ŞU KASET HARBİ NEDİR, VAR MI Kİ...

 








On yıl önceydi..

“Benim de görüntülerim var” diyordu.

Yani kasedi..

Sözlerini “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de var” diye sürdürüyordu.

Kim?

Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan..

Sözü dosdoğru yoktur riyası

Zalimlerin korkulu rüyası

İnandığı yolda gider,

Yıllardır beklenen lider

Recep Tayyip Erdoğan.

*

CHP’nin sararıp solmuş gülü Mustafa Sarıgül’ün kaset olayı beni 10 yıl öncesine götürdü.

Geçmiş zaman oluyor ki, melali cihan tutuyor.

Ve “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz”.

Tarih 13 Ağustos 2014..

Odatv.com’un kırmızı başörtülü yazarı Asiye Güldoğan’ın şu melal dozu yüksek satırları yayınlanmıştı:

Tayyip Erdoğan’ın Cemaat’e düşmanlığı sahici bir düşmanlık ve sadece 17 ve 25 Aralık nedeniyle değil. Öfkenin asıl sebebi yanında, bunlar hafif kalır.

Öfkenin asıl sebebi kamuoyunca bilinmiyor, sadece istişare edilen kesimler biliyor. Seçimden önce birkaç belediye başkanıyla görüşme imkanım oldu. Bir tanesi Erdoğan’ın en yakınlarından biri. Üç belediye başkanından da benzer şu sözleri işittim.

“Biz Paralel düşmanlığını, seçime yönelik bir şey sanıyorduk ve doğrusu bu yönde bir şey de yapmıyorduk. Çünkü Paralelci dediklerimiz yıllarca beraber olduğumuz abdestli namazlı insanlardı. Hatta, ‘Başbakan bu kadar da üstlerine düşmese artık’ diye düşünüyorduk.”

Erdoğan, meydanlarda bas bas Paralelcilere had bildirmekten bahsederken, gerçekten de bakanlar, milletvekilleri, belediye başkanları olayı pek umursamıyor gibi duruyorlar, bugünler de geçer diye düşünüyorlardı.

ERDOĞAN’IN YATAK GÖRÜNTÜLERİNİ ÇEKMİŞLER

Erdoğan bu yüzden kızıyordu ve sitemli sözler sarf ediyordu. Bunun üzerine istişare toplantıları yapmaya başladı.

Konuştuğum belediye başkanları da, gitmişler.

“Erdoğan öyle şeyler anlattı ki, kendimizden utandık. Erdoğan’ı ailesiyle yatak odasındaki görüntülerini bile çekmişler. Bunları anlatırken gözleri doldu Erdoğan’ın. “Benim mahremimle yatak odamda görüntüye almak nedir ya, böyle bir rezillik olur mu? Yazıklar olsun”derken hepimizin tüyleri diken diken oldu. O zaman anladık işin ciddiyetini.”

Zaten döner dönmez ilk iş olarak paralelcileri temizlemeye başlamışlar.

“Başbakanımızın mahremiyetini görüntüye çeken insanlar artık bizimle birlikte olamazlar. Başbakanımızın dediği gibi, sırtımıza binmiş akrepleri bizi öldürmeden denize dökmemiz, onlar bizi öldürmeden bizim onları yok etmemiz gerekir.”

Cemaat’e verilen arazi ihalelerini iptal etmişler, birlikte yaptıkları işleri sonlandırmışlar, daha da pek çok şey yapacaklarmış paralel örgütle mücadele için.

Görüştüğüm Belediye Başkanlarından duyduğum bu sözlere benzer sözleri, birkaç milletvekili tanıdığıma da teyit ettirdim. “Zaten Başbakan, sadece benim görüntülerim yok, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün de görüntüleri var demişti” diye hatırlattı bir milletvekilli.

Bir başka milletvekili de, konuştuğum belediye başkanları gibi “Cemaat’e eleştirileri ben de başta çok ciddiye almamıştım ama yanılmışız” dedi.

(http://odatv.com/n.php?n=erdoganin-yatak-odasi-goruntusu-var-1308141200)

*

Görüldüğü gibi yazıdan buram buram melal tütüyor.

Öfke ve utanç dolu bir melal.

“Erdoğan öyle şeyler anlattı ki, kendimizden utandıkdiyorlar.

“Bunları anlatırken gözleri doldu Erdoğan’ın” dediklerinde melal şahlanıyor, zirvelere tırmanıyor.

Ahmet Haşim yaşasaydı muhtemelen Erdoğan’ı çok severdi, çünkü melalden anlıyor.

AK Partili siyasetçiler de aynı durumda.. Erdoğan’ı dinleyince tüyleri diken diken olmuş.

Böyle bir melul mahzun mazhariyet herkese nasip olmaz.

Bu hikâyede melal noktasından tek eksik şu:

Başbakan’ın “Sadece benim görüntülerim yok, Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün de görüntüleri var” derken yüzünde hin bir gülümseme mi belirmişti, yoksa Abdullah bey kardeşi ile Hayrünnisa hanım için de gözleri dolu dolu mu olmuştu?

*

Şimdi melali bir tarafa bırakma ve “kritik-analitik düşünme” vakti cancağızım.

Varsa böyle görüntüler, gerçekten FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) çekmiş olabilir mi?

MİT eski ajanı Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın tüm Türkiye’ye öğrettiği “gizli servis analiz mantığı” çerçevesinde düşünelim..

Erdoğan’ın hanımıyla olan görüntülerini çekmek FETÖ’ye bir fayda sağlar mı?!

Yani Erdoğan, “yatak” odasını ne olarak kullanacaktı, mutfak ya da çalışma odası olarak mı?!

Emine Hanım’la sabaha kadar namaz kılıp, Kur’an tilaveti ve zikirle mi vakit geçireceklerdi?!

*

Dolayısıyla, Erdoğan’ın yatak odasının görüntülerini çekmenin bir cemaat ya da örgüt için bir anlamının ya da faydasının olacağı düşünülemez.

Ama, bu tür görüntüleri çekip, bir cemaate ya da örgüte mal etmenin pek çok önemli sonucu olabilir.

Ya da, ortada böyle birşey yokken varmış gibi göstermenin..

Varsa şayet, o görüntülerin çekilmesi ancak bugünkü sonucu verebilirdi.. Ve o görüntüleri, ancak bugünkü sonucu isteyen, arzulayan ve planlayanlar yapmış olabilir.

FETÖ’nün kendisi değil.

*

Bu yazılanlar çerçevesinde MİT’e şöyle bir görev düşüyordu:

Erdoğan’ın yatak odası görüntülerini çekenlerin hepsinin, tek tek, isim isim deşifre edilmeleri, tutuklanmaları ve yargılanmaları.

Neden bu yönde hiçbir gelişme yaşanmadı?..

Bir sürü polis vs. tutuklandı, bunların arasında, Erdoğan’ın yatak odası görüntülerini çekmekle suçlanan bir kişi bile yok.

Neden?

Bir ülkenin başbakanının yatak odası görüntülerini bir cemaat ya da örgüt çekebiliyorduysa, ve Kuşcu Eşref adıyla Twitter’da “MİT ve hatta Devlet adına” konuştuğu izlenimini veren biri FETÖ’cülere, “Her yerdeyiz, nefes alışlarınızı bile takip ediyoruz” diyebiliyorduysa, şu görüntüleri çekenleri neden kulaklarından tutup yakalamadı ve halka ilan etmediler?

*

Bence bu sorunun cevabı basit..

Aslında, vardıysa böyle görüntüler, bunu yapan FETÖ değildi.

The Cemaat yapmış gibi görünse veya gösterilse bile, aslında onlar başka bir odağın The Cemaat’e sızmış adamlarıydılar..

Bu yüzden, Pensilvanya’dan, Güney Afrika’dan bile bize “Şunları şunları konuşuyorlar, falan şöyle dedi, filan böyle dedi” diye rivayetler aktaran Kuşcu Eşref, bizi bu görüntüler konusunda bilgilendirmekten imtina ediyordu..

“Bu görüntüleri filan çekti, falan aldı feşmekana verdi” türünden hiçbir şey söylenmedi.

Neden bu bahse hiç girmedi Kuşcu gibi tipler?..

*

Millet (ve de FETÖ), Başbakan’ın yatak odasında Emine Hanım’la ne yaptığını niye merak etsin ki?..

Ve FETÖ, niçin böyle bir çekim yapsın ki?..

İftira olduğu bu kadar bariz bir hikâye şimdiye kadar uydurulmuş mudur acaba?..

Kimse, “FETÖ’cü filan ve falan bu çekimleri yaptı, MİT bunu tespit etti” diyemedi.  

Bütün dedikleri şuydu: “FETÖ bunu da yaptı, bize inanın.”

On yıl önce, “Zavallı Başbakan ve Emine Hanım, yatak odaları bile görüntülenmiş, böyle bir mağduriyet görülmüş mü, çok üzüldük, höngürt de höngürt” diye hep birlikte ağıt seansları düzenlediniz, gözyaşlarınızla tonlarca mendili ıslattınız.

Kiminiz “Başbakanımıza bu yapılır mı?” diye kendisini yerlere atıyor, kiminiz feryatlar içinde elbisesini yırtıyor, kiminiz de kafanızı duvarlara vuruyordunuz..

O günlerde bütün bir millet, “Aaah, ah, ooof, of, zavallı Tayyib’imiz, Emine Hanım’la görüntüleri çekilmiş, buna can mı dayanır, höngürt de höngürt” diye ağlayıp zırlayan bu kalabalık koro karşısında ağzı bir karış açık sersemlemiş vaziyette bakınıp kaldı, ne düşüneceğini bilemedi.

*

Sanki Tayyip bey, evlenmemeyi nezretmiş bir başpiskopos, Emine hanım da yine evlenmemeyi adayıp manastıra kapanmayı tercih etmiş yaşlı bir bakire rahibe, ve de FETÖ bunları iş üstünde yakalayıp kayda almış..

Sanki böylesi görüntülerle Tayyip bey ile Emine hanıma şantajda bulunmak mümkün..

Sanki millet, Tayyip bey ile Emine hanımın görüntülerini çok merak ediyor ya da çok rezilce birşey olarak görecek..

Bu FETÖ, Tayyip bey ile Emine hanımın yatak görüntülerinin peşine düşecek, bunları kayda alacak kadar budala mı?.. Dünyada bir tek akıllı siz misiniz?.

Ancak, bu Asiye Güldoğan’ın kulağına senaryo üfleyen “iyi saatte olsunlar”ın, “derin entrikacılar”ın, bu milleti çok salak zannettikleri anlaşılıyor.

Belki, kendilerince, milleti salak zannetmek için yeterli gerekçeleri var.. Yıllarca çok kolay kandırıp aldattıkları için..

Böylesi masallar karşısında salak numarasına yatanların da gerekçeleri vardı elbette.

*

Bu millet, aile mahremiyeti konusunda hassastır..

Öyle ki, aile mahremiyetine yönelik en küçük saldırılara verilen en büyük tepkileri bile normal karşılar.

İnsanların, namuslarına yönelik saldırıları afvetmemesini, intikam almasını, olayı kan davasına dönüştürmesini, nesillerce süren bir mesele haline getirmesini bu millet “doğal” bir durum olarak görür.

O nedenle, milletin bu özelliğini istismar eden bir “derin odağın”, bir senaryo yazıp Asiye gibi isimlere (ki takma isim) roman kıvamında anlattırdığı anlaşılıyor.

*

Odatv’nin Asiye’si işi bu noktada bırakmamış, bir yazı daha kaleme almıştı.

Başlık şöyleydi:

“Erdoğan ağlayarak Karaman’a anlattı ve Pensilvanya ile görüşüldü”.

Asiye’nin hikâyesinin bu bölümünde melal melankoliye dönüşüyor.

Bakın ne olmuş:

“… Erdoğan bu kadarını beklemiyordu. O zamana kadar her şeye rağmen Cemaat’e müsamaha gösteren, sağında solunda pek çok kişi bazı uyarılarda bulunmasına rağmen ‘Alnı secdeye varandan zarar gelmez’ diye savunan Erdoğan, eşiyle görüntülerinin olduğunu öğrenince çok sarsıldı. İlk başta Hayrettin Karaman hoca, Ahmet Akgündüz ve onun gibi bazı sevdiği saydığı kişilere olayı anlattı. Hayrettin Karaman, Ahmet Akgündüz ve diğerleri, acele edilmemesi, Hocaefendi’yle görüşülmesi gerektiğini söylediler. Erdoğan ağlayarak anlatmıştı ve ağlayarak bu öneriyi kabul etti.

(https://www.odatv.com/yazarlar/asiye-guldogan/erdogan-aglayarak-karamana-anlatti-ve-pensilvanya-ile-gorusuldu-63751)

Normalde, Hayrettin Karaman ile Ahmet Akgündüz’ün, Fethullah Gülen’e şunu demeleri beklenir: 

“Erdoğan’ın anlattıkları doğru mu? Böyle birşeyi yaptınız mı?”

Bunun da cevabı bellidir.

Yapmadık, böyle bir şerefsizliğe asla yeltenmeyiz” demekten başka yapacakları birşey olamaz. 

(Yapmış olsalar bile, ancak böyle bir cevap verebilirler. Fakat, onların böyle aptalca, mantıksız ve gereksiz birşeyi yapmış olması mümkün değildir.. Ahlâksız olsalar bile, bu kadar ebleh olamazlar.)

*

Diyelim ki, Hayrettin efendi ile Ahmet bey bu cevaba inanmadılar, şöyle dediler:

“Yapmadığınıza yemin edebilir misiniz?”

Böyle bir durumda, Fethullah Gülen muhtemelen şöyle diyecektir:

“Erdoğan’ın ailesiyle olan yatak görüntülerini kim çektiyse Allah belasını versin, ocağına ateş düşürsün, sürüm sürüm süründürsün.”

Bu durumda Hayrettin efendi ile Ahmet bey, beddua Erdoğan’ın lehine olduğu için, “Beddua etme Hoca, müslümana beddua etmek yakışmaz” demeyecek, tahminime göre, “Aaamiiin, Allah bin beter etsin!” diye karşılık vereceklerdir.

*

Ancak, Asiye’nin romanında olaylar beklediğimiz gibi değil, çok farklı gelişiyor.

Yukarıdaki satırların hemen ardından Asiye şunları söylüyor:

“… bu anlattıklarından çok heyecanlanmıştım. Benden önce yanımdaki arkadaşım sordu:

“Peki görüştüler mi?”

“Evet görüştüler. Ama Pensilvanya’dakiler, “Geri adım yok, Erdoğan’ı bitirmeye kararlıyız” cevabı verdiler. Kendilerinden çok emin halleri varmış, sonradan da anlaşılacak ki her şeyi planlamışlar. Olumsuz cevap gelince, Erdoğan ‘Hodri meydan, yayınlarsanız yayınlayın. Elinizden geleni ardına koymayın’ dedi ve meydan meydan dolaşarak mitinglerde Cemaat’e savaş ilan etti.”

Asiye, konuştuğu kişinin “bu anlattıklarından çok heyecanlanmış”.. Maşallah, heyecanı yerinde..

Görüldüğü gibi, romanda yer alan bu ifadelere göre, Fethullah Gülen’in şu “manyakça” sözleri söylemiş olması gerekiyor:

“Gördüm, Tayyip ile Emine’yi yatakta gördüm. Utanmazlar.. Bak hele sen, neler neler yapmışlar!.. Onları bu görüntülerle bitireceğim.”

Bunun üzerine Tayyip bey de, Asiye’nin romanına göre, Cüneyt gibi kılıcını çekip şöyle demiş bulunuyor:

“Hodri meydan, yayınlarsanız yayınlayın. Elinizden geleni ardınıza koymayın.”

Görüyor musunuz Tayyip beydeki cesareti..

Emine hanımla yaptıklarından utanmıyormuş.. Korkmuyormuş..

The Cemaat de, “tırsmış”, “Erdoğan’ı bitirecek” olan bu görüntüleri yayınlamaktan vazgeçmiş..

Eğer yayınlasalarmış, Erdoğan bitermiş..

Artık nasıl bir faciaysa?.. O görüntülerde Erdoğan'ı bitirecek ne vardıysa?. Ben çözemedim.

Ama Asiye’nin romanına göre durum vahim..

*

Acaba niçin biterdi Erdoğan?..

Millet şöyle mi derdi:

 “Yazıklar olsun sana Tayyip, biz Bilal’i lahana tarlasında, Sümeyye’yi ise Kızılırmak’a bırakılmış bir sepette bulduğunuzu zannederken şu yaptığınıza bakın.. Bittin sen artık Tayyip, bittin!.. Bize bunu yapmayacaktın.. Emine ablamıza el sürmeyecektin.. Bittin sen!..”

* 

Tabiî Hayrettin efendi ile Ahmet beye, Pensilvanya ile yaptıkları görüşmeyi olduğu gibi açıklama, “Derin Asiye“nin iddiaları konusunda açıklama yapma görevi düşüyordu.

Ama bugüne kadar Hayrettin ile Ahmet efendiler, susarak Asiye’nin, daha doğrusu Asiye takma adını kullanan çirkin odağın, "oda"nın yalanlarını zımnen onaylamak dışında birşey yapmadılar.

Hayrettin efendi, olgun ve kâmil adam numarası yapıyor, fakat dünya hadiseleri onun kalite ve kalibresini gözler önüne seriyor.

Hayat böyle birşeydir.. Bir muhalif rüzgâr eser, yüzlerdeki maskeleri alır götürür.. Takkeler düşer.. 

Melalin bulunduğu yer de işte tam burasıdır.


CANAVARLAŞAN TANRILIK TASLAYICILIK: LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET

 





Prof. Dr. M. Ziyauddin Rayyıs, İslam ile demokrasi arasındaki farklılıklardan en temel olanlarını şu şekilde sıralar:

Birincisi, bugün Batı dünyasında “halk” ya da ulus/millet sözcüğüyle, ülke sınırları içinde yaşayan, kan, soy, dil ve benzeri ortak öğelere sahip topluluk anlaşılır.

Böylece demokrasi kavramı, bir yandan ırkçılığa özgü ayrımcılığı, diğer taraftan da bölgecilik asabiyetini yanı başında taşır.

İslam yönetiminin temeli olan “ümmet” ise, hiçbir zaman kan, ırk, dil ve toprak (coğrafya) birliğinin bütünleştirdiği, oluşturduğu bir kavram değildir.

İslam, insanların Hz. Adem’e dayanan kardeşliğinden dolayı ırk üstünlüğü düşüncesini de kabul etmez.

*

İslam ile demokrasi arasındaki ikinci önemli fark şudur: Batı demokrasilerinde halkın/milletin (teorik olarak) sınırsız bir yetkisinin bulunduğu kabul edilir.

Halk veya seçtiği meclis, yasaları koyar ve kaldırır.. Fransız İhtilali ile birlikte yaygınlaşan “Hakimiyet milletindir, milletin olmalıdır” anlayışının temelinde bu “demokratik” (ya da cumhuriyetçi) ilke yer alır.. Bazıları buna “kayıtsız ve şartsızlığı” da eklemekte, “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” demektedirler.

Ama millet, hiçbir şekilde yekpare bir bütün değildir ve hiçbir zaman hiçbir konuda bütün fertleri aynı kanaati paylaşmazlar.. Böylece, "millet" olma onuruna erişenler sadece bir şekilde çoğunluk olmayı başaranlardan ya da millet adına karar alma imkânına kavuşanlardan ibaret kalmaktadır.. "Millet" olamayan ve yok sayılan diğerleri, "millet" kabul edilenlere "kayıtsız şartsız" itaat etmek ve "millet"miş gibi görünmek durumundadırlar.

Bu, rasyonel düşünce açısından farklı kanaatlere sahip bireylere karşı bir haksızlık, İslam açısından ise, insanın insan üzerinde tahakküm kurması, onu kendisine kul köle yapmasıdır.

Bundan dolayıdır ki, demokrasi (ve "millet iradesi" cumhuriyetçiliği) özü itibariyle monarşiden/saltanattan fazla bir farklılık göstermez.

Pratikteki işleyiş bakımından ise arada hemen hiçbir fark bulunmamaktadır.. Duverger’nin “Seçimle Gelen Krallar”dan söz etmesi boşuna değildir.

*

Üstelik böylesi rejimlerde bazen seçim bile söz konusu olmamakta, ya da Selanikli Mustafa Atatürk dönemi Türkiye’sinde olduğu gibi göstermelik seçimler yapılmaktadır.

O dönemde seçimleri asıl yapan Selanikli idi, millet de Selanikli’nin seçtiklerini seçmek zorundaydı.

Ve bunun adına cumhuriyet deniliyordu.

Pratikte ise bu, Selanikli’nin saltanat rejimiydi, ancak literatürde buna saltanat değil diktatörlük deniliyor.. Fakat, mahiyeti tibariyle saltanattan farksızdır.

Bununla birlikte, geleneksel saltanat rejimleri ile modern saltanat (diktatörlük) rejimleri arasında laiklikten (siyasal dinsizlikten) kaynaklanan bir fark bulunmaktadır.

Geleneksel saltanat rejimleri (kimi zaman lafta kalsa da) kendilerinden üstün bir otoriteyi (Tanrı’nın otoritesini) en azından teorik olarak kabul ediyorlar ve Tanrı’nın ilkelerinin kendilerine yol gösterdiğini dile getiriyorlardı.

Millet iradesine dayanma iddiasındaki laik (siyasal dinsiz) rejimler ise, Tanrı’nın otoritesini ve ilkelerini teoriden de söküp attılar, onun yerine (Cemal Bali Akal’ın ifadesiyle) “Sivil Toplumun Tanrısı” devleti, yani kendilerini oturttular.

Kısacası bu devlet, pratikte, “seçimle (demokratik yolla) gelen krallar”a ya da (sözde seçimlerle iş başına gelen) cumhuriyetçi diktatörlere karşılık geliyordu.. Devlet, diktatör ve avanesi (silahlı ve silahsız bürokrasi) demekti.

*

İşte Türkiye gibi ülkelerde siyasetçilerin arasıra “devlet-millet buluşmasından, devlet ile milletin barıştırılmasından, devlet ile millet arasındaki duvarların kaldırılmasından vs. söz etmelerinin nedeni budur.

Yaygın tanıma göre devlet; millet, ülke (vatan, toprak) ve egemenlik (rejim, siyasal otorite, devlet teşkilatı) sacayaklarından oluşan itibarî bir kurumdur.

Yani, devletten milleti ayırdığınızda, ortada devlet kalmaz.

Evet, milletin olmadığı yerde devlet diye bir kurumdan söz edilemez.. Nasıl oksijen öğesinden mahrum bir su molekülü olamazsa, millet öğesinden ayrı bir devlet de düşünülemez.

Dolayısıyla, devlet-millet buluşmasından söz etmek, boş konuşmaktır.. Oksijen-hidrojen buluşmasından söz edilebilir, fakat su ile o sudaki oksijenin buluşmasından söz etmek saçmalık olur.. O oksijeni sudan ayırdığınızda ortada su kalmıyor ki su-oksijen buluşmasından söz edebilesiniz.

Bununla birlikte, Cumhurbaşkanı Erdoğan da dahil olmak üzere Türkiye’de bu “devlet-millet buluşması” edebiyatı, sıkça tekrarlanan bir söylem durumunda.

Bu da, pratikte devlet olarak sadece (egemenliği milet adına kullandıkları iddia edilen) siyasal otoritenin görüldüğünü gösterir.. (Türkiye örneğinde aslında anayasal/yasal/meşru siyasal otoritenin de ötesinde, ne olduğu belirsiz başka bir ucubenin devlet haline geldiğini görüyoruz.. Çünkü siyasal iktidar, kendisinin milletle buluşmasından değil, kendisi dışındaki "devlet"i milletle buluşturmaktan söz ediyor.. Bu devlet nasıl birşeyse?)

İşte, Sivil Toplumun Tanrısı haline gelen devlet, bu (gerçekte devlet olmayan, devleti oluşturan öğelerden biri durumundaki, veya öyle görünen) sözde devlettir.

Kendisini devletle özdeşleştiren bu "çakma ya da sahte devlet", laik (siyasal dinsiz) rejimlerde Yüce Tanrı’nın, Allahu Teala’nın yerini almıştır.. Alma iddiasındadır.

*

Millet iradesi, cumhuriyet ve demokrasi kavramları üzerine kurulan bu devlet anlayışına göre, ahlâk kurallarına ve insanın yapısına/doğasına (fıtrata) aykırı da düşse, devletin koyduğu yasalara (hatta bazen "devletin bekası" gerekçesiyle yasa dışı talimatlarına) uyulması gerekir, zorunludur.

Devletin koyduğu yasaların ilahî/tanrısal yasalara (dine) aykırı olması ise hiç sorun değildir.. Tam aksine, bu anlayışa göre, devletin yasalarının din kurallarına aykırı olması fazilettir, ilerlemedir, gelişmedir, çağdaşlaşmadır, dinin prangalarından kurtulup özgürleşmedir.

Tabiî bu, İslam açısından insanın hayvanlaşmasına, hatta hayvandan da aşağı (bel hum adall)  hale gelecek kadar sapıtmasına ve düşmesine karşılık geliyor, fakat sorun değil, çağdaşlık olsun da çamurdan olsun!

İslam’da ümmetin (insanların, halkın, milletin) yetkisi böyle salt bir sınırsızlık ve bir başına buyrukluk göstermez.

Tersine, bu yetki, Allah’ın vaz' etmiş (koymuş) bulunduğu ölçütlerle, Şeriat’in kesin hükümleriyle sınırlanmıştır.

(Bkz. Ziyauddin Rayyıs, İslam’da Siyasi Düşünce Tarihi, çev. İbrahim Sarmış, 2. b., İstanbul 1995, s. 482-485.)

*

Devlet, ilahî yasalardan (Şeriat’ten, ve insan aklının Şeriat’e muvazi olarak ortaya koyduğu, yani Şeriat’in de onay verdiği evrensel hukuk ilkelerinden) koptuğu (bir başka deyişle saf ve pür biçimde laikleştiği, siyasal dinsizleştiği) nispette (Hobbes’un işaret ettiği şekilde) bir canavara (Leviathan) dönüşür ve tanrılık taslamaya başlar.


LAİK DEMOKRASİLERDE, RESMÎ İDEOLOJİYE İMAN ETMEYENLER PARYADIR, KÖLEDİR, SERFTİR

 



İslam, “hak ve hakikatin üstünlüğü” ve “adalet” (her hak sahibine hakkının verilmesi, haksızlık yapanların cezalandırılması) ilkeleri üzerine kuruludur.

Demokrasinin paradigması ise, Prof. Sami Selçuk’un ifade ettiği gibi, “görecelik” düşüncesini ve buna bağlı olarak “hoşgörü”yü esas alır:

Demokrasinin paradigması, hoşgörü ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak açısından gerçekler görecedir. Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür. Çünkü hoşgörü ötekinden nefret etmeme bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden, demokraside çoğunluğun kararı, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir.”

(http://www.angelfire.com/pq/bulent/yargitay.html)

Görecelik, “hak ve hakikat” nosyonunun kabul edilmemesi anlamına geliyor.

Gerçeklerin (hak ve hakikatin) bilgi, görüş, eylem ve ahlâk açısından görece olduğunun kabul edilmesi, son tahlilde hak ile batılın eşit ve denk sayılması demektir.

Bundan hareketle de, bilgi, görüş, eylem ve ahlâk adına serdedilen herşeyin eşit derecede hoşgörüyü hak ettiği kabul ediliyor.

Bir sonraki adımı ise, “hak ve hakikat” adına “batıl”ın yanlışlığının dile getirilmesinin hoşgörüsüzlük diye nitelendirilmesi ve hatta nefret suçu olarak lanetlenmesi oluşturuyor.

Böylece demokrasinin hoşgörüsü, hak ve hakikate yönelik katı bir hoşgörüsüzlük olarak tecelli ediyor.

*

İslam hak-hukuk meselesi sözkonusu olduğunda parmak hesabı ile alınan kararları geçerli kabul etmez.

Hak-hukuk görece olamaz.

Görecelik düşüncesi “adalet”i ortadan kaldırır.. Çünkü size göre adil olan, bir başkasına göre zulüm anlamına geliyor olabilir.. Ya da tam tersi.

Dolayısıyla, adaletten söz edilebilmesi için, hak ve hukuk düşüncesinin “görece” olmayan, kesin ve belirli esaslarının bulunuyor olması gerekir.

*

Zannedilenin aksine, Şeriat (İslam hukuku), modern demokratik devletlerden daha özgürlükçü bir yönetim anlayışına sahiptir.

Bunu tarihî örnekler ispatlamaktadır.

Mesela Haricîler, devlet başkanı konumundaki Hz. Ali’nin hakem olayını kabul etmesini protesto etmişler, onu devlet başkanı olarak tanımadıklarını söylemişlerdi. Buna rağmen Hz. Ali onlara karşı güç kullanmamış, aksine farklı düşüncelerin dostça tartışılması için Abdullah ibni Abbas’ı onlara göndermiştir. Haricîlerin yarısı bu şekilde ikna edilmiş ve tekrar biat etmişlerdir. Daha sonra Hz. Ali diğerlerinin de biat etmelerini istemiş, reddetmelerinin ardından onlara şu mesajı göndermiştir:

“İstediğiniz durumda kalabilirsiniz. Kan dökmediğiniz, yol kesmediğiniz, adalete aykırı ve fesada yol açıcı fiillerden uzak durduğunuz sürece size savaş açmayacağız. Fakat bu suçların herhangi birini işlerseniz savaşırız.” 

(Muhammed H. Kemalî, “İslâm’da İfade Hürriyeti: Fitne Kavramının Tahlili”, İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, çev. Halim Sırçancı, Kış 1993, Cilt: 1, Sayı: 2, s. 47.)

Modern devletlerde ve demokrasilerde böyle bir özgürlükçülüğe rastlayamazsınız.

Kırıntısına bile..

*

Yine, Serahsî’nin anlattığına göre, Kesîr ibni Temmâr el-Hadramî şöyle demiştir:

“Kûfe camiine girdim... (beş kişi) halife Ali’ye küfrediyordu. İçlerinden burnus giyen birisi şöyle diyordu: ‘Allah’la onu öldüreceğime dair bir akit yaptım.’ Bu adamı Ali’ye götürdüm ve işittiklerimi ona anlattım. Ali ‘Onu yakınıma getir’ dedi ve ardından ekledi: ‘Lânet olsun sana, sen kimsin?’ Adam ‘Ben Sevvar el-Menkûrî’yim’ diye cevap verdi. Halife ‘Bırakın onu gitsin’ deyince ‘Allah’a seni öldüreceğine dair söz vermiş birisini serbest mi bırakayım?’ karşılığını verdim. Ali: ‘Beni öldürmediği halde onu öldüreyim mi?’ dedi. ‘Ama size küfretti’ dedim. Ali, ‘Öyleyse siz de ona küfredin ya da salıverin’ diye karşılık verdi.” (Kemalî, a.g.m., s. 47.)

Bir de Selanikli Mustafa Atatürk’ün İzmir Suikasti davasını hatırlayın.

Ortada suikast bile yok, suikast tasarısı var, ve bu yüzden, suikastle hiçbir ilgisi bulunmayan kişiler, salt birilerinin “Suikast teşebbüsüne filanca da sıcak bakıyordu” diye iftira atmalarından dolayı idam edildiler.

Yalancı şahitlere böyle ifade vermeleri, yoksa başlarının belaya gireceği söylendi, ve böylece Selanikli Deccal (çok yalancı), dilediği kimselere darağacının yağlı ipini öptürdü.

*

İslam’a göre, “dinde zorlama olmadığı” için (Bakara, 2/256) müslümanların inanmayanlara müdahalesi, müslümanca yaşamanın önündeki engellerin kaldırılması (fitneye son verilmesi), yani müslümanların kendi haklarını güvence altına alması amacının ötesine geçemez.

Buna karşılık, günümüz için konuşmak gerekirse, “Rejimde zorlama yoktur” veya “Atatürkçülükte zorlama yoktur” ya da “Laiklikte zorlama yoktur” diyen çıkmaz.

İslam, insanları zorla iman etmeye zorlamıyor; ama demokrasi münafıkları (samimi demokrat olmadıkları halde demokrat görünenler, milleti adamdan saymadıkları halde millet iradesi edebiyatı yapanlar), başkalarını zorla demokrat yapma hakkını kendilerinde görebiliyorlar.

Kendilerini demokratik ilkelere bağlı kalmak zorunda hissetmeden..

Kanlı irfanlı, kan dökülür”lü, “İhtimal bazı kafalar kesilir”li cümleler kurarak..

*

İslamî bir devlette ya da düzende, inanmayanların, kendi inançlarına göre yaşama hakları vardır.

Mesela onların, inançlarına göre giyinmeleri yasaklanamaz. Veya, basit bir örnek vermek gerekirse, bir resmî dairede işlerini takip ederken müslümanca giyinmeleri istenmez.

Ayrıca bunlar, salt müslüman olmadıkları için “iç tehdit”, “öncelikli düşman” vs. de ilan edilemezler; çünkü bu, onlara apaçık savaş ilan etmek, onlara en azından psikolojik baskı yapmak ve üzerlerinde terör estirmek anlamına gelir.

Müslümanlar, topraklarında yaşayan gayrimüslimlerin din ve vicdan hürriyetinin bir “bağış ya da lütuf” değil, onların Allahu Teala tarafından verilmiş “doğal hakları” olduğunu bilirler ve bunu başa kakmak gibi asil ruhlu insanlara yakışmayan tavırlardan uzak dururlar.

*

İslam’da, müslüman olduğunu ispatlamanın yolu “Kelime-i Şehadet” getirmek, “Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorum” demekten ibarettir. 

İslam dışı rejimlerde de, etkili mevkilere gelen insanların önce rejimin “kelime-i şehadet”ini (tanıklık sözünü) söylemeleri gerekir. 

Hatta, Müslümanlar’ın kelime-i şehadetinin aksine, salt söylemek de yetmez; ayrıca namus üzerine yemin edilmesi istenir.

Bu genellikle, “anayasadaki falan ilkelere” veya “falanca şahsın ilkelerine" bağlı olduğuna dair namus sözü vermek şeklinde gerçekleşir.

Din nasıl değişme kabul etmezse, dinde “reform” olmazsa, bu rejimlerde de “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”, yani reform kabul etmeyen ilkeler mevcuttur.

*

Ancak, nasıl İslam’da insanın müslüman olduğunu göstermek için “Kelime-i Şehadet”i söylemesi yeterli değilse, namaz ve oruç gibi bazı emirlere uyması, cuma namazı gibi “toplu ibadet”lere katılması gerekiyorsa, aksi takdirde müslümanlığına kuşkuyla bakılacaksa, sözünü ettiğimiz türden rejimlerde de, insanların hem sözlü beyanlarına, hem de “namus yemini”ne çok fazla itibar edilmez.

“Rejim”in bazen açıkça ilan edilen, bazen de zımnen belirtilen birtakım ritüellerine uymak gerekir.

Rejimin “toplu törenleri”ne katılmak, bu törenlerin icra edildiği açık ve kapalı mekanlarda boy göstermek, anıtsal mekanlarda devlet kurucularına bağlılık arzetme seremonisine katılmak gerekebilir.

Bu noktada, dinî emir ve yasakları “Allah ile kul arasındaki” bir mesele olarak gören ve “Sen kalbime bak” diyenlerin, “Bu insanların kalbine bakın, vatandaş ile devlet arasına kimse giremez” demekten sarf-ı nazar ettikleri görülür.

Tam aksine, bunları yapmayan bir resmî görevlinin kutsal “devlet”e bağlılığı tartışma konusu yapılır. 

“İnsan ürünü” olan devletadeta “tanrı” haline getirilir. 

*

O nedenle, böylesi rejimlerin “tanıklık sözü ve/veya yeminleri”ni söylemeyenlerin birtakım önemli görevlere başlamaları mümkün değildir

Mesela, salt milletvekili seçilmiş olmanız, milletvekili olarak görev yapmanız için gerek şarttır, fakat yeter şart değildir.

Ayrıca, kutsal devletin kutsal şahıslarının ilkelerine bağlılık yemini etmeniz, rejimin kelime-i şehadetini bütün toplumun gözü önünde söylemeniz gerekir.

Kısacası, “Herkes eşittir fakat bazıları daha eşittir, hatta sadece onlar eşittir” ve bu eşitlikten yararlanmak için insanlar rejimin “kelime-i şehadet”ini söylemek zorundadırlar.

*

Buna karşılık İslam, herkesi her konuda eşit kabul etmediğini daha baştan açıkça ve dürüst bir şekilde ilan eder, ‘dolambaçlı’ yollarla eşitsizliği eşitlikmiş gibi göstermeye çalışmaz.

Evet, İslâm, müslüman olmayanlara, dürüstçe, “Yönetici olamazsınız, fakat inancınızda serbestsiniz” der.

Demokrasilerde ise, resmî ideolojiye iman etmeyenlere, görünüşte, resmî ideolojinin putlarına saygı sunanlarla eşit oldukları söylenir.

Fakat pratikte, resmî ideolojiyi benimsemeyenlerin önlerine örgütlenme gibi hususlarda hem yasal engeller konur, hem de onlara karşı “gizli ve derin” yöntemlerle acımasız bir imha faaliyeti yürütülür.

Öyle ki, mevcut laik demokrasilerde, laikliğe iman ettiğinizi açık veya dolaylı biçimde ifade etmeden siyasî parti kurmanız, devleti yönetmeye talip olmanız mümkün değildir.

Hatta, laikliğe iman konusundaki en küçük bir tereddüt veya şüpheniz, affedilmez bir suç kabul edilir.

Şayet laikliğe inanmadığınızı açıkça söylemek gibi bir “inançsızlık” sergilerseniz, rejimin bekçilerinin derhal sizin için siyasal partiler mezarlığında görkemli bir anıtmezar inşa etmeye başladıklarını, dokunaklı bir mezartaşı kitabesi yazmaya koyulduklarını görürsünüz.

*

İslam, bu tür abrakadabralara, hokuspokuslara, tiyatro nevinden demokrasi gösterilerine, yalancı hürriyet vaatlerine başvurmaz, dürüstçe, “İslâm’ın anayasası ve yasaları olan Kur’an ve Sünnet’e bağlılık yemini etmedikleri için, müslüman olmayanlara İslam devletinde yönetme hakkı tanınmaz, diğer hakları bâkidir” der.

Laik demokrasiler ise, kul yapısı beşerî resmî ideolojiye imanı dayattığı halde, bir taraftan da özgürlük ve demokrasi masalları anlatır.

Sanki, “Sizin laikliğinize ve beşerî resmî ideolojinize inanmıyorum, bunlara itaat için namus ve şeref sözü veremem” diyenlere, “Tabiî, zaten laikliğin ve demokrasinin güzelliği de burada.. Serbestsin, istediğin gibi düşün ve inan” diyormuş gibi tutar bir de özgürlük ve demokrasi, din ve vicdan hürriyeti palavralarıyla insanların kafasını ütüler, hatta bu olmayan özgürlük ve demokrasiyi sizin başınıza kakar. 


KÂMİL İNSAN

 




Kâmil insan olmak, bilimsel icat ya da keşif yapmak, teknoloji üretmek veya ekonomik başarı gösterip ultra zengin olmaktan daha zordur.

Bugün aramızda teknoloji ve ekonomiden anlayan insanlar az değil, ama kâmil insan yok gibi. Yok denecek kadar az.

Peki, kâmil insan kimdir?

Kâmil insanı, Batılı ya da çağdaş insan tipini ters çevirerek değil, Kur’an ve Sünnet’ten hareketle tanımlamalıyız.

“Kâmil insan”, “Batılı/çağdaş insan”ın her açıdan zıddı değildir.

Batılı insanın ters çevrilmesiyle ulaşılan bir “kâmil insan” tanımı, belki sadece laiklik ve reform öncesi Batı’da benimsenen ideal hristiyan tipini anlamayı sağlar: Dünyayı terk etmeyi amaçlayan ruhban.

*

Teknolojiyi veya ekonomiyi küçümsemek, kâmil insan olmanın anahtarını vermez. Teknoloji ve ekonomiyi küçümsemek, herşeyi onlardan ibaret sanmak kadar yanlış bir tutumdur.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in buyurduğu gibi, “Hepsinde de hayır olmakla birlikte, kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır”.

Bu kuvvetliliğe bedensel güç de, ekonomik güç de, teknolojik üstünlük de, sosyal statü de, siyasal güç de, bilgi de, tefekkür de dahildir.. 

Ancak sosyo-politik ve ekonomik gücün kaynağı, dinden taviz verme, yani aracın amaca dönüştürülmesi, araç için amacın feda edilmesi olmamalıdır..

*

Kâmil insan, tanım gereği Kur’an ve Sünnet’le çelişmez.

Savunduğu görüşler itibariyle çelişmez. Yoksa kâmil olmak, amelen pür hatasız olmak değildir.

Bununla birlikte, kâmil insanlar, İmam Gazalî’nin el-Munkız’ın son paragrafında ve İhya’nın dördüncü cildinin başında belirttiği gibi, hatada ısrar ve inat etmeyenlerdir.

Onlar, kendilerinin ve yakınlarının aleyhine bile olsa adaletten yana olurlar.

Kendi kişisel imaj ve itibarlarının zarar görmesi pahasına da olsa her hususta hakkı söylemeye çalışırlar.

Ancak bu, amelen hiç hata yapmayan insanlar olmaları anlamına gelmez.. “Masum” değildirler, nefislerine mağlup olabilirler, fakat tevbe ederler, günahta ısrar etmezler.

Üzerlerinde kul hakkı kalmaması için helalleşmeye, hakkı geçen kişileri razı etmeye uğraışırlar. 

(Peygamberler, onlardaki ilim-irfan, güçlü yakîn ve “Allah’ın burhanını görmüş” olmaktan dolayı günaha meyletmezler, günahtan kaçınırlar, mahfuz/korunan velî ise, normalde günah işleyebilecekken bir şekilde korunur, uzak tutulur.)

*

İnsanların kemali konusu üzerinde en çok duranlar belki de hadisçilerdir.

Onlar, Subhi es-Salih’in hadis usulü ile ilgili kitabında aktardığı gibi, Said b. el-Müseyyeb’in Fazileti kusurundan çok olanın kusurları, fazileti dolayısıyle bağışlanmalıdır” şeklindeki sözüne önem verirler.. 

(Bu, amelî meselelerde böyledir, insanların toplumu ilgilendirmeyen kişisel kusurları mümkün mertebe örtülür.. İtikadî-fikrî meselelerde ise durum farklıdır, yanlışlar söylenir.)

Hatîbu’l-Bağdadî şöyle der:

“Hiçbir değerli şahıs, kıymetli alim, kuvvet ve kudret sahibi insan yoktur ki bir kusuru bulunmasın; fakat kusurları söylenmeyen insanlar da vardır (böylece biz onları kusursuz gibi görmeye başlarız).”

Hadisçiler, kâmil insanı (adil insan) tanımak için felsefe yapmak yerine, doğrudan Kur’an ve Sünnet’e bakarlar.

Hatîbu’l-Bağdadî, adil insanı şöyle tanımlıyor:

Farzları ifa eden, emredileni devamlı yapıp nehyedilenden sakınan, insanı adileştiren günahlardan kaçınan, davranışlarında hakkı arayıp yapılması gerekeni yapan, bu esnada dilini ve şahsiyetini zedeleyen sözleri ağzına almayan kimseye adil denir ve doğru sözlü olduğu kabul edilir.” 

(Subhi es-Salih, Hadîs İlimleri ve Hadîs Istılahları, çev. M. Yaşar Kandemir, Ankara: DİB Yayınları, 1906 s. 106.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."