FETÖ ABASI ALTINDAN SOPA GÖSTERMEK

 





Hüseyin Likoğlu, Yeni Şafak gazetesinin son genel yayın yönetmeni..

İbrahim Karagül’ün halefi..

Bugünkü (2 Eylül 2023) azısının başlığı şöyle: “FETÖ, FETÖ’den ibaret değildir”.

Hay maşallah, nihayet bunu anlamayı başarmışlar.

*

Şöyle diyor:

“FETÖ’nün yargı ve emniyetteki mensupları, yasa dışı dinlemeler, kumpaslar ve montajlarla biriktirdiği dosyaları, milli iradeye müdahale için kullanmaya kalkıştılar. Bu uğurda suç ortaklıkları, iş ortaklıkları, hısımlık, nüfuz avcılığı yaparak, amaca ulaşmaya çalıştılar. …”

Evet, FETÖ’nün “milli iradeye müdahale” etmeye kalkıştığını biliyoruz.

17-25 Aralık böyle birşeydi.

Amaç sadece adaletin sağlanması olsaydı mesele yoktu.. Fakat asıl maksat siyaseti (ABD’nin istediği doğrultuda) dizayndı.

O süreçte dört tane bakan gitti.. Evet, bakan.. Ve iktidar, bu bakanlarının arkasında durmadı, duramadı..

Bunu da not etmek gerekiyor.

*

Burada önümüze iki soru çıkıyor.

Birincisi şu: FETÖ’ye izafe edilen bu faaliyet biçimleri sadece ona mı özgü?..

Açık söyleyelim: MİT de böyle çalışıyor mu, çalışmıyor mu?..

Hatta MİT, başta FETÖ olmak üzere hemen her cemaat, tarikat, vakıf, dernek, parti pırtı içindeki adamları vasıtasıyla, bazen fatura onlara çıkacak şekilde faaliyet gösteriyor mu, göstermiyor mu?

FETÖ’nün yargı ve emniyette mensupları vardı da, MİT’in bu kurumlarla bağlantısı yok muydu? 

Yok mu?

Hangi devlet kurumu MİT’çilerden gelen ricaları geri çevirebilir? (Mesela MİT’çi Yılmaz Tekin anılarında müftüleri bile nasıl ziyaret ettiğini ve nasıl işbirliği yaptıklarını anlatıyor. Gerisini siz düşünün.)

MİT’in nasıl çalıştığına gelince.. TRT’nin Teşkilat dizisi önemli ipuçları veriyor. Mesela, fedakâr MİT’çimiz Ömer, düşmanın yanına sızabilmek için adamın kızına yaklaşıyor, onu baştan çıkarıyor. MİT’çi Zehra’nın neyi eksik, o da bazı kişileri tuzağa çekmek için “karşı cins”liğini kullanıyor. Daha neler neler..

MİT’çilerin böyle çalıştığını söyleyen ben değilim.. Devletin televizyonu..

İkinci sorumuza geçelim: FETÖ’ye Likoğlu’nun anlattığı şekilde çalışma aklını, ilk ortaya çıktığı yıllarda MİT’çiler vermiş olabilir mi?

*

Devam ediyor Likoğlu:

"Fetullahçı Terör Örgütü, özünde uluslararası istihbarat örgütlerinin bir aparatıdır. Onun için bu örgüt, küresel istihbaratı çok güçlü olan ülkeler tarafından korunuyor. Bazı İskandinav ülkeleri tarafından himaye edilmesi de o ülkelerin küresel örgütlerin üssü olmalarından kaynaklanıyor. Söz konusu ülkelerin aynı zamanda emperyalist devletlerin uyduları olduğunu unutmayalım."

FETÖ’nün uluslararası istihbarat örgütlerinin bir aparatı haline gelmiş olduğu doğru.

Fakat, şu soruyu kendimize sormadan edemiyoruz: FETÖ, başlangıçta yerli-milli ulusal bir istihbarat teşkilatının aparatı mıydı, değil miydi?

Böylesi yapıları yabancı istihbarat örgütleri aparat olarak kullanıyor da, MİT kullanmıyor mu?

Aparatları haline gelmeyen yapılar için benimsemiş oldukları slogan şu olabilir mi: "Ya aparatımız olacaklar, ya da yok edilecekler!"

Soru şu: Yerli-milliler "aparatları FETÖ"yü fazla destekleyip devasa bir örgüt haline getirince uluslararası istihbarat örgütleri “Bizim Türkiye topraklarında sıfırdan böyle bir yapı meydana getirmemiz mümkün değil, fakat o yapıyı, lideri vasıtasıyla devşirmemiz çocuk oyuncağı" demiş olabilirler mi?

1999 yılında Apo’yu MİT’e verirken Fethullah’ı “tam” kontrolleri altına girecek şekilde Pensilvanya’ya buyur etmiş olabilirler mi?

Bu süreçte MİT ayakta uyumuş, uyutulmuş olabilir mi?

*

Şunu biliyoruz:

O günlerde MİT’çilerin daha 'önemli' işleri vardı.

FETÖ ile bir sorunları yoktu.. Dertleri Siyasal İslam ileydi.. Şeriatçılarlaydı..

Erbakan'ın başında bulunduğu yasal hükümet ile idi.

Şeriatçılara (ve hükümete) karşı yabancı istihbarat örgütleri ile birlikte hareket ediyorlardı.

CIA ve MOSSAD müttefikleriydi. Onlarla işbirliği içindeydiler.

Bunların terörist diye damgaladıkları bazı müslümanları mesela CIA’e verdikleri de medyada yazılıp çizildi.

Çağdaş ve uygar yabancı müttefikleri, 28 Şubat’ta laiklik (siyasal dinsizlik) şövalyesi MİT’çileri ve “vatansever” subayları tepe tepe kullandılar.

Sonra da çöpe attılar.. Son kullanım tarihleri gelmişti.

Ve bunların ayakları suya erdi.. Büyük kazık yediklerini anladılar.

*

Likoğlu’nun sözlerine dönelim:

“En güçlü ortaklık, suç ortaklığıdır. FETÖ bu konuda çok mahirdir. Geçmişte yargı, emniyet ve istihbaratta çok güçlü oldukları dönemde çok kuvvetli bir suç ortaklığı ağı oluşturdular. Mesela bir mafyanın suçunu tespit ettikleri zaman gereğini yapmak yerine mafyayı kendilerine hizmetçi yaptılar. Bir bürokratın görevi kötüye kullanmasını fark ettilerse, gereğini yapmak yerine o bürokratı kendilerine köle yaptılar. İşadamlarının ihaleye fesat karıştırarak iş almasını sağladılar, kendilerine mahkûm ettiler. Nüfuzlu kişilere kadrolu fahişelerini gönderdiler, gizli görüntü çektiler, bu kişileri kendilerine bağımlı hale getirdiler.”

Bu anlatılanlar aslında dinden diyanetten bahseden, “hizmet” edebiyatı ile insanların gönüllerini kazanmaya çalışan bir hareketin değil, istihbarat teşkilatlarının çalışma yöntemi.

Günümüzün çağdaş, uygar, vatansever, işbilir, profesyonel, laik (siyasal dinsiz), “duygusallıktan uzak” istihbarat servisleri tam da bunları yapıyor, ağlarını böyle kuruyorlar.

Bu işleri öyle ustaca yaparlar ki, fatura genellikle kendilerinin değil, sızdıkları ve kullandıkları yapıların (cemaat, tarikat, mafya çetesi, parti, dernek, vakıf vs.) hesabına yazılır.

Özellikle dinî grupların liderleri (ya da o liderlerin en yakınları, en güvendikleri kişiler, oğulları, kardeşleri, kadîm dostları ve dava arkadaşları vs.) bu tür yöntemlerle “kontrol” altına alınır.

İstihbarat örgütleri bunlara “suç” işleme imkânı ve fırsatı verirler, bunun zeminini hazırlarlar, şayet bunlar ticaretle meşgulseler ihaleye fesat karıştırarak iş almalarını sağlarlar, kadrolu fahişelerini (fahişe olarak değil, irşad olmak isteyen tesettürlü din kardeşi olarak) gönderirler (İşin sonunun nereye varacağı bellidir. Kaset çekilir, kasalara kilitlenir, mürşidimiz, abimiz, şeyhimiz, hocamız, namuslu dindar lider olarak "İslam'a hizmet"e devam eder).

Sonrası, “klasik son”.. 

Mürşidimiz, hocamız, abimiz yerli-milli, vatansever, devletçi, devletine sadık, milli mücadelenin Mustafa Kemal gibi kahramanlarını da minnet ve şükranla yâd eden (en azından aleyhlerinde konuşmayan) “gönül ehli”, elinden ve dilinden kimsenin incinmediği bir muhabbet fedaisi, sevgi pınarı haline gelir.

Tek derdi "milli birlik ve beraberliğimizi dinamitleyen, fitne çıkaran aşırılar" olur.

*

Evet, dediğim gibi, bu anlatılanlar aslında dinden diyanetten bahseden, “hizmet” edebiyatı ile insanların gönüllerini kazanmaya çalışan bir hareketin değil, istihbarat teşkilatlarının çalışma yöntemi.

Bunu da Hüseyin Likoğlu’ndan öğrenmiş olduğumu varsayabilirsiniz.

Çünkü sözlerinin devamı şöyle:

“Örnekler sıralamakla bitirilemez. Bunu yıllardır yapıyorlar. Bu yöntem uluslararası istihbaratı güçlü olan ülkelerin yöntemidir. ABD’li milyarder, sözde işadamı Jeffrey Epstein ne ise, Fetullah Gülen de o dur.”

“Bu yöntem(ler) uluslararası istihbaratı güçlü olan ülkelerin yöntemidir”miş..

Son zamanlarda birileri MİT’in artık uluslararası çapta güçlü bir istihbarat teşkilatı haline gelmiş olduğunu söylerken bunu anlatmaya çalışıyor olabilirler mi?

Bana kalırsa MİT'çiler (damarlarındaki laik kandan aldıkları kudretle), bu yöntemleri zaten uygulamaktaydılar, hatta bu konuda müttefikleri uluslararası istihbarat teşkilatlarına ders verebilecek hale gelmişlerdi..

Yalnız bu yöntemleri (diğer uluslararası çapta güçlü istihbarat teşkilatlarının aksine) daha çok kendi vatandaşları üzerinde uyguluyorlardı.

*

Likoğlu sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Fetullahçı Terör Örgütü bilinenin ötesinde bir örgüttür ve ABD’deki elebaşı Gülen’in kurduğu bir örgüt de değildir. Bu topraklarda çok daha eski yıllarda kurulmuş bütün örgütlerin son çatısıdır.”

Gülen kurmadıysa kim kurdu?

Bunu da söyleseydi iyi olurdu.

Likoğlu’nun sözlerinin devamı, bir istihbaratçının kaleminden çıkmış gibi görünüyor:

“FETÖ gerçekten biterse bilin ki yerine bir örgüt ikame edilmiştir. Zaten son zamanlarda bu yönde emareler görülmeye başlandı. FETÖ’cü olmayan ama FETÖ’vari yöntemler kullanan bazı gruplar türedi. Eğer, ‘bu gruplar FETÖ’nün işlevini yerine getirir’ kanaati oluşursa işte o zaman FETÖ biter. Bir bakmışsınız bu zamana kadar Fetullahçı alçakları himaye eden devletler, bir bir bunlardan kurtulmaya çalışır. Dolayısıyla sadece FETÖ ile değil, yerine ikame edilmek istenen yapılarla da kesintisiz mücadele edilmeli.”

*

Bu sözler yanlış değil, doğru..

Sorun şurada: Bu tür doğru tespitler, yanlış maksatlar için vasıta haline getirilebiliyor, istismar edilebiliyor.

Hz. Ali k. v.’nun tabiriyle, hak söz ile batıl kastedilebiliyor.

Böyle konuşan birinin bunları gerçekten samimi, dürüst ve iyi niyetli bir şekilde mi söylediğini, yoksa (aparat haline gelmeyi kabul etmeyen) birilerini “Sen de gelecekte bir FETÖ olabilirsin, sende o potansiyel var” diyerek ezmek için bahane mi üretilmeye çalışıldığını kestirmek zor.


ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ’NİN İBN ARABÎ ELEŞTİRİSİ

 












Şeyhülislam’ın Mevkıfu’l-Akl adlı eserinin üçüncü cildinin ilgili bölümü “Âlemin (evrenin) Allah karşısındaki konumu” başlığını taşıyor.

Söze, vahdet-i vücut anlayışının “Allah ile âlemin birleşikliği (ittihadi)” inancına dayandığını, ve aklın bedahetinin, özellikle de muvahhid Müslümanın aklının,  her ne kadar sufîlerden birçoğu bu düşünceyi savunmuşlarsa da, onu reddettiğini söyleyerek başlıyor. (Mustafa Sabri, Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, 2. b., Beyrut 1981, s. 85; Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl, C. 3, çev. Hüseyin Nohut, Sontra/Almanya 2023, s. 84.)

Ve insanların birçoğunun bu sûfîleri usûlü’d-dîn âlimlerinden daha üstün bir mertebede gördüklerine, onlar vasıtasıyla “Doğu’nun eski bir dalâleti”nin bazı müslümanların inancına girdiğine dikkat çekiyor. (Mevqıfu’l-‘Akl, C. 3, s. 86; Mevkıfu’l-Akl, C. 3, s. 85.)

*

Bu “sufîlerin usûlü’d-dîn âlimlerinden üstün mertebede kabul edilmesi” meselesi önemli.

Sufîlerin (gerçek sufîlerin, günümüzde sayıları çoğalmış olan “sufîlikten nasipsiz tarikatçılar” kalabalığının değil), nefsi terbiye ve tezkiye konusunda söyleyecek sözleri bulunmakla birlikte, itikad bahsinde (şayet kelam ilminde bir İmam Matüridî gibi içtihat mertebesine ulaşmamış iseler) konuşmaya hakları yoktur.

Yani “keşf”lerine dayanarak itikadî konularda ileri geri konuşmaya hakları bulunmamaktadır.

Tıpkı fıkıh alanında olduğu gibi..

Bir sufî, bir İmam-ı Azam, bir İmam Malik gibi fıkıhta derinleşmemişse, tutup “keşf”ine dayanarak fetva vermeye kalkışamaz.

Amelî hususlarda keşfine dayanarak ileri geri konuşmaya hakkı bulunmayan bir adamın itikadî konularda konuşma hakkı hiç olamaz.

Bu noktada keşf ü keramet sahibi olarak bilinmenin bir önemi yoktur.

Bir sufînin salt “keşf ü keramet”ine dayanarak itikat ve fıkıh konularında ahkâm kesmeye hakkı bulunmadığı gibi, o şekilde ahkâm kesmiş olan bir başka sufinin (“Bunlar irfan sahibidir, bir bildikleri vardır” diyerek) peşine düşmesi de kendisine helal olmaz.

Çünkü, keşf menşeli iddiaların itikat açısından değerinin sıfır olması bir yana, itikatta delilsiz, senetsiz sepetsiz “taklid”in “günah” olduğu kesindir.

*

Böyle davranan biri isterse keşf ü kerametiyle tanınan biri olsun, durum değişmez.

Mesela Akşemseddin’i alalım..

İstanbul’un fethini müjdelemesi, Ebu Eyyub el-Ensarî r. a.’in kabrini keşfetmesi gibi “keramet”leri var. Ancak, bu tür “dünyevî” sayılabilecek keşfler, sahibinin itikadî ve fıkhî meselelerdeki “keşf”lerine de itibar edilmesini gerektirmez. Mesela Naima Tarihi’nde anlatıldığı üzere Lala Mustafa Paşa, İran seferi sırasında Kars’ta, kendisinin ve bir çavuşun gördüğü rüya üzerine Ebu’l-Hasan-ı Harakanî k. s.’nun kabrini “keşf” etmiş ve üzerine bir türbe, yanına da bir cami yaptırmış bulunuyor. Bu keşfi Lala Mustafa Paşa’yı ne peygamberler gibi “masum” bir insan haline getirir ne de her sözünü ve kanaatini dinde “delil” katına yükseltir. (Yeri gelmişken burada bir hususu da belirtelim: Ebu’l-Hasan-ı Harakanî, Nakşbendiye ve Yeseviye tarikatlarının silsilelerinin kendisine ulaştığı büyük bir zattır. Böyle olmakla birlikte İmam-ı Rabbanî Mektubat’ta onun bir sözünü tenkit etmekte ve reddetmektedir. “Benim pirimdir, şeyhlerimdendir, her sözünü tasdik etmeliyim, yoksa edepsizlik etmiş olurum vs.” dememektedir.)

Bir insanın keşf ü kerametinin bulunması, onun bir peygamber gibi “masum” ve de “dinî konularda yanılmaz” bir insan gibi kabul edilmesini gerektirmez.

Diyelim ki böyle bir insan, kalan ömründe bir “masum” gibi hiç günah işlemeden yaşadı ve dinî konularda da yanılmadı, yine de sizin ona “yanılmazlık ve masumiyet” atfetmeniz caiz olmaz. Böyle düşündüğünüz anda siz sapıtmış, yoldan çıkmış olursunuz.

Ve keşf adına itikatla ilgili bir şey söylediği zaman da onun o sözlerine değil, kendi (delil eksenli) araştırma ve tahkikinize dayanmakla, onu “taklid” etmemekle yükümlüsünüzdür.

Diyelim ki müktesebatınız yetersiz olduğu için “tahkik” ehli olamıyorsunuz, “taklid”le yetinmek zorunda kalıyorsunuz, o durumda da başvuracağınız adres Akşemseddin gibi sufîler olmamalıdır, İmam Matüridî rh. a. gibi itikat alanının imamları olmalıdır.

Sufîlerin kerametleri, onların şahsı için Allahu Teala’nın (bir imtihanı, bir sınaması değil de) mahza bir lütfu olsa bile, senin için “imtihan” olmaktan çıkmaz.

Onları ve sözlerini edille-i şer’iyye katına yükseltmemen, onların da senin gibi “yiyip içen” aciz birer kul olduklarını hiç unutmaman gerekir.

*

Vahdet-i vücud felsefesinin Tanrı (Allahu Teala) ve âlem (evren, kâinat) hakkında yeni bir anlayış getirmiş olduğu kesindir.

Bu anlayış, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin dikkat çektiği gibi, (anlatıldığı şekliyle) ne “akıl ile idraki mümkün olmayan manevî/tasavvufî bir ‘hâl’"dir –Ki o takdirde hiçbir şey söylemeyip susmaları gerekirdi-, ne de –ancak benzer bir manevî keşf tecrübesi yaşamış olanların anlayabileceği türden- bir keşftir.

Kökleri İslam dışı felsefî akımlara dayanan bir felsefedir; ve felsefe yapılarak savunulmaktadır.

Evet, vahdet-i vücud düşüncesi, İslam düşünce geleneği (ve tasavvuf hareketi) içinde sonradan ortaya çıkmış yeni bir anlayıştır.

Yani bid’attir.

*

Bu konuyu “temel ilkeler” ve “usûl” açısından ele almak gerekir.

Olaya ayrıntılar düzeyinde bakmak, “Yok falan şöyle bir keşf yaşamış, yok filan büyük sufî, İbn Arabî için şöyle olumlu ifadeler kullanmış” türünden ayrıntı kabilinden ve konunun özü ile alâkasız lafları dikkate almanın bir yararı da, anlamı da yoktur.

Filan veya falan âlim ya da sufînin ne dediğinin önemi bulunmuyor, önemli olan Allah’ın Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) ne demiş olduğudur.

Rasulullah s.a.s.’in de kıyamete kadar gelecek olan her herzevekilin adını verecek hali yok; herkesi onunla tartalım diye bize genel ilkeyi (ya da ölçüyü) veriyor:

“Sözlerin en doğrusu Allah'ın Kitabı’dır, yolların en hayırlısı Muhammed'in yoludur. İşlerin en şerlisi muhdes (sonradan ihdas edilmiş) olanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid'attır, her bid'at dalalettir, her dalalet ateştedir.”

(Müslim, Cum’a: 43; Ebû Dâvud, Sünnet: 5; Nesâî, Î’deyn: 22)

Evet, vahdet-i vücutçuluğun İslam düşünce geleneği içinde sonradan ortaya çıktığı kesindir. Bid’attir.. Üstelik mesele amelî de değil, itikadî nitelikte.. Adam Allahu Teala hakkında (İslam dışı felsefelerin etkisiyle) “yeni bir anlayış” icat etmiş durumda.

Elimizde Rasulullah s.a.s.’in verdiği ölçü varken (keramet göstersin göstermesin) falanca sufînin İbn Arabî için olumlu konuşmuş olmasına itibar edemeyiz.

Üstelik bu İbn Arabî, Şeyhülislam’ın dikkat çektiği (ve İmam-ı Rabbanî’nin de Mektubat’ta vurguladığı gibi), Hz. Ebubekir r. a.’in “Allahu Teala’yı idrakten aciz olduğunu bilmen idrakin kendisidir” anlamına gelen sözünü aktararak böyle söyleyenlerin ilim ve irfandan nasipsiz cahil olduklarını söyleyebilmiş, Sıddîk-i Ekber’i aşağılayabilmiştir.. Kendisi “irfan” sahibi ya, “irfansız” Hz. Ebubekir’i aşağılama hakkını kendisinde buluyor.. Edep harikası..

Evet, vahdet-i vücut anlayışının “itikadî bir bid’at” olduğunu bilmek, onun hakkında verilecek hüküm için yeterlidir.. Bu konuda yapılan laga lugaya, gereksiz gevezeliğe itibar etmeye lüzum yoktur.

*

Şeyhülislam’ın konuyla ilgili sözlerini özetlemeye devam edeceğiz inşaallah.

 

CEMAAT, İSLAM DEVLETİDİR

 





“İlahiyatçı Cehaleti ve ‘Cemaat’ “ başlıklı yazımız şu cümleyle başlıyordu:

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ehl-i Sünnet” maddesinin yazarı Yusuf Şevki Yavuz’un “cemaat” kavramını tam açıklayamadığı ve İmam Şatıbî’nin konuyla ilgili ifadelerini de hem eksik aktardığı hem de yanlış yorumladığı görülüyor.

Yazımızın son paragrafı ise şöyleydi:

Evet, modernist-tarihselci İlahiyat soytarılarının metin tenkitçiliğinin ne menem bir şey olduğunu (inşaallah izleyen yazılarda) bir doktora tezi örneğinden hareketle teşrih masasına yatıracak, daha sonra da “cemaat” konusuna (İmam Şatıbî’nin yarım kalan sözlerini de tamamlamak suretiyle) devam edeceğiz..

Devam edelim..

Fakat önce, “Nerde kalmıştık?” sorusunu yöneltmemiz gerekiyor.

Y. Ş. Yavuz’un sözleri için şunları demiştik:

… söz konusu maddede yer alan "Cemaat kavramı, … farklı şekillerde yorumlanmışsa da … İslâm’ı bir bütün olarak sonraki nesillere aktaran ashap cemaati anlamına geldiği yolundaki görüş tercih edilmiştir (Şâtıbî, II, 258-265)" şeklindeki ifadesi doğru değil.

Çünkü İmam Şatıbî cemaatten sadece “ashab”ı anlıyor değil.

“Cemaat”ten kastın sadece ashab topluluğu olduğu kabul edilirse, sahabenin son ferdi de vefat edince cemaatin yok olup gitmiş olduğunu kabul etmek gerekir.

Evet, Huzeyfe r. a.’in rivayet ettiği hadiste geçtiği gibi ümmetin “cemaatsiz” zamanları olacaktır, fakat bu, ashabın vefatıyla değil, “tüm Müslümanların bağlılık arz edip biat ettikleri bir halife/imam tarafından yönetilen bir İslam devleti”nin bulunmamasıyla ortaya çıkan bir durumdur.

Yusuf Şevki Yavuz’un İmam Şatıbî’nin görüşlerini yanlış aktardığı, İmam’ın el-İ’tisam adlı eserinde yer alan şu ifadelerinden de anlaşılıyor:

“… (Cemaatin ne olduğu konusunda yanılan kişilerin) Bu konudaki görüşleri, kendisine ittiba edilmesi emredilen cemaatin --ki fırka-yı nâciyedir (kurtulmuş topluluktur)—, toplumun genelinin (kamuoyunun, umumun) üzerinde bulunduğu şey (üzerinde olma) olduğu anlayışı üzerine kuruludur. Böylece, gerçekte cemaatin, Hz. Peygamber’in (s.a.s), onun ashabının ve onlara güzelce tâbi olanların üzerinde bulundukları şey (üzerinde olma) olduğunu bilememiş oldular.”

(eş-Şâtıbî, el-İʿtisâm, C. 1, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 21.)

*

İmam Şatıbî konuyu el-İʿtisâm’ın sonlarında “iftirâk” kavramı çerçevesinde ele alıyor.

İftirâk, fırkalaşma, fırkalara (hiziplere, gruplara, partilere) bölünme demek. (Cumhuriyet Halk Fırkası ilk kurulduğunda adı Halk Fırkası idi.. Buna karşı Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulunca Mustafa Kemal en iyi bildiği işi yaptı, bunu kapattı, kurucularını İzmir Suikasti bahanesiyle idamla yargılattı, kimini astı, kimini hapse attırdı, ardından da cumhuriyet kelimesini fırkasının isminin başına ekledi. Çok cumhuriyetçiydi çok..)

İmam’ın konuyu ele aldığı fasıl (bölüm), “Yahudi ve Hristiyanlar’ın fırkalara ayrılması hadîsi ve (farklı) rivayetleri” başlığını taşıyor. (el-İʿtisâm, Dr. Ahmet İyibildiren tarafından tercüme edilmiş durumda.. O, bu başlığı Ümmetteki Ayrılıkla İlgili Hadisler” şeklinde çevirmeyi uygun görmüş.)

İmam, konuyu bu başlık altında “mesele” diye nitelendirdiği 26 “açı”dan ele alıyor.

Bizim burada tartıştığımız “cemaat” kavramı 16’ncı “mesele” çerçevesinde ele alınıyor. Konunun esasını “fırka-i naciye” (kurtulan grup) konulu hadîs oluşturuyor.

*

İmam önce konuyla ilgili hadîsleri aktarıyor..

Özellikle dikkat çektiği hadîs, “Allah, ümmetimi dalalet (sapıklık) üzere birleştirmez” şeklindeki hadîs.. (Buradan anlaşılıyor ki “dalalet” demek olan bir hususta ümmetin “icma”ı gerçekleşmez.. Mutlaka itiraz edenler çıkar.. Yoksa bu, mesela İran’da Şiîler arasında büyüyen birinin “Çoğunluk şiî.. Demek ki Şia mezhebi doğru” şeklinde düşünmesine benzeyen bir “Elle gelen düğün bayram” zihniyetine karşılık gelmiyor. Yine Türkiye’de, halkın yüzde 99’u müslüman bilindiği halde Şeriat’le yönetilmek isteyenlerin oranının yüzde 10 civarında çıkması, hatta spesifik Şeriat hükümleri sorulduğunda bu oranın yüzde 3’e inmesi, “çoğunluk” durumundaki kesimin “dalalet”e düşmemiş, Şeriatçıların ise dalalete düşüp sapıtmış olması demek değil.. Tam aksine, yüzde 3’lük kesim dalalete itiraz ediyor ve böylece ümmet dalalette/sapıklıkta birleşmemiş oluyor.)

Daha sonra İmam, “cemaat”in ne anlama geldiği konusunda insanların ihtilaf ettiğini vurguluyor ve bu hususta beş ayrı görüşün ortaya çıktığını söylüyor.

*

Bu beş ayrı görüş sırasıyla şunlar:

Bir: Cemaatin sevad-ı azam (büyük karaltı, büyük topluluk) olması.

İki: Cemaatin, müçtehit âlimlerin imamlarının topluluğu olması.

Üç: Cemaatten kastın sahabe topluluğu olması.

Dört: Cemaatin Müslümanlar (İslam ehli) topluluğu olması.

Beş: Cemaatin bir emîrin (halifenin) etrafında toplanmış Müslümanlar topluluğu olması. (eş-Şâtıbî, el-İʿtisâm, C. 3, Kahire: Mektebetü't-tevhid, t. y., s. 300-310.)

Bu farklı yorumların birbirleriyle kesin biçimde çeliştikleri, birbirlerine bütünüyle zıt oldukları söylenemez, uzlaştırmak mümkündür.

Sevad-ı azam kavramını esas alırsak, bunu salt muhitimizde halihazırda yaşamakta olan insanlar değil, geçmişten bugüne (ashaptan bu yana) farklı coğrafyalarda (dünyanın her bir köşesinde) yaşamış Müslümanların bütünü bağlamında ele almak daha uygun olur.

Cemaati, müçtehit âlimlerin imamları/önderleri olan İmam-ı Azam, İmam Malik, İmam Şafiî ve İmam Ahmed bin Hanbel gibi zatlar topluluğu kabul edersek, onlara tabi olanların cemaatten olduğunu, mezhepsizlerin, cahil müçtehit taslaklarının ve (mezhep imamlarının içtihatlarını beğenmeyip) “İslam’ı güncelleme”ye çalışan (Şeriat’le arası limonî) “laikleşmiş müslüman”ların cemaati terk etmiş olduklarını kabul etmek gerekir.

Cemaatten kastın sahabe topluluğu olduğunu kabul edersek, bu defa selefi yönü daha bir belirginleşen Şeriatçı (ve cihatçı) bir çizgiye gelmiş oluruz. Bu durumda İslam’ı ashab topluluğu gibi anlayıp yaşamayı ilke edinenler “cemaate tabi olanlar” vasfını kazanırken, “güncellemeci laik müslümanlar” vs. tümden devre dışı kalmaktadır. Ehl-i Sünnet, ashabın hepsini saygıyla andığı için cemaat vasfını kazanırken, Şia cemaati terk edenler zümresi haline gelmektedir.

Cemaatten olmayı salt müslüman (ehl-i İslam) olma olarak görürsek, cemaat kavramı anlamını yitirir. Bu durumda müslüman olduğunu söyleyen hiç kimseyi “cemaati terk etmiş” kabul edemeyiz. O takdirde birisine “Cemaatten ayrılma!” demek, “İslam’ı bırakma, müslüman olmaktan vazgeçme!” demek olur.

*

Cemaat kavramını en iyi açıklayan yaklaşım, beşincisi olarak görünmektedir.

Konu hakkındaki “Huzeyfe hadîsi” de bunun böyle olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu beşinci yaklaşım çerçevesinde cemaat, İslam ümmetini (tüzel kişi olarak) temsil eden (başında halifenin bulunduğu) İslam devleti olmaktadır.

İslam devletinin bulunmadığı zamanlar, (Huzeyfe hadisinin de ortaya koyduğu gibi) “cemaatsiz” zamanlardır.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


TAHKİK VE TAKLİD ARASINDA VAHDET-İ VÜCUTÇULUK

 




Bir önceki yazıda, Seyyid Şerif Cürcanî’nin vahdet-i vücud anlayışıyla ilgili bazı ifadeleri üzerinde durmuştuk.

Cürcanî’nin sözlerinin esasını keşfî müşahede (mükaşefe) kavramı oluşturuyor.

Fakat bu “keşf”in “aklın tavrının ötesinde bir tavır” olmak gibi bir özelliği (ya da iddiası) var.

Akla sığmıyor..

Peki, nakle (nasslara, ayet ve hadîslere) sığıyor mu?

Onlara da sığmıyor.. Sığsa, İbn Arabîci (İbn Arabist) vatandaşlar milleti keşflerine değil ayet ve hadîslere davet edecekler, ortada tartışılacak bir mesele kalmayacak..

*

Bir önceki yazıda özellikle şu hususa dikkat çekmiştik:

Ehl-i sünnet itikadına göre bilgi üç yolla elde edilir: Akıl, sağlam duyular, doğru haber.

Keşf diye bir dördüncü bilgi kaynağı yok..

Yani bir insan çıkıp, “Bana keşf oldu ki, bundan böyle helal bildiğimiz şu şey haramdır” diyemez.

Ya da “Haram bildiğimiz şu şey, artık helaldir.. Bunu keşfî müşahede ile öğrendim” diye konuşamaz.

Yahut “İslam’ın şartlarına bir şey daha eklendi, bundan sonra ayrıca şöyle bir ibadet daha yapmamız gerekiyor” şeklindeki bir iddia ile ortaya çıkamaz.

Amelî hususlarda “yeni icat”lar çıkarılamayacağı gibi, itikadî hususlarda da “yeni keşif”ler yapılamaz.

İlki amelî bid’at, ikincisi ise itikadî bid’at olur.. İkincisi daha tehlikelidir.

Din, “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” (Maide, 5/3) ayet-i kerimesinin indiği gün tamamlanmıştır, dinde eksik gedik yoktur, ve ona eklenecek bir şey de söz konusu değildir.

*

Ehl-i Sünnet uleması “tahkîkî iman – taklîdî iman” ayrımı yapmaktadır.

Her mümin tahkîkî imana sahip olmakla yükümlüdür.

Buna karşılık hiçbir mümin “keşf” sahibi olmakla, “keşfî müşahede” ehli olmakla yükümlü değildir.

Dolayısıyla tahkîkî iman olarak nitelendirilen imanın “keşf”le bir ilgisi yoktur.

Tahkîkî iman, aklî tefekkür ve nakle dayalı bilgi sayesinde oluşan “delile müstenid” imandır.

*

Said Ramazan el-Bûtî, bu “tahkik-taklid” konusunda şöyle diyor:

“Hâl böyle olunca, Allah Teâlâ’nın bizi kesin bir temele dayandırmakla yükümlü tuttuğu itikadî hususlarda taklidin caiz olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü taklid, ictihada güç yetirilememesi halinde söz konusu olur. İctihad da ancak, âyan beyan bilindiği gibi, zanna dayalı hususlarda caizdir. Allah Teâlâ’nın bizleri kesin kanaat sahibi olmakla mükellef tuttuğu dinin (itikadî) esaslarında, yukarıda da açıkladığımız gibi, zanna dayalı herhangi bir şey bulunmadığından ictihad yapılamaz; nerde kaldı ki taklid yapılsın.

“Bir kimse itikadî esaslarla ilgili delilleri anlamayabilir, bu durumda taklide başvurması şarttır. Çünkü bu, … hem kendisinin, hem de idrak edilebilir şeylerle mükellef diğer aklı başında kimselerin iştirak ettiği bedihî delillerden haberdar olmasıdır.

“Bu yüzden âlimler demişlerdir ki: ‘… İtikadî esaslarda taklitçi durumda olan bir kimse hakkında söylenebilecek en ehven söz, “günahkârdır” ifadesidir.’.” 

(Said Ramazan el-Bûtî, Mezhepsizlik İslâm Şeriatını Tehdit Eden En Tehlikeli Bid’attir, çev. Süleyman Çelik, İstanbul: Bedir Y., 2011, s. 172.)

 *

Konu, merhum Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’nin (k. s.) Ehl-i Sünnet İ’tikadı adlı eserinde ise şöyle yer almaktadır (Çev. A Kabakçı ve F. Günel, 7. b., İstanbul: Bedir Y., 1996, s. 37):

“Allah (c.c.)’ı ve Allah’ın sıfatlarını bilmek, ilimlerin en yücesi, en büyüğü, en faydalısı, en mükemmeli, en şereflisi, en parlağı, ruha en fazla tesir edenidir…. İşte bunun içindir ki bu ilmi, Peygamber (s.a.v.), ilmin başı olarak vasfetmiştir. Bu ilmi, aklî ve naklî delilleri ile bilemeyen bir kimsenin [başkalarını] taklide başvurmaktan [ve onlara uymaktan] başka çaresi yoktur. Taklid, Mâtüridî mezhebine göre câizdir. [Caiz olmak, farz veya vacip olmak anlamına gelmez.]

“Mutezile ulemasına göre taklid câiz değildir. Hatta Ebu Haşim, taklid edenin kâfir olacağını söylemiştir. Şüphesiz ki doğru olan, bizim mezhebimizin görüşüdür. Bununla beraber taklid yapan kimse günahkârdır. [Bu nedenle, taklid için mutlak olarak caizdir denemez, aklî ve naklî delilleri öğrenme imkânı bulamayan ya da anlayamayanlar için caizdir.]

“Peygamberimiz (s.a.v.)’den şöyle bir hadîs-i şerîfin rivayet olunduğu ileri sürülmüştür: ‘İhtiyarların dinini taklid edin.’ Halbuki bu, hadîs-i şerîf değildir. Süfyân-ı Sevrî’nin sözüdür….”

*

 Allame Âliyyü’l-Kârî ise konuyu şöyle açıklıyor:

İnanç esaslarına ilâve edilen hususlardan biri de bir delile da­yanmadan taklid eden kişinin imanı sahihtir. İmam Ebû Hanife, Süfyan-i Sevrî, Mâlik, Evzai, İmam Şafiî, İmam Ahmed ve müctehidlerin umumu ile hadis âlimleri taklidçinin imanının sahih olduğunu, an­cak delil bulmadığı için günahkâr olduğunu söylemişledir. ... Mûtezile’ye göre ise şüpheyi defetmek mümkün olacak şekilde her meseleyi akıl delâleti ile bilmedikçe bir kimse mümin olamaz. …

… Bu ihtilâf dağ başında bulunup da bu âlem hakkında düşünmeyen, yaratıcısı hakkında asla düşünmeyen kimseler hak­kında doğmuştur. Müslüman ülkelerde doğup büyüyen ve bu âle­min sanatlarını görüp Allah’ı noksan sıfatlardan berî kılan kimse ise taklid sınırının dışındadır. Nitekim bir Arap köylüsüne: “Allah’ı nasıl tanıdın?” diye sorulunca, şöyle cevap vermiş: “Devenin tersi devenin geçtiğine, ayak izleri bir yürüyenin varlığına delâlet eder de bu yüksek eyvanlar ve alçak merkez bir yaratıcının varlığına de­lâlet etmez mi?” cevabını vermiş. Fakat taklidçi inancını, kendini imana davet edenin boynuna bir gerdanlık gibi asıp, “Eğer bu din doğru ise doğrudur, batıl ise vebali günahı onun [beni imana davet edenin] boynuna aittir” ma­nasında bir düşünceye sahip olursa bu türlü taklidçi ittifakla mümin değildir. Çünkü böyle bir kimse imanında şüphe içindedir.

Bir gö­rüşe göre ise, bu âlemin yaratılmışlığı ve Allah Teâlâ’nın varlığı Al­lah Teâlâ hakkında gerekli olan ve olması mümkün olmayan meseleleri delilleri ile birlikte bilmek her mükellefe farz-ı ayndır. Dolayısıyla delile bakarak bilgi sahibi olmak farzdır [farz-ı ayndır], taklid caiz değil­dir. İmam Razî ve Âmidî’nin tercih ettiği görüş de budur. Burada delilden kasdedilen icmalî delile bakmaktır. Tafsilâtlı delile baka­rak şüphesi bulunanların şüphesini gidermek, yol gösterilmek is­teyenlere yol göstermek ise farz-ı kifayedir. …

(İmam-ı Âzam, Fıkh-ı Ekber Şerhi, şerh: Aliyyül Kârî, çev. Hüseyin S. Erdoğan, İstanbul: Hisar Y., t. y., s. 384-8.)

*

Mehmed Zahid Kotku rh. a. ise, konuyu şöyle açıklamaktadır:

Taklid: Huccetsiz, delilsiz, tahkiksiz mücerred hüsn-ü zan sebebiyle, amelde, kavilde, itikadda başkalarına iktida ve taklid etmek caiz değildir ve günah-ı kebairdendir.

“Bazıları da segâirdendir [küçük günahlardandır] demişlerse de, huccet ve burhana müstenit olan amel ve itikada taklidî denmez. [Mezhebinin delillerini bilmesi durumunda salt taklit ehli olmaktan kurtulur.] Eğer bu gayr-ı taklid itikadda olursa, icmalen [özet olarak] olsun, nazar [fikrî inceleme/araştırma] ve istidlale [aklî delil getirme] müracaatla taklidden kurtulmak lazımdır. Ehl-i sünnet ve’l-cemaat mezhebine göre mukallidin imanı her ne kadar sahih ise de, itikadda mukallid olanların, üzerine vacip olan nazar [teorik düşünce, akıl yürütme] ve istidlali [aklî ve naklî deliller getirme] terk etmelerinden dolayı, günahkâr olduklarından şüphe edilemez….”

(Mehmet Zahid Kotku, Mü’minlere Vaazlar 2: Günahlar, İstanbul: Seha Neşriyat, s. 159.)

*

Vahdet-i vücutçuların insanları davet ettikleri “öğreti”ye (felsefeye) gelince..

Akılla bir ilgisi yok.. “Aklın ötesinde bir tavır”dan söz ediyorlar.

Nakille de (nasslarla, ayet ve hadislerle de) bir ilgisi yok, çünkü “keşf” adını verdikleri özel bir bilgi türünü bahis konusu yapıyorlar.

Keşf vasıtasıyla ulaştıklarını söyledikleri bilgi ayet ve hadislerde bulunuyor olsa zaten keşften söz etmelerine gerek kalmayacak, doğrudan ayet ve hadisleri okumaları yeterli olacak.

*

Burada karşımıza şöyle bir soru çıkıyor:

Vahdet-i vücutçuların sözlerine itibar eden bir adamın imanı ya da inancı “tahkik-taklid” ayrımında nereye düşer? Onun tavrı “tahkik”e mi, yoksa “taklid”e mi dayalıdır?

Cevap açık: Bu, taklid eksenli bir tavırdır.

Çünkü mevzubahis olan, kişinin ne kendi nazarî (teorik) inceleme, araştırma ve bilgisidir, ne de kendi keşfidir; sadece, “İbn Arabî (ya da vahdet-i vücutçu taife) şunu keşfetmiş” şeklindeki bir “haber”e (rivayete) “takliden” inanılmaktadır.

Ortada som ve pür “taklid” mevcut.. Delilsiz, “akıl ötesi” olduğu söylenen bir iddianın tasdiki söz konusu..

Ve bu taklid ameliyesini, Ehl-i Sünnet itikadı çerçevesinde bir yere oturtamıyoruz.

Çünkü, Ehl-i Sünnet, ister amelî, isterse itikadî olsun, dinî konularda keşfe itibar etmiyor.

Bunlar ise, delil olarak kıymet-i harbiyesi bulunmayan keşfe bir de taklid günahını ekliyorlar. Tüy dikiyorlar. 

Üstelik, keşf sahibi oldukları söylenen kişiler, sıdk u sadakatlerinin delili olarak mucizeler gösterebilen birer peygamber değiller.

Dahası, peygamberlere özgü “masumiyet”le de bir ilgileri yok.

Onların keşfine inanmanın tek bir dayanağı var: Hüsnüzan.

Ancak, şer’î delil niteliği taşımayan (edille-i şer’iyye arasında yer almayan) böylesi “keşf” iddialarını geçtik, şer’î delillerin bizzat kendilerinde bile hüsnüzan tek başına yeterli olmuyor. Amelî konularda “zan” düzeyindeki bilgilere de (zayıf hadisler ya da içtihat çerçevesinde) yerine göre itibar edilebiliyorsa da, itikadî meselelerde “zan” yeterli görülmüyor. Akıl ve nakil (ayet ve hadis) eksenli “kesin” delil isteniyor.

Dolayısıyla, itikadî konularda vahdet-i vücutçuların keşf iddialarının i’rabta mahalli hiç yok.

Mahalli olmadığı gibi, onların sözlerine itibar etmek (Ehl-i Sünnet itikadı çerçevesinde) mahzurlu.

Onların itikadî nitelikteki sözlerine itibar edenler, kendilerini otomatikman “taklid ehli” haline getirmiş, günahkârlığı yol edinmiş, “imanlarının tahkîkî iman olmadığını” belgelemiş oluyorlar.

*

Şu ayet-i kerime, onların durumunun anlaşılmasına yardımcı olabilir:

Bunların bir de ümmî (okuyup yazamayan) kısmı vardır, kitabı (Tevrat’ı), kitabeti (yazmayı) bilmezler, ancak bir takım kuruntu yığını ümniyyeler kurar ve sırf zann ardında dolaşırlar.” (Elmalılı meali, Bakara, 2/78)

Bu ayet-i kerime, Medine’nin kenar muhitlerinde yaşayan Yahudiler için nazil oldu, fakat Hristiyanların durumuna da ışık tutuyor.

Hatta bizim durumumuza..

Bugün milletçe (istisnalar dışında) Kur’an karşısında ümmî konumdayız. Okuyamıyoruz, ya da anlamadan okuyoruz, okumamıştan bir farkımız olmuyor; yazma bahsinde durumumuz daha da kötü, Kur’an diliyle (Arapça) yazamıyor, meramımızı anlatamıyoruz.

Cahilliğimiz o kadar büyük boyutlarda ki, Latin gâvurunun (Türkçe’nin telaffuzunun hakkını veremeyen) harfleriyle Türkçe okuyup yazabilenimiz kendisini ümmîlikten kurtulmuş zannediyor.

Halbuki, Kur’an karşısında kör kütük ümmî.. O kadar cahil ki, ümmî olduğunun farkında bile değil.

İşte, bu bahiste esas olan Kitap bilgisidir.. Ve, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in tebliğidir.. Sünnetidir.

Falanın filanın keşfine gelince.. O, en iyi ihtimalle zandan ibarettir.. En iyi ihtimalle... Kötü ihtimalin ise sınırı yok.

Böylesi zanların peşine çok fazla takılmanız halinde, şu ayet-i kerimede durumları açıklanan insanlara benzemeniz mümkündür:

“(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden münezzehtir!” (Tevbe, 9/31)

Bugün İslam alemindeki itikat ve/veya amel bakımından sorunlu toplulukların hemen hepsinin bu hale gelmelerindeki temel etken, şer’î delilleri (Şeriat'i) terk pahasına belirli şahısların keşfine, dehasına vs. güvenmiş olmalarıdır.

Mesela FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü)..

Bu insanların en büyük sorunu, Fethullah’ın “keşf”ine bel bağlamış olmalarıdır.

*

Bu noktada vahdet-i vücud anlayışını savunan bazı kişilerin salih insanlar olarak bilinmesinin (ve hatta öyle olmasının) bir önemi yoktur.

Edille-i şer’iyye arasında “salih insanların keşfi” de yer alıyor olsaydı mesele yoktu, fakat böyle bir şey söz konusu değil.

Salih insanlar da bazen yanılabilirler.. Günah da işleyebilirler, günahta ısrar etmeyip tevbe ederler.. Hak etmeyen insanlar hakkında hüsnüzanda bulunarak onların sözlerini tevil edebilir, onlara lüzumsuz yere kefil olabilirler..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’i bile yanlış haber ile yanıltabilmişlerdi.. Şu ayet böyle bir olay yüzünden nazil oldu:

“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, bir fasık size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurat, 49/6)

Birisi size “keşfen” birşeyi haber verdiğinde, keşf yolculuğuna çıkabilen biriyseniz şayet, onu mutlaka bizzat kendiniz araştırıp “keşf” edin..

Araştıramıyorsanız, “keşf” sahibini kendi keşfi ile başbaşa bırakmanız, “keşf”inden uzak durmanız, akıl ve gönül sağlığınız için hararetle tavsiye olunur.

“Hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyin ardına düşme. Şüphesiz kulak, göz ve kalb; bunların tümü ondan sorumludur.” (İsra, 17/36)

Şunu da unutmamak gerekiyor: İnsanın manen yaşadığı ve “keşf” diye adlandırdığı birtakım tecrübeler Allahu Teala’nın bir imtihanı olabilir. Kendi keşfine dayanarak, “tamamlanmış olan din”e ilaveler yapmaya kalkışmaktan insanın kaçınması gerekir.

Yoksa Allah'ın tuzağından (mekrinden) kendilerini güvende mi görüyorlar? Fakat hüsrâna uğrayanlar gürûhundan başkası Allah'ın tuzağından emîn olmaz.” (A’raf, 7/99)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."