkasının sentaksı üzerinden, başka bir dil evreni içerisinde kendi kelimelerinizi sadece yorarsınız. Hâlbuki kendi sentaksınızı, dil bilginizi, semantiğinizi de aynı anda inşa etmeniz gerekir. Kelimeleri o sentaksın içine sıkıştırmaya çalışmak size daha iyi, daha otantik, daha gerçekçi bir ifade imkânı sunmaz. Hikâyesini anlatmadığınız şey ise hadise olmanın ötesine geçmez. Yaşanan hadiseler ancak hikâyeleştirildikleri zaman kalıcı birer anlatı hâline gelirler." şeklinde konuştu.

Kalın, karanlık aydınlanmanın bütün saldırılarına, kapitalist tüketim modellerine ve teşhir kültürünün bütün saptırmalarına karşı, aklı ve kalbi korumaya, özgürleştirmeye devam edeceklerini dile getirdi.

Düşman yaratma oyunlarına karşı her an teyakkuzda olup onların oyunlarını boşa çıkartacaklarını belirten Kalın, "Türkiye olarak bilgiyi hakikatten, hakikati varlıktan, gücü hak ve adaletten, hikâyeyi ve anlatıyı anlam ve istikametten ayırmadan yolumuza devam edeceğiz. Temel çabamız, gayretimiz hikâyemizi evrensel bir dille anlatmak, ama hikâyemizin sadece şu grubun, bu hizbin, bu bölgenin, bu şehrin değil bütün coğrafyamızın, bütün insanlığın da bir hikâyesi olduğunu fark ederek, kavrayarak bize kulak vermeye gönlü olan, aklı olan, kulağı olan herkesle paylaşmak olacaktır. Bu yüzden de biz hikâyemizi inşa edeceğiz, anlatacağız, paylaşacağız ki başkalarının hikâyeleriyle bizim hikâyemizde zenginleşsin." diye konuştu.

(https://www.iletisim.gov.tr/turkce/haberler/detay/mit-baskani-ibrahim-kalin-stratcom-zirvesinde-konustu)

*

Kalın, güzel konuşmuş..

Ondan beklentimiz, bu anlattıklarının teorik mülahazalar olarak kalmasına müsaade etmemesi, MİT’i de bu zaviyeden yeniden dizayn etmesidir.

Sözleri güzel.. 

Güzel konuşuyor..

Meselenin farkında..

“Milli birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla muhtaç olduğumuz bu kritik günlerde...” diyerek söze başlayıp bilinen ezber klişeleri tekrarlayan, bütün marifeti üstlerinin hoşuna gidecek sözleri tekrarlayarak koltuğunu sağlama almaya çalışmak olan boş beleş bürokrat taifesinden değil..

Sözlerinden o anlaşılıyor.

*

Kalın’ın “ilahî mesajlar” vurgusu önemli..

Hikâye”nin, “anlatı”nın doğrusu Allahu Teala’ya aittir. “Hiç kimse, herşeyden haberdar olan Allah gibi haber veremez”:

“O, geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar; Güneş’i ve Ay’ı (emrine) boyun eğdirmiştir. Herbiri belirli bir vakte kadar (yörüngesinde) akar gider. İşte Rabbiniz olan Allah, budur. Mülk (hakimiyet/egemenlik) O'nundur. O'ndan başka (kendisine) yalvarmakta olduklarınız ise, bir çekirdek zarına bile sâhip olamazlar!

“Eğer onlara yalvarsanız, sizin çağrınızı işitemezler. İşitseler bile size cevap (talebinize karşılık) veremezler. Ve kıyâmet günü, sizin (kendilerini Allah'a) ortak koşmanızı inkâr ederler. Ve (hiç kimse) sana, herşeyden haberdâr olan (Allah) gibi haber veremez.

(Fatır, 35/13-14)

*

Bugün Türkiye’de kimin “hikâye”si hakim, kimin “anlatı”sı hüküm sürüyor?

Birtakım görevlere getirilenler kimin "hikâye"sine bağlılık yemini etmek zorunda?

Selanikli "milli put" Mustafa Atatürk’ün..

MİT’in ambleminde onun resmi var.

Osmanlı Devleti ise, sarayının kapısına Kelime-i Tevhid'i yazmıştı. 

La ilahe illallah, Muhammedün rasulullah” diyordu.

Hep hakikat edebiyatı yapılıyor ya, hakikat Kelime-i Tevhid'den ibarettir.

MİT’in ambleminden Selanikli "milli put"un fotosu atılıp yerine Kelime-i Tevhid yazılmadıkça, ("fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür" olmanın canına okuyan) "milli put"a bağlılık yemini dayatmasına son verilmedikçe, bu ülkede, ortaya işe yarar bir "hikâye" çıkmaz.

*

Neden çıkmaz?

Cevap anlamına gelen tabloyu Prof. Kalın, kalın hatlarla çizmiş durumda:

"İsmini koymadığınız şey sizin değildir. Adını koymadığınız hikâye sizin hikâyeniz değildir. Başkalarının [Batıcı Mustafa Atatürk'ün] gramerini kullanarak, kendi kelimelerinizi kullandığınız zaman bile kendi dilinizi kullanmış olmazsınız. Başkasının sentaksı [ifade örgüsü, cümle kurma mantığı] üzerinden, başka bir dil evreni [paradigma, kendine özgü varsayımlar üzerine kurulu kavramsal çerçeve] içerisinde kendi kelimelerinizi sadece yorarsınız. Hâlbuki kendi sentaksınızı, dil bilginizi, semantiğinizi de [zihniyetinizi, inancınızı, ideolojinizi, dünya görüşünüzü de] aynı anda inşa etmeniz gerekir. [Kendinize ait] Kelimeleri o [yabancı] sentaksın [zihniyetin] içine sıkıştırmaya çalışmak size daha iyi, daha otantik, daha gerçekçi bir ifade imkânı sunmaz."

Daha iyi anlaşılması için müşahhas örnek verelim: 

Şeriat'in (İslam hukukunun, Allahu Teala'nın emir ve yasaklarının) devlet idaresine yön vermesini kabul etmeyen, dinler (hak ile batıl) arasında tarafsız kalmayı yönetim ilkesi olarak benimseyen bir resmî ideolojinin "laik (siyasal dinsiz) yasalar" çerçevesindeki görevlendirmeleri doğrultusunda vazife yaparken ölen insanları İslam'ın "şehitlik" kavramı ile "gaza getirmeye" çalışmak, öldüklerinde yakınlarına "kaybettikleri kişinin Cennet'te Allah'ın Rasulü'ne komşu olduğu" müjdesini vermek, "iyi, otantik ve gerçekçi" bir ifadelendirme değildir.

Aldatmacadır. Dinî duyguların istismarıdır. 

Kelimelerimizi yormaktır, sulandırmaktır.

*

Kalın'ın sözleri değerlidir, fakat onun bu güzel sözleri uçup gidecek, MİT'in amblemindeki foto kalacaktır.

Bu, bizim "acı hikâyemiz"dir.

Güzel söz yetmiyor.. O söze uygun amel gerekiyor:

“Kim izzet (itibar) istiyorsa, (bilsin ki), izzet tamamıyla Allah'ındır. O'na güzel söz yükselir, onu yükselten de sâlih ameldir. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için (pek) şiddetli bir azap vardır. Onların tuzağı hep tarumar olur.” (Fatır, 35/10)


HARP SANATI VE İKİ MEŞHUR ZAMPARA (İBN ARABÎ VE SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK)










İbn Arabî’nin Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlamış bulunan Prof. Mustafa Tahralı, esere yazdığı sunuşta şunları söylüyor:

“… İbn Arabî’nin … hükümdarlık hakkında görüş ve düşüncelerini ve hükümdara tavsiyelerini kısaca zikrederek üslubu hakkında bir fikir vermek istiyoruz: İmam … salih olduğu zaman teb’a da (halk da) salih olur; fasid (bozuk) olursa onlar da fasid olur (s. 105). … Allah bir topluluğa yönetici olarak bir ‘halife’yi tayin ettiği vakit, ona o topluluğun ‘sır’larını ve ‘akıl’larını da verir (s. 109).”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xxvi.)

Sadece bu lafları bile, İbn Arabî soytarısının dünyadan habersiz bir cahil, işkembeden üfüren bir madrabaz olduğunun anlaşılması için kafidir.

Bu tür sahtekârlar, müşahede, mükâşefe, sır, sırru’s-sır, hafî, ahfâ, ruh-u izafî, ruh-u küllî, tecellî vs. gibi alengirli kavramları kullandıkları zaman insanlar onlarda kendilerinin bilmediği gizli ve yüksek bir ilim bulunduğu zannına kapılırlar. Fakat böyle soyuttan somuta (mücerretten müşahhasa) geçtikleri zaman cehaletleri ve akılsızlıkları kabak gibi ortaya çıkar.

*

Dangalağın yaptığı genellemeye bakın, yönetici salih olduğu zaman memleket ahalisi de salih olur, bozuk olduğunda halk da bozuk olurmuş..

Peki Hz. Musa aleyhisselam bozuk olduğu için mi İsrailoğulları bozuktu?! 

O, “Ya Rab, görüyorsun ben (kendi) nefsimle kardeşimden (Harun’dan) başkasına söz geçiremiyorum, artık bizimle o fasıklar kavminin (topluluğunun) arasını ayır” (Maide, 5/25, Elmalılı meali) diye dua etmişti.

İbn Arabî soytarısı bu lafları sadece işkembesinden uyduruyor değil.. Eski Yunan filozoflarının kitaplarından, İhvan-ı Safa Risaleleri gibi derlemelerden bunları alıp yazıyor. Kafası da "istikamet"e basmadığı için tenkide tabi tutamıyor, okuduklarının doğrusunu yanlışından ayıramıyor.

Metafiziğe ve tasavvufa dair yazdıkları da aynı durumda.. 

Kendisinden önce yazılmış olan kitapları karıştırmış, onlarda gördüklerini alıp kendi kitaplarına aktarmış.. Bu arada kendisi de bazı şeyler uydurmuş. Laf kalabalığının içinde doğrular da yanlışlar da var.

Doğrularını görenler yanlışlarını da aynen kabul etme ahmaklığı sergiliyorlar.

*

Evet, adam aptal (Daha doğrusu sahtekâr)..

Hz. Osman ve Hz. Ali fasid kimseler oldukları için mi onların zamanında sayısız kargaşa ortaya çıktı?!

Hz. Muaviye onlardan daha salih olduğu için mi onun zamanında sükunet hasıl oldu?!

Adam sözde arif, fakat işkembeden sallıyor.. Böyle elle tutulur gözle görülür mevzularda konuştuğu zaman cehaleti ve uydurukçuluğu kabak gibi ortaya çıkıyor.. 

Mükâşefe falan filan edebiyatı yaptığı zaman ise ne dese aldanacak aptalları bulması zor değil.

Lafa bakın, “Allah bir topluluğa yönetici olarak bir ‘halife’yi tayin ettiği vakit, ona o topluluğun ‘sır’larını ve ‘akıl’larını da verir”miş.. Nasıldı o söz, “Küçük at da civcivler yesin” miydi, buna benzer birşeydi.

Öyle olsaydı, Sultan Abdülhamid İttihat ve Terakki çapulcularına mağlup olur muydu?!

Bu soytarı mı daha geri zekâlı, yoksa bu zırvalarına bulunmaz Hint hikmeti muamelesi yapan görmemiş görgüsüz taifesi mi, karar vermek zor.

*

Soytarı, harp sanatı hakkında da döktürmüş:

“Harplerin idaresi esnasında hükümdar bizzat harbe girmemelidir. Zira hem kendisi hem de mülkü (devlet) harap olur. Kumandan ve emirlerini göndermelidir. Onlar yenilse bile hükümdar yakınındaki devlet erkânı ve askerleriyle baki kalır. … Hükümdar düşmanlarına bizzat karşı çıkmayıp ‘ilim sahili’nde oturmalı, gerektiğinde ‘ilim denizi’ne açılıp düşmanı peşinden sürüklemeli ve onları orada mahvetmelidir.” (s. xxix.)

Soytarı birşey biliyormuş gibi işkembeden atıp tutmuş.. Cehalet ve hamakat denizinde boğulmuş.

Bu tür konularda kesin ilke ve kurallardan söz edilemez.. Şartlara göre hareket etmek gerekir..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem Bedir, Uhud, Hendek ve Huneyn Savaşlarında ordunun başındaydı.. Mekke’nin fethinde ve Tebük seferinde de..

Buna karşılık, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman Medine’den ayrılmadı, savaşlara iştirak etmediler.. Fakat daha sonra Hz. Ali iç savaşlar sırasında hep ordusunun başında oldu.

Kur’an’a baktığımızda, Hz. Süleyman ile Zülkarneyn aleyhisselamın ordularının başında seferlere iştirak etmiş olduklarını öğreniyoruz.

*

Bu soytarı, kumandanlık işini sanki (kumandanlığı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in övgüsüne nail olmuş) Fatih Sultan Mehmet’ten daha iyi biliyor!

Fatih, Gedik Ahmet Paşa’nın İtalya seferi gibi birkaç sefer dışında hep ordusunun başında oldu. Ölümü de sefer sırasında gerçekleşti.

Murat Hüdavendigâr Kosova'da, savaş alanında şehadet şerbetini içti.

Yavuz Sultan Selim hep ordusunun başındaydı.. Kanunî de sefer sırasında vefat etti.

Osmanlı’nın son büyük zaferlerinden Haçova Meydan Savaşı sırasında ordunun başında Padişah III. Mehmed vardı.

*

Bazen, hükümdarın (devlet başkanının) mutlaka ve mutlaka ordunun başında olması, cephede kendisini göstermesi gerekir.

Cephe kavramını da burada günümüz şartlarına göre anlamalıyız.

Mesela, Şah Rıza Pehlevî, ülkede yaşanan iç kargaşadan ürküp 16 Ocak 1979’da İran’ı terk etmeseydi, İran’da İslam devrimi çok büyük ihtimalle gerçekleşemezdi.

Böylece “cephe”yi terk etmiş, savaştan (mücadeleden) kaçmış oldu.. İki hafta sonra, 1 Şubat günü Humeynî, sürgün hayatı yaşadığı Paris’ten İran’a döndü.

Tabiat boşluk kabul etmez.. Sen doldurmazsan başka biri gelir doldurur.

Bununla birlikte, Humeyni'nin dönüşü, tek başına devrimin tamamlanması, rejimin çökmesi anlamına gelmiyordu.

Onun gelişinden 10 gün sonra, 11 Şubat günü, İran Kara Kuvvetleri, rejim ile muhalifler arasında tarafsız konumda bulunduğunu ilan etti.

İşte bu, rejimin çökmesi anlamına geliyordu.

Şayet Şah kaçmamış olsaydı, ordu tarafsızlık ilan etmezdi, edemezdi.. 

Ve kanaatimce, İran’da bir devrim yaşanmazdı.

Yaşanamazdı.

*

Askerî darbelerin ve halk isyanlarının başarısı genelde siyasî liderlerin azim, cesaret ve sebat eksikliğinden kaynaklanır. 

(Hz. Osman istisnadır. O, Allahu Teala'nın huzuruna kan dökmeden gitmek istemiştir. Hz. Muaviye onu korumak için askerî birlik göndermeyi teklif ettiği halde bunu kabul etmedi. Sultan Abdülhamid'in Hareket Ordusu'nu ezmemesi de benzer bir hassasiyetten kaynaklanıyor. Buna karşılık Selanikli zampara ipleri eline alınca eski arkadaşlarını bile birer kumpasla asmaya çalıştı. Bazı ateist-laik-Kemalist soytarıların, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali'nin suikast sonucu vefat etmiş olmalarından hareketle laga luga yaptıklarına şahit olunuyor. Onlar korumalarla, muhafızlarla ve fedailerle gezmiyorlardı. Bugünün sıradan bir devlet görevlisi bile birkaç korumayla dolaşıyor.)

Rusya'da komünizmin çöküşünden sonra bir askerî darbe teşebbüsü olmuş, Yeltsin'in tankın üzerine çıkması bu girişimin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açmıştı. 

Bizans İmparatoru Jüstinyen 532 yılında Nika Ayaklanması sırasında İstanbul'dan kaçmaya karar vermiş, karısı Teodora'nın onu bu kararından vazgeçirmesi sonucunda isyan bastırılmıştı.

*

Son İran-ABD savaşında dinî lider Hamaney, bir suikaste kurban gitmemek için ülkesini terk edip Rusya gibi bir ülkeye kaçsaydı İran devlet kurumları ve halk moralman çöker, maneviyatları sarsılırdı.

Yaşlıydı, hastaydı, sakattı, zaten ölecekti.. Fakat onun bu şekilde ölmesi, İran halkına cesaret ve ruh verdi.. Ölüsü, ülkesine dirisinden daha fazla hizmet etti.

Devlet başkanlarının cephede ölmesi ya da esir düşmesi değil, kaçmaları, saklanmaları yenilgiye neden olur.

Romen Diyojen Malazgirt’te esir düştü diye Bizans İmparatorluğu yıkılmadı, yeni bir imparator seçtiler.

İstanbul’un fethi sırasında son imparator Konstantinos Paleologos şehri terk edip başka bir yere gitseydi, İstanbul Fatih karşısında o kadar fazla direnemezdi.

*

Tarihte, zampara İbn Arabî’nin saçma öğüdüne göre hareket eden sivri zekâlı yöneticiler yok mu, var!

Biri Selanikli zampara Mustafa Atatürk..

Sözde vatanı kurtarmak için Anadolu’ya gönderilmişti, fakat Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919’dan TBMM’yi açtığı 23 Nisan 1920’ye kadar 11 ayı aşkın süre ne cepheye gitti, ne de düşmana tek bir kurşun sıktı.

Bol bol nutuk attı, Padişah’a bağlılık yeminleri etti, kafa ütüledi. Cephe, Çerkez Ethem gibi isimlere emanet edilmişti.

Güneyde de (Maraş, Urfa, Antep) millet kendisi mücadele ediyordu.. Şahin Bey ve Molla Karayılan gibi isimlerin liderliğinde..

Daha sonra Selanikli cepheye sağ kolu İsmet’i gönderdi.. Kendisi Ankara’da Bizans entrikalarıyla meşguldü.

İsmet, Kütahya-Eskişehir'de Yunan karşısında büyük bir bozguna imza attı.. Yunan ordusu Polatlı'ya, Ankara'nın burnunun dibine kadar geldi.

Ve Selanikli, (Çanakkale’de savaş bitmeden cepheden ayrılan, Filistin’de İngiliz ordusunun karşısında yıldırım hızıyla kaçan) Selanikli, Kayseri’ye kaçma kararı aldı.

*

Fakat TBMM bu kararı kabul etmedi.. Selanikli’den cepheye gidip ordunun başına geçmesini istediler.

Selanikli ayak diredi.. Tam dört (rakamla 4) gün boyunca TBMM’de cepheye gidersin gitmezsin tartışması yaşandı.

Sonunda Selanikli baktı ki kendisi Kayseri’ye gitse bile TBMM gitmiyor, giderse dımdızlak ortada kalacak, siyaset denkleminden düşecek, ortaya iki şart sürdü.

Cepheye gitmeye şu iki şartla razıydı: Birincisi, TBMM’nin bütün yetkileri kendisine devredilecekti. Yani TBMM yetkisiz ve işlevsiz olacak, Falih Rıfkı Atay’ın tabiriyle Selanikli diktatör yapılacaktı.

İkinci şartı ise şuydu: Bir yenilgi durumunda kendisinden asla hesap sorulamayacaktı.

Sahici zampara, sahte kahraman Selanikli, “Mevzubahis olan vatansa benim şartlarım teferruattır, beni tutsanız bile ben durmam cepheye giderim” demiyordu.

*

Buna karşılık TBMM “Lanet olsun, mevzubahis olan vatansa zamparanın diktatörlüğü ve bizim yetkilerimiz teferruattır” diyerek onun bu şartlarına evet dedi.

Büyük kaçışlar virtüözü Selanikli zampara, böylece Sakarya Savaşı için cepheye gitti ve bu firar tutkusunun gereğini orada da sergiledi.

Orduya geri çekilme emri verdi.

Fakat Fevzi Çakmak, onun bu emrinin alt komuta kademelerine duyurulmasını erteledi.

O sırada, Yunan ordusunun çekilmeye başlamış olduğu anlaşıldı.. Çünkü askerler arasında salgın hastalık, açlık ve ishal başgöstermişti. General İshal ile Mareşal Açlık Yunan ordusunu kırıp geçirmişti.

Selanikli böylece şans eseri muzaffer komutan olmuş, bunu hemen fırsata dönüştürmüş, sinekten yağ çıkarma sanatındaki mahareti sayesinde üç rütbe birden atlayarak mareşal yapılmasını sağlamıştı.


EY KURT OLAN, KURTLANAN VE KURTLAŞAN, KAN UYUMAZ!

 



Mevlana Celaleddin rh. a.

(Mesnevî, 4. cilt)


3650 – Yine onu, o uykusundan uyandırırlar; kendi haline alaylı güler:

Rüyada çektiğim ne üzüntüydü? Doğru halleri nasıl unuttum?
O üzüntü ve hastalığın uyku işi, hile ve hayal olduğunu nasıl bilemedim?”

Dünya hayatı, uyuyanın rüyası gibidir; uyuyan kişi, bunun sürekli olduğunu zanneder.

Sonuçta ansızın ecel sabahı doğar, zan ve hile karanlığından kurtulur.

3655 – (Cennetlik, Cennet'teki) Kalış mekanını ve yerini görünce, o üzüntülerinden dolayı kendisini gülme tutar.

Dünya rüyasında gördüğün iyi ve kötü her şey, mahşer günü birer birer belli olacak.

Bu dünya uykusunda yaptığın, (ahiretteki) uyanıklık anında sana görünür;

Neticede bu yaptığının, (sadece dünyadaki) bu rüyada kötü yapmak olduğunu ve (ahirette) senin için yorumu bulunmadığını sanmayasın.

Ey esire zulmeden! Hatta (dünyadaki) bu gülüş, (ahirette) tabir gününde ağlama ve (soluyarak) nefes alış veriş olur.

3660 – (Rüyadaki) Ağlama, dert, keder ve inleyişini (tabirce) uyanıklığında sevinç bil (Kahkahayla gülmeyi de üzüntü).

Ey Yusufların derisini yırtan! Bu ağır uykudan kurt olarak kalkarsın.
Senin huyların birer birer kurt olur, öfkeyle uzuvlarını parçalar.

Kan, (öldürülenin) ölümünden sonra uyumaz; kısas olarak öldürülsen bile, “Ölürüm (cezamı dünyada çekmiş olurum) ve (ahirette) kurtulurum” deme!

Dünyadaki bu peşin kısas cezası, hilekârlıktır; (ahiretteki) kısasın darbesine göre bu, oyundur.

3665 – Bundan dolayı Allah, dünyaya oyun adını vermiştir; çünkü o cezaya göre, bu ceza oyundur.

Bu ceza, (dünyada insanlar arasındaki) savaşı ve fitneyi söndürmek içindir. O, (ahiretteki ceza) hadım etmektir, buysa (dünyadaki kısas ise sadece) sünnet etmek gibidir.

 

BABANZADE AHMED NAİM BEY’DEN TÜRKÇÜLERE: DOBRA DOBRA İSLAMCI OLUN!

Merhum  Babanzade Ahmed Naim Bey ‘i tanıtmaya lüzum yok. Bilenler biliyor. Sadece şu kadarını söyleyelim ki, 1919 yılında,  Şeyhülislam Must...