Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
KURT TÖRESİ: GÜÇLÜYKEN HOCAEFENDİ DEYİP ETEK ÖPMEK, DÜŞÜNCE KATİL FETTOŞ DEYİP KANINI İÇMEK
Sabahattin Önkibar adlı şımarık gazetecinin Muhsin
Yazıcıoğlu kazası (suikasti) hakkında pek kesin ve emin konuştuğu
görülüyor.
Sözleri üzerinde durmakta fayda var (Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=HKZTS_RDHcM&t=17s):
“Geçmişte yazdıklarım ortada. İsteyen Yeniçağ gazetesinin
arşivinden bakabilir. 17 yıl önce Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri
düşürüldüğünde pekçok isimle konuştuktan sonra şunu yazdım, şunu söyledim:
Muhsin Yazıcıoğlu’nu Fethullah çetesi öldürdü. İktidar da cinayeti seyretti,
faillerin (yapanların) üstüne gitmedi. Hayır, bu tahmin ya da sezgi değil, o
dönem devlette çalışan vatanseverlerden aldığım bilgiydi. Evet,
milyarda, hatta trilyonda bir kuşkum yok, Muhsin Bey’i Fethullah Gülen öldürttü.”
Geçmişte yazdıklarının ortada olduğu doğru. Yeniçağ gazetesinin
arşivine bakılabiliyor.
Ancak, “Şunu yazdım, şunu söyledim” derken yalan söylüyor. (Yukarıya
aldığım videolardan ikincisinde, Yazıcıoğlu’nun vefatından birkaç gün sonra
böyle ifadeler kullandığını söylüyor. Yok!)
Fethullah çetesinden filan bahsettiği yok.
Şimdi yapması gereken şu:
“Yeniçağ gazetesinin falanca tarihli sayısında aynen
şunları yazmıştım” ya da “Falanca TV programında şunları söylemiştim” diye
tarih vermeli.
*
Kazadan üç gün sonra, yani 28 Mart 2009 tarihinde şunu yazmış:
“Helikopter vuruldu mu, sözler sansürlendi mi?
“Düşen helikopterde Muhsin Yazıcıoğlu’yla birlikte
bulunan İHA muhabiri İsmail Güneş’in Acil İmdat Servisi ile yaptığı telefon
görüşmesi televizyonlarda ve gazetelerde yayınlandı. İlginçtir o telefon
konuşması esnasında aynı sorular peşpeşe birkaç kez sorulmasına rağmen
helikopterin düşüşü ile ilgili tek bir soru ve cevap yok. Açıkcası bu durum
beni fevkalade düşündürdü. Öyle ya bir kazada “nasıl oldu?” sorusu insani
refleks olarak ilk sorulan ya da karşı taraftan sorulmasa da ilk cevaplanan
husustur... Yoksa İHA muhabiri bu konuda bir açıklama yaptı da, o açıklama
seçim öncesinde AKP’yi olumsuz etkiler diye sansüre mi uğradı? İddialara
göre düşen helikopterin bulunduğu coğrafyada PKK sempatizanlarının köyleri
varmış. Acaba helikoptere ateş mi açıldı da zorunlu iniş esnasında kaza oldu? Tamam
böyle bir şey olsa sonradan muhtemelen ortaya çıkacak ama seçim de bitmiş
olacak.”
(https://www.yenicaggazetesi.com/secimde-supriz-olur-mu-357875h.htm)
Görüldüğü gibi, Fethullah çetesinden değil, PKK sempatizanlarından söz
ediyor.
*
Sonraki yazılarına bakıyoruz başka birşey demiş mi diye, 5 Nisan tarihli
yazısında şunu görüyoruz:
“Muhsin Bey’e iftira
“Son günlerde ardı ardına spekülatif haberler yapılıyor. Neymiş efendim, merhum Muhsin Yazıcıoğlu, Ergenekon davasında gizli tanıkmış falan filan... Vallahi ayıp.. Kişiliği ve özellikleri bilinen Sevgili Muhsin Başkanın o tür gizli işleri olmaz. İnandığı bir şey varsa kapalı kapılar ardında değil, alenen yapar.. Öyle, çünkü Muhsin Bey’in Yaradandan ziyade boyun eğeceği ve korkacağı bir irade yoktur. 12 Eylül’ün işkencehanelerinde derisi soyulurcasına işkence gören Muhsin Bey kimden korkacak da gizli tanıklık yapacak... Ayıp.... Hakk’ın rahmetine kavuşmuş biri için böyle şeyler iddia etmek züldür.. Bakın BBP Merkez Karar ve Yönetim kurulu Üyesi Avukat Kemal Yavuz Bey de Kanal D’de Mehmet Ali Birand’a aynı şeyleri söylemiş, yani gizli tanıklık gibi bir şeyin asla söz konusu olamayacağını açıklamıştır.. Hal bu iken böyle şeylerin hala yazılıp çizilmesi ayıp ötesidir... Muhsin Bey’in ruhunu rahat bırakın lütfen!”
Yazıcıoğlu vefat edeli 11 gün olmuş ve bizim acar gazeteci, Ergenekon hesabına
savunmada..
“Ne Ergenekon’u, Fethullah çetesi, Fethullah çetesi!..” demiyor,
diyemiyor.
“Ergenekon davasında gizli tanıktı, o yüzden Ergenekoncular öldürdü” mesajını verenlere karşı, Yazıcıoğlu’nun kişiliğinin buna müsait olmadığını ileri sürüyor.
*
Yalancı pehlivan Önkibar’ın palavralarını tekrar okuyalım:
“Geçmişte yazdıklarım ortada. İsteyen Yeniçağ gazetesinin
arşivinden bakabilir. 17 yıl önce Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri
düşürüldüğünde pekçok isimle konuştuktan sonra şunu yazdım, şunu söyledim:
Muhsin Yazıcıoğlu’nu Fethullah çetesi öldürdü. İktidar da cinayeti seyretti,
faillerin (yapanların) üstüne gitmedi. Hayır, bu tahmin ya da sezgi
değil, o dönem devlette çalışan vatanseverlerden
aldığım bilgiydi. Evet, milyarda, hatta trilyonda bir kuşkum yok, Muhsin
Bey’i Fethullah Gülen öldürttü.”
Tahmin ya da sezgi değil, işkembeden atmasyon..
“O dönem devlette çalışan vatanseverler”in adını niye vermiyorsun?
Hadi diyelim ki o gün FETÖ’den korkuyorlardı, bugün kimden korkuyorlar?
Aslanlar gibi meydana çıkıp cinayet çetesi FETÖ’nün ve katil Fettoş’un
ipliğini pazara çıkarsınlar!
Gün onların günü, meydan onların.. Ne duruyorlar?
FETÖ’cülerin hepsinin ağzının payı verilmiş, kimi hapse atılmış, kimi
memleketten kaçmak zorunda kalmış, ortada FETÖ namına konuşacak ya da yan bakacak kimse
kalmamış..
Ucuz kahramanlar için meydan müsait, buyursunlar..
(Nitekim, geçmişte Fethullah
Gülen’i hocaefendi diyerek göklere çıkaran pekçok ucuz
kahramanın 15 Temmuz’dan sonra sahneye fırladıklarını gördük.. Demediklerini
bırakmadılar.)
*
Evet, yalancı Önkibar’ın, kaza tarihinden sonraki 40 günlük yazılarını
taradım.. Hiçbir şey yok..
Böylece yalancılığını tescillemiş oldu. (Daha sonra yazmıştıysa, buyursun
göstersin..)
Dolayısıyla, şahitsiz ve belgesiz olarak söylediği “Muhsin Bey’le buluştum,
bana şunu dedi” türünden bütün sözlerine yalan muamelesi yapmak zorundayız.
Adamın bütün sermayesi, anlaşıldığı kadarıyla, yalan ve palavra konusundaki uzmanlığı, ve de
milletin saflığı ve unutkanlığı.
*
Ancak, arşiv unutmuyor.. Unutkan değil..
Yazıcıoğlu’nun vefatından tamı tamına bir yıl iki ay iki hafta sonra, 8
Haziran 2010 günü Fethullah Gülen’e “hocaefendi” diyerek övgüler
dizmiş..
Ortada “Yazıcıoğlu’nun katili Fettoş” yok, Önkibar’ın “hocaefendi”si
var.
“Fethullah Gülen’in verdiği müthiş işaret” başlıklı müthiş yazısında
şunları söylemiş:
Fethullah Gülen, gaza gelip tepki
verenler sınıfından değildir.
Keza Fethullah Gülen aynı
şekilde siyasi hesap adına günlük hareket edenlerden de değildir.
Sevin sevmeyin; Fetullah Gülen artık
küresel bir olgudur ve böyle biri duygularla değil, realitelerle
hareket eder!
Washington’da Türkiye
Cumhuriyeti Devletinin başaramadığını başarıyor yani Gülen’e bağlı bir
kuruluşun sıradan bir etkinliğine 60 küsür ABD’li senatör ve milletvekili koşa
koşa gidiyorsa, orada durup düşünmek gerekiyor!
İşte böyle biri ayaküstü
değil, ölçerek, tartarak bilinçli bir adım atıyor yani The
Wall Steet Journal’dan gelen mülakat teklifini kabul ediyor.
Dahası, o röportajda hiçbir kuşkuya
mahal bırakmaksızın, “yapılanlar yanlış, İsrail’den izin alınmalıydı”
diyor!
Bunun anlamı nettir ve Hamas terör
örgütü değildir diyen Tayyip Erdoğan’la ayrı düşüldüğünün ilanıdır.
Diyeceksiniz ki öyle ama o zaman Hoca
efendisinin demecine kendi gazetesinde neden sansür uyguladı?
İslâmcı kamuoyuna hedef olmamak ve
AKP’nin tepkilerinden korunmak için!
Cemaat çok iyi biliyor ki gözü kararmış Tayyip Erdoğan’ı kızdırmanın
faturası büyük olur!
İyi ama bu durum baştan hesaplanmadı
mı?
Kuşkusuz hesaplanmıştır lakin demek
ki bu duruma rağmen Fethullah Gülen Hocaefendi böyle bir çıkış
yapmaya kendini mecbur hissetmiştir.
Niçin mi?
1) Fethullah Gülen’e yol veren yani,
ABD’de bile büyüten küresel irade, bunu kendisinden alenen talep etmiştir.
2) Fethullah Gülen’in o demeci ile
AKP tarafından İsrail’e ilan edilen cihadın önü kesilmiştir.
3) Fethullah Gülen, bu kritik zamanda
böyle bir çıkış yaparak AKP ile stratejik değil, günü birlik yoldaş olduğunu
ortaya
koymuştur.
4) Fethullah Gülen’in o sözleri,
Küresel Devletin AKP’nin kalemini kırdığının delili sayılmalıdır.
Gelelim bundan sonraki sürece?
Hayır Gülen Gurubu AKP ile değil
savaşmak aleni olarak karşı karşıya bile gelmez. Yani yine müttefik bir görüntü
verecektir, ama Ergenekon’daki yol arkadaşlığı artık bitmiştir ve iki taraf
birbirine ihtiyatla yaklaşacaktır. Cemaatin durumdan vazife çıkaran
bürokrasideki mensupları, artık AKP için risk almayacak ve işgüzarlıklar
yapmayacaktır zira Hocaefendi’den işareti almışlardır.
(https://www.yenicaggazetesi.com/fethullah-gulenin-verdigi-muthis-isaret-363749h.htm)
Fethullah'ı doğma büyüme FETÖ'cüler bile bu kadar övmüyorlar.
*
Önkibar'ın iddiasına göre, Yazıcıoğlu vefatından önce Fethullah'la
telefonda uzun uzun görüşmüş, ona "Sen ajansın" filan demiş,
aleyhinde kampanya başlatacağını söylemiş, Fethullah da onun kalemini kırmış..
Fethullah'ın o sırada ABD'nin (CIA'in) güdümüne girmiş
olduğu herkes tarafından biliniyordu. Bir sır değildi.
Ancak, Yazıcıoğlu'nun o günlerde Fethullah aleyhinde konuşmasının herhangi bir etkisi olmazdı. Yazıcıoğlu açısından da makul değil, çünkü önünde bir seçim var, ve de Fethullah'ın STV'si ve gazeteleri partisini yıpratabilirdi.
Türkiye'de "yollar yürümekle aşınmıyor", konuşmakla da insanlara bir zarar veremiyorsunuz. Hatta bazen siz yıpranıyor, fitne çıkarmakla suçlanıp yalnız bırakılıyorsunuz.
(Erdoğan gibi tüm devlet kurumları elinizin altında olup da savaş ilan
ederseniz, edebilirseniz, o başka.. O zaman insanların fırıldak gibi, topaç
gibi, hatta helikopter pervanesi gibi döndüğünü görürsünüz. Fitneci değil, dini
diyaneti, imanı kurtaran adam olarak alkışlanırsınız.)
*
Böyle bir görüşme olduysa (Bilmiyoruz, olduysa), Fethullah'ın buna tepkisi
kalem kırma olur muydu?..
Zannetmiyorum.. "Yel kayadan ne götürebilir ki!" diye
düşünecektir.. Ne yapacağını görmek için bekleyecektir.. O gün için Yazıcıoğlu ne iktidarda, ne de partisi gelecek vaadediyor.
Ancak, Yazıcıoğlu'na (28 Şubat'tan beri) diş bileyip de kenarda sinsice bekleyenlerin, böylesi bir restleşmeyi bir "fırsat"a dönüştürmek istemeleri söz konusu olabilirdi. (Birileri, Esad Coşan Hoca ile birlikte hareket etmiş olmasını hiçbir zaman afvetmediler.)
Evet, böylesi bir durumda sinsi "fırsat"çılar, "Fethullah da düşmanımız, Yazıcıoğlu da.. Yazıcıoğlu'nu ortadan
kaldırıp suçu Fethullah'a atalım, bir taşla iki kuş; çift katlı ekmek kadayıfı,
yeme de yanında yat.. Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz" diye
düşünebilirler.
*
Geçmişte Yazıcıoğlu'nu ölümle tehdit etmiş olanlar var..
Birini şu anki
TBMM Başkanı (Saadet Partisi eski Genel Başkanı) Numan Kurtulmuş anlatmıştı (Yukarıya aldığımız ilk resmin altındaki linkten videoyu izleyebilirsiniz)..
Bir milliyetçi/ülkücü onu tehdit etmiş.. Belli ki "devlette görevli
vatanseverler" adına konuşan bir arkadan kurmalı "kahraman"dı.
Yine, vefatından önce bir general tarafından tehdit edilmiş olduğu biliniyor.. O general Fethullahçı olsaydı şimdiye kadar ismi çoktan bit pazarına düşmüştü.
Önkibar gibiler bunları görmezden geliyor.
İşin açıkçası, bütün bunlar karşısında, birileri galiba Sabahattin Önkibar gibi
isimlere "cover story" (örtü hikâye) anlattırarak
algı operasyonu yapıyorlar diye düşünmemek elde değil.
Bir ara da Dan Brown'vari bir "Barnabas İncili"
masalı icat etmişler, hatta Kültür Bakanlığı'nın desteğiyle Sevdam
Gözlerinde Kaldı diye bir de film çevirtmişlerdi.
*
Fethullahçı değilim, hiçbir zaman da olmadım.
An itibariyle hiçbir parti, cemaat, vakıf, dernek, topluluk ya da grupla bağı ve
irtibatı olmayan, inzivaya çekilmiş yalnız ve yaşlı, hayat yolculuğunda bütün kazancı "Yalnız acı bir lokma, zehirle pişmiş aştan" olan aciz ve güçsüz bir vatandaşım.
Haksızlık karşısında susmak, dilsiz şeytan olmak istemiyorum.. Gücüm yettiğince..
Dilsiz şeytan olmak ya da olmamak, şeytanlar topluluğunun bir üyesi olmayı kabul etmek ya da etmemek, işte bütün mesele..
Bir insanı haksız yere öldürenin "bütün insanları öldürmüş gibi" olacağını biliyorum (Maide, 5/32).
Bunu yapıp bir de suçu ilgisiz insanların üstüne atmaya çalışan şerefsizlerin ise ipliğinin er geç pazara çıkacağından ve ebediyen lanetle anılacaklarından da şüphem yok.
*
Evet, Fethullahçı değilim ve olmadım.
Fethullahçılar gibi kaybetmiş atlara oynamayacak kadar uyanık kumarbazların ülkesi olan bu cennet vatanda artık asla "şucu bucu" olmama izin vermeyecek kadar acı tecrübe yükü var zayıf ve ezilmiş omuzlarımda.
1994’te Hürriyet ve Sabah gazetelerine
röportaj verip kamuoyu önüne açıkça çıkana kadar Fethullah hakkında sadra şifa bir fikrim
yoktu. Fakat o yıldan itibaren hakkındaki kanaatim hep olumsuz olageldi.
1998 yılında Sağduyu gazetesindeki köşemde onların
Abant Platformu’nda deklare ettikleri görüşleri aleyhinde birkaç yazı yazdım..
Gazetemiz Fethullahçıların matbaasında basıldığı halde.
Benzer şekilde, sonraki yıllarda, Fethullah Gülen’in (Önkibar’ın sözünü
ettiği türden) Batı medyasında çıkan makalelerini, internette yayınladığım
yazılarımda tenkit ettim.
Yine, Türkçe Olimpiyatları hakkında anlattığı Peygamber s.a.s.’li uydurma
rüyaları da eleştiri konusu yaptım.
Onu “hocaefendi” olarak görmediğimi açıkça ortaya koydum.
Her yalanı rahatça söyleyebilen ve iftira mitralyözü elinde olduğu halde ortalıkta gezen "düzen"baz eyyamcı işgüzârlar taifesinin bunları bilmesinde yarar var.
BAKARA, 2/204-6
SUİKAST MIYDI? YOKSA KAZA MI? SUİKAST İDİYSE ARDINDA KİM VARDI?
Aşağıya aldığımız videoların ortaya koyduğu gibi, olay çok karışık..
Ya birileri Muhsin Yazıcıoğlu hakkında yalan söylüyorlar.
Ya da, Yazıcıoğlu'nda da biraz "siyasetçi mavi boncukçuluğu" vardı. (Yazıcıoğlu'nun Fethullah'a karşı tavrı konusunda Sabahattin Önkibar ile Adem Yavuz Arslan'ın söyledikleri birbirine zıt.. Üç ihtimal var: Birincisi, ikisi de yalan söylüyor olabilir. İkinci ihtimal, birisi doğrucudur diğeri yalancı.. Üçüncü ihtimal ise ikisinin de doğruyu söylüyor olması.. Bu durumda Yazıcıoğlu'nun bazen "nabza göre şerbet" vermiş olduğu sonucuna varılır.)
Eğer Önkibar'ın her söylediği doğruysa, Yazıcıoğlu'nun, kendisinin ve arkadaşlarının 1995 seçimlerinde TBMM'ye girmesine vesile olan ve 28 Şubat Süreci'nde (başka yazılarımızda açıkladığımız üzere) "kahraman"laşmasını sağlayan Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca'ya bir ölçüde nankörlük ettiğini kabul etmek gerekir.
(Ancak, Esad Efendi'yi tanımadığı halde onun hakkında kafasından ya da işkembesinden atıp tutan, buna karşılık "İsrail-ABD beslemesi 28 Şubatçılar" hakkında pek mülayim konuşan Önkibar'ın, doğruları da söylüyor olmakla birlikte, her söylediğine inanmamız beklenemez. Hele de saçmasapan ve mantıksız yorumlar ve yakıştırmalar yapabildiği gözönüne alınınca..)
*
Aşağdaki videolar, olaya ilişkin üç farklı değerlendirme ya da senaryoyu yansıtıyor.
Birinci senaryonun sahibi, gazeteci Önkibar..
Üslubuna baktığımızda, illüzyonist elçabukluğu ve gözboyamacılığı ile, ve de "hokus pokus, abrakadabra" kabilinden kafa karıştırıcı bir laf kalabalığıyla, olayı hemen FETÖ'nün günah defterine kaydetmek için ter döktüğünü farkediyoruz.
Dikkatli bir gözün, bunun için propaganda sanatının inceliklerinden ve belagatın/retoriğin gücünden yararlanmaya çalıştığını anlamaması imkânsız.
Sanki bu yönde bir "ihale" almış gibi coşku, heyecan ve gayretle koşturuyor.
Açgözlü bir satıcı/pazarlamacı gibi "yemin" de ediyor.
Sözleri, Türkiye'deki bütün dindar gruplara karşı içinde acayip bir kindarlık yanardağı barındırdığını ortaya koyuyor.
*
Adem Yavuz'a gelince..
Önkibar'dan daha kibar olduğu kesin..
O da dolaylı olarak AK Parti iktidarını suçluyor. Ancak, Önkibar'ın aksine, bir "propagandist"in yapacağı türden kesin ve keskin ifadeler kullanmaktan kaçınıyor. Mahcup bir dille, "FETÖ'yü suçlamasanız ben bu topa girmezdim" der gibi..
Üçüncü isim, Bekir Öztürk..
Sakin fakat kendinden emin konuşuyor. Lafı eğip bükmüyor, dolandırmıyor, doğrudan Erdoğan'ı suçluyor.
Konuyu sıkı takip etmiş, ve üzerinde çok düşünmüş olduğu anlaşılıyor.
"... SORULDUĞU ZAMAN ... " (O SORGU ZAMANI YAKIN.. "KÜLLÜ ÂTİN KARÎBÜN: HER GELECEK YAKINDIR")
O generalin
ismini Yazıcıoğlu mutlaka birilerine söylemiştir.
Söylememiş
olması "hayatın olağan akışı"na aykırıdır.
MİT'in biliyor
olması gerekir. Mutlaka.
O general
bozuntusu FETÖ'cü olsaydı şimdiye ismi çoktan medyaya verilmiş, adam rezil
kepaze edilmişti.
MİT'in bu
konudaki suskunluğu onu (en azından göz yumma şeklinde) "zan" altında
bırakır.
Bırakıyor.
Olayın "Barnabas
İncili" masalı gibi hikâyelerle kapatılmaya çalışılmış olması da
şüpheleri kuvvetlendiriyor.
İnsan hayatı
bu kadar ucuz olmamalıdır.
Böyle bir rezalet olabilir mi, vatana-millete "parasız" hizmet etmeyen, milletin güvenliğine hizmet için ayrıcalık ve imkânlara boğulan, milletin parasıyla krallar gibi yaşatılan, "general" gibi uydurulmuş unvanlarla pohpohlanan Adem oğullarından bir Adem oğlu, belki rütbesiz er diye milletin evlatlarına emir vermekten başka bir marifeti olmayan, askerlikten atılsa muhtemelen üç tane keçiyi bile güdemeyecek bir soytarı, önemli bir siyasetçiyi nasıl böyle tehdit edebilir!
Ve nasıl böyle bir hadsiz soytarıya hesap sorulmaz, "kanun üstü" muamelesi yapılır!
Millet böylesi soytarıları "maaşlı haydutlar" olsunlar, mafyavari "silahlı çete" haline gelsinler, beleşten eline tutuşturduğu silahla kendisine kabadayılık yapsınlar diye mi besliyor!
"YOKSA ONLARIN, DİNDEN ALLAH'IN İZİN VERMEDİĞİ ŞEYLERİ KENDİLERİNE ŞERİAT (ANAYASA VE YASA, HUKUK SİSTEMİ) YAPAN (ALLAH'A ORTAK KOŞTUKLARI, ALLAH'A DENK) ORTAKLARI MI VAR? EĞER (HESABIN AHİRETE ERTELENMESİNE DAİR) AYIRMA SÖZÜ OLMASAYDI, (BU YAPTIKLARINDAN DOLAYI) ARALARINDA ELBETTE ÇOKTAN HÜKÜM VERİLMİŞ (İŞLERİ BİTİRİLMİŞ) OLURDU. ŞÜPHESİZ Kİ O ZALİMLER İÇİN ELÎM BİR AZAP VARDIR"
Birtakim vesilelerle (cenaze, açılış vs.) milletin huzurunda Kur'an okumak güzeldir.
Ondan da güzel olan ise, Kur'an'ın mesajının (bir kısmı gizlenmeden, çarpıtılmadan, eksiksiz biçimde) duyurulmasına çalışmaktır.
Bundan da güzel olan ise, şayet güç (yetki) sahibiysen, Kur'an'daki hükümlerin (Şeriat'in) uygulanması, kamusal yaşama hakim kılınması, şirk-küfür olan eylem ve söylemlerin yok edilmesi için o gücü kullanmandır.
LAİK-KEMALİST DÜZENİN "ATEİZMDEN GELEN GENC"İ "RİSKSİZ" ALTAY CEM MERİÇ VE ŞAH REJİMİNİN "TEHLİKELİ"Sİ ALİ ŞERİATİ
Üzeyir
Ademoğlu adına açılmış Facebook hesabında yazılmış
olanları okuyunca (Ki bazı ifadelerini aktaracağım) Altay Cem Meriç'in
başlattığı Ali Şeriati tartışmasına katkıda bulunmak gerektiğini düşündüm.
İsmin sahte olduğu
belli, bangır bangır bağırıyor.
İmdi, adamın
soyadı Türkoğlu, Saraçoğlu, Topaloğlu, İslamoğlu, Vanlıoğlu, Karamollaoğlu,
Müftüoğlu, İmamoğlu, Müezzinoğlu vs. olabilir.. Hepsi de sonuçta Adem oğludur,
fakat her Adem oğlu Türk oğlu ya da topal oğlu değildir.
Bir insanın bu
tür soyadlara sahip olması anlaşılabilir bir durumdur. Fakat bir kimse şayet
soyadı olarak "Ademoğlu" ismini seçiyorsa, şu mesajı veriyor
demektir: Ben ne it oğluyum, ne eşşek oğlu, ne de "maymın" oğlu, ben
de sizin gibi Adem oğluyum.
Ademoğlu
soyadını seçen kişi maymunlar, domuzlar, eşekler, develer gibi hayvanlarla bir
hayvanat bahçesine kapatılmış biri olsa, kendisini böylesi bir soyadıyla
tanıtmak istemesi, aslını/soyunu bu şekilde ortaya koymaya çalışması doğal
karşılanabilir, fakat sosyal medyada bu soyadı ile arz-ı endam ediyorsa, sahte
isim kullanmakta olduğunun bilinmesini istiyor demektir.
Selefî görünen
bu kişi "samimi bir selefî" olabilir mi?.. Mümkün.. Bir istihbaratçının,
bu kadar aptalca bir soyadı ile sosyal medya cangılına girmeyecek kadar zeki
olması beklenir, o açıdan mümkün..
Fakat hesabın
sahibi bir istihbaratçı-ajan da olabilir.
*
Evet, sosyal
medyada kendi ismiyle fikir teröristliği yapan
bir selefînin de ajan olması mümkündür, fakat bu ihtimalden söz edilmesinden hoşlanmayıp "Niçin müslümana
karşı suizanda bulunuyorsun?" diyenler de çıkabilir.
Ancak, böyle
biri sahte isimle ortaya çıkıyorsa, kimliği gizliyse, artık onun için hüsnüzanda
bulunmak mevzubahis olamaz.
Olamaz, çünkü ismini
gizlemesi bir "komplo"dur ve insanların elinde, onun hakkında
"komplo teorisi" geliştirme, spekülasyonda bulunma dışında bir
çare bulunmamaktadır.
Sahte isim
kullanan kişi, bu sahteciliğiyle, "Benim hakkımda komplo teorisi üretmenize izin veriyor, bunu yürekten istiyorum" mesajını vermiş olur.
Üzeyir ismine
gelince.. Yahudiler’in “Allah’ın oğlu” ilan etmiş oldukları bir
peygamberin ismi.. Yahudiler için önemli bir isim (Üzeyir Garih’i hatırlayalım)..
Hesabın sahibi, bu şekilde yahudilik mesajı vererek saflığımızla dalga geçmek,
bize nanik yapmak istiyor olabilir mi sorusunun akla gelmesi tabiîdir.
Evet, bu sahte
isimli hesabın sahibinin (selefi görünerek) selefîleri takip eden, onları
manipüle edip yönlendirmeye, ajite etmeye, hassasiyetlerini kullanarak “dolmuşa
bindirmeye” çalışan bir istihbaratçı olduğu tahmininde
bulunmak zorundayız gibi görünüyor.
En azından,
bir istihbaratçı gibi icra-yı sanatta bulunduğunu kabul etmek
durumundayız.
*
Görünüşte
"ultra selefî", fakat Selefîlik karşıtı Altay Cem'in avukatlığını
yapıyor..
Şu bir gerçek, selefîliğin (Vehhabîliğin de etkisiyle) bir bakıma moda olduğu son dönemlerde selefîlerin içinde mücahid ve ilim ehli olanlara da rastlanmaktaysa da büyük çoğunluğu ahmak ve cahil.
(Geçmişte öyle
değildi, selefîler sadece alimler arasından çıkıyordu. İmam
Matüridî kimdir, İmam Eş'arî necidir, bunlar neyi
savunmuştur, selef kimlerdir, bunlar arasındaki fikir farklılıkları nelerdir
gibi soruların cevabını bilmeyen avamın, "Yok gardaş, İmam Matüridî'nin
görüşleri beni kesmedi, selefî olmaya karar verdim" demesi beklenebilir
mi?!)
Selefîlerin
ilim sahibi ve aklı başında olanları, diğer selefîleri (ipini koparmış dana
tarzı) cahilce tekfircilikten sakındırmaya çalışıyorlar. Fakat
bunlarla ilgili asıl acı gerçek şu: Haricîliğe alabildiğine
yatkın ahmak bir topluluk oldukları için, istihbarat teşkilatları yani gizli
servisler tarafından çok kolay kullanılıyorlar.
Mesela DAEŞ/IŞİD.. ABD tarafından kuruldu ve İsrail'in emellerine hizmet ettiler.
Evet, bu
ahmaklar nasıl uluslararası ilişkiler arenasında (kendini mücahit zanneden) ipi
gâvurun elinde "terörist" olarak arz-ı endam edebiliyorlarsa, fikir
bağ ve bahçesine de aynı şekilde (gâvura hizmet eden, eşekten hallice) fikir
teröristleri olarak destursuz girebiliyorlar.
Aralarında
dünya kadar ajan-istihbaratçı-eleman-muhbir var, farkında değiller.
Daha kötüsü,
arkalarında o istihbarat teşkilatları var. Sözde fikir sahasında cihat ediyor,
tebliğde bulunuyorlar, gerçekte ise, tıpkı DAEŞ militanları gibi ABD-İsrail
hattının şuursuz piyonları durumundalar.
Yukarıda
sözünü ettiğimiz Ademoğlu (ve sosyal medyadaki benzerleri), MİT’çi de olabilir,
MOSSAD ajanı da, CIA ajanı da..
Ha, yazdıkları
hepten yanlış mı? Değil!.. Fakat kime çalım attığın değil, kritik zamanlarda
kimin kalesine gol attığın önemli..
Doğruları
oltadaki yem olarak kullanmadan safları avlayamaz, “yanlış”ını onlara
yediremezsin. “Zehiri altın tas içinde sunarlar, bal da onun suç ortağı.”
*
Türkiye’deki
ABD ve İsrail yanlılarının geleneksel Sünnî-Şiî kavgası ateşinin
harlanmasına şu sıralarda şiddetle ihtiyaçları var.
Altay
Cem efendi de tam da Ali Şeriati ile uğraşacak zamanı bulmuş.
Başka bir
zaman (Mesela İran’ın rahat bir zamanında, ve de Erdoğan’ın
onlara “Biz sünnî de, şiî de değiliz, müslümanız” diyerek zeytin dalı
uzattığı, onların hatırına Sünnîlik'ten, yani Sünnet’e bağlılık vurgusundan
vazgeçme iradesi ortaya koyduğu bir zamanda) bunu yapmış olsa, alkışlayacağız.
İmdi, Sünnîlik ile Şiîlik aynı kategoride değerlendirilemez.. Çünkü Sünnîlik, doğrudan Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e, Sünnet'e bağlılık ilanıdır, ashab arasında ayrım yaparak bir Hz. Ebubekir’e, bir Hz. Ömer’e, bir Hz. Osman’a, bir Hz. Muaviye’ye vs.yönelik –ashabın diğerleriyle karşıtlık ilişkisi kurmak suretiyle yapılmış- bağlılık deklarasyonu değildir.
Sünnîlik
için Hz. Ömer ne ise Hz. Ali de odur.
Şiîlik ise Hz.
Ali taraftarlığıdır, saf ve pür Ehl-i Beyt taraftarlığı bile
değildir, çünkü Hz. Peygamber s.a.s.’in hanımları da (ayet-i kerime gereğince, ve de "aile" ve "beyt" kavramlarının "doğa"sı icabı)
Ehl-i Beyt’tendir.
Ve ayrıca
Şiîlik, (istisnaları varsa da geneli itibariyle) sadece Hz. Ali taraftarlığı da değildir, “Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz.
Osman” karşıtlığıdır. Özellikle de Hz. Ömer karşıtlığıdır,
İran onun zamanında fethedildi diye.
Hz. Ali taraftarı olmamak adamı dinden çıkarmaz, ki ashabdan cennetle müjdelenmiş olanların ekseriyeti, Hz. Ömer’in vefatından sonraki halife seçiminde Hz. Ali taraftarı olmadıklarını beyan ettiler, böylece Hz. Osman halife oldu. Fakat aynı şey “Sünnet taraftarlığı (Sünnîlik)” için söylenemez. Yani "Müslümanlık" adına Sünnîlik karşıtlığı yapılamaz.
Ya da şöyle söyleyelim: "Tanım gereği" Sünnîlik, Müslümanlık adına "vazgeçilebilir" birşey olarak gösterilemez. Müslümanlığın lazım-ı gayr-i mufarıkıdır, mütemmim cüzüdür.
Sünnîlik ile
Şiîliği aynı kefeye koymak, elmalarla armutları toplamaktır.. Sünnîlik, "ilkeler"e
bağlılıktır, şiîlik ise "şahsa" bağlılık.
Hak ve hakikat
adına bunları söylemek, hatırlatmak zorundayız.
*
Erdoğan’ın o şekilde
konuşması büyük hata idi..
Hangi üstün
zekâlı metin yazarları bunları yazıp eline tutuşturuyorlardı bilmiyorum. Fakat
bir türlü “istikamet”i tutturamıyorlar. İnsan, Erdoğan’ın etrafında hiç mi aklı
başında adam yok, bu nasıl bir kaht-ı rical diye düşünmeden
edemiyor.
İlk düğmeyi
yanlış iliklerseniz, bütün düğmeler yanlış gider. Şiîlerin, ne kadar iyi
niyetli olurlarsa olsunlar, en başta yaptıkları basit gibi görünen temel bir
hata, onun üstüne inşa ettikleri bütün bir binanın yamuk ve çarpık olmasına
neden oluyor.
Yanlış anlamaya meydan vermemek için bunları söyledikten sonra asıl konumuza dönebiliriz.
Şia’nın (emr-i
bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker kapsamında) uyarılmaya ihtiyacının bulunduğu
kesindir. Fakat birileri Türkiye’de bugün bunu öyle bir zamanda ve öyle bir
üslupla yapıyorlar ki, “Bunu ancak ya bir CIA ya da MOSSAD ajanı,
ya onların yerli-milli bir acentasının işbirlikçi elemanı, ya da bilgiçlik ve
sansasyon meraklısı aptal bir şöhret tutkunu, dikkat çekmek için Zemzem
kuyusuna işeyebilecek tıynette bir kazma yapabilir” demek zorunda kalıyoruz.
Ancak şunu da
belirtelim: Altay Cem'in başlattığı bu tartışmaya “Ali Şeriaticilik”
yaparak dahil olanların da bir kısmı (hepsi değil) kesinlikle “derin”
elemandır.
Kavganın
kızışması için amigoluk yaparak gürültü çıkardıklarını, karşı tarafın “penaltıdan
gol” atmasını sağlamak için bilerek “faul” yaptıklarını düşünmemek elde değil.
*
Sözünü
ettiğimiz ("maymın" oğlu olmadığını ilan etmeyi gerekli gören) Adem
oğlu Zübeyir şunları yazmış:
Altay can Meriç kendi youtube hesbından Ali Şeriati
eleştirisi yapan bir video hazırlamış..!
Meriç, Özellikle Ali Şeriatinin Sahabe hakındaki
çirkin sözleri ve hakaretemiz ifadelerine tepki gösteriyor bu videosunda.!
Ali Şeriati'nin; Hz Ömer, Hz Osman ve Hz Ebubekir için
kulandığı ağır ve hakaret ifade eden sözlerine tepki gösteriyor Meriç..!
Şeriati'nin gerek sahabe gerekse Halifeler hakında
uydurduğu hikayeler ve yaptığı hakaretemiz ifadeler, hiçbir müslümanın kabul
edeceği ifadeler değil anlaşılan.!
Meriç, Ali şeriatinin islam müktesebatına ve
müslümanların değerlerine yaptığı bu haksız eleştirileri, kitablarındaki
kaynakları delil gösterip makul eleştirilerle tepki gösteriyor..
Yani "Altay Cem Meriç, Ali Şeriati’nin
kitaplarını satır satır okuyarak eleştiriyor.
Karşısına dikilip sözü olan da ACM’nin fikirlerini tek
tek dillendirerek eleştirme yeterliliği ve iradesini göstermelidir.
Meriç'in takındığı üslup ise Hz. Osman’a “firavun”
diyen, birçok sahabeye edilmedik hakaret ve iftira bırakmayan Şeriati’ye ne
eksik ne fazla hak ettiği tondadır.
itirazınız varsa, kaçak dövüşmeyin, buyrun bir kamera
ve mikrofon karşısına geçin siz de aynı cesareti gösterin.”
Altay Can meriç, Ali şeriatinin ilk nesil islam
toplumu ve sahabe toplumu hakındaki olumsuz ve zehirli fikirlerine karşı uyarı
görevini yaparak, bilinçsiz ve kör taasupçu okumalara karşı müslümanlara uyarı
görevini yapıyor..
Anlaşılan, Altay Can Meriç'in Ali şeriatiden tevarüs
eden bu zehirli fikirkerini deşifre etmesi bu zehirli fikirleri yıllarca suni
topluma ihrac eden kesimleri rahatsız etmiş durumda..
*
Ali Şeriati Türkiye’de
bir ara (İran Devrimi rüzgârının da etkisiyle) (İrancı diye bilinen
kesimde) moda oldu ve bütün modalar gibi gelip geçti, bitti gitti.
İrancı olmadığı halde "entellik" icabı ya da modaya uyup kitaplarını alan kitap meraklıları da olmuştu.
Kitapları
satın alınmıştır da, fazla okunduğunu zannetmiyorum.
“Ali Şeriati
okudum, bu yüzden Sünnîlikten vazgeçtim, şiî oldum” diyen bir tek Allah’ın
kulunun bulunduğunu da sanmıyorum.
"Sünnîliği bıraktım, şiî oldum" diyene rastladım da, işin açıkçası, İrancı çevreleri takip için “görev” icabı Şiîliği seçmiş olduğunu düşündüm. Bunun başka pratik faydaları da var tabiî, ibadetlerde kolaylık yapmayı, cuma namazına bile gitmemeyi garanti ediyor, insanı epeyce bir zahmetten kurtarıyor.
Bu ülkede, Ali
Şeriati okuduğu için şiî olunmasını geçtik, tam tersi yaşandı. Bir
zamanların İrancıları sonradan acayip Hz. Osmancı oldular.
Tipik örnek AK
Parti eski milletvekili Mehmet Metiner.. Bir zamanlar kendisi
gibilerle birlikte Girişim diye bir “bitirim” dergi
çıkarıp İrancılık, radikallik vs. yapmıştı.
Sonradan
laik-Atatürkist düzenin nimetlerinin tadını keşfetti, bir “aydınlanma” yaşadı.
Öyle bir aydınlanma ki, AK Parti iktidarı döneminde yaşanan akraba u taallukat kayırmacılığını savunmak için “Ne var bunda, Hz. Osman da böyle yapmıştı” diyebildi.
*
Evet,
Türkiye’de Ali Şeriaticilik diye bir akım yok.. Kitapları bazı
Batı dillerine de çevrildiği için bizde de kıymete binmiş, mevsimlik bir nezle
olarak bazılarının burunlarını yoklamıştı.
Ve unutuldu
gitti.. “Ondan kalan boynu bükük ve sefil / Devrik bir lamba ile sönük
fitil.”
Şimdi müflis
tüccar hesabı eski defterleri karıştırmanın, soğuk, izbe ve karanlık
mahzenlerde çürümekte olan dosyaları çıkarıp tartışma konusu yapmanın faydası
nedir?
Hem de böyle
bir zamanda..
*
Türkiye için
asıl sorun Ali Şeriati değildir.. Selanikli zampara Atatürk’tür..
Ali Şeriati, Atatürk'ün yanında devede kulak bile değildir, devede tüydür.
Şu anda bile
ilkokula giden altı yedi yaşındaki saf zihinler, Atatürk putçuluğu ile
kafaları doldurularak yetiştiriliyor.
Tablo şu:
Yukarıdan gelen bir sel var, bostandaki bütün mahsulü alıp götürüyor,
kenarda Kadir Mısıroğlu gibi birkaç kişi oturmuş mahsulden
birazını olsun kurtarmaya çalışıyorlar, fakat kurtarabildikleri devede kulak
bile değil.
Fazla birşeyi
kurtaramama bir tarafa, kendileri de selin suyundan çamurundan paylarını
alıyor, oraya buraya savruluyorlar.
Halihazırda
bütün devlet kurumları Selanikli zamparaya hizmet ediyor. Her yerde onun resimleri,
heykelleri, sözleri..
Ve bu
Selanikli zampara, ashabı da geçtik, doğru sözlü ve dürüst bir asker olan Kâzım
Karabekir’in şahitliğine göre, doğrudan Peygamber Efendimiz sallallahu
aleyhi ve sellem’e hakaret etmiş bulunuyor.
Yazdırdığı
tarih kitaplarında da benzer ifadeler var.
Orada da
durmamış, Allahu Teala’nın kelamını da aşağılamış.. Milletin
önünde “gökten indiği sanılan” kitaplara karşı kendisinin süflî
“hayat”ının reklamını yapmış.
"Devrim" adı altında yaptıkları da ortada..
Ve de bu
devletin derinlikleri, Haydar Baş belası gibi adamlarını
devreye koyarak onu seyyid, hafız, evliya yapmış, resmen
İslam'la ve müslüman halkla dalga geçmiş..
Peki buna
karşı Altay Cem efendi ne yapmış?
*
Yaptığı
şu: Kadir Mısıroğlu’nu ve onun şahsında diğer anti-Kemalist
araştırmacı ve yazarları itibarsızlaştırmaya çalışma şaşkınlığı..
Bakın ne
diyor:
“(Atatürk’e karşı) Bir aşk nefret ilişkisi içinde de değilim. Ben tarihî karakterlerle öyle bir ilişki kurmuyorum. Ama, bana sorarsanız mesela Kadir Mısıroğlu’nu tenkit edeceğim konulardan birisi budur: Çok hissî tarih okuma tarzı, özellikle Mustafa Kemal konusunda, üslubu da bence..”
Vay uyanık
vay!
Sen
merhum Kadir Mısıroğlu’na karşı hissî değilsin,
öyle mi?
Cem Yılmaz’ın tabiriyle “duygusal” da mı değilsin?
*
Açık
konuşalım.. Evet Altay Cem'in, Peygamberliğin İspatı gibi
güzel çalışmaları var..
Fakat sen,
evet sen, (bu halinle) Kadir Mısıroğlu’nun attığı tırnak bile
olamazsın. O bir Erciyes, sen ise Kayışdağı bile olamazsın. (Mısıroğlu hatasız değildi, fakat hizmeti büyük, ve çok büyük bedel ödedi, saygı duymak gerekiyor.)
Ha, bir Kadir
Mısıroğlu olmayı sağlayacak zekâ ve kabiliyet sende yok mu?.. Var!.. O zekâ
sende var da, o yürek, o ciğer yok..
Öyle
görünüyor.
Bu şahsın
parlaması, "atezimden gelen genç" olarak sosyal medya
sinemasında arz-ı endam etmesiyle olmuş. Böylece dikkat çekmiş, ilgi odağı
haline gelmiş. Tam da "Gençler ateist oluyor, deist oluyor"
feryatlarının koparıldığı bir zamanda.
İyi ve güzel çalışmaları var, fakat hep "risksiz" sularda yüzüyor.
Üstelik, yaptığı hizmet "yeri doldurulamaz, benzeri bulunmayan" nitelikte de değil.. Sayısız benzer faaliyet ve çalışma var.. Tek kusurları "ateizmden gelen genç" olarak şöhreti yakalayamamış olmaları.
*
Bu
açıdan İsmet Özel'e benziyor.. İsmet efendi de
solculuğun/komünistliğin moda olduğu, 1968 rüzgârının henüz kesilmediği bir
zamanda "müslüman" olmuş, eski solculuğunun ve solcular arasında
"şair" diye tanınmış bulunmasının hatırına yüceltilmiş de
yüceltilmişti.
İsmet'in
İslamî kesimin yabancı olduğu (eski solculuğundan kaynaklanan) kendisine özgü
bir dili ve jargonu vardı. Ayrıca en basit fikirleri karmaşık ve dolambaçlı
ifadelerle eşi bulunmaz tefekkür ürünleri gibi yaldızlayıp satmayı beceriyordu.
İslamî bilgi birikimi bakımından ise bomboştu, fakat ne gam! Artistik lafları,
kendisinden daha boş olan gençlerin ilgisini çekiyordu.
Evet,
vatandaşın ne tefsirden, ne hadîsten, ne kelam ilminden, ne fıkıhtan, ne de
tasavvuftan haberi vardı. Fakat Batı düşüncesine merakı vardı
ve yüzeysel biçimde biliyordu, hatta William Ebenstein'dan Siyasi
Felsefenin Büyük Düşünürleri adıyla bir çeviri de yapacaktı.
Beslendiği asıl kaynak Batılı entelektüellerdi.
İsmet'in yarım asırlık "ideolojik sergüzeşt"i "risk"siz bir mecrada devam
etti.. Aykırı çıkışlar yapmıyor değildi fakat bunlar da sansasyonel ve dikkat
çekici olmakla birlikte yine "risksiz"di..
Tam da NATO'nun İslam'ı hedefe koyduğu bir zamanda, İslamcılık'tan istifa edip ulusalcılığa (yerli-milli Türkçülüğe) kapağı attı.. İslam'ın ümmetçiliğini ve evrenselliğini katledip onu Türklük parantezi içine sıkıştırmak için sloganlarla örülü bir "protestan (millileştirilmiş) İslam" icat etmeye kalkıştı.
Satışa sunduğu malın üstündeki reklam "gâvurla çatışma"dan söz ediyor, teslimat ise "Türk
olduğunu söylüyorsan zaten gâvurla çatışmış sayılırsın, ayrıca birşey yapmana
gerek yok. Türk olmayan 'hadsiz müslüman'lardan da uzak dur" mesajı
veriyordu.
Böylece
NATO'nun istediği "ırkçılıkla ılımlılaştırılıp sulandırılmış İslam"
Türkiş kebabı pişirilmiş oluyordu.
Zahiren şanslı, batınen bahtsız
İsmet'in kaderi NATO'nunkine paralel yazılmış gibiydi.
NATO'nun
komünizm karşıtı olduğu zamanda komünistliği bırakıp "müslüman"
olmuş, İslam'ı hedefe koyduğu zamanda ise İslamcılığı bırakıp Türkçülük trenine
atlamıştı.
*
İslamî bilgi
birikimi bakımından Altay Cem, İsmet kadar boş değil, fakat "risksiz"
alanlarda top koşturma bakımından ondan farksız.
Sonradan
"müslüman" olanlar genelde İslam'la tanışmalarını sağlayan İslamî
düşünce akımı ya da grup ile sarsılmaz bir bağ kurarlar. Mesela Necip
Fazıl, Abdülhakim Arvasî rh. a. vasıtasıyla İslam'ı
tanıdığı için tutkulu bir tasavvuf yanlısı olmuş, Nakşbendiye meşayihi
silsilesi için "Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben, / Üç ayakla seken
topal köpeğim! / Bastığınız yeri taş taş öpeyim. / Bir kırıntı yeter
kereminizden! / Sonsuzluk Kervanı, peşinizde ben" mısralarını
yazabilmiştir.
Nurettin
Topçu'da da tasavvufa ve Abdülaziz Bekkine rh. a.'e karşı
böylesi bir bağlılık mevcut..
Buna
karşılık, Bediüzzaman'ın Risaleler'i ile büyümüş
olanlar da onu aşırı yüceltiyor, neredeyse alemde ondan başka alim
bulunmadığını zannediyorlar. Salt müceddid olarak görseler mesele değil de onu
birçoğu Mehdî yapmış durumdalar. Bu açıdan, (Mehdî'leri gelmiş
fakat kaybolmuş) Şiîler'den fazla bir farkları yok.
Buna karşılık,
Batı'da entelektüel derinliği olup da müslüman olanların genelde doğrudan Kur'an ve
hadîslere yönelmeyi tercih ettikleri, mezhepleri ve tarikatları çok fazla
önemsemedikleri müşahede olunuyor. Mesela Roger Garaudy böyleydi.
"Ateizmden
gelen genç" Altay Cem'e gelince.. Anladığım kadarıyla ateizmden
vazgeçmesi herhangi bir cemaat ya da topluluk sayesinde olmamış..
Ancak,
izlediği "risksiz" ve "akredite" çizgiye baktığımızda,
sanki "hidayet"ine "laik-Kemalist Türkiye Cumhuriyeti Devleti"
vesile olmuş gibi bir izlenim veriyor.
*
Yıl 1990..
Aylardan Kasım..
Almanya’da,
Köln şehrindeyim.
Millî Görüş
Teşkilatı’nın kitap fuarı var.
Fuara
Türkiye’den Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak, İsmet Özel, ve D.
Mehmet Doğan gibi yazarlar da, kitaplarını imzalamak için
katılmışlardı.
Bir
akşam Erbakan da geldi, yazar çizer ve yayıncılara teşkilat
merkezinde bir konuşma yaptı.
Kadir
Mısıroğlu’nu ilk ve son kez o fuarda gördüm. Gündüz, küçük bir standdaki bir masanın
arkasında o gür sesiyle bağırarak birşeyler anlatıyordu.
Sorun şurada
ki, etrafında onu dinleyen hiç kimse yoktu. Tuhaf bir manzaraydı.
Fuarın tenha
bir zamanıydı ve etraftakiler onu görmezden geliyorlardı.
O sırada
Mısıroğlu 10 yıldır (12 Eylül darbesinden beri) yurtdışında yaşamakta olan bir
kaçaktı.
Türkiye’ye
dönemiyordu.
Suçu anti-Kemalist olmasıydı..
Selanikli zampara hakkında bazı gerçekleri yazıp söylemiş bulunmasıydı.
Bu yüzden
1960’larda da, 70’lerde de hapis yatmıştı.
Yurtdışındaki
ticarî girişimleri de (hatıratında anlattığına göre), “derin” iyi saatte olsunların “örtülü” müdahaleleri
yüzünden akamete uğramış, tamı tamına bir milyon mark borçlu hale gelmişti.
Çile üstüne
çile..
Yine,
hatıratında yazdığına göre, Almanya’daki bir MİT’çi onu
ziyaret edip, “Kadir Bey, biliyoruz sen vatansever adamsın, Atatürk
konusunda geri adım at, sorunlarını çözelim, memlekete dönmeni sağlayalım”
demiş, fakat o bunu kabul etmemişti.
*
Şimdi gelelim
“hissî/duygusal” olmayan Altay Cem’e..
Sen Kadir
Mısıroğlu tarzı duygusallığın resmini yapabilir misin Abidin?
Yapamazsın..
Sen ancak Cem Yılmaz
tipi duygusallığın resmini yapabilirsin..
Altay Cem,
Atatürk konusunda tutup Kadir Mısıroğlu gibi bir tavır sergilesin (tam onunki
kadar da değil, onunkinin onda biri kadar bir tavır sergilesin) bakalım
onu sağa sola davet edip konferans verdiriyorlar mı?
Sosyal
medyadaki “derin” goygoycular, beleş hınk deyiciler reklamını yapıyorlar
mı?
“Maymunoğlu”
olmayan Ademoğulları arkasında saf tutuyorlar mı?
Denemesi
bedava..
“ÜLKEMİZDE DEVLET, … CİNAYETLER İŞLETMİŞ…”
“Ülkemizde devlet, cinayetler işletmiştir” diyen kişi, meşhur bir eski Emniyetçi: Hanefi Avcı. Tecrübe konuşuyor. Şunları yazmış dur...
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...