VATAN TOPRAĞINI DÜŞMANA ALTIN TEPSİ İÇİNDE TESLİM EDEN, KENDİSİ DE GÜLEREK TESLİM OLAN, VE PADİŞAH'A DA "İLLA DA TESLİM OL" DİYEN ADAM: SELANİKLİ ATATÜRK

 


İngilizler'e haber vermiş





Mehmet Hasan Bulut’un İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert adlı kitabı, Selanikli zampara Atatürk’ten de bahsediyor.

Bunun nedeni, “Yeni Türkiye” denilince akla zamparanın geliyor olması değil.

Nedeni, zamparanın İngiliz casusu Aubrey Herbert’in samimi dostu olması..

Zampara 1913 yılında 32 yaşındaki genç bir Türk subayı olarak İngiltere’ye gittiğinde Aubrey bunun onuruna yemek vermiş, Lord Allenby ile tanıştırmış.

Zamparanın yolu (kendisinden 20 yaş büyük olan) Lord Allenby ile beş yıl sonra Filistin’de tekrar kesişecektir.. O gün Allenby, İngiliz ordusunun komutanıdır.

Yedinci Ordu komutanı zampara, centilmenliğini ve İngilizler’e olan dostluğunu burada ispatlayacak, orduya ricat (kaçma) emri vererek Allenby’ye selam çakacaktır:

“Filistin emrinize hazır ve nazırdır agam, afiyetle yiyin!”

*

Bulut şunları yazıyor:

“… Aubrey tekrar Arnavutluk masası ile uğraşırken, dostu Mustafa Kemal de Veliaht Vahideddin Efendi ile beraber, [Aralık 1917’de] Almanya’ya [Berlin’e] gitmişti. Döndükten sonra tedavi olmak için Mayıs ayında [1918] Avusturya’ya giden Mustafa Kemal, Viyana’da üroloji doktoru Otto Zuckerkandl’a muayene oldu. Fransa Başvekili Clemenceau’nun uzaktan akrabası olan Yahudi Zuckerkandl, Rothschild Hastanesinin başhekimiydi. Harp başladığında Kudüs’teydi ve iyi bir doktordu.”

 (Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 335-6.)

Selanikli zamparanın Avusturya’da, (günlüğüne yazmaktan kaçındığı) gizli kapaklı işler yaptığını, dalavereler çevirdiğini kendi itirafından biliyoruz, fakat bu dalaverelerin Yahudiler’le bir ilgisinin bulunup bulunmadığı konusunda birşey diyebilecek durumda değiliz.

Evet, “manevî” kızı Afet İnan’ın yayına hazırlamış bulunduğu günlüğüne (M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983)10 Temmuz 1918 Çarşamba, 11 Temmuz 1918 Perşembe” günleri için şöyle bir kayıt düşmüş:

"Bu iki günü yazmayacağım. Birçok anılarım gibi bunların da unutulmasında ne zarar var. Yalnız şu kadar diyelim ki insanlar gerçeği hep gizlerler."

"İnsanlar"ı işe lüzumsuz yere bulaştırarak kendi saman altı su sevkiyatı düzenbazlıklarını makul ve meşru göstermeye çalışan kurnaz Selanikli zampara, şahsı ile ilgili önemli gerçekleri hep gizledi.

*

Bulut’un sözlerine dönelim:

“Bu arada Türkiye’de Sultan Reşad vefat etmiş [4 Temmuz 1918] ve yerine kardeşi Vahideddin Efendi geçmişti. Mustafa Kemal de yurtdışındaki tedavisinden dönmüş, tebriklerini sunmak için Sultanın huzuruna çıkmış ve bu görüşme neticesinde tekrar 7. Ordu kumandanlığına tâyin edilmişti. Mustafa Kemal, Ağustos ayı sonunda [1918] Halep’e giderek ordusunun başına geçti, fakat harbi bitirmeye artık kesin kararlıydı. Bu kararını tatbîkâta koymak için, Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal’la birlikte İttihâtçılara karşı savaşan casus Lawrence ile görüştü. Lawrence ile 1918 yılı başında, Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler Almanya ve Türkiye ile sulh görüşmeleri yaparken de görüşmüştü. Ona, Pan-Türkizm peşinde koşan İttihâtçı partinin içinde güçlü bir pozisyon elde ettiğini ve onları istediği gibi yönlendirebildiğini, Doğudaki Türkçü arzulara en kısa zamanda mâni olunması gerektiğini, Almanların bu savaşı kesinlikle kaybedeceğini söylemişti.” (Bulut, s. 340-341)

Görüldüğü gibi tencereler yuvarlanmış kapaklarını bulmuşlar.. Hain Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, meşhur casus Lawrence, ve Selanikli zampara, Suriye-Filistin cephesinde biraraya gelmişler..

Bir eksik zamparaymış, o da sahnede yerini almış.. Kamber’siz düğün olmaz “netekim”. Osmanlı Devleti gibi bir cihan imparatorluğunu tarihe gömecek olan horon ekibi eksiklerini tamamlamış. (Bulut bunları iddia olarak yazıp geçmiş değil, neredeyse her cümlesini bir dipnotla belgeliyor.)

Bulut’un yazdıklarının ortaya koyduğu gibi, Selanikli zampara kendisini pazarlamayı, insanlara yaltaklanıp yanaşmayı çok iyi biliyordu.. Vahideddin’i kafaya almayı başarması da bu özelliğinin sonucu.. Nabza göre şerbet vermeyi, herkese hoşuna gidecek şeyleri söylemeyi, köprüleri geçerken bütün ayılara dayı diyerek selam çakmayı ilke edinmişti. Lawrence’a da hoşuna gidecek şeyler söylemiş, Almanya’nın (ve tabiî bu arada onun müttefiki Osmanlı’nın) İngilizler karşısında mağlup olacağı müjdesini vermiş.

Zımnen, "Osmanlı'nın mağlup olması ve İngilizler'in galip gelmesi için üstüme düşeni yaparım" demiş oluyor.. (Açıkça demediyse tabiî.)

Lawrence'a bu müjdeyi verdikten aylar sonra Allenby’nin karşısına Türk ordusunun komutanı olarak çıkınca da, kehanetinin gerçekleşmesi için elinden geleni sonuna kadar yaptı.. Osmanlı’nın yenilgisini garanti altına almak için elini taşın altına koydu.

*

Öyle anlaşılıyor ki, Selanikli zampara, Lawrence eliyle (eski sofra arkadaşı) Lord Allenby’ye “endişe etmemesi, rahat olması, onun zaferi için elinden geleni yapacağı” haberini göndermişti.

Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Görüşmelerden sonra Mustafa Kemal, Aubrey’in evinde tanışıp beraber yemek yediği, İngiliz ordularının başındaki Allenby’nin saldırısı üzerine ordusunu geri çekti. İngiliz ordusu açılan boşluktan girip sağ ve sol cenahtaki diğer Türk ordularını arkadan sardı. Mustafa Kemal, Lawrence ile 27 Eylül [1918] gecesi tekrar görüştü. Ona Genç Araplarla, yani Emir Faysal’m adamlarıyla anlaştığını, Türklerin başka milletlere ait toprakları terk etmesi ve Anadolu’ya odaklanması gerektiğini söyledi. Orduyu bu yüzden geri çekiyordu.” (s. 341)

Selanikli, komutası altındaki Yedinci Ordu’ya 20-21 Eylül gecesi geri çekilme emri vermişti. Bir hafta sonra, 27 Eylül gecesi dostu Lawrence’la görüşüp raporunu vermiş, ondan “aferin” almış.

Bulut’u dinlemeye devam edelim:

“Türk ordusu ricat ederken İngiliz tayyareleri (uçakları) yukarıdan üzerlerine aralıksız bomba yağdırıyordu. Askerler panik halindeydiler. O kargaşa içinde Şam’a doğru çekilirken Mustafa Kemal’in önü İngiliz birlikleri tarafından kesildi, esir düşmesi an meselesiydi. Yardımına Ürdün Nehrinin öte yanında kamp kuran Fevzi el-Kavukçu yetişti. Fevzi, Trablusşam’da doğmuş ve 1912’de İstanbul’da Hârbiye Mektebinden (Kara Harp Okulu’ndan) mezûn olmuştu. Mezûn olur olmaz (Osmanlı Genelkurmayı tarafından) İtalyanlar tarafından işgal edilen Libya’ya gönderilmiş ve burada Mustafa Kemal ile tanışmıştı. Kavukçu eski dostunu kurtarmak için kumandanından izin alarak hemen iki birlik gönderdi. Birliklerden biri Mustafa Kemal’i ve yanındaki subayları kurtardı. Kendisini kurtaranın Fevzi olduğunu öğrenen Mustafa Kemal ona, “Sadece Osmanlı ordusunun liderlerini değil, ordunun şerefini de kurtardın. Aslında hareketlerin tüm subaylara numune olmalı” diyerek teşekkür etti. Ardından Şam’a giderek Cemal Paşa ve bazı Alman subaylarla birlikte Victoria Oteline yerleşti. Dostu Aubrey de on iki yıl evvel bu otelde kalmıştı.” (s. 341)

Selanikli'nin, aslen Arap olan Fevzi el-Kavukçu tarafından kurtarılmasına sevinmeye hakkı var.. Çünkü böylece, bilahare kendisinin gidip İngilizler’e bizzat teslim olma şerefine/onuruna erişmesi fırsatını yakalamış oluyor.

(Bu tür olaylarda karşı tarafın “dostu” olmak özel muamele görmeyi sağlamaz. Çünkü “yukarıdakiler”, alt seviyedekilere “Falan bizim adamımız” ya da “Ajanımız” diyerek bilgi vermezler. İşin doğası bunu gerektiriyor.)

*

Bulut sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Lawrence ve (Şerif Hüseyin’in oğlu) Emir Faysal’ın ordusu Şam eteklerinde görününce, Mustafa Kemal ve diğer İttihâtçı subaylar 30 Eylül’de şehri terk edip kuzeye doğru çekildiler. Mustafa Kemal, dağılan askerlerini toplamak için Humus tren istasyonunda karargâh kurdu. Burada yine Fevzi ile karşılaştı. Ona, “Artık bitti. Kaderimiz düşmanlarımızın ellerinde. Herkes kurtarabildiğini kurtarmalı. Umarım bir gün Arapların yeni bir rol oynayabilecekleri hür bir devleti olur. Bir gün Anadolu’da bazı şeyler olduğunu duyarsan ve kendi memleketinde yaptığın mühim bir işin yoksa bize gel” dedi. Anadolu’nun işgal edileceğini ve kendisine çok mühim mesuliyetler düşeceğini biliyordu, fakat Fevzi’nin Arap milliyetçisi olarak başka planları vardı. Faysal’ın hizmetine girecek ve Mustafa Kemal’in İstiklâl Harbini örnek alarak 1925-27 Büyük Suriye İsyanında diğer Genç Arap arkadaşlarıyla beraber Fransızlara karşı mücadele edecekti. 1927’de İstanbul’a gelerek Mustafa Kemal ile tekrar görüşecekti. Sabaha kadar içerek eski hatıraları yâd edecekler, fakat Mustafa Kemal, Fransa ile arasını bozmak istemediğinden Arap milliyetçisi dostlarına yardım edemeyecekti.” (s. 342)

Demek ki Selanikli zaferinden emindi, işi kökünden hallettiğini düşünüyordu.. 

Rahatlamış şekilde “Artık bitti” diyor.

Osmanlı’nın kaderinin düşmanlarının elinde olması işini büyük bir muvaffakiyetle halletmişti.

İncelik gösterip “düşmanlarımız” diyordu ama aslında İngilizler’i dost görüyordu. Nitekim sadece iki ay sonra İstanbul’da Minber ve Vakit gazetelerinde İngilizler’e olan derin sevgisini açıklayacaktı.

Filistin ve Suriye’nin elden çıkması ve İngilizler tarafından işgali işini can alıcı kritik katkılarıyla sağlama almıştı, sıra Anadolu’daydı.

Bulut’un söylediği gibi, gelecekte Anadolu’da “birşeyler olacağını” biliyordu.

 Muhtemelen kulağına Lawrence fısıldamıştı.

*

Selanikli zampara kolay pes edecek ve başladığı işi yarım bırakacak biri değildi.. O yüzden, Suriye’de muhteşem eserine son şeklini verecek adımları atmayı da ihmal etmeyecekti.. Bulut’tan dinleyelim:

“Bu arada Halep’te Baron Otel’in süitinde kalan Mustafa Kemal, emrinde sekiz bin askeri olmasına rağmen daha fazla kan dökülmesini istemediği için olacak, şehri savaşmadan teslim etti ve Halep’in kırk mil (60 küsur kilometre) dışında kamp kurdu. Anzak askerlerinin kumandanı General Harry Chauvel, kendisine asker gönderip teslim olmasını istedi. Mustafa Kemal gülerek, “Söyle Chauvel’e kendisi gelsin alsın” dedi, fakat birkaç gün sonra gelip, General Macandrew’a kendisi teslim oldu. Bunun ardından, Aubrey’in Kut’ta Türklere emanet ettiği General Townshend, Aubrey’in arzusu üzerine İstanbul’da mütareke görüşmelerine başladı ve Türkiye, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesini imzalayarak harpten çekildi.” (s. 344-5)

Selanikli, İngiliz dostları dururken tutup Anzak (Avustralya, Yeni Zelanda) askerlerine teslim olacak kadar enayi değildi.

O yüzden Harry Chauvel avucunu yalıyor, Selanikli davetsiz misafir olarak gidip General Macandrew’a teslim oluyor.

İngiliz dostluğunun tadını tam çıkarması için tıpış tıpış gidip teslim olması lazım.

Bu arada, kendi yenilgi ve teslimiyetini Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgi ve teslimiyeti haline getirmek için son atraksiyonunu da yapıyor.

Kafaya almış bulunduğu (henüz üç aylık) acemi padişah Vahideddin’e bir telgraf gönderiyor, İngilizler’le “behemahal sulh (her ne pahasına olursa olsun barış” yapılması teklifini iletiyor.

Teslimiyeti, adını “sulh” (barış) koyarak yenilir yutulur süslü ve tatlı bir şey haline getiriyor.


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, SEKÜLER KİLİSEDİR.. REJİME İMAN ETMİŞ SİYASETÇİ VE BÜROKRATLARI İSE SEKÜLER PAPAZ

 







Evet, laik (siyasal dinsiz) devlet, seküler kilisedir.. 

Rejime iman etmiş siyasetçi ve bürokratları da seküler papaz..

[Kilise derken Hristiyanlar’ın ibadet ettikleri mekânları (binaları, mabedleri) kastetmiyoruz.. Hristiyan din adamlarından oluşan örgütlü yapıyı, (ihlası kaybedip) dindarlığı salt bir meslek ve geçim kapısı ve tağutların güç kaynağı haline getiren, dini "din dışı ve din karşıtı" olanın emrine sunan diyanet (dindarlık) teşkilatını kastediyoruz. Bu tür teşkilatlar resmî de sivil de, devletsel de özel de olabilir.]

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“(Yahudiler) hahamlarını, (Hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden uzaktır!” (Tevbe, 9/31)

Yahudiler hahamlarını, Hristiyanlar da râhiplerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler nasıl edindiler?

Yahudiler hahamlarının, Hristiyanlar da papazlarının önünde secdeye mi kapanıyorlar, kendilerini onların yarattığına mı inanıyorlar?

Hayır!

*

Onları rabler edinmeleri, onların Allah’a rağmen hüküm koyabileceklerini, dini güncelleyebileceklerini kabul etmelerinden kaynaklanıyor.

Nitekim bu, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde bahis konusu yaptığı) Adiyy bin Hatem hadîsinde belirtilmiş durumda.

Elmalılı Hoca, laikleşme ve sekülerleşme süreciyle birlikte Batı’da kilise teşkilatının yerini parlamentoların (millet meclislerinin), papazların yerini de parlamenterlerin (milletvekillerinin) aldığını söylüyor.

Evet, laik (siyasal dinsiz) devletlerdeki parlamentolar, seküler kiliselerdir. Rejime iman etmiş siyasetçiler de tabiri caizse seküler papazlardır.

Cumhuriyet ve demokrasi edebiyatı yapan laik (siyasal dinsiz) devletler, hakimiyetin, (milletin vekili olma iddiasındaki) seküler papazlara "kayıtsız şartsız (Allahu Teala’nın bile kayıt ve şart getiremeyeceği şekilde) bırakıldığı" putperestlik devletleridir.

Ve millet, böylesi rejimlerde, rab (ilah, tanrı) haline getirdikleri siyasetçilerin kayıtsız şartsız (Allah'ın özgürleştirici kayıt ve şartlarından yararlanma hakları bulunmayan) kullarıdır.

O kadar ki, tanrılaştırılan bu seküler papazlar, kendilerinin rabliğini tasdik etmeyenleri “vatan haini, devlet düşmanı” vs. ilan ederler.

Ve bunları bazen açık, bazen de (kul haline getirdikleri millet uyanmasın diye) örtülü yöntemlerle (trafik kazaları ve zehirleme gibi operasyonlarla) ortadan kaldırırlar, kaldırmaya çalışırlar.

Rabliklerinin/putluklarının bekasını “devletin bekası” ambalajı altında millete yuttururlar.

*

Ahir Zaman Deccali (Mesih Deccal) fitnesi Müslümanlar için önem taşıyor.. Haham ve rahiplerini tanrılaştıran Yahudi ve Hristiyanlar ile (kayıtsız şartsız millet hakimiyeti masalına inanan) lalik devletçi putperestler imtihanı zaten daha baştan kaybetmiş durumdalar.

Onların sapıtmak için ayrıca bir deccale ihtiyaçları yok.. Ölünün ikinci kez ölmesi diye birşey olmaz.. Minnacık derede boğulmuş olan adamın cesedinin okyanusun azgın dalgaları arasına atılması yeniden boğulmasına yol açacak bir ameliye değildir.

Ancak, Müslümanlar sadece Mesih Deccal fitnesine değil, aynı zamanda yukarıda mealini aktardığımız ayette dikkat çekilen (dinî görünümlü) rableştirme tehlikesine de dikkat etmelidirler.

Merhum Elmalılı Hoca, Selanikli zalim ve katil deccalin bir şapka için adam astırdığı zor zamanda tefsirinde bu meseleyi olanca açıklığıyla dile getirmiş, hakikati söylemiş.

Parlamentolardaki (demokrasi masalındaki) şirk ve küfre dikkat çekmiş.

*

Şimdi bakıyorsunuz, bu meselede zerre kadar hassasiyet sergilemeyen insanlar, sanki böyle bir şirk tehlikesi hiç yokmuş, sanki demokrasi edebiyatı ile müşrikleştirilen hiç insan bulunmuyormuş gibi tekfircilikle mücadele goygoyculuğu yapıyorlar.

Sanki memlekette tekfiri hak eden hiç kimse yok.. Herşey yolunda, memleket güllük gülistanlık.

Oysa, Yahudi ve Hristiyanlar'daki (eski "diyanet"sel ve yeni laiksel-seküler) "rableştirme" ameliyesinin benzerlerine Müslümanlar arasında da rastlanıyor.

Nitekim, Ebû Saîd el-Hudrî r. a.'in rivayetine göre, Hz. Peygamber s. a. s. şöyle buyurmuştur: 

“Muhakkak siz, önceki ümmetlerin yolunu (âdetlerini) karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Hatta onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar siz de onları takip edeceksiniz.”(Buhârî, İ'tisâm, 14)

Laiklik kertenkelesinin kuyruğuna takılmış olmamız da bunun sonucu.

*

[Bir de Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) ülkelerde ezan okunması vs. gibi bazı İslam şiarlarının görünür olmasından hareketle laik (siyasal dinsiz) devletleri "İslam devleti" gibi göstermeye, bunun için daru'l-İslam kavramının içini boşaltmaya çalışan tipler var.

Abdülhakîm Arvasî k. s. gibi doğru sözlü zatlar, bir beldenin daru'l-İslam sayılabilmesi için orada Şeriat'in "hakim hukuk sistemi" olması gerektiğini belirtmiş durumdalar. 

Bunu kabul etmezseniz, mesela Afganistan cihadı anlamsız hale gelir. ABD güdümlü NATO güçleri oraya gidip ne şapka devrimi yaptılar, ne ezanı yasakladılar, ne medreseleri kapattılar. Fakat ortada kâfirlerin "velayet"ini kabul eden bir hükümet vardı.

Bugün Çeçenistan'da da İslam şiarları görünür halde.. Putin de maşallah Kur'an'a zahirde saygılı davranıyor.. Bizim CHP'li ve Kemalist yerli-milli taife Kur'an'la birlikte görünmekten özenle kaçınırken o elinde Kur'an'la poz veriyor. 

Söz konusu daru'l-İslamcı tipler, Türkiye'nin Çeçenistan gibi Rusya'nın bir parçası haline gelmesinden rahatsız olmayacak gibi görünüyorlar.

Öte yandan, Çeçenistan'ın Rusya Federasyonu'nun bir parçası olması ile, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin bir parçası olması, olma hedefini taşıması arasında da bir fark yoktur.]

*

Tekfircilikle mücadele yaygarası yapanlar içinde samimi olanlar varsa da sayıları az.. 

Çok az.. Yok denecek kadar.. 

Bunlar, işin bazıları tarafından (“usul” ihmal edilerek) aşırılaştırıldığını görüyorlar. (Ki bu aşırılık sergileyenlerin bir kısmının istihbarat teşkilatlarının / gizli servislerin adamı oldukları kesin.. Bir fikri aşırılaştırmak, onu sulandırarak nefret objesi haline getirmenin ve etkisizleştirmenin kolay ve zahmetsiz yollarından biridir.)

Bu tekfircilik karşıtlığı şampiyonlarına göre haşa Allahu Teala “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetini (Maide, 5/44) indirirken hata etmiş..

Tabiî ki “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” meselesi sadece bu ayet çerçevesinde ele alınabilecek bir konu değil.. Allah’ın indirdiği ile, o indirileni beğenmeyerek, reddederek, aşağılayarak hükmetmeyenler kâfirdir.

Mesela Selanikli zampara deccal bunlardan.. İlhamını "gökten indiği sanılan kitaplar"dan almıyormuş da, doğrudan doğruya hayattan alıyormuşmuş da.. Böyle konuşan, “hukuk” nosyonundan zerre nasip almadan olgunun bizzat kendisini norm haline getiren, Allah'ın kitaplarını aşağılayıp yaşadığı hayatı kutsayan kendini beğenmiş zalim despotların küfrü kesindir.

*

Ancak, inandığı, inandığını belirttiği ve saygısızlık yapmadığı halde o indirilenlerle (buna güçleri yetmekle birlikte) hükmetmeyenler, herşeye rağmen tekfir edilmezler. Onlar, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Maide, 5/45) ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” (Maide, 5/47) ayetlerinin hükmü altına girerler.

Zalim ve fasık olmak da herhalde bir meziyet değildir.. (Hükmedecek gücü olmayanlar mazurdur.) 

Ancak, tekfir etmekten kaçınmakla birlikte böylesi zalim ve fasıkların avukatlığına soyunmamak, onlara fiilen, kavlen ve kalben meyletmemek gerekir:

Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa size de ateş dokunur!” (Hûd, 11/113)

“Onların arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiği şeylerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Buna rağmen yüz çevirirlerse, artık bil ki Allah ancak, onlara bazı günahları yüzünden bir musîbet vermek istiyor. Ve şübhesiz ki insanların birçoğu, gerçekten fâsıktırlar.(Maide, 5/49)

Evet, seni, Allah'ın indirdiğinin önemli bir kısmını can u gönülden kabul ettiklerini söylemek suretiyle aldatmaya, "Eh, bir kısmını da bırakalım canım, elde kalan bize yeter.. Zaten onlar az birşeydir, tarihseldir, güncellenmelidir, şöyle de anlaşılabilir" filan diyerek onları görmezden gelmeni sağlamaya çalışırlar.

*

Günümüzde bazı fasık odaklar (kurumsallaşmış fısk u fücur merkezleri) sözde Kur’an’ı ve Sünnet’i reddetmiyorlar fakat dindar kitleyi “dini güncelleme” (ya da “İslam’ı toplumsal ile buluşturma, hayata taşıma”) gibi yaldızlı laflar altında heva ve heveslerine, nefsanî arzu ve tutkularına destekçi hale getirmeye çalışıyorlar.

Bunun akademik ayağını tarihselciler ve modernistler denilen Bremenvari mızıkçı soytarılar topluluğu oluşturuyor.

Akıl hocalarının Goldziher iblisi ve Schacht kaltabanı gibi çağdaş “güncellemeci İslam mezhebi imamları” olduğu zannediliyor olsa da, gerçekte mezheben ve meşreben selefi bir kitle durumundalar.

Peşinden gittikleri selefleri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki “güncellemeci Yahudiler”.

Bu Yahudiler, zinanın cezası ile ilgili hükmü (Ki recm/taşlama yoluyla idamdır) güncellemesi için Peygamber Efendimiz s.a.s.’e başvurmuşlar, o da onlara Tevrat’taki hükmü hatırlatmıştı.. Fakat o Yahudiler bunu kabul etmediler. Bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu:

“İçinde Allah'ın hükmü (recm emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar, sonra da bunun ardından yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir.(Maide, 5/43)

*

Düşünün, Tevrat nazil olalı yaklaşık 2 bin 200 sene geçmiş.. İki tane bin sene ve iki tane de yüz sene..

Arada Zebur nazil olmuş.. Yetmemiş İncil nazil olmuş.. O da yetmemiş Kur’an nazil olmaya başlamış.

Fakat Allahu Teala, Yahudiler’e Tevrat’taki hükmü hatırlatıyor.. “Aferin, bunlar işin özünü anlamışlar, Tevrat’ın lafzına takılıp kalmamışlar, ruhunu kavramışlar.. Şekilciliğin dar kalıplarını aşmışlar, özü yakalamışlar.. Dinlerini toplumsala taşımanın cehd ü gayreti içindeler” demiyor.

“Benim ayetlerimle oynayamazsınız, güncelleme adı altında onları geçersiz hale getiremezsiniz” buyuruyor.

Üstelik adamların hüküm vermesi için gittikleri zat bir peygamber iken..

Günümüze gelelim, Türkiye’nin Goldziherci, Schacht’çı soytarıları kendilerini Hz. Peygamber s.a.s.’den daha mı üstün görüyorlar ki Kur’an ayetlerini tarihsel ve geçersiz (indiği andaki tarih ve coğrafyaya özgü) ilan ediyorlar?

Ayet, Medineli Yahudiler’in izinden giden bu tür (yahudi marka selefi) sapıkların durumunu haber veriyor:

Onlar iman etmiş değillerdir.” (Maide, 5/43)


MESİH DECCAL VE İBN ARABÎ ŞAKLABANI

 












Prof. İlyas Çelebi, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Deccâl” maddesinde şu bilgileri veriyor:

İslâmî gelenekte deccâl konusuna esas itibariyle hadislerde değinilmekte bu yönüyle de konu hadislerden hareketle temellendirilen itikadî bir mesele olmaktadır. Hz. Peygamber’in, gerçekleşmedikçe kıyametin kopmayacağı on büyük alâmeti arasında saydığı deccâl (Müslim, “Fiten”, 39; Tirmizî, “Fiten”, 21; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 12; İbn Mâce, “Fiten”, 28), hadis literatüründe Nesâî’nin es-Sünen’i dışındaki kaynakların tümünde isim olarak zikredilmekte, konu hakkında aralarında Abdullah b. Amr b. Âs, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes‘ûd, Hz. Âişe ve Ebû Hüreyre gibi sahâbîlerin bulunduğu yirmi beş civarında râvinin rivayeti bulunmaktadır (meselâ bk. Buhârî, “Taʿbîr”, 33, “Enbiyâʾ”, 48, “Fiten”, 26; Müslim, “Îmân”, 273, 275, 277, “Fiten”, 100-118, 119, 121; Tirmizî, “Fiten”, 59, 66; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 14, 15; Müsned, II, 22, 154; VI, 75, 412-413, 455-456).

Söz konusu rivayetlerde deccâlin kıyamet alâmeti olarak zuhur edeceği, … önce peygamberlik, sonra ilâhlık iddiasında bulunacağı haber verilmekte; fizik ve ruhî portresi tasvir edilmekte, … yapacağı kötülükler zikredilmekte ve nihayet nüzûl edecek olan Hz. Îsâ tarafından öldürüleceği bildirilmektedir.

Deccâlle ilgili rivayetlerde yer alan haberlere göre Hz. Nûh’tan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini deccâl fitnesine karşı uyardıkları gibi Hz. Peygamber de dualarında onun şerrinden Allah’a sığınmış (Müslim, “Mesâcid”, 128-134), … rüzgâr gibi hızlı hareket edip yeryüzünü dolaşacağı, buna rağmen Mekke, Medine ve Kudüs’e giremeyeceği (Müsned, V, 16) bildirilmiştir. … Öte yandan hadislerin çoğunluğunda deccâlin belirli tek bir kişi olduğu bildirilmekteyse de, bazı rivayetlerde birden fazla deccâlin (ed-deccâlûn) çıkacağı belirtilmekte, “yirmi yedi”, “otuz”, “otuza yakın” gibi farklı sayılar verilmektedir (Buhârî, “Fiten”, 25; Müslim, “Fiten”, 84; Müsned, II, 349; III, 345; V, 89, 396). Bunun yanında gerek hadislerde gerekse İslâmî kaynaklarda deccâle birtakım olağan üstü eylemler atfedilmekte, çoğunluğu Hz. Îsâ’nın mûcizeleriyle benzerlik gösteren bu olağan üstü eylemler arasında … beşer üstü olgular bulunmaktadır (Cook, s. 105). …

Deccâl konusu erken dönemden itibaren kelâm kaynaklarında da yer almıştır. Ehl-i sünnet’in günümüze ulaşan ilk akaid risâlelerinden olan Ebû Hanîfe’nin el-Fıḳhü’l-ekber’inde “deccâlin çıkışının hak olduğu” kaydedilmektedir (Ebû Hanîfe, s. 13).

Hz. Nuh aleyhisselam’dan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini Deccal fitnesi hakkında uyarmış bulundukları için Yahudilik ve Hristiyanlık’ta da Deccal inancı mevcuttur. Ansiklopedinin söz konusu maddesine katkıda bulunmuş olan Prof. Kürşat Demirci, Deccal’i Yahudiler’in Armilus, Hristiyanlar’ın da “Anti Christ” (İsa’nın karşıtı) olarak adlandırmakta olmalarına dikkat çekiyor.

Hadîslerde Deccal’in, insanlığın Kıyamet’e kadar karşılacağı en büyük fitne (imtihan konusu) olduğuna dikkat çekiliyor.

Hadîsçiler, deccal tabirini hadîs uyduranlar için de kullanmışlardır. Prof. Emin Aşıkkutlu aynı ansiklopedide aynı başlık altında şunları söylüyor:

Deccâl: Sözlükte “çok yalan söyleyen, göz boyayan, sahtekâr” anlamına gelir. Hz. Peygamber, kendinden sonra ortaya çıkacak yalancı peygamberlerden söz ederken onlar hakkında “deccâl, kezzâb” tabirlerini kullanmıştır (Buhârî, “Fiten”, 25; Müslim, “Fiten”, 84). Hadis uydurmayı meslek haline getiren yalancı râvileri ifade etmek için cerh ve ta‘dîl ilminde deccâl kelimesi kullanılmıştır.

*

Peygamberlerin ümmetlerini korkuttukları Deccal bir tane olmakla birlikte tarih, deccallikte (yalancılıkta, suret-i haktan gelip göz boyayarak insanları aldatmada) ona benzeyen başka sahtekârların yaşamış olduğunu haber veriyor. (Yerli ve yabancı birçok alime göre Selanikli zampara Atatürk de bu deccallerden biri.. “Çok yalancı” olduğu kesin. Büyük sahtekâr.)

İlyas Çelebi’nin yazdıklarının da ortaya koyduğu gibi, Büyük Deccal (Ahir Zaman Deccali, Mesih Deccal) başlangıçta tanrılık iddiasında bulunmaz, ilahî vahye (bilgilendirmeye) mazhar biri (yani bir peygamber) olduğunu iddia eder, ilham ve keşf ü keramet davasında bulunur.

(Devrimizde böyle peygamberlik iddiasında bulunan şarlatanlar ortaya çıktı: Mesela yerli-milli olan biri, 28 Şubat Süreci’nde darbeci subaylar ile MİT’çilerin gözde ismi olarak gösterilen İskender Kebapoğlu, pardon Evrenosoğlu idi. Küresel olan meşhur bir isim ise Reşat Halife.)

Mesih Deccal, işi peygamberlik iddiası ile bırakmayacak, “level” atlayarak tanrılık davası güdecek. 

(Selanikli yerli-milli deccal, peygamberlik durağına uğramadan direk tanrılık davası gütmüştü. Ancak bunu açıkça yapmadı, icraatı “İstemem yan cebime koyun” göz boyamacılığı ile tufeylî kullarının sırtına yükledi. Onlar bunun için “Kâbe Arab’ın olsun bize Çankaya yeter”li, “Atatürk Ekber”li şiirler yazdılar, karşılığında Selanikli zamparanın ulufelerine nail oldular.)

*

İnsanların başka insanlara ya da nesnelere tanrılık izafe etmeleri, onları yaratıcıları olarak görmeleri anlamına gelmiyor. Onlarda tanrısal özellikler bulmaları şeklinde ortaya çıkıyor.

Mesela Firavun Mısırlılar’a “Ben sizin en yüce tanrınızım” derken, onları yaratma iddiasında bulunmuyordu. Benzer şekilde Mekke müşrikleri de, taptıkları putların kendilerini yarattıklarını düşünmüyorlardı.. Hz. İsa’yı “Tanrı’nın oğlu” yapan Hristiyanlar da onu kendilerini yaratan kişi olarak görmüyorlar.. Türkiye’de Selanikli zamparayı putlaştırmış olanlar da onun kendilerini yarattığına inanıyor değillerdi.

Burada tanrılaştırma ve tanrılık iddiası, tanrısal özellikler taşıma anlamına geliyor..

Mesih Deccal’in tanrılık taslamasının zeminini, gerçekleştireceği olağanüstülüklerin oluşturacağını biliyoruz.. Fakat buna uygun bir felsefî (fikrî, ideolojik) temelin (itikadın, akaidin) üretilmesi de söz konusu olacaktır.

İşte o temel, muhtemelen İbn Arabîcilik ile türevleri olacaktır.

İngiliz-Yahudi konsorsiyumunun fitne ocağı Ibn Arabi Society dalaveresinin böylesi bir fikrî zemin için sabır ve sühuletle altyapı çalışması yürüttüğü görülüyor.

*

The Muhyiddin ibn Arabi Society adlı deccalî örgütün (tekkenin, organizasyonun, teşkilatın) internet sitesine girildiğinde karşımıza en önce İbn Arabî’nin şu cümlesi çıkıyor:

“It is He who is revealed in every face, sought in every sign, gazed upon by every eye, worshipped in every object of worship, and pursued in the unseen and the visible. Not a single one of His creatures can fail to find Him in its primordial and original nature.” (al-Futūḥāt al-Makkiyya, Ch. 372)

Google’a tercüme et dediğimizde şu cevabı alıyoruz:

“O, her yüzde kendini gösteren, her işarette aranan, her gözün baktığı, her ibadet nesnesinde kendisine tapılan ve hem görünen hem de görünmeyen her yerde takip edilen O'dur. Yaratıklarından hiçbiri, O'nu kendi özünde ve ilk doğasında bulmaktan geri kalmaz.”

Ya da şöyle ifade edebiliriz:

“O (vücud/varlık, yani Tanrı), öyle bir O’dur ki, her yüz’de kendisini gösterir, her işarette aranır, her göz O’na takılıp kalır, tapınılan her nesnede O’na ibadet edilir, ve görünmeyende de görünende de O’nun ardına düşülür. Onun mahlukatından tek biri bile, temel ve aslî tabiatında (yapısında) O’nu bulma konusunda başarısızlığa uğramaz.”

 *

Saftirik tasavvufçu taifesi doğal olarak bu sözleri tevil edecek, bu laf kalabalığı ile Allahu Teala’nın yüceliğinin ve büyüklüğünün anlatıldığını ileri süreceklerdir.

Fakat İngiliz keferesinin bu lüzumsuz lafları bayrak haline getirip sitesinin tepesine yerleştirmesinin ardındaki etken, Allahu Teala’nın yüceliğini ilan etme gayreti değil.

O kadarını masonlar da yapıyor, O’nu (evet, “O” dedikleri varlığı) “kâinatın ulu mimarı” ilan ediyorlar.

Alıntılanan bu laf salatasında niye “O” var da, Allah yok?!

Allah Azze ve Celle yok, fakat “tapınılan her nesne” var.

Neye taparsanız tapın, “O”na tapmış oluyorsunuz.. Doğrudan Allah’a tapmak şart değil, herhangi birşeye tapmak yeterli.

Allah'a tapan ile puta tapan eşit.

Böylece putperestlik meşrulaştırılıyor.

Ortada “şirk” ve “küfür” diye birşey kalmıyor..

Zaten, “O”nu tanıma konusunda hiç kimse başarısız da olmuyor

“O”nu herkes temel ve aslî yapısında buluyor.

Herkes..

Bir sonraki adım, o herkesin kendisini “O” ilan etmesi.

Esasen, bir başkası kendisine tapmış olsa, “O”na tapmış olacaktır.. Dolayısıyla herkes, başkalarını kendisine tapmaya çağırsa, yanlış birşey yapmış olmaz.

Öyle ya, “O” kendisini bunun da yüzünde göstermektedir, çünkü O, her yüz’de kendisini gösterendir.

Con Ahmet'in devr-i daim makinasından bile âlâ..

*

Durum böyle olunca, Endülüs’ün şarlatan zamparası İbn Arabî soytarısının yukarıdaki lafı şu şekilde de okunabilir:

“O; Deccal’in yüzünde kendisini gösteren, Deccal’in her işaretinde aranan, Deccal’in şahsında her gözün baktığı, Deccal’in kişiliğinde kendisine tapılan ve Deccal’in ardı sıra gidilerek her yerde takip edilen aslında O'dur. Yaratıklarından hiçbiri, O'nu Deccal’in özünde ve ilk doğasında bulmaktan geri kalmaz.”

Şu bir gerçek: Tasavvuf ile Şeriat’i birbirinden ayıran ve uydurdukları şeriatsiz tasavvuf bid’atinin (sapıklığının) peşinde gidenler, gelecekte Deccal’in avanesi olmaya namzettirler.

Olmaz demeyin, “Olmaz” olmaz.

Bu ülkede vals ustası Selanikli Deccal’i seyyid, gavs, kutup, hafız, büyük İslam kahramanı vs. yapan tarikatçılar çıkmadı mı?!

Selanikli’nin aleyhinde konuşmak caiz değildir diyen Bel’am tipi soytarılar peyda olmadı mı?!

“Selanikli’ye anıt mezar yakışır” diyen tarikat şeyhleri türemedi mi?

Olmaz deme!..

Uyan, Ibn Arabi Society gibi örgütler Deccal’in gelecekteki Dünya hakimiyetinin temellerini atmakla meşguller.

 


SAVAŞA SON VEREN KAÇIŞ: SELANİKLİ ATATÜRK’ÜN FİLİSTİN FİRARI

 






(https://tarihtahkik.com/2021/06/13/7inci-ordu-kumandani-mustafa-kemal-pasanin-pek-bilinmeyen-bir-gayesi-askeri-ihtilal/)


Selanikli Atatürk’ün kadim dostu (İngiliz ajanı) Aubrey Herbert, büyük istihbaratçıydı.

1917 yılında Osmanlı Hükümeti’ndeki bir kanadı (müttefik Almanya’yı “satarak”) İngilizler’le münferit (tek başına) bir barış yapmaya ikna etmiş, kendi hükümetinin de neredeyse rızasını almış bulunuyordu.

Mehmet Hasan Bulut şunları yazıyor:

“Bir hafta içinde Cenevre, Interlaken ve Bern’de İngiliz taraftarı Türklerle görüştükten sonra Aubrey, dönüş için gara gitti. İstasyonda, İtilaf devletlerinin (İngiltere, Fransa ve İtalya’nın) kendi arasında bir konferans yaptığı Paris’e gidecek treni beklerken, birisi eline Fransızca bir not tutuşturuverdi. Notta anti-Enver grubunun [Almanya yanlısı Enver’e karşı olanların] sulh (barış) şartları yazıyordu. Aubrey, 25 Temmuz sabahı vardığı Paris’te Hükümetin Hâriciye Nâzırı (İngiltere Dışişleri Bakanı) Balfour ile görüştü. Balfour duyduklarına sevindi, fakat Aubrey’in, görüştüğü kimsenin, yani Prens Sabahaddin’in adını saklamasına bozuldu. Aubrey ardından Başvekil (İngiltere Başbakanı) Lloyd George ile görüştü. Akşam Concorde Meydanında çaylarını yudumlarken Aubrey, Başvekile notlarını okudu. Ardından tren istasyonunda eline tutuşturulan nota ve yaptığı görüşmelere dayanarak Hâriciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) için iki rapor hazırladı ve Londra’ya döndü. Üç gün sonra tekrar Balfour ve Robert Cecil ile görüştü. 3 Ağustos’ta Harp Kabinesi (Savaş Hükümeti) Aubrey’in raporlarını okudu ve kabul etti.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 328-9.

*

İngiltere Hükümeti, Osmanlı ile barış yapılmasını kabul etmişti, fakat ortada Filistin sorunu vardı.

Böyle bir barış yapıldığında, Filistin Osmanlı’nın (Türkiye’nin) elinde kalacaktı.

Bu, Siyonistler için kabul edilebilir birşey değildi.. İsrail devleti hayallerinin ertelenmesi anlamına gelecekti. Ayrıca, Lord Curzon’un gelecek projeksiyonuna da aykırıydı.

Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İsviçre görüşmeleri, Aubrey ve Anglofil (İngiltere yanlısı) İttihâtçı dostlarının harp boyunca yakaladıkları en büyük şanstı. Ama Mark Sykes başta olmak üzere Siyonistlerin itirazları yüzünden münferit sulh ihtimâli bir kez daha ertelendi. İngiltere buna sebep olarak, Türk Hükümetinin münferit bir anlaşma yapamayacak kadar Almanya’ya bağlanmasını, Filistin’deki operasyonların henüz maksadına ulaşmamasını, yani, bir Yahudi devletinin kurulacağı Kudüs’ün daha alınmamış olmasını ve Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın Anadolu Türkiyesi için farklı planları olmasını ve eğer şimdi sulh yapılırsa bu planların yatacak olmasını gösteriyordu.” (s. 330)

*

Aslında Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın “Anadolu Türkiyesi ile ilgili farklı planları” İngiltere’nin umurunda değildi.

Lord Curzon patentli kendi planının peşindeydi ve “Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın Anadolu Türkiyesi ile ilgili farklı planları”nı kendisinin mega planı için bir kaldıraç olarak kullanacaktı.

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli Atatürk’ün can ciğer kuzu sarması dostu Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şöyle açıklayacaktı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği (Selanikli’nin Anadolu’da tutunmasını sağlayan, başlangıçta ona kol kanat geren) Kâzım Karabekir de dile getirmiş bulunuyor:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, ... söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Evet, İngilizler, Selanikli zampara Atatürk’ü Black Jumbo kod adıyla işe alarak Fransa, İtalya ve Yunanistan’a tabiri caizse “kazık” atmıştı.. Göstere göstere..

*

Asıl hedef Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılması ve yerine bir “Anadolu Türkiyesi”nin ikame edilmesiydi. (Bu, olacaktı.. Hatta o laik yani siyasal dinsiz Anadolu Türkiyesi, bir zaman sonra, İslam’ın yerine kendi icadı bir Anadolu İslamı ve Anadolu Müslümanlığı ikame etme teşebbüsünde bulunma cüretini de gösterecekti.)

Denklemdeki en önemli parametrelerden biri Filistin’di..

Filistin Türkler’in elinden mutlaka alınmalıydı.

Ve bu büyük hizmeti, Aubrey Herbert’in (İngiltere’de ağırlayıp onuruna yemek verdiği) samimi dostu Selanikli zampara Atatürk yapacaktı.

Filistin’de İngiliz ordusunun karşısından tek kurşun atmadan kaçacak, bütün bir cephenin çökmesine yol açacaktı.

*

Meşhur bir söz var: “Bir mıh, bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır, bir at, bir atlı kurtarır, bir atlı bir savaş kurtarır, bir savaş bir vatan kurtarır.” 

Tersinden söylemek gerekirse, bir mıhın zayi edilmesi, bir vatanın elden çıkmasına yol açabilir.

İşte, Selanikli zampara, Filistin’de böyle bir faciaya imza atmıştı.

Onun ricatı (kaçışı) sadece bir cepheyi çökertmemiş, dört yıldır süren savaşlar silsilesinin de sonunu getirmişti.. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı defterini Selanikli yüzünden yenilgi ile kapatmıştı.

Fakat bu, Osmanlı açısından sadece bir yenilgi değildi, bir ölüm fermanıydı. Osmanlı Devleti, o gün, Selanikli’nin ricat emri vermesiyle yıkılmıştı.

İstikbal İsrail’indi.


“Bayram yaptı yabanlar;

“Semâve’yi boşaltıp

“Sâve’yi dolduranlar.

“Atını hendeklerden - bir atlayışla -

“Aşırdı aşıranlar.

“Ağlasın Yesrib,

“Ağlasın Selman’lar!”


HER AKŞAMKİ YOLUMDA





HER AKŞAMKİ YOLUMDA



Ziya Osman Saba
(1934)

Her akşamki yoluma koyulmuş gidiyorum.
Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun.
Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükûn,
Bir cami eşiğine yatıversem diyorum

-Rabbim, şuracıkta sen bari gözlerimi yum!
Sen, bana en son kalan, ben senin en son kulun;
Bu akşam, artık seni anmayan İstanbul'un
Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum.

Sonsuz sessizliğini dinlemek istiyorum.
Bilirim ki taşlığın bir döşek kadar ılık,
Sana az daha yakın yaşamak için artık,
Rabbim, ben yalnız zeytin ve ekmek istiyorum.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."