KORKU İMPARATORLUĞU: ÂLEM BUYSA KRAL, MEHMET UÇUM İLE, “UÇAN” ÖMER ÇELİK GİBİLER

 











İsmi, Mehmet Uçum..

Solcu, eski komünist. Seküler zihniyet sahibi.. 12 Eylül’ün mağdurlarından.

Hukuk tahsili yapmış, eski avukat..

Akparti milletvekili olarak TBMM’de bulundu.

Şimdiki görevi Cumhurbaşkanlığı başdanışmanlığı..

*

HaberTürk’ten Kübra Par’a 1 Şubat 2016’da verdiği röportajında “Solcu olmanız Erdoğan ve ekibiyle aranızda sorun yaratıyor mu?” şeklindeki soruya şöyle cevap vermiş:

“Hiçbir sıkıntı yaşamadım. Hayatımda değişen bir şey yok. Üzerimde mahalle baskısı hissetmiyorum. Seküler hayat tarzımı sürdürüyorum, bu Cumhurbaşkanımızla ilişkimizi etkilemiyor.”

Bununla birlikte, Uçum’un alıştığımız türden bir solcu olmadığını da belirtmek gerekiyor.

“Kendinizi hala solda görüyor musunuz?” şeklindeki soruya verdiği cevapta kullandığı geleneksel ve muhafazakâr kelimeleri bunu ortaya koyuyor:

“Tabii. Geleneksel değerlere bağlı sol politikalardan yanayım. Doğru tanımlama buysa muhafazakâr sol demokratım.”

Söz konusu röportajda Türkiye’deki anayasal sisteme yönelttiği şu eleştiriler de önemli:

“… Kendi yerelliğimizi göz ardı edersek Cumhuriyet’in kuruluşunda düştüğümüz hataya tekrar düşeriz. Cumhuriyetin kuruluşunu Batı tipi bir medeniyet hedefiyle gerçekleştirdik. Batı tipi devlet o günün anlayışıyla ulus devletin üzerine oturuyordu. Ulus devlet ise etnisite gerektiriyordu. Bu etnisiteye dayanmak dışlayıcılığı ortaya çıkarıyordu. Aydınlanmacı ulus devlet anlayışı inanç değerlerini önemsizleştirdi. 1921’den sonraki anayasalar sadece etnik anlamda değil, inanç ve kültür değerleri anlamında da dışlayıcı anayasalardı.”

1921 Anayasası, Şeriatçı bir anayasaydı..

Kanunların Şeriat’e uygunluğunu esas alıyordu.

Sonradan anayasal düzen değiştirildi, Şeriat (İslam hukuku) irtica ve tehlike (düşman) ilan edildi.

Seküler dünya görüşüne sahip bir solcunun bile kabul ettiği bu gerçeği, Türkiye anayasalarının “dışlayıcılığını” (Ki buna bölücülük ve halkı kamplara ayırma da denilebilir) gözardı ederek, sahte eşitlik masalları anlatarak ve dinleyerek hiçbir yere varamayız.

*

Uçum’un sözlerini tekrar hatırlayalım:

“Hiçbir sıkıntı yaşamadım. Hayatımda değişen bir şey yok. Üzerimde mahalle baskısı hissetmiyorum. Seküler hayat tarzımı sürdürüyorum, bu Cumhurbaşkanımızla ilişkimizi etkilemiyor.”

Uçum’un hiçbir sıkıntı yaşamaması, hayatında hiçbir şeyin değişmemesi, üzerinde mahalle baskısı hissetmemesi, seküler hayat tarzını dilediği gibi sürdürmesi, ve bütün bunların Erdoğan’la ilişkilerini etkilememesi bizim için sıkıntı değil..

Erdoğan’ın değil Uçum’la, ondan da “seküler” bir hayat yaşayan “uçma” meraklısı “aşk, motosiklet ve puro” virtüözü Ömer Çelik cenaplarıyla da sıkıntı yaşamadığını, onu yanından ayırmadığını biliyor, görüyoruz.

Ömer Çelik'lerin nasıl uçtuklarından çoktandır haberimiz var.

Evet, değil Uçum, Ömer Çelik bile bu iktidar gülistanında mahalle baskısı hissetmiyor.

*

Benim kafamı kurcalayan mesele başka..

Kendime şunu soruyorum: Bütün bu adamlar diledikleri gibi konuşur, yaşar, hayat sürerken içimizden bazıları neden üzerinde mahalle baskısı hissetti, sıkıntı yaşadı?

Neden tenzil-i rütbeye, maaş azaltımına, üstü kapalı tehditlere, soruşturmalara maruz kaldı?

Üstelik önemli sayılabilecek konumlarda da bulunmadıkları, sesleri ancak ağır işiten kendi kulaklarının duyabileceği kadar cılız olduğu halde..

Neden?

*

Burada mesele şu:

Bu ülkede herhangi bir İslamcı bürokrat şunu söyleyebilir mi:

Ben Şeriatçıyım, Şeriat’e göre yaşamayı önemserim. Şeriatçı olduğumu da her yerde söylerim. Ve bundan dolayı ne bir mahalle baskısı hissediyorum, ne de sıkıntı yaşıyorum. Çünkü Türkiye'de fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür olmaya değer veriliyor. Burası insanların birtakım makam ve mevkîleri elde edebilmek için Şeriat ilke ve inkılaplarına bağlılık yemini etmeye zorlandıkları bir ülke de değil. Beni Şeriatçı yapan şey yasal dayatmalar değil, kendi hür fikrim, irfanım ve vicdanım.”

Bir bürokratın bu ülkede Şeriatçı olduğunu bu şekilde ilan edip de sıkıntı yaşamamasını, mahalle baskısı görmemesini geçtik, Şeriatçı olduğunu söyleme cesareti göstermeyi aklından geçirmesi bile uzak ihtimal.

Türkiye’deki rejimin baskısının şiddetini ve büyüklüğünü buradan anlayın..

Öyle bir korku imparatorluğu ki, insanlar "Korku imparatorluğunda yaşıyoruz" demekten bile korkuyorlar. 

Aksini düşünen biri varsa buyursun, Şeriatçı olduğunu ilan edebilen bir bürokrat göstererek beni yalanlasın..

Bu konuda yalancı çıkarılmaktan memnuniyet duyacağımı açık yüreklilikle itiraf ediyorum.

*

Devletin bürokratları çıkıp bu şekilde konuşamadıkça, vatanımızda “din ve vicdan hürriyeti” söylemi arsız ve küstah, insan aklıyla alay eden bir yalan ve palavra olmaya devam edecektir.

Bu ülkenin laik demokrasi adlı şişman kralının üstündeki muhteşem din ve vicdan hürriyeti kostümünü bizim göremiyor oluşumuzun suçunu kraldaki zihinsel "engelli"likte değil de kendi zekâmızda görmeye devam ettiğimiz sürece ne kralın halinde bir düzelme olacak ne de bizim.

*

Evet, bu ülkede "hür vicdan, hür fikir ve hür irfan" diye birşey yoktur.

Münafıklık, riyakârlık, palavracılık, sahtekârlık ve bir de korkaklık vardır.

Riyakârlık, laik (siyasal dinsiz) rejim için ölen ateist ve ataistleri şehit ilan eden kamulaştırılıp devletleştirilmiş "din istismarcılığı"nın, korkaklık ise (beynindeki cesaret bölümü acı tecrübeler yüzünden felç olmuş) müslümanların payına düşmektedir. 

Bu yüzden bu ülkede "Ben Şeriatçıyım" diyebilen bir bürokrata rastlayamazsınız.

Bu yüzden bu ülkede, "Ben Şeriatçıyım" ya da "Anayasa'da Şeriat kaydı bulunsun" demek bir tarafa, "Tamam anayasa gene laik anlayışla yazılsın, fakat laiklik kelimesinin geçmesi de şart değil ki gardaşım" diyen bir TBMM başkanı (İsmail Kahraman) siyasî lince maruz kalabilmektedir.

Sonra da gelsin "hür fikir, hür vicdan, hür irfan" edebiyatı. 


“MİLLİ GÖRÜŞ”, MİLLİ PİYANGO KADAR MİLLÎ HALE GELİRKEN…

 









Erbakan’ın “Milli Görüş” hareketindeki en önemli ve büyük sapma, Batı tipi laikliği savunmaya başlamış olmalarıydı.

Belki bunu başlangıçta takiyye kabilinden ve Batı tipi laiklik kavramına kendilerince “tevil ettikleri” bir anlam yükleyerek yapıyorlardı, fakat zamanla samimi bir şekilde savunmaya başladılar.

Necip Fazıl, onların bu laiklik söylemine karşı çıkmıştı, fakat dinletemedi.

Dinlemediler.

Şunları yazmıştı:

Hangi millî görüş?.. Çar Rusya’sı müjiği hangi millî görüşteydi ve bugün onun torunu hangi millî görüştedir? Bu efendiler bilmiyorlar mı ki, … “İdeolocya Örgüsü” eserimizde Meclisimin duvarında “Egemenlik ulusundur” yaftası değil, “Hâkimiyet Hakkındır” levhası vardır? …

Millî Türk Talebe Birliği’nin, yeni idarecilerini seçmek üzere büyük kongresini topladığı ve beni de kongrenin ruhunu gözetmek üzere çağırdığı bir gün kendisine söz verilen M.S.P. İçişleri Bakanı Oğuzhan Asiltürk (Ne asaletsiz bir isim!) kürsüye çıkmış ve hiç de sırası, yeri, yurdu, lüzumu yokken demiştir ki:

– Devlet lâik olabilir; fertlerse olmayabilir. Bunlar birbirine mâni değildir!

Yani:

– Siz içinizden, isterseniz lâik olmayın! Ama devletin laik olup olmadığına aldırmayın ve onu kendi oluşu içinde tabiî görün!

Herhangi bir rejimin bâtını her neyse zâhirde onunla tecellisi esas olduğuna göre, ona zıt kalbleri ancak kendi hücrelerinde gizlenmeye dâvet eden ve rejimi kendi halinde serbest, hattâ haklı gösteren böyle bir Bizans ruhu, açık küfrün bile tenezzül etmeyeceği bir idrak sefaleti arzeden ve balmumu adamları arasında bu çocuk sesli sapık Bakanı şiddetle suçlandırmayan, üstelik yeni Bakanlıklarla mükâfatlandıran lider de [Erbakan da] aynı ruhu paylaşmış, hattâ önceden adamına telkin etmiş sayılabilir.

Mesele lâyisizmanın kıymet hükmüne değil, müslümanlık taslıyanların anlayış ve samimilik derecesini gösterme ölçüsüne bağlıdır. Bu tarzda bir laiklik savunması, müslüman şöyle dursun, bizzat laikler ve Allah inkârcıları tarafından bile kabul edilmez. …

[Erbakan’ın hanımı] Refikaları Hanımefendi, Tepebaşı gazinosunda kadınlardan bir topluluğa hitap eder ve bu mevzuda hiçbir hikmet ve inceliğe sahip bulunmaksızın “Teaddüt-ü Zevcat: Dörde kadar zevce alabilme müsaadesi” aleyhinde konuşur ve bizzat Erbakan, [başka] herhangi bir din kaidesi üzerinde hataya düşüp bilhassa karşı cephelerden hücum yağınca “şaka ettim!” demekten başka cevap bulamaz. Keşke “ben bu dâvanın sadece şakacısıyım; sahicisi kimse buyursun!” diyebilse…

Müslümanlığı, partilerinin temsil ettiğinden ve müslümanları kütüklerine kayıtlı olanlardan ibaret sayarlar ve “M.S.P.’li olmayanlar müslüman değil” demeye giderler. Bilmezler ve bir türlü anlamaya yanaşmazlar ki, kendilerinden dâvacı küfür değil, bizzat müslümanlık ve gerçek müslümanlardır.

… “Şahıslarımıza haram olan partimize helâldir!” tesellisiyle bir zamanlar Sanayi Bakanlığını nasıl bir rüşvet tezgâhı haline getirdikleri, dost, düşman herkesçe malûm….

 (Necip Fazıl, Rapor 3/4, 6. b., İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2009; http://www.nfk.com.tr/erbakan.htm)

*

Necip Fazıl da, Erbakan da gitti, ebedî âleme göçtü..

Oğuzhan’ın laikliği bu sözde millî görüşün davası haline geldi.

Tayyip Erdoğan, Oğuzhan abisinden aldığı bayrağı daha yükseğe taşıdı, hatta Mısır ve Tunus’a bile ihraç etmeye kalkıştı.

Temel Karamollaoğlu (İslamsız müslümanlık vezninde) İslamcı değil müslüman olduğunu söylemeyi vird-i zeban haline getirdi.

Necip Fazıl gibi düşünenler ise günden güne azaldı.

Şimdi onun gibi düşünenler fanatik, aşırı, marjinal ve arkaik kabul ediliyor.

Evet, birileri Büyük Doğucu olduklarını söyleyebiliyor, Necip Fazıl adına “ödül törenleri” düzenleniyor, fakat, adı istismar edilip kullanılırken davası, fikriyatı ve zihniyeti yok ediliyor.

Katlediliyor.


ERDOĞAN’I DİKTATÖRLÜK VE FAŞİSTLİKLE SUÇLAYANLARIN BİR BÖLÜMÜ ÇOK DAHA KÖTÜLER

 



Erdoğan, masum bir peygamber değil, doğruları ve yanlışları olan biri..

Eleştirilmesi de son derece normal. Hatta, gerekli.

Ancak, onu eleştirenlerin bir bölümünün, eleştirdikleri hususlarda çok daha kötü bir durumda bulundukları kesin.

Ahmet Altan, bunlardan biriydi..

Bir yazısında şunları savunmuştu:

Muhtarlarla kaymakamları birer “muhbire” çevirmeye uğraşan cumhurbaşkanı, kaymakamlara “mevzuata aldırmayın” talimatı verip onları kuralların dışına çıkmaya zorlarken aynen şöyle diyor:

“Bakın sizlere, sevgililer sevgilisinden bir talimat, ‘Müslüman aynı delikten ikinci defa ısırılmaz’.”

“Sevgililer sevgilisi” bildiğiniz gibi Hazreti Muhammed.

Kaymakamlara talimatı “peygamber” veriyor.

Birincisi Hazreti Muhammed ne kadar değerli olursa olsun, Türkiye Cumhuriyeti’nin kaymaklamlarına “talimatları” anayasa ve yasalar verir.

İkincisi bu ülkenin kaymakamları ne zamandan beri “Müslüman” kimliğiyle talimat alıyor?

Bu ülkenin insanlarının ve görevlilerinin “resmi” kimlikleri Müslümanlık değildir. Onların ortak kimliği “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olmalarıdır…

Müslüman olmak zorunda değiller, isterlerse Hıristiyan, Yahudi, Ermeni, Mecusi, isterlerse dinsiz de olabilirler.

Müslümanlık kimliğini tek ve resmi kimlik haline getirmeye çalışarak laikliği de yok ediyorlar.

Bir de “ne o, Müslümanlıktan rahatsız mı oldun” kabarmasıyla yapıyorlar bunu.

Sanki laikliği yok etme hakkına sahiplermiş gibi…

AKP oy alacak diye bu ülke laikliğinden vaz mı gececek?

Laik bir ülke isteyen milyonlarca insan ne olacak?

Bu kimliği böyle keyfinizce değiştirmeye kalktığınızda çok açık bir anayasa suçu işliyorsunuz.

(http://www.haberdar.com/ayakta-duramazlar-makale,724.html)

*

Ahmet Altan, bu ifadeleriyle, gerçekte din ve vicdan hürriyetine karşı olduğunu, fikir özgürlüğü diye birşey tanımadığını ortaya koymuştu.

Evet, adamın yukarıya aldığımız ifadelerinde zerre kadar bile doğruluk payı yok.

Erdoğan, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin talimatından söz ederken talimat kelimesini yanlış yerde kullanıyor. Fakat Resulullah s.a.s. şu anda hayatta olmadığı ve bu sözü Türkiye Cumhuriyeti kaymakamları için söylemediğine göre, bunun neresi mevcut Anayasa’ya aykırı olmuş oluyor?

Ahmet Altan’a göre, talimatı anayasa ve yasalar verirmiş..

Beyinsiz adam, talimatlar sadece anayasa ve yasalarda geçen ifadelerden mi ibaret?!..

Mesela bir başbakan “Şu sorunu çözün, şu işi yapın!” diye talimat verdiğinde, anayasa ve yasa maddelerini mi aktarmış oluyor?!

Mesela AtatürkHz. Ömer‘in “el-Adlü esasü’l-mülk” sözünü “Adalet mülkün (hakimiyetin/egemenliğin) temelidir” şeklinde Türkçeleştirip aktardığında, ve siz bunu mahkemelerin duvarına yazdığınızda, anayasa ve yasaları çiğnemiş, laikliği yok etmiş mi oluyorsunuz?

*

Nasıl bu kadar kafasız, bu kadar beyinsiz, bu kadar düşüncesiz, bu kadar kindar, bu kadar tahammülsüz, bu kadar bağnaz, bu kadar hınçlı, bu kadar hoşgörüsüz, evet, bu kadar yasakçı nasıl olabiliyorsunuz?

Bir cumhurbaşkanı çıkıp Rousseau‘dan, Montesquieu‘dan, Locke‘dan, Hobbes‘tan vs. alıntı yaparsa sorun yok, fakat Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden bir cümle aktarırsa, bu, laikliğin yıkılması, Anayasa’nın çiğnenmesi anlamına geliyormuş.

Bundan daha büyük faşistlik, bundan daha dehşetengiz bir diktatör ruhluluk, bundan daha büyük bir “fikre müsamahasızlık” olabilir mi?!

Hz. Peygamber s.a.s.’den sadece bir sözün aktarılmasını bile laikliği çiğneme olarak görüyorsan, senin savunduğun şeyin tam adı laiklik değildir, İslam düşmanlığıdır.

Sen, müslüman kimliğinin düşmanısın!

Sen, din ve vicdan hürriyetinin düşmanısın!

Sen, Hz. Peygamber s.a.s. düşmanısın!

*

Erdoğan, materyalizmin/maddeciliğin temsilcisi olan Marx‘tan, insanın hayvandan türemesi teorisini uyduran Darwin‘den vs. alıntı yapsaydı, “Bu ülke laiktir, inançlar arasında tarafsızdır, bu ülkedeki dindarları yok sayamazsın” diyecek miydin?!

Demeyecektin!

Sen hayatın boyunca hiç, anayasamızın ve yasalarımızın ilham kaynaklarını sorguladın mı?

Kanunlarımızı hristiyan-yahudi uygarlığından kopyalayarak aldığımız için, Hristiyanlar ile Yahudiler’in kutsal günleri cumartesi ile pazar günlerinin tatil yapılmış olmasını hiç sorguladın mı?

Bunun laikliğe aykırı olduğunu, Müslümanlar aleyhine Yahudi ve Hristiyanlar’a imtiyaz tanındığını, müslüman kimliğine yok muamelesinin reva görüldüğünü söyledin mi?

“Müslüman bir memlekette laiklik adı altında Yahudi ve Hristiyan şeriatlerinin hükmünü Müslümanlar’a dayatamazsınız” dedin mi?

Ve diyebilir misin?!

*

Amerikan Başkanı‘nın Kur’an‘a değil de İncil‘e el basarak yemin etmesi, sence ABD’de laikliğin olmaması anlamına mı geliyor?

Buna cevap verebilir misin?..

Hayır, siz salt Erdoğan’ı eleştirseniz sorun yok..

Fakat siz, gerçekte İslam düşmanısınız!..

Siz, müslüman kimliğinin düşmanısınız!..

Siz, Hz. Peygamber s.a.s. düşmanısınız!..

Siz, din ve vicdan hürriyeti düşmanısınız!..

Siz, “Tek Parti diktatörlüğü“nü özleyen gerçek diktatörlük yanlılarısınız!..

Siz, Müslümanlar’ın hikmet ve bilgeliğine dair bir cümlenin bile söylenmemesini isteyen fikir düşmanlarısınız!..

Siz, düşünce ve ifade hürriyetini sadece dinsizlik için isteyen faşist ruhlularsınız!..

Siz, alçaksınız!

Ve, sırf Erdoğan düşmanlığında aynı safta yer aldığınız için İslam düşmanlığınızı “hoşgörü”yle karşılayan, size tepki göstermeyen, sizinle işbirliği yapan Paralelciler ve benzerleri de alçaktır!

Yaptıkları alçaklıktı.


E-KİTAP: İSLAM’IN ŞERİATI, LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) ‘DÜZEN’İ

 

https://www.academia.edu/101000818/%C4%B0slam%C4%B1n_%C5%9Eeriat%C4%B1_Laikli%C4%9Fin_Siyasal_Dinsizli%C4%9Fin_D%C3%BCzeni


İSLAM’IN ŞERİATI, LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) ‘DÜZEN’İ

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

BİRİNCİ BÖLÜM: LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DÜZENİN KODLARI

BANA ANAYASANI SÖYLE, SANA KİM OLDUĞUNU SÖYLEYEYİM 5

“KÖTÜLÜĞÜ İSTEMEM, YAN CEBİME KOY!” 11

DEMOKRATİK “HERKES BANA ‘İTAAT’ ETSİN, ASAR KESERİM!” REJİMİ 17

ŞERİATÇILARI LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) HESABINA TUFAYA GETİRMEK 25

GAYRİMEŞRU MEŞRUİYET ANLAYIŞI 34

 

İKİNCİ BÖLÜM: LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) SAĞI SOLU, MUHAFAZAKÂRI DEVRİMCİSİ

AYNI MADALYONUN İKİ YÜZÜ 43

İSLAM DEVLETİ VE LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET 53

SİYASETTE ÖVME VE ÖVÜNME 60

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) SEÇİMLER, DİNÎ FARZLAR 66

BİR DE LAİKLİĞİ BEYAN İLE LAİKLİĞE DAVET MESELESİNİ AÇIKLASA 83

NE YAZDI, NİÇİN YAZDI? 85

HAYRETTİN KARAMAN’IN MASALI 91

 “OLMAYACAK DAVA” 98

SORUN İSLAMÎ NİZAMA GÖRE YÖNETİLMEME DEĞİL, İSLAMÎ NİZAM ALEYHTARLIĞI 112

İSLAMCILIKTAN LAİKÇİLİĞE, İSLAM'DAN SİYASAL DİNSİZLİĞE 118

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TSE DAMGALI DİNDARLIK (YA DA KAMULAŞTIRILIP DEVLETLEŞTİRİLMİŞ DİN İSTİSMARI)

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET TARAFINDAN "GÜÇ VE ÖRGÜTLEŞME" İÇİN KULLANILAN İSLAM 129

DÂRU'L-HARB KONUSU 138

HANGİ GEÇİŞ DÖNEMİ? 163

SİYASETTE “YA HEP YA HİÇ” Mİ? 165

“SAHİH İSLAM” ETİKETLİ “SAHİH DEVLETÇİLİK” 175

DÜZEN, BEKA VE AHLÂK 185

TASAVVUFTAN BAHSEDERKEN ŞERİATÇI, DEVLETTEN BAHSEDERKEN ŞERİAT’I (HUKUKU) BIRAKIP AHLÂKÇI OLMAK 194

AYNI NOKTADA DURMA İNATÇILIĞI 200

HAYRETTİN KARAMAN HANGİ SAİKLERLE YAZIYOR? 206

PUTLAR VE “ÖRTÜLÜ” AKIL 215

DEVLETİN KUCAKLADIKLARI VE KOVALADIKLARI 222

SENİN SANMAMAN YETMEZ! 241

ŞEYH ŞAMİL VE KAPIKULU MOLLALARI 250

FİTNEYLE MÜCADELE Mİ, FİTNEYE HİZMET Mİ? 253

SEYYİD KUTUB İSTİSMARI 256

*

AYNI NOKTADA DURMA İNATÇILIĞI

 

Yeni Şafak yazarı Hayrettin Karaman “İktidar tenkit edilir ama…” başlığını taşıyan 9 Kasım 2017 tarihli yazısında şunları söylüyordu:

Ben referandumdan önce bir yazı yazmıştım, … maksadımın dışına çekerek eleştirenler, hatta hakaret edenler oldu. O yazımda özet olarak şunu demiştim: Bir inancı, bir davası olan insanların bir iktidarı desteklemelerinin ölçütü, o iktidar ile dava arasındaki ilişkidir. Eğer iktidar –davanın sahibi olmasa da- başarıya ulaşması bakımından elverişli ise ve herkesin (başka inanç, dava ve hedef sahiplerinin de) içinde oldukları gemiyi tehlikeye sokmuyorsa desteklenir, değilse desteklenmez.

Fıkıhta, “Vacip olanı tamamlayan, vacibin yerine getirilmesine yardımcı olan şey de vaciptir” diye bir kural vardır. O yazımda bu kurala da atıfta bulunmuştum.

Yine aynı noktada duruyorum.

Evet, Karaman’ın bu fetvası gaflettir..

Dalalettir..

Hıyanettir..

Gaflet, dalalet ve hıyanet oluşu, “iktidar“ı (yani Erdoğan‘ı ve Akparti‘yi) salt desteklemesinden kaynaklanmıyor.

Söz konusu desteği bir “vacip” olarak sunmasından, İslam’ı istismar edip kötüye kullanmasından, ve bu istismara alan açmak için İslam’ı tahrif etmesinden kaynaklanıyor.

*

Kurnaz Hayrettin efendi, bir yandan da “batıl cephesi”ne, “Siz endişelenmeyin, sizin için bizden yana bir tehlike yok” mesajı vermekten de geri kalmıyor.

“İktidar”ın herkesin kendi davası için “tehlike”siz olması garantisini veriyor..

Herkesin (başka inanç, dava ve hedef sahiplerinin de) içinde oldukları gemiyi tehlikeye sokmama şartı getiriyor.

Yani o başka inanç, dava ve hedef sahiplerine göz kırpıp işmarda bulunuyor.

Adeta, “Gemide keyfinizi sürmeye devam edebilirsiniz, biz sizin tehlikesiz biçimde menzil-i maksudunuza varmanız için burada kalem oynatıyoruz, birilerini FETÖ’den miras haşhaşla uyuşturmaya devam ediyoruz” demeye getiriyor.

*

Eğer “oy veren vatandaşlar“ın “iktidar”ın politikalarını desteklemesi vacipse, söz konusu “iktidar“ın o politikaları izlemesi evleviyetle vacip olur.

Akparti’nin izlediği politika ise, İslam açısından, en iyi ihtimalle, hak ile batıl’ın telfikinden/birleştirilmesinden ibaret..

Bunun değil vacipcaiz olması bile söz konusu olamaz.

Aslında burada telfikten söz etmek bile gereksizdir. Hakkın, batıl’ın emrine verilmesi söz konusudur.

Bu da, açıkça haramdır.

Hayrettin Karaman fıkhî gözbağcılık ve hokkabazlık sergileyip “vacibi tamamlayan”dan söz etmek yerine “haramı tamamlayan” sapmalardan bahsetme dürüstlüğünü göstermeye ne zaman başlayacak?

Galiba bu gidişle bunu sadece mahşerde yaptığına şahit olabileceğiz.

*

Türkiye’deki sözde özgürlükçü anayasal düzenin İslamî bir siyasal harekete izin vermediğini hepimiz biliyoruz.

Bu yüzden Erbakan, Millî Görüş ve Adil Düzen gibi tevriyeli ve tevilli ifadeler kullanıyordu.

Erdoğan ise, kendi siyasal hareketini “Millî Görüş gömleğini çıkardığını” söyleyerek başlattı.

Batı tipi “muhafazakâr demokrasi“yi savunduğunu söyledi.

Laikliği benimsediğini ilan etti.

Din devletini (İslam devletini) savunmadıklarını, din devletinin çağının geçtiğini ileri sürdü.

Din milliyetçiliğinin (İslam milliyetçiliğinin) ayaklarının altında olduğunu söyleme cüretini gösterdi.

Aziz Atatürk vurgusu yapmaya, onu “tüm yönleriyle kucaklama”dan söz etmeye başladı.

Üstüne üstlük, rejim yanlılarına, parti olarak gizli gündemlerinin bulunmadığı yönünde açıkça teminat verdi.

Düzenle ya da rejimle bir sorunları bulunmadığı yönünde güvence sundu.

Fakat bu arada, devlet ile milleti barıştırma adı altında, başörtüsüne kısmî özgürlük, imam hatip liselerine eşit haklar tanınması, okullarda Kur’an ve siyer derslerinin okutulması gibi müslüman halkı da memnun eden adımlar da attı.

Bu sayede, dinî hassasiyeti bulunan kesimlerin desteğini almayı sürdürdü.

*

Peygamber Efendimiz s.a.s. ile ilk müslümanların Mekke’de neler yaşadıkları bilinmektedir.

Öyle bir boykota maruz kaldılar ki, bir ara onlarla bütün sosyal ve ekonomik ilişkiler kesildi, açlıktan ağaç yapraklarını yemek zorunda bile kaldılar.

Halbuki Mekke ileri gelenleri Peygamber Efendimiz s.a.s.’e “iktidar” olma fırsatını sunmuşlardı.

Said Ramazan el-Butî’nin Fıkhu’s-Siyre‘sinden okuyalım (çev. Ali Nar ve Orhan Aktepe, İstanbul: Millî Gazete, s. 126-8):

… Keyfiyeti ve türü ne olursa olsun, davetin seyri konusunda lüzumlu gördüğün her siyaseti ortaya koymak hikmet olur mu? Ve nihayetinde hedefin, hakikate ulaşmak diye, her gördüğün yol ve sebebe sarılma yetkisini sana Şeriat koyucusu verdi mi? Hayır! Gerçekten İslam şeriatı gayelere yönelmeyi emrettiği gibi, sebep ve yollara başvurmayı da emretmiştir. O halde Allah’ın gayeye ulaşmak için vesile kıldığı belirli bir yolun dışında; Allah’ın emrettiği gayeye varmak için herhangi bir yola girmen, senin hakkın değildir. Siyaset-i Şer’iyye ve hikmetin kabul gören birçok anlamları vardır. Fakat, sadece meşru kılınan sebep ve vasıtaların hududu dahilinde olması gerekir.

Az önce yaptığımız nakiller buna delildir. Resulullah’ın, Kureyş’in ileri gelenlerinden gelen başkanlık veya hükümdarlık teklifini kabul etmesi, liderliği ve başkanlığı kendinde toplayarak, ileride bunu İslam davetinin gerçekleşmesinde araç olarak kullanması, [fıkhî derinlikten uzak yüzeysel bir bakışla] siyaset ve hikmet babında düşünülebilecek şeylerdir. Özellikle de sultan ve hükümdarın kişiler üzerinde kuvvetli bir otoritesinin olduğu göz önünde bulundurulduğunda, ideoloji ve ekol sahiplerinin, halk kitlelerine kendi ideolojilerini ve ekollerini kabul ettirebilmek için, kendi otoritelerini kullanma bakımından yönetimi ele geçirme fırsatını kullandıkları bir gerçektir.

Fakat Resulullah s.a.s. böyle bir siyasete girmeye ve bunu davası için bir araç olarak kullanmaya asla razı olmadı. Çünkü, bu bizzat davetin prensiplerine aykırı düşer.

Böyle bir tutumun, siyaset ve hikmet türlerinden telakkisi (sayılması) caiz olsaydı; elbette doğruluğu apaçık olan ile yalanını gizleyen bir yalancı arasındaki fark ortadan kalkardı. Davalarında sadık olanlar, ismi [sözde] hikmet ve siyaset olan [ilkesiz] geniş bir yol üzerindeki gözbağcılarla ve deccallarla karşı karşıya kalırlardı.

Şüphesiz ki, bu dinin felsefesi, her türlü gaye ve vasıtayı kullanmada doğruluk ve şeref kaideleri üzerinde kurulmuştur [Makyavelist fırsatçılığı, yalancılığı, aldatmayı kabul etmez]. Nitekim gayeyi ancak doğruluk, şeref ve kelime-i Hak [hak söz, batıl sözler değil] kıymetlendirir. Aynı şekilde vasıtayı da ancak kelime-i Hak, şeref ve doğruluk prensiplerinin tayin ve tespit etmesi gerekir [Gayenin sözde ulvîliği, güya bu gayeye yardımcı oluyor diye, araçların süflî olmasını kabul edilebilir hale getirmez].

Bundan dolayıdır ki İslam devletinin sahipleri, birçok hal ve durumlarda fedakârlık ve cihada mecbur kalırlar. Çünkü tuttukları yol, sağa sola fazla yalpalanmaya izin vermez [tehdit ve tehlikelerden kurtulmak için eğilip bükülemezler, saldırılara göğüs germek zorunda kalırlar].

Davette “hikmet” prensibinin, sadece davetçinin işini kolaylaştırmak veya meşakkat ve felaketleri bertaraf etmek için meşru kılındığını sanmak yanlıştır. Bilakis davette hikmetin (siyasetin) meşruiyetindeki sır sadece [Şeriat’in izin verdiği sınırları taşmadan] insanların akıl ve fikirlerine en uygun gelen yolları denemekten ibarettir [yoksa kolaylık var diye yanlış ve batıl araçlara yönelinmez]. Bunun anlamı şudur: Durumlar farklılaşır ve davet yolunun önüne, karşı çıkma ve yoldan alıkoyma gibi engeller dikilince; işte o zaman hikmet sadece savaş için araç gereç hazırlamak, malı ve canı feda etmekten ibaret olur [ya da hicret etmek, hicret imkânı yoksa sabır ve sebatla kendi davanı sahiplenmeye devam etmek olur. Gömlek çıkarıp davanı terk etmek, “davet yolunun önüne çıkan engeller” karşısında teslim bayrağı çekmek, Türkiye’de bazılarının laikliği savunmaya başlaması gibi o engelleri benimseyip savunmaya başlamak, küfür düzenine biat etmek, siyasal düzeyde İslam’ı savunmayacağı yönünde kâfirlere güvence vermek değil]. Gerçekten hikmet, ancak birşeyi yerli yerine koymak demektir [Küfür ayaklar altına alınır, hak ise yüceltilir]. Hikmet ile hilecilik ve teslimiyetçilik arasındaki fark işte budur. …

Özet olarak diyebiliriz ki; bir müslümanın, İslam’ın ahkâm ve prensiplerinden herhangi birini değiştirmeye veya davet ve öğüt vermede hikmete uyma adı altında, Şeriat’ın hudutlarını çiğnemeye ya da onu hafife almaya hakkı yoktur. Çünkü hikmete; ancak Şeriat’ın hudutları, prensipleri ve ahlâkî kaideleri dahilinde sınırlandırılmış ve kayıtlandırılmış olduğu takdirde hikmet olarak itibar olunur.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."