LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET İÇİN TAVİZSİZ, KATI VE KILIÇTAN KESKİN RADİKAL, İSLAM İÇİNSE BATAKLIK ÇAMURU GİBİ ILIMLI, YUMUŞAK, DİRENÇSİZ VE HAZIMLI OLMAK

 





Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde şu ifadeler de yer alıyor:

Pek çok cihâdî-selefi ideolog, İhvan gibi ana akım İslamcıların demokratik sistem içinde siyasal mücadele vermelerinin dini meşruluğunu ispatlamak için ileri sürdükleri argümanlara itiraz da etmiştir. Söz konusu İslamcıların, özellikle siyasal katılıma ve hatta yönetimde görev almaya olanak sağlayan demokrasiyi Kuran’daki şûra ayetleri ile meşrulaştırmaya çalışmaları ve demokrasinin İslam ile uyumlu olduğunu iddia etmeleri, bu kimselerin eleştirilerini şiddetlendirdiği odak nokta olmuştur. Mesela el-Makdîsî, şûra ve demokrasinin tam anlamıyla birbirinden farklı şeyler olduğunu iddia etmiş ve dolayısıyla Müslümanları demokrasiye davet etmenin şûraya davet etmekle aynı anlama gelmediğini ifade etmiştir. Öyle ki ona göre şûra, herhangi bir konuda bir hüküm verilmeye niyetlenip de dinin ana metinlerinde bu konu etrafında bir hüküm bulunmadığı durumlarda, yöneticinin, etrafındaki âkil ve bilge(lik) sahibi kimselerle görüş alışverişinde bulunup çoğunluğun fikrini kabul etme zorunluluğu olmaksızın Allah’a tevekkül ederek hüküm vermesi anlamına gelen dini bir yöntemdir. Demokrasi ise bizzat toplumu en güçlü karar verici kabul ederek çoğunluğun görüşünü nazarı itibara almak suretiyle kurallar koyan bir siyasal sistemin adıdır. Allah’a tevekkül ederek bir kararda bulunmak şûra uygulamasının merkezinde yer alırken çoğunluk ve çoğunluğun görüşü, söz konusu siyasal sistem içinde demokrasinin tanrısı olarak kabul görmektedir (El-Makdîsî, ts., 31-37).

Türkiye gibi ülkelerdeki (derin devlet güdümlü ve istihbarat örgütleri mahreçli) Selefîlik düşmanlığının ardındaki etken, işte bu tür eleştirileri özellikle selefi diye bilinenlerin yapıyor olmalarıdır.

Bu noktada istihbarat örgütleri, çalışma yöntemlerinin esasını oluşturan “yalan, aldatma, hile” üçgeninde bir köşeden diğer köşeye koştururken devreye (Özel Harp ajanı) Mehmet Şevket Eygi gibi ehlî sünnetçileri koymaktadırlar.

Yani asıl dertleri (Türkiye için konuşmak gerekirse) Atatürkçü (yani Batıcı, yani “hristiyan-yahudi” patentli çağdaş uygarlıkçı) batıl rejimlerini savunmak iken, saf, cahil ve zayıf imanlı dindarları aldatmak için adamlarına sözde Ehl-i Sünnet’i savunma adına Selefîlik düşmanlığı yaptırıyorlar.

Önce, Selefî bilinen bazı isimlerin tekfirde ölçüyü kaçırmalarını ve itikaden Mücessimeye meyletmelerini nazara veriyor, onların Ehl-i Sünnet dışı olduklarını iddia ediyor, sonra da, demokrasi gibi konulara ilişkin hakikatleri özellikle Selefîlerin dile getiriyor olmasından hareketle, demokratlık iddiasındaki mevcut rejimlere yönelik eleştirileri itibarsızlaştırıyorlar.

*

Oysa, demokrasi ile ilgili bu tür düşünceler, her müslümanın kabul etmesi gereken en temel hakikatler durumundadır.

Demokratik sistemi savunan bir kişiye değil “ana akım İslamcı”, müslüman bile denilemez.

Bu “ana akım İslamcı” diye bilinen hareketlere laik ve Batıcı rejimlerin istihbarat örgütlerinin ajan ve elemanları sızıyor, oralarda önemli konumlara geliyorlar, sonra da bu tür “demokratik” düşünceleri sözde “İslamcı hareket” adına savunuyorlar.

Mısır’da da, Pakistan’da da, Türkiye’de de durum bu.

*

Halbuki, (Özel Harp ajanı kaşar “düzen”baz Mehmet Şevket Eygi’nin İslamcı kabul etmediği, kendi anlayışına göre örnek müslüman olarak gördüğü) Mehmed Zahid Kotku rh. a. de demokrasiye karşıydı.

Kitaplarında partiler ve particilik aleyhinde ifadeleri var.

Halefi (halifesi) Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca da çok sert demokrasi eleştirileri yapmış, demokrasinin İslam’da olmadığını söylemiş durumda.

Yani demokrasiyi reddetmek için selefî olmak gerekmiyor. Müslüman olmanın gereği bu.

Kim ki hem müslüman olduğunu söylüyor hem de demokrasiyi savunuyorsa ya İslam’ın ne olduğunu bilmeden kafasından uydurduğu bir düzmece İslam’a inanan (dolayısıyla Kur’an’a da, Sünnet’e de sırt çeviren, Ehl-i Sünnet’ten olmaktan uzak) bir zır cahildir ya da gerçekte imansız bir münafıktır.

Gerçek şu ki, Türkiye gibi ülkelerdeki “demokrat müslüman”ların (özellikle “tahsilli” olanların) çoğu aslında münafıktır, bir yandan samimi iman sahiplerine diğer yandan da küfür cephesine göz kırpan, iki tarafı da idare etmeye çalışan fırıldak “dönergeç”lerdir.

*

Çakmaktaş sözlerini şöyle sürdürüyor:

Diğer taraftan el-Lîbî de ana akım İslamcıların şûrayı desteklemekle kalmadıklarını, kendilerine yöneltilen “şayet demokratik sistemde halk kâfir birini veya dini tam anlamıyla dışlayan komünist bir partiyi seçerse tavrınız ne olur” mealindeki soruya “bize düşen halkın tercihine ve seçimine saygı duymaktır” şeklinde verdikleri cevabın altını çizmiş ve İslamcıları hak ile batılı birbirine karıştırmakla ve inananların zihinlerini bulandırmakla suçlamıştır (El-Lîbî, ts., 8-9). Yine eş-Şankîtî de demokrasi ile şûra uygulamalarını birbirine karıştırmanın iman ile küfrü veya hak ile batılı birbirine karıştırmakla aynı şey olduğunu iddia etmiştir (Eş-Şankîtî, 2011, 5).

Aslında bu mahcup demokratlara “ana akım İslamcı” denilemez.. Laik ve demokrattırlar.

Bir taraftan da müslümanlık davası güden böylelerine (“ılımlı İslam” tabirinden esinlenerek) “ılımlı laik” ya da “ılımlı demokrat” demek daha uygun olur.

Evet, bu tür görüşleri savunanlara İslamcı denilemez.. Ne söylediklerinin farkında iseler müslüman bile değildirler, kâfirdirler.

Çünkü bunlar, ayet-i kerimedeki “sizden olan ulu’l-emre itaat” hükmünü “sizden olsa da olmasa da ulu’l-emre itaat”e dönüştürmüş, olayı abrakadabra, hokuspokus ile getirip “tağuta itaat”e bağlamışlardır.

Bu tür görüşleri savunanların bir kısmı, söz konusu rejimlerin İslamî hareketlerin içine sızdırdığı ajanlardır.

Bir kısmı da onların bu görüşlerinde içlerindeki nifak ve dünyaperestlik için can simidi bulan münafıklardır.

Gerisi de akılsız ve zır cahil ayak takımı.

*

Bu akılsız ve zır cahil ayak takımı mazur görülebilir mi?

Bu soruya FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) örneği üzerinden cevap vermeye çalışalım.

Fethullah’ın CIA’in güdümünde olduğu açık..

Peki, FETÖ’nün “taban”ı bundan haberdar mıydı?.. Olayı böyle mi görüyorlardı?..

Hayır!..

O saf tabana göre, kalp gözü açık keşif sahibi bir velî, kutbu’l-aktab ve gavs denilebilecek bir maneviyat büyüğü, ricalullahtan keramet sahibi bir ehl-i tasarruf olan Fethullah Gülen hocaefendileri dünyaya yön veriyor, duasının bereketiyle ve evliyaya özgü himmetiyle cemaatinin önüne her kapı açılıyordu.

FETÖ’nün “kılcal damarlar”ına kadar nüfuz etmiş olan MİT de bunun böyle olduğunu biliyordu. (Zaten başlangıçta Fethullah için böyle bir algıyı MİT üretmişti. MİT böyle şeyleri iki yolla yapar: Birincisi elemanlarına keramet ve rüya uydurtur. İkincisi, emri altındaki "irfan sahibi" kodamanlara istihbarat desteği sunarak onların etraflarındaki insanlara karşı "keramet" sergilemesini sağlar.)

Peki, TC-FETÖ savaşı başlayınca bu saf taban için, “Bunlar dünyadan habersiz budalalar taifesi, bunlara dokunmayalım” denildi mi?

Denilmedi, hepsinin defteri dürüldü.

Kamuda FETÖ ile iltisaklı kim varsa süründürüldü, perişan edildi..

Aynı şekilde FETÖ’ye maddi yardımda bulunduğu tespit edilen pekçok işadamı, esnaf vs. derdest edildi, hapsi boyladı.. Birçoğunun şirketlerine, mallarına “çöküldü”.

*

Bu insanların Fethullah’ın CIA ile olan bağlantısından, onun basit bir aparatı haline gelmiş olduğundan haberleri var mıydı?

Büyük çoğunluğunun yoktu..

Tıpkı, Fethullah’ın başlangıçta Özel Harp’in ve MİT’in bir piyonu olarak ortaya çıkmış, onların desteği ile palazlanmış, kendisi için kerametler ve rüyalar uydurulmuş yetenekli ve bilgili bir “düzen”baz olduğunu bilmedikleri gibi.

Evet, saf taban Fethullah’ın gerçek durumunu bilmiyordu..

Fakat, Fethullah CIA’in talimatı doğrultusunda (Kemalist derinlerle anlaşmış olan) AKP Hükümeti ile kapışınca "saftorik" taban için “Bunların birşeyden haberi yok, mazur sayılırlar” denilmedi.

Üzerlerinden silindir gibi geçildi..

Sadece o “saf”lar değil, onların küçük yaştaki çocukları ve aile fertleri de perişan oldu.

FETÖ ile mücadelenin şampiyonları o masum çocuklara zerre kadar acımadılar.

Başta yönelttiğimiz soruya dönersek, demokrasinin İslam’a aykırı olduğunu kabul etmeyen (ve laik devletçi Kemalistlerle devletçilik ekseninde işbirliği yapan) cahil ayak takımı da mazur değildirler.

*

Evet, o saf taban Fethullah’ın gerçek durumunu bilmedikleri halde cahilce hüsnüzanları sebebiyle nasıl bu devlet tarafından cezalandırılıyorlarsa, Türkiye’deki dindarımsı rejimperestlerin İslam açısından durumu da budur.

Atatürkperest ve Atatürkseverler (CHP’lisi, MHP’lisi ve AKP’lisi ile), Türkler’in atası anlamında Atatürk soyadını almış olan Ali Rıza oğlu Mustafa ile aynı hükümdedirler.

Nasıl bu devlet, Fethullah neye layıksa, Fethullah’ın peşinden gidenlerin de aynı şeye layık olduğunu düşünüp onların üzerinden silindir gibi geçtiyse, ahirette de Atatürk ile Atatürkseverler (mesela Atatürk'ün izinde olduğunu söyleyen Recep Tayyip Erdoğan) aynı muameleyi görecektir. (Atatürk'ü rahmetle andıklarına göre...)

Yani siz ey laik (siyasal dinsiz) Atatürkçü devletin başındaki dindarımsılar, siz çok akıllısınız, herşeye aklınız yetiyor, o yüzden Fethullah ile saf Fethullahçılar arasında ayrım yapmayacak kadar uyanıksınız da, ahirette size Atatürk’ten farklı muamele yapılacağını mı zannediyorsunuz?

*

Kaldı ki, olaya Türkiye Cumhuriyeti Devleti açısından bakıldığında (yani değerlendirme kriteri olarak devletin kendisi kabul edildiğinde, “TC merkezli” düşünüldüğünde) FETÖ hain bir örgüt olmakla birlikte, farklı bir perspektiften bakıldığında (TC “hakikat mihengi” kabul edilmediğinde), TC FETÖ’ye ya da FETÖ TC’ye göre değerlendirilmeyip her iki oluşum da (onlardan bağımsız) objektif (nesnel) kıstaslar çerçevesinde sorgulama konusu yapıldığında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile FETÖ arasında “öz”de bir farklılık bulunmadığı görülür.

FETÖ CIA’in emrine girmişse, bu devletin TSK ve MİT gibi kurumları da CIA ile işbirliği yapmış durumda.

Türkiye’de darbeler ABD’nin izni, bilgisi ve teşviki ile yapıldı. Darbeleri onların “our boys”u yaptı: “Our boys did it.”

28 Şubat’ta MİT kime hizmet etti?.. Erbakan’ın başında bulunduğu Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne mi, yoksa ABD’ye ve İsrail’e mi?

FETÖ CIA bağlantılı ve Batıcı da, Türkiye Cumhuriyeti Devleti NATO üyesi değil mi?

NATO şemsiyesi altında Afganistan’a işgalci güç olarak TC de gitmedi mi?

FETÖ ABD’den emir alıyor da, AB kapısında yalvaran TC Avrupa’dan emir almıyor mu?

Onların emirleri doğrultusunda AKP iktidarı döneminde zina bile suç olmaktan çıkarılmadı mı?! Eşcinsel sapıklara laf söylenemez hale gelinmedi mi?!

Demek oluyor ki FETÖ’nün asıl suçu Batıcı olması değil, sizin emrinizde olmaması, Batıcılığı sizden “bağımsız” ve kendince daha “sağduyu”lu biçimde yapıyor olması. 

(Evet FETÖ, derin akıllıların İskenderpaşa Cemaati’ne Sağduyu Partisi topacı ile ezberlettikleri “bağımsızlık” ve “sağduyu”nun hakkını verdi, İskenderpaşacılar işin lafında kalırken FETÖ’cüler kendi bağımsızlıklarını ve sağduyularını fiiliyata döktüler.)

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


ŞERİAT'E (ALLAHU TEALA'NIN ADALETİNE) KARŞI LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEMOKRASİ KALPAZANLIĞI

 



Dr. Nurullah Çakmaktaş, “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde “demokrasi” konulu tartışmalar için şunları diyor:

Dini radikal düşüncenin bu süreçte İhvan özelinde ana akım İslami harekete din-siyaset ilişkisi bağlamında yönelttiği en baskın tenkitlerin biri demokrasi meselesi etrafında olmuştur. Ana akım İslami hareketin; cari politik sistem içinde var olmaya çalışması, müesses nizamın koyduğu kurallar çerçevesinde siyasal mücadelesini vermesi ve iktidara gelmek için mevcut araçları kullanmayı tercih etmesi; İslamlaşma yöntemi olarak silahlı mücadeleyi ve şiddeti bir değişim ve dönüşüm aracı olarak gören dini radikal düşüncenin ve bu düşünceyi benimseyen grupların tepkisine neden olmuştur. Hâkim siyasal paradigma içinde de demokrasi konusu eleştirilerin en çok odaklandığı mesele olmuştur.

Özellikle yetmişli yıllardan sonra teo-politik radikal düşünce içinde önemli yere sahip pek çok ideolog, demokrasiyi din dışı bir düşünce ve uygulama biçimi olarak kabul etmiş ve onun İslamî akidenin temeli olan “tevhit” ilkesine halel getirdiğini savunmuştur. Zira onlara göre demokrasi, çoğunluğun talep ve iradesine göre hükümde bulunmayı kendine şiar edinmiş ve bu iradeyi Allah’ın indirdiği hükümlerin önüne koymuştur. Öyle ki bu durum, toplum iradesini Allah’a şirk koşmak anlamına gelmektedir. Ayrıca demokrasi, insanlara yasama yetkisi vermek suretiyle beşeri ilahlaştırmakta ve böylece yeni bir din ihdas etmektedir. Dolayısıyla demokrasi bir küfür dini olarak İslam’ın karşısında kendisine pozisyon açan müstakil bir din olarak addedilmiştir. Öyle ki yasama yetkisi vermek suretiyle beşeri ilahlaştıran kimse demokrasi dinine girmiş olur ki bunun anlamı bu kimsenin İslam dairesi dışına çıkıp kâfir olmasıdır. İslam ve demokrasi tam anlamıyla birbirlerinin karşıtıdırlar ve bir kimsenin aynı anda hem İslam’a ve hem de demokrasiye insanları davet etmesi mümkün değildir (Ez-Zevâhirî, 2005, 31-36; El-Makdîsî, ts., 11-13; Et-Tartûsî, 1999, 1-2; El-Lîbî, ts., 7-8; Eş-Şankîtî, 2011, 7-10).

Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor: Dinî radikalizmin ya da radikal dinciliğin ideologları ve teorisyenleri diye bilinen isimler öyle (Türkiye’deki AKP’li “eski İslamcı”lar gibi) sloganlarla hareket eden, çelişkiler içinde bocalayan, bir dediği öbürünü tutmayan, dinî duyarlılığı (Gazze meselesinde olduğu gibi) modaya göre şekillenen dünyadan habersiz boş beleş adamlar değiller..

Demokrasi konusunda söyledikleri de tamamen doğru.

Demokrasi için “din” derken de “din” kelimesinin Arapça’daki asıl anlamından hareket ederek konuşuyorlar. 

(Bugün Türkiye’de milletin “din”den anladığı, Kur’an’da geçen “din” kavramıyla tam olarak örtüşmüyor. Batı’nın “religion”ı ile, yani Hristiyanlığın “din” tasavvuruyla örtüşüyor. “Din”in anlamını öğrenmek isteyenler TDV İsâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesini okuyabilirler.)

*

Demokrasiyi mutlak olarak benimseyenlerin küfre düşecekleri kesindir.

Ancak, Türkiye’deki demokrasinin “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” anayasal ilkeler içermesi gibi, Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, çıkarılan kanunların Şeriat’e aykırı olmamasını “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler kabul eden bir “demokratik” sistem anlayışını benimseyenler tekfir edilemezler.

Fakat, böylesi bir demokrasi anlayışına sahip olanların esas itibariyle demokrat kabul edilemeyecekleri, İslamcı (Şeriatçı) sayılacakları bir gerçektir. (Zaten tekfir edilmemelerini sağlayan da bu Şeriatçılıklarıdır.)

Buna karşılık (Türkiye’de bazılarının yaptığı gibi) “Din devletinin, Şeriatçılığın devri geçmiştir.. Biz muhafazakâr demokratız” diyenler kesin olarak küfre düşerler.

Bu sözlerinden tevbe etmedikçe kendilerini küfürden kurtaramazlar. 

Bir taraftan da müslüman olduklarını söylemeleri (Müslümanlar’ı aldatmaya çalışmıyorlarsa) kendilerini aldatmaktan başka birşey değildir.

*

Çakmaktaş’ın sözlerinin devamı şöyle:

Diğer taraftan bu kimseler nezdinde demokrasi, Batı menşeli bir tecrübenin ürünü olarak görülmüş olması onun reddinin gerekçesi olarak da sunulmuştur. Öyle ki bu kimselere göre; Batı’nın papalık ve ruhbanlık tarihi tecrübesi içinde bir anlam ifade eden demokrasi kavramı, İslam toplumu için aynı anlamı ifade etmemektedir. Ayrıca batının demokrasiyi İslam dünyasına ihraç çabaları, ona hâkim olma araçlarından bir tanesidir. Zira Batı ilk olarak doğrudan sömürge yoluyla, daha sonra diktatörleri kullanarak dolaylı sömürge yoluyla ve son olarak da demokrasi yoluyla İslam dünyasına hâkim olmaya çalışmış ve çalışmaya devam etmektedir. Öyle ki Batı; demokrasi ihraç ederken onu İslam kültürünün bir alternatifi olarak inşa etmeye çalışmakta, bu modeli Müslüman topraklara dikta etmekte ve böylece demokrasinin oluşturduğu seküler atmosferi kullanarak Müslüman toplumun yozlaşmasını hedeflemektedir (Eş-Şankîtî, 2011, 19-21).

Bu ifadeler tamamen doğru.

Üstelik, özellikle Türkiye gibi ülkelerde demokrasi, “mutlak” bir demokrasi de değildir.

Laiklikle (siyasal dinsizlikle) kayıtlı ve şartlı (mukayyed) bir demokrasidir.

Yani halkın yüzde 100’ü bile Şeriat istese, (teorik olarak) böyle bir ülkeye Şeriat demokrasi yoluyla gelemez. Çünkü bu, “laik demokrasi”nin yıkılması anlamına gelmektedir.

Yani halka önce laliklik (siyasal dinsizlik, siyaset alanında dinsiz olma) dayatılıyor, bu konuda onlara söz hakkı (irade) tanınmıyor, siyasal dinsizliğe iman etmeleri ve bu dinsizlik dininin “kâfir”leri olmamaları kaydıyla bir söz hakkı (irade beyanı hakkı) lütfedilip tanınıyor.

Siyasal dinsizlik sahası içinde top oynamak serbest.. Siyasal dinsizlik sahasının dışına çıkarsan top elinden alınıyor, başına laiklik sopasını yiyorsun.

*

Çakmaktaş’ı dinlemeye devam edelim:

El-Makdîsî’ye göre demokrasi, tamamen halkın iradesini yansıtan masum bir sistem olmayıp batılı fikir ve ideolojilere yaslanan “tağutî” rejimlerin kontrolü altındadır. Öyle ki ona göre şayet toplumun iradesi ve talepleri, söz konusu rejimlerin çıkarları ile çatışma içine girerse bu durumda o irade demokratik bir hak olarak kabul görmeyecektir. Mesela çoğunluğun talebi şeriat kanunlarının tatbiki yönünde olsa bile demokratik özgürlük, söz konusu talebi karşılama esnekliğini gösteremeyecektir (El-Makdîsî, ts., 13-15). Teo-politik radikal düşüncenin etkili isimlerinden Ebû Yahya El-Lîbî de demokrasi alanını, sınırlarını müesses nizamların belirlediği bir tiyatro sahnesine ve bir oyuna benzetmektedir (El-Lîbî, ts., 4-5).

Bu sözlere eklenecek birşey yok..

Türkiye gibi ülkelerdeki demokrasinin (mutlak olmaması, laiklikle kayıtlı olması itibariyle) bir tiyatro oyunundan ibaret olduğu kesindir.

Buna karşılık, “Şeriatçı bir demokrasi” de aslında “gerçek” demokrasi zaviyesinden yine bir tiyatro oyunu olmaktan öteye gitmeyecektir.

Ancak, “Şeriatçı bir demokrasiyi” savunanlar kendileriyle çelişmiş olmazlar, çünkü asıl davaları (davetleri, çağrıları) demokrasinin tecellisi (millet iradesinin, yani halkın taleplerinin; çoğunluğun tercihi esas alınarak siyasete hakim olması) değildir.

Laiklerin savunduğu demokrasi ise, gerçekte kendi kendisini yalanlayan bir davadır..

Millet iradesi dolandırıcılığıdır.

Dolayısıyla demokrasi için sadece tiyatro oyunu demek yeterli olmaz.. Demokrasi aslında “ulusal dolandırıcılık” ideolojisidir.

Halk egemenliği kalpazanlığıdır.

*

Çakmaktaş’ı okumaya devam edeceğiz inşallah.


İKTİDARIN GAZZE ÇELİŞKİSİ: YUMURTA KÜFESİ DEĞİL, PETROL TANKERİ

 




“Özkök sırtında yumurta küfesi olmayanların ismini verip kızdı: Pes artık”..

Odatv’deki yazının başlığı böyleydi..

Dokuz gün önce (3 Kasım 2023) yayınlandı.

Özkök’ten kasıt, Hürriyet’in eski genel yayın yönetmeni Ertuğrul..

Sözde iktidarı savunuyorum derken, (sahibinin yüzüne konan sineği ezmek için koca kayayı sineğin üzerine indirip altındaki kafatasını da parçalayan ayı gibi) yazısında, iktidarın Gazze söylemi ve politikasındaki tutarsızlığı ifşa ediyordu.

Okuyalım:

Kulaklarım duyduklarım hafsalama sığmıyor.

Bakın şu sözlerin hepsini önceki gün, yani aynı gün duydu kulaklarımız…

SIRTINDA YUMURTA KÜFESİ OLMAYAN KOMŞU BİZE “BOYKOT UYGULA ” DİYOR

 İran Dışişleri Bakanı konuşuyor…

Yanında Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da var…

İranlı bakan, “Bölge ülkeleri her şeyden önce İsrail’e kapsamlı boykot uygulamalı, İsrail’e yakıt göndermemeli, siyonist rejimle ilişkiler kesilmelidir…”

Emriniz olur…

İyi de arkadaş, bu bakan arkadaş, dünyadan izole olmuş, ekonomisi batmış, kadınları bitap bir ülkenin dışişleri bakanı…

Kaybedecek hiç bir şeyi kalmamış zaten…

Sırtında ne küfesi var… Ne de o küfede tek bir yumurtası…

Şimdi kalkmış, bize kendi evimizde “Hadi siz de kopun dünyadan” diye bağırıyor…

İYİ DE KİME SOKUŞTURUYOR BU LAFLARI DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ

Güya herkese konuşuyor ama asıl derdi başka…

Bu sözleri ile birilerini İslam alemine şikayet ediyor.

O konuşmayı yaptığı gün çok iyi biliyor ki, 21 Ekim günü Ceyhan’dan İsrail’in Eliat limanına 1 milyon varil ham petrolü götüren o tanker Azerbaycan petrolünü taşıyordu.

Kardeş ülkemiz Azerbaycan bu sözlerin hedefi…

Tabi ki Ceyhan’dan giden petrole borularını açan Türkiye de…

Sırtında yumurta küfesi olmayanlar için ne kolay lokma değil mi…

Çok iyi biliyor ki, Türkiye ve Azerbaycan uluslararası camiaya ve ekonomiye entegre ülkeler…

O arkadaşın memleketi ise, bizim Ahmet Bey’in dahiyane lafı ile “Değerli yalnızlıklar” içinde tek başına kalmış bir çorak ülke…

“Hadi siz de gelin bizim mahalleye” diyor adeta…

Mersi… Biz almayalım…

*

Özkök’ün verdiği bilgi önemli..

Söz konusu konuşmanın yapıldığı gün, yani 21 Ekim günü Ceyhan’dan hareket eden bir tanker, İsrail’in Eliat limanına 1 milyon varil ham petrolü götürüyormuş.

Ceyhan, İsrail sınırları içinde yer almıyor. Adana’nın ilçesi.

Bin değil, 10 bin değil, 100 bin değil, 1 milyon varil petrol..

İsrail, bu petrolle Gazze’yi vuruyor.

*

İmdi, Türkiye’nin tutup Gazze için İsrail’e savaş açmamasını anlayabiliyoruz.

Arkasında ABD ve Avrupa var..

İsrail’e saldırdın diyelim, bunlarla da kapışman ihtimali var.

Türkiye Cumhuriyeti, bu riski alacak bir devlet değil.

Dolayısıyla, Erdoğan’ın bir yandan “İsrail sabrımızı taşırma” filan türünden çıkışlar yaparken diğer yandan “kalıcı barış”tan söz ederek İsrail’e barış güvencesi vermesini anlayışla karşılayabiliyoruz. (Hani “Adın ne, Mülayim, sert olsan ne yazar” hesabı, sabrın taşsa ne olacak?.. ABD, AB ve İsrail, fiilen bir müdahale olmadıkça Erdoğan’ın bu tür tepkilerini umursamaz.. “Siyasetin doğasında bu var. Karizmayı çizdirmemek için kendi seçmenine, halkına ve muhaliflerine karşı siyaset gereği bunları söylemek zorunda” diye düşünürler.)

Evet, Erdoğan’ın İsrail’e karşı “savaşçı” ya da “şahin” bir politika izlenmesini istememesini anlayışla karşılayabiliyoruz.

Çünkü İsrail’in arkasında ABD ve AB var..

Onlarla da kapışma riski mevcut.

Fakat aynı şey ticaret için söz konusu değil..

İsrail’e petrol göndermedin diyelim.. Dünyada tek petrol alıcısı ülke İsrail mi?..

Azerbaycan, sadece İsrail’e mi petrol ihraç ediyor?!

Türkiye Yüzyılı rüyası gören Türkiye’nin ekonomisi İsrail’le ticarete mi bağımlı?

Yani 9 milyon nüfuslu İsrail’le ekonomik ilişkilerini tümden kessen ne olur, batar mısın?..

Dünyada 8 milyar (milyon değil) insan yaşıyor…

Dünya, beşten de, İsrail’den de büyük.. İsrail, nüfus bakımından dünyanın binde biri.

*

İran’ın tutumuna gelince..

İran senin için ölçü olamaz.

İran’ın sırtında yumurta küfesi yokmuş da, Türkiye’nin varmış..

Senin dış politikan kendi belirlediğin ilkelere değil de başkalarının sırtında küfe olup olmamasına endeksliyse, sana devlet değil, ancak “şirket” denilebilir.

Venedik taciri” kafasıyla hareket eden bir devlet, “yüzyıl” edebiyatı yapabilir, fakat “yüzyıl” sahibi olamaz.


DANİMARKALI GÂVUR ÇİZİM KARİKATÜRLE GELİYOR, YERLİ-MİLLİ GÂVUR İSE ACZİMENDEBUR MÜSLÜM GİBİ CANLI KARİKATÜRLERLE İSLAM'I VURUYOR

 












Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesini tartışıyorduk.

Çakmaktaş sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İslam dünyasında ulus devlet sonrası dönemde Müslüman toplumları doğrudan etkileyen bir takım siyasal meseleler, gerek ana akım İslamcılık düşüncesinin ve gerekse de dini radikal düşüncenin şekillenmesinde başat etken olarak dikkat çekmektedir. Her iki düşünce ekolünü de motive eden ve harekete geçiren, bu ekollere mensup kimselerin sahip olduğu teo-politik hassasiyetler olmuştur. Bu iki ekolün ortak paydası, İslam’ın siyasal alana dair söyleyecek sözü olduğu iddiasını taşımalarıdır. Fakat siyasal alana dair İslamlaşmanın hangi yöntem ile gerçekleşeceği sorusuna verilen cevap, iki ekol arasındaki ayrışmayı tetikleyen ve derinleştiren en önemli unsur olmuştur. Öyle ki ana akım İslamcılık cari sistem içinde kalarak tedrici bir yolla İslamlaşmayı savunurken, dini radikal düşünce ise silahlı bir kalkışma ile İslamlaşma devriminin gerçekleşebileceğini savunmuştur. Bu temel ayrışmadan mütevellit cihâdi ideologlar olarak isimlendirilen dini radikalizm öncüleri, yetmişli yıllardan bu yana İhvan-ı Müslimin başta olmak üzere ana akım İslamcılara mevcut siyasal düzen ile olan ilişkileri nedeniyle pek çok eleştiri yöneltmişlerdir.”

Evet, “İslam’ın siyasal alana dair söyleyecek sözünün bulunduğu”nu kabul etme konusunda (“esas”ta) ihtilaf yok.

İhtilaf, bunun nasıl gerçekleştirileceği (yöntem) hususunda ortaya çıkıyor.

Gerçekte yöntem meselesinin tek bir cevabı bulunmuyor.. Zaman ve zemine göre değişir..

Dolayısıyla, “şartlar”a göre her iki tarafın da haklı olduğu noktalar bulunabilir.

Yine şartlar, belirli bir zaman ve zeminde (tarih ve coğrafyada) bir tarafın kesin biçimde haklı olduğunu söylememize imkân verebilir.

*

Buna karşılık, “esas”ta ihtilaf yaşandığında ortaya “iman ve küfür” ikilemi çıkar.

Yani birileri Müslümanlık adına “İslam siyasal alana karışmasa da olur, laiklik de fena bir şey değil” dediğinde, bunun anlamı, İslam’ı terk edip kâfir olmalarıdır.

Nitekim Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Cumhuriyet döneminde bunu anlatmaya çalıştı. Kitap ve makalelerinde laikliğin küfür olduğunu döne döne açıkladı.

İmdi, cârî (yürürlükteki) sistem içinde bir müslüman, çaresizlik dolayısıyla İslam’ın siyasal alana karışması yönünde bir şey yapamama durumunda olabilir.

Yine, tehdit, yasaklama ve zorbalık yüzünden bunu sözlü olarak savunma imkânı da bulamayabilir. Susmak zorunda kalabilir.

Fakat aksi yönde beyanda bulunamaz.

Bulunduğu anda küfre düşer.. 

Bunun lam’ı cim’i yoktur.

*

İşte Türkiye’deki sorun burada..

Türkiye’de (şu anda) acizlik ve çaresizlik dolayısıyla yaşanan bir eylemsizlik veya susma yok. Aksi yönde gönüllü bir eylemlilik ve gevezelik var.

O yüzden İslamcılık aleyhinde kampanyalar yürütülebiliyor.

Mesela on yıl önce bu ülkede bir İslamcılık tartışması yaşandı.. Başta Fetullah’ın Zaman’ı olmak üzere birçok yayın organındaki kalemler İslamcılık aleyhinde esip gürlediler.

Buna Yeni Şafak, Star ve Sabah gibi gazetelerdeki AKP’li (Akpartili) dönekler de destek verdiler.

Milli Gazete’deki duayen Özel Harpçi ajan Mehmet Şevket Eygi bunağı zaten hiç susmuyordu.

*

Ancak, İslamcılık (İslam) karşıtı bu kampanya suret-i haktan gelinerek hilekârca yürütülüyordu.

Tartışma, CIA güdümündeki küresel küfür cephesinin akademisyenlerinin teorik altyapısını hazırladığı bir kavramsal çerçeve içine hapsedilmeye çalışılıyordu.

Buna göre, İslam başka, İslamcılık başkaydı.. İslam vahye dayanan bir dindi, İslamcılık ise beşer yorumundan ibaret bir ideolojiydi.

İslam’ın siyasal ve hukuksal boyutunu (Şeriat’i) önemsemeyip gereksiz sayan, olayı salt ibadet, ahlâk ve "irfan pazarlama"cılığı olarak görenler samimi “müslüman”lardı.

İslam’ın siyasetinden ve Allah’ın hükümlerinden bahseden İslamcılar ise İslam’ı bir din olmaktan çıkarıp ideolojiye indirgiyorlardı.

ABD ve Avrupa’da küfür gizli servislerinin akademik uzantıları bunları anlatan kitaplar, makaleler yazdılar.

İslam dünyasındaki küfürbaz gizli servisler (özellikle Batılı devletlerle stratejik ortaklık ve müttefiklik ilişkisi içinde olan ülkelerdekiler) Batılı gizli servislerin ürettiği bu “küfürbaz devlet aklı”nın peşine takıldılar.

(Türkiye gibi ülkelerde farklı psikolojik savaş ve manipülasyon taktikleri de devreye konuluyor, aczimendebur soytarı Müslüm gibi “uçkurist”lere Nurculuk, tarikatçılık ve radikallik yaptırılarak, Şeriat’i savunma görevi verilerek, onlar üzerinden hak tarikatlar, Bediüzzaman gibi alimler ve Şeriatçılık nosyonu karikatürize ediliyor. Danimarkalı küfürbaz sadece karikatür çizerken yerli-milli iblisler aynı şeyi canlı karikatürlerle yapıyorlar, yaptılar.)

*

Türkiye’de Fetullahçılar resmen İslamcılık karşıtı cephede yer aldılar..

Kantarın topuzunu o kadar kaçırdılar ki, Batılı gizli servislerle olan ilişki ve bağlantıları onlardan “akıl” alma ve dayanışma boyutunu aştı, “liderlik” (liderleri) düzeyinde onların emri altına girdiler.

Ancak, Millî Görüş geleneği de bu süreçten sağlam çıkamadı.

İslamcılık karşıtı söylem onlara bile hakim oldu.

Akparti (AKP) ise zaten İslamcılık’la köprüleri tümden atmıştı.

Her ne kadar aralarına İslamcıları da alıyorduysalar da, bu, o İslamcıların “adam edilip” “eski İslamcı” hale getirilmesinden başka bir sonuç vermiyordu.

İslam’ın güncellenmesi gerektiğine iman etme, laikliği savunma ve Ali Rıza oğlu Mustafa’yı minnet, rahmet ve şükranla yâd etme moduna girmek zorundaydılar.

Bunları kabul etmeyen, yola gelmeyenler bir süre sonra tasfiye edilip posası çıkmış halde bir köşeye atılıyorlardı.

*

Başa dönersek, “esas”ta ihtilaf olmaz.. Yöntemde olabilir. Yani “şartlar”ın ne tür bir mücadeleye elverişli olduğu konusunda farklı fikirler serdedilebilir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ilk başta üç yıl boyunca gizli tebliğ yaptı. (Ancak bu, halkın içinde putları saygı, minnet ve şükranla anma anlamına gelmiyordu.)

Sonraki süreçte de silahlı bir çatışma içine girmekten kaçındı.. Buna Allahu Teala izin vermiyordu. Cihad emri Medine döneminde söz konusu oldu. Önceden emredilen sadece sabır ve hicretti..

İmdi, bir müslüman, İslam’ın siyasal hayata hakim olması, İslam hukukunun (Şeriat’in) devlet yönetimine yön vermesi gerektiğini kabul etmek zorundadır.

Bunu kabul edenlere (İslam dininde) müslüman deniyor, etmeyenlere ise kâfir.

Fakat, küfür gizli servislerinin icat ettiği çakma (güncellenmiş) İslam’a göre, bunu kabul edenlere İslamcı deniliyor (Ki, sapıklık/sapma diye nitelendiriliyor), kabul etmeyenlere ise müslüman..

İşin aslına gelince.. 

Bir kimse İslam’ın siyasal hayata ve hukuk düzenine hakim olması gerektiğini kabul etmediğinde, ona, “Yunus Emre der hoca, ister var bin kez hacca, gönle Şeriat nuru girmeyince, ve bu dile gelmeyince, sen kripto kâfirsindir” demek gerekiyor.  

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."