TARİHSELCİ AHMAKLIĞIN HZ. EBUBEKİR DÖNEMİNDEKİ KÖKENİ VE ÖNCÜLERİ

 





Evet, aynı konuya devam ediyoruz, Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb”dan oldukları belirtilen iki kişinin talebine karşı sergilediği tavır için İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını tarihselcilerin istismarı konusuna..

Olayın kahramanları Uyeyne bin Hısn ile Akra’ bin Hâbis..

Uyeyne’nin nasıl biri olduğu, İslâm Ansiklopedisi‘ndeki ilgili maddede anlatılıyor:

… Resûl-i Ekrem, Uyeyne’ye [müellefe-i kulub olması hasebiyle] Hevâzinliler’den elde edilen ganimetten 100 deve ile Hz. Ali’nin Yemen’den gönderdiği külçe altının dörtte birini verdi. Bu dönemde artık İslâm’ı kabul ettiği anlaşılan Uyeyne, 9 yılının Muharrem ayında (Mayıs 630) hepsi kendi kabilesinden olan elli atlı ile zekât vermek istemeyen Benî Temîm üzerine gönderildi. …

Uyeyne, Resûlullah’ın vefatından sonra irtidad edip (İslam’dan dönüp) peygamber olduğunu iddia eden Tuleyha b. Huveylid el-Esedî’ye katıldı. Onun yanında savaşırken Hâlid b. Velîd tarafından esir alınıp Medine’ye götürüldü. Medine yollarında çocuklar kendisine, “Ey Allah düşmanı! İmandan sonra küfre mi düştün?” deyince o, daha önce de Allah’a inanmadığını söyledi; ancak tekrar İslâm’ı kabul etmesi üzerine Hz. Ebû Bekir tarafından salıverildi.

Uyeyne’nin, Zibrikân bin Bedr ve Akra‘ b. Hâbis’le birlikte Hz. Ebû Bekir’in yanına gelerek kendilerine arazi verilmesini istediği, halifenin de onlara buna dair bir belge verdiği kaydedilir. Fakat Hz. Ömer, İslâm’ın müellefe-i kulûbun desteğine ihtiyacı kalmadığını belirterek ellerindeki belgeyi yırtıp atınca Hz. Ebû Bekir’e şikâyet etmişlerse de bir sonuç alamamışlardır….

Kaba bir bedevî olarak tanınan Uyeyne’nin müslüman olmadan önce ve sonraki dönemlerde yaptığı kabalıklara dair birçok rivayet nakledilir.

Bir gün Hz. Peygamber’in yanına izinsiz girmiş, kendisine tepki gösterilince de hiçbir Mudarlı’dan [Kureyş’i de kapsayan Mudar kabilesi mensuplarından] izin almaya gerek görmediğini söylemiştir.

Örtünmeyle ilgili âyetlerin inmesinden önce Resûlullah’ın yanına geldiğinde Hz. Âişe’yi görmüş ve Resûl-i Ekrem’e münasebetsizce onu boşayıp daha güzel olan kendi karısını almasını teklif etmiştir. Buna öfkelenen Hz. Âişe onun kim olduğunu sorunca Resûlullah, “Ahmak bir adam, ancak kavmi ona itaat ediyor” cevabını vermiştir.

Bir defasında Hz. Peygamber, Uyeyne’nin karşıdan geldiğini görünce onu kötülemiş, fakat yanına geldiğinde iltifat edip güleryüz göstermiştir. Bunun sebebini soranlara da insanların en kötüsünün, şerrinden emin olunmak için kendisine izzet ve ikramda bulunulan kimse olduğunu belirtmiştir (Buhârî, “Edeb”, 38, 48, 82).

Resûl-i Ekrem’in, torunlarından birini öptüğünü görünce kendisinin on çocuğu olduğu halde hiçbirini öpmediğini söyleyen, bunun üzerine Hz. Peygamber’in hakkında, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” (Buhârî, “Edeb”, 18) dediği kişi de Uyeyne’dir. 

*

Mustafa Öztürk adlı yoz Türk için de şunu söyleyebiliriz: 

Ahmak bir adam, ama bu düzenin eğitim sistemi, onu üniversiteye kabul edip profesör yapmış.. Sağcısı solcusu, muhafazakârı laiki ile ne kadar düzen yanlısı Şeriat’ten hoşlanmayan tip varsa onu dinliyor. Televizyonlarını, gazetelerini ona açıyorlar.”

Bu arada şunu da belirtelim, ansiklopedinin Uyeyne ile ilgili maddesinde Zibrikān‘ın adına hatalı olarak yer verilmiş durumda..

Nitekim Zibrikân’la ilgili maddede şu söyleniyor:

… Öte yandan Zibrikān’ın ridde savaşları sırasında Akra‘ b. Hâbis’le birlikte Hz. Ebû Bekir’in yanına gidip Bahreyn’in haracını alma karşılığında kavminin itaatini temin edeceğine dair bilgide (DİA, II, 285) bir yanlışlık olmalıdır. Zira kaynakların çoğunda kendisi irtidad vak‘aları esnasında İslâm’a bağlılığından dolayı övüldüğü gibi bu hadisede Akra‘ b. Hâbis’le beraber gelen kişinin o değil Uyeyne b. Hısn olduğu zikredilmektedir.

Sıra geldi Akra’ya..

Yine TDV İslâm Ansiklopedisi‘nden okuyalım:

… Temîmliler Akra‘ın teşvikiyle aynı yıl, aralarında Akra‘ ile Uyeyne’nin de bulunduğu yetmiş seksen kişilik bir elçilik heyetini Hz. Peygamber’e gönderdiler. Bunlar (bir rivayete göre bunlardan Akra‘) Mescid-i Nebevî’ye girerek, “Ey Muhammed, dışarı çıksana!” diye bağırmışlar ve bu davranışlarından dolayı, “Hücrelerin arkasından sana bağıranların çoğu -senin yüce mertebeni- anlamayan kimselerdir. Eğer sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi şüphesiz onlar için daha iyi olurdu” (el-Hucurât 49/4-5) meâlindeki âyetlerle kınanmışlardı.

Resûlullah bir müddet sonra dışarı çıkınca Akra‘, “Ey Muhammed! Benim övdüğüm kimseler aziz, yerdiklerim de zelil olur” demiş, bunun üzerine Hz. Peygamber de, “İnsanları aziz ve zelil etmek yalnız Allah’a mahsustur” buyurmuştur.

Temîmliler daha sonra Hz. Peygamber’e şair ve hatipleriyle birlikte geldiklerini söyleyerek şiir ve hitabet müsabakası yapmak istediler. Bu teklifi önce kabul etmek istemeyen Hz. Peygamber onların ısrarı karşısında razı oldu. Yarışma sonunda müslüman şair ve hatiplerin üstünlüğünü kabul ederek müslüman oldular.

Akra‘ Hz. Ebû Bekir devrinde Hâlid b. Velîd’in yalancı peygamberlerle yaptığı bütün savaşlara katıldı. İrtidad olayları sırasında ez-Zibrikan ile Hz. Ebû Bekir’in yanına gelerek, “Bahreyn’in haracını bize verirsen biz de kavmimizin itaat ve bağlılığını garanti ederiz” deyince Hz. Ebû Bekir bu isteği kabul etti ve onlara bir belge verdi. Ancak durumdan haberdar olan Hz. Ömer derhal müdahale etti ve belgeyi yırttı….

Şimdi, Ebu Hamakat Mustafa Yoztürk’ün laflarına geri dönebiliriz.

Lafa, “Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken…” diyerek başlamış..

Âyet Kur’an‘da duruyor ama, özel olarak Uyeyne ve Akra’ için inmiş değil.

Eğer âyette bu iki adamın adı geçse, ve bunlara ölene kadar zekât veya haraçtan pay verilmesi, bir araziye göz koyduklarında isteklerinin geri çevrilmemesi gerektiği bildirilseydi, Mustafa’nın bu geri zekâlılık bile değil, hiç zekâlılık anlamına gelen sözlerini dikkate almak gerekebilirdi.

*

Ebu Hamakat ve etrafındaki ahmaklar topluluğu anlayamayacağı için “ilkokul” seviyesinde anlatalım:

Mesela Peygamber Efendimiz s.a.s., vefatından önce Suriye’ye göndermek üzere yola çıkardığı orduya, Üsame bin Zeyd r.a.’i komutan olarak atamıştı.

Daha sonraki seferlerde ona komutanlık görevi verilmedi. Üsame r.a. bunun üzerine kalkıp Hz. Ebubekir’e veya Hz. Ömer’e, “Resulullah beni komutan atamıştı, siz neden şimdi başkalarını atıyorsunuz, bana görev vermiyorsunuz?” diyemezdi.

Dememiştir.

Nitekim, Uyeyne ile Akra’ da, her ne kadar ahmak adamlarsa da, Hz. Ebubekir’e gidip Hz. Ömer’i şikayet ettiklerinde “Hz. Muhammed s.a.s. bize ihsanda bulunuyordu, sizin de bulunmanız lazım.. Sonra Kur’an’da müellefe-i kulub diye bir tabir var, işte biz müellefe-i kulubuz” demiş değiller.

“Sen mi halifesin yoksa Ömer mi?” diye akıllarınca Hz. Ebubekir’in duygularıyla oynayıp onu manipüle etmeye çalışmışlar.

Olayı (Hz. Ömer’in sözlerinden hareketle) ilgili ayetle süsleyenler (Ki Hz. Ömer ayetten hiç bahsetmiyor), sadece, onların gecikmiş avukatlığını yapacak kadar ahmak olan yoz Türk Mustafa ile mezhepdaşları (tarihselcilik mezhebi mensupları).

Akra’ ile Uyeyne sağ olsalardı “Bize ahmak diyorlar ama, bizden beteri varmış, halimize şükür” diyebilirlerdi.

*

Evet, Hz. Ömer’in bu tavrında Kur’an‘a ve Resulullah s.a.s.’in sünnetine bir aykırılık olsaydı, Hz. Ebubekir‘in (ve Medine’deki ashab topluluğunun) bunu onaylaması mümkün olmazdı.

Nitekim, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatının İslam’ı henüz özümseyememiş kabilelerin isyan etmesine yol açabileceğinden endişelenen ashab Hz. Ebubekir’e, “Üsame’yi şimdi Suriye’ye gönderme!” dediklerinde, “Resulullah’ın yola çıkardığı bir orduyu geri çevirmem” demişti.

Aynı şekilde, Hz. Ömer ve Hz. Ali de dahil olmak üzere herkes, halifeye (İslam devletine) “zekât yükümlülüğünün kalkması şartıyla itaat edeceklerini” söyleyen bedevîlere savaş açılmamasını teklif ettiklerinde Hz. Ebubekir r. a. bunu da kabul etmemiş, “Resulullah’a verdikleri bir deve yularını bile vermeseler savaşırım” demiştir.

Çünkü burada söz konusu olan şer’î hükümdü.

Hem de bunu, Üsame r. a. komutasındaki ordu Suriye’ye gitmişken ve akıbetlerinin ne olacağı bilinmezken, ve de Medine dinden dönenlerin saldırı tehdidi altındayken söylemiştir.

Şer’î hüküm, şartlar vs. yüzünden geçersiz hale gelmez.

*

Ebu Hamakat Mustafa, zırvalarını şöyle sürdürüyor:

İmam Maturidi bu olayı (Hz. Ömer’in tavrını) “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim.

Bilindiği gibi İmam Matüridî’nin tefsiri, öğrencilerine yaptığı takrirlerden oluşmaktadır. Yani verdiği derslerin, anlattıklarının yazıya geçirilip derlenmiş halidir. İmam oturup bizzat yazmış değildir. Yanlış aktarılmış olması ihtimali (zayıf da olsa) var. Doğru aktarılmışsa, İmam’ın burada meramını anlatırken yanlış ve “maksadını aşan” bir tabir kullanmış olduğu söylenmelidir. (Belki bu bile söylenemez. Bu noktaya bir sonraki yazıda inşaallah döneceğiz.)

Hz. Ömer, ne Kur’an’ın bir hükmünü neshetmeye yeltenmişti ne de Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sünnetine muhalefet etmişti, sadece, Hz. Ebubekir’in devlet başkanı sıfatıyla verdiği bir hükme (bağışa) muhalefette bulunmuş ve sonuçta onu ikna etmiştir.

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer’in haklı olduğu, isabetli düşündüğü kanaatine varmıştır. Onun, Hz. Ömer’in bir teklifini (ictihadını) Kur’an‘ın emrine ve Resulullah s.a.s.’in bir hükmüne (ya da vasiyetine) tercih etmesi mevzubahis değildir.

O, böylesi bir ayrımı yapamayacak ve hak bildiği hususlarda geri adım atacak birisi de değildir.

Dolayısıyla Hz. Ömer’in bu itirazı, sonuç itibariyle, Hz. Ebubekir’in hükmüne bile muhalefet değildir. Çünkü Hz. Ebubekir onun görüşünü kabul etmiştir.

*

Görüldüğü gibi, Ebu Hamakat Mustafa’ya göre, Uyeyne ahmağı ile Akra’ “akletmeyen”i (ayet-i kerimenin bildirdiği “la ya’kılûne” zümresinden Akra’Kur’an ve Sünnet’i doğru anlıyor, ona uygun bir talepte bulunuyor.

Hz. Ömer ise, Kur’an ve Sünnet’e aykırı davranıyor, kendi kafasına göre hareket ediyor. Hz. Ebubekir ile diğer ashab da, Kur’an ve Sünnet’in hükmünü bırakıyor, Hz. Ömer’in hükmüne tabi oluyor.

İşte, Ebu Hamakat Mustafa ile benzerlerinin Kur’an ve Sünnet’i anlamadaki muvaffakiyet derecesi buradan anlaşılabilir.

Aslında Uyeyne’den daha ahmak ve Akra’dan daha akılsız durumdalar.

Bu ahmak ve akılsız adamlar bir taraftan da Kur’an Müslümanlığından, aklın öneminden vs. bahsediyorlar. Gülmek mi lazım, ağlamak mı, kestirmek zor.

*

Beri tarafta da, bu ahmak ve akılsız adamların “Akıl da akıl, aman amaan akıl da akıl” diye zır deli gibi tempo tutmalarına, horon tepmelerine bakarak onları “aklın temsilcisi” zanneden “Ehlî (düzene uydurulup ehlileştirilmiş) Sünnet'çiler” var.

Bunların durumu daha içler acısı, akılsızlığa akıl adı verilmesi madrabazlığına aldanıyor, akılsızlık dururken akla savaş açıyorlar. Böylece Kur’an ve Sünnet’le de çelişiyorlar.

Güya bu çağdaş Uyeyne ve Akra’larla mücadele için akla karşı seferberlik ilan eden (bir kısmı cahil, bir kısmı da “derin görevli”) kendinden de, muhatabından da habersiz Don Kişotlar olarak kendilerini madara ediyor, gülünç duruma düşürüyorlar.

Karşılarındaki ahmak ve ebleh adamların pazarladığı akılsızlığa akıl unvanını vererek onları yüceltiyor, kendi ayaklarına kurşun sıkıyor, ve kendilerini alçaltıyorlar.

Kendi sakarlıkları kendilerinin hakkından geliyor, karşılarındakilerin onlara karşı fazladan birşey yapması ve söylemesi gerekmiyor.

*

Devam edeceğiz inşaallah.


TARİHSELCİYE GÖRE MÜELLEFE-İ KULÛBLUK, EMEKLİLİĞİ MÜMKÜN OLMAYAN BİR MESLEK MİDİR?

 



Önceki yazılarda belirttiğimiz gibi, Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb” konusundaki tavrıyla ilgili olarak İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını istismar etmeye çalışan tarihselci budalalar (başta da Mustafa Öztürk adlı ilahiyatçı yoz Türk), meselenin “zekât”la (ve dolayısıyla nesh konusu yapıldığı söylenen ayetle) ilgisiz olduğundan bile habersizler.

Cahillikleri inanılmaz boyutlarda.. Hakkında gerine gerine ahkâm kestikleri konuya ilişkin rivayetleri okumamışlar bile..

Ya da okumuşlar, fakat zekâları okuduklarını anlamaya yetmediği için hayal güçlerini devreye sokarak palavracılık sanatını dinî ilimlere uyarlamaya kalkışmışlar..

Şer’î hükümler tarihsel değildirler, evrensel ve ebedîdirler, fakat onlara konu olan zaman, zemin ve şahıslar tarihseldirler ve değişirler, bazen hiç mevcut da olmayabilirler.

Mesela hiç hırsızlık yaşanmadığında, ilgili ayet uygulanmaz. Bu, ayetin hükmünün kalkması anlamına gelmez.

Bunu bile anlayamayan azgelişmiş zekâlı tarihselciler, bazen hükme konu olan şahısların ya da yer ve zamanın değişmesini, hükmün değişmesi ya da değiştirilmesi zannedebilmektedirler.

*

İmdi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem eğer olayda adı geçen kişilerin (Akra’ ile Uyeyne) hayat boyu müellefe-i kulub sayılacağını söylemiş olsaydı, veya Kur’an’da bu adamların adı “daima müellefe-i kulub olarak kalacak insanlar” olarak geçseydi, Hz. Ömer’in tutumunun “müellefe-i kulub” kavramının geçtiği ayeti kendi içtihadı ile nesh etmesi anlamına geldiği söylenebilirdi.

Ve olay böyle olsaydı, ne o günkü halife Hz. Ebubekir Hz. Ömer’in görüşünü kabul ederdi ne de ashab buna razı olurdu.

Bu olayda Kur’an’ın hükmünün gereğinin yapılmaması değil, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir tasarrufunun tekrarlanmaması durumu vardır.

Ortadan kaldırılması bile değil, tekrarlanmaması..

Eğer söz konusu kişilerin istedikleri araziyi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha önce onlara vermiş olsaydı, ve Hz. Ömer de, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu onlara Müslümanlar’ın zayıf olduğu bir zamanda verdi, şimdi ise Müslümanlar (İslam devleti) güçlendi, o yüzden ellerinden geri alalım” deseydi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hükmünü iptal etmiş olduğu (Hadi nesh diyelim) söylenebilirdi.

Evet, bu olayda ne Kur’an’ın ilgili ayetine (Tevbe, 9/60) aykırılık var, ne de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine..

Ayete aykırılık yok, çünkü ayet zekâtla ilgili, arazi tahsisi ile ilgili değil..

Sünnet’e de aykırılık yok, çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu adamlara her zaman her istedikleri verilsin diye bir emri ya da onlara yönelik bir vaadi bulunmuyor.

*

Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem geçmişte bu adamlara ihsanda bulunurken bunu bir defaya mahsus olarak yapmış durumdaydı. Onlara gelecek için herhangi bir vaatte bulunmuş değildi.

Üstelik, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “müellefe-i kulûb” kapsamında kendilerine bağışta bulunduğu kişiler bu ikisiyle sınırlı da değildi. Uyeyne ile Akra’ya müellefe-i kulub olmaları hasebiyle Huneyn ganimetlerinden bağışta bulunduğu zaman, henüz müslüman olmadıkları halde Kureyş ileri gelenlerine ve bazı kabile reislerine de, aynı gerekçeyle bağışta bulunmuştu. Ebû Sûfyan b. Harb, Safvân b. Ümeyye, Uyeyne b. Hısn, Akra’ b. Habîs, Alkame b. Ulâse, Mâlik b. Avf en-Nasrî ve Abbas b. Mirdas’a 100’er, Kays b. Adiy es-Sehmî ile Saîd b. Yarbû’a da 50’şer deve bağışlanmıştı. Hakîm b. Hizam, Haris b. Hişâm el-Mahzûnî ve Huveytıb b. Abdi’l Uzza gibi zevata da aynı şekilde ganimetten pay verilmişti.

Şayet Uyeyne ile Akra’nın talebi yerinde birşey olsaydı, söz konusu Kureyş ileri gelenleri ile diğer zevata da aynı şekilde bağışta bulunmak gerekirdi. Fakat onların böyle bir talebi olmadı. 

Evet, bu iki şahsın talebi yerinde bir talep olsaydı, hem onlara, hem de diğer Arap ileri gelenlerine, ölümlerine değin zekâttan ve ganimetten pay vermek gerekirdi.

Mesela (Hz. Muaviye’nin babası) Ebu Süfyan r. a. “Hatırlarsanız Rasulullah s.a.s. bana 100 deve vermişti, siz de verin!” diyebilirdi.

Dememiştir.

Böyle boş bir talepte bulunma ahmaklığını ancak Uyeyne gibi bir müseccel ahmak ile Akra’ gibi anlamayan/akletmeyen (la ya’kılûn) biri dile getirebilirdi. Getirebilmiştir.

Ve, nesih ve içtihat gibi konularda böyle ahmakça bir akıl yürütüşle “hükümler yumurtlamak” da, ancak günümüz Uyeyne ve Akra’ları olan akılsız Ebu Hamakat Mustafa’lara yakışır.

*

Evet, burada “içtihat ile nesh”ten söz edilmesini gerektirecek bir durum yok.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bağışta bulunduğu veya sadaka verdiği herhangi bir kişi gelip Hz. Ebubekir’e “Rasulullah bana şu kadar sadaka vermişti, sen de ver” dediğinde Hz. Ebubekir vermeyince sail (isteyen) ile ilgili nasslar içtihatla nesh edilmiş mi olurdu?!

Onun bu tavrı “ayetin içtihat ile neshi” anlamına mı gelirdi?!

*

Müellefe-i kulub (kalpleri te’lif olunanlar, ısındırılanlar) kavramı üzerinde de durmak gerekiyor.

Te’lîf, “biraraya getirme, uzlaştırma, birleştirme” demektir. Kitap vs. yazımı için te’lîf kelimesinin kullanılması da bu sözlük anlamından kaynaklanıyor.

İmdi, bir adamın müellefe-i kulubdan kabul edilmesi demek, kalbindeki müslümanlara yönelik antipatinin izale olacağının, onun yerini sempatinin alacağının, te’lîfin gerçekleşeceğinin beklenmesi demek olur.

Te’lîf (uzlaşma, birleşme, biraraya gelme, ısınma) gerçekleştiği zaman da “müellef” olma durumu ortadan kalkar. Çünkü, ısınmış olanı ısıtmaya çalışmak abes olur. Gereksiz, amaçsız ve hikmetsiz bir çabadır.

Eğer te’lîf hiç gerçekleşmiyorsa, o zaman da kalbi “müellef”lik vasfı taşımayan biri “müellefe-i kulub”dan kabul edilmiş olur. Bu da firaset ve basiret eksikliği anlamına gelir.

O halde, doğası gereği müellefe-i kulub uygulaması süresiz olamaz ve bir adamın hayatı boyunca bu gruptan biri gibi telakki edilmesi düşünülemez.

Yani müellefe-i kulubdan sayılma olayı ya kalbin te’lîfiyle ya da te’lîf olma durumunun yaşanmayacağının tecrübe ile anlaşılması yüzünden son bulma durumundadır.

Dolayısıyla, Hz. Ömer’in söz konusu adamlara yönelik tutumunu, (adamların talebi ilgili ayetin kapsamına girseydi bile) ayete yönelik bir içtihat değil, söz konusu şahısların “müelleflik” vasfına yönelik bir içtihat kabul etmek daha uygun olurdu.

*

Kur'an'daki hükümler hakkında içtihatta bulunup onları değiştirebilirsiniz, fakat iki tane harîs, menfaatperest ve açgözlü ham adamın müellefe-i kulubluk vasfı değiştirilemez, içtihat konusu yapılamaz, onların bu vasfı ayetlerden bile daha üstün ve önemli "sabite", değişmez hakikat, "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilke"dir, öyle mi?!

Böyle midir?!

Tarihselci soytarılık, andavallık ve dangalaklık için böyle..

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


DEPREM VE YANLIŞ BİLİNEN ‘SÜNNETULLAH"

 



(Kaynak: https://tenbih.wordpress.com/2020/02/02/deprem-ve-yanlis-bilinen-sunnetullah/)

*

Prof. Faruk Beşer, Yeni Şafak gazetesinde üç yıl önce yayınlanan bir yazısında şöyle diyordu:

Bu haftaki hutbe bende bazı çağrışımalar yaptığı için düşündüklerimi yazayım dedim. Hutbenin bazı cümleleri şöyle:

“Kâinatın düzeni ve işleyişi ‘Sünnetullah’ denilen ilâhî kanunlara göre cereyan eder. Cenabı Hak bu kanunları sonsuz kudretiyle ve ilmiyle belirlemiştir. Deprem de ilahî kurallara uygun biçimde meydana gelir. İnsanoğlu depreme engel olamaz; depremin zamanına ve şiddetine müdahale edemez… Sonrasında ise imanı gereği, teslimiyet ve tevekkül ile hareket eder”. Bu ifadelere elbette mutlak anlamda yanlış diyemeyiz. Ancak ….

“Kâinatın düzeni ve işleyişi ‘Sünnetullah’ denilen ilâhî kanunlara göre cereyan eder” şeklindeki söz, kesin olarak yanlıştır.

Çünkü, sünnetullah olsalardı, hiç değişmezlerdi.

Sünnetullah’ın özelliği, “değişmez” oluşudur:

“(Bu,) Allah’ın öteden beri sürüp giden sünnetidir. Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih, 48/23)

Bu ‘değişmezlik‘, başka ayetlerde de vurgulanır: İsra, 17/77; Ahzab, 33/62; Fatır, 35/43.

Söz konusu hutbede belirtilen “kâinat düzeni ve işleyişi” ise, değişebilir, değişir.

Mesela, peygamberlerin mucizeleri olarak değiştirildikleri olmuştur. Ateş, Hz. İbrahim için yakmaz hale gelmiştir. Ashab-ı Kehf, yemeden içmeden 300 yıl uyumuş, hayatta kalabilmiştir. Hz. İsa, Allahu Teala’nın izniyle ölüleri diriltmiştir.

Sünnetullah’ın tabiattaki/doğadaki maddî düzenlilikleri değil, kâfirlerin anlayamadıkları ya da anlamak istemedikleri “sosyal durumlar”ı kapsadığını görüyoruz:

“Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu (sünneti) bekliyorlar. Sen Allah’ın sünnetinde/kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.” (Fatır, 35/43)

Misalle anlatalım..

PKK‘yı MİT‘in kurdu(rdu)ğu birçokları tarafından dile getirilmiş durumda.

Burada, Kürtler’e kurulmuş kötü bir tuzak vardı. 1970’li yıllarda yasadışı onlarca Kürt örgütü mevcuttu, ve bunların başları, devletin gizli kontrolü ve desteği çerçevesinde faaliyet gösteren PKK tarafından ezilecekti. Tabiri caizse “iti ite kırdıracaklar”, zahmetsizce derenin taşı ile aynı derenin kuşu vurulacak, maşalar varken eller yakılmayacaktı.

Ancak, kötü tuzak, “derin devlet” akılsızlığına pahalıya mal oldu.

Çünkü, “damarlarındaki asil kanla” büyüklük taslayan, Türklüğüyle gurur duyan bir kişinin dünyaya bedel olduğunu zanneden bu beyinsiz boş kafalar, gidip Sünnetullah’a tosladı. PKK bir süre sonra yabancıların kontolüne girdi, ve derin devlet akılsızlığı, kendi ürettiği Frankeştayn’la başedemez hale geldi.

*

Bir başka misal.. FETÖ..

Devletçilik ve milliyetçilik yaptırdıkları, “Devlet-i Ebed Müddet” başlığıyla şiirimsiler bile karalattıkları Fethullah eliyle “Siyasal İslamcılık” adını verdikleri gerçek Müslümanlığın önünü keseceklerdi.

İslam’a meyilli gençleri; sahte keramet öyküleriyle destekledikleri, sözde aranıyor fakat bulunamıyor gibi gösterip efsaneleştirdikleri Fethullah‘ın ağına düşürecekler, böylece “radikal dinci” hareketlerin alanını daraltacaklardı.

Bu çark, 1970 ve 80’lerde sorunsuz işledi. 90’lara gelindiğinde ise Fethullah “küresel” oynamaya başladı.

Daha doğrusu, derin akılsızlık, “din istismarı”nı küresel alana taşımaya, Batılılar tarafından “ılımlı, tehlikesiz” kabul edilecek “TSE damgalı bir sözde İslamî hareket” vasıtasıyla uluslararası alanda “kamu diplomasisi” yürütmeye, “yumuşak güç” kullanmaya heveslendi.

Batılılar’ı ürkütmemek için de Fethullah’a “dinler arası diyalog” vs. türküleri söylettirildi. Ancak, bu “oyun”un sonu çok kötü bitti. “Oyun” kurduklarını zanneden geri zekâlılar, bir zaman sonra, Hristiyan Batı’nın oyununa geldiklerini anladılar.

Fethullah, Türkiye’deki “sahici, gerçek” İslamcılığın önünü kesmesi, başına bela olması için “icat edilmişti”, fakat asıl, kendisini “laboratuvarda üreten” efendilerinin başına bela oldu.

Sünnetullah, hükmünü icra etti..

*

Bu misalleri fazla uzatmadan esasa dönelim.

İlyas Çelebi, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme aldığı "Sünnetullah" maddesinde şöyle diyor:

Sünnetullahın toplum yasaları yerine evrende geçerli olan tabiat kanunları şeklinde açıklanması (Şâmil İslâm Ansiklopedisi, V, 463-465) bu kavramın Kur’an’daki kullanımına uymamaktadır.

Geçmişte İslâm uleması, bunun farkında oldukları için, tabiattaki düzenlilikler için “sünnet” değil “âdet” tabirini kullanmışlardı.

Çelebi’den okumaya devam edelim:

III. (IX.) yüzyıldan itibaren felsefenin İslâm dünyasına girmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni problemlerin başında varlık meselesi yer alıyordu. Ontolojide var oluşu kadar işleyişi de önemli sayılan âlemin sahip olduğu düzenin mekanik ve determinist kanunlara tâbi olup olmadığı, tâbi değilse ondaki nizam ve sürekliliğin nasıl açıklanacağı felsefecilerle kelâmcılar arasında tartışılan meselelerden birini teşkil etmiştir. Kelâmcılar, deizme [tabiatın işleyişine ve kullara müdahale etmeyen bir Tanrı inancına] götüreceği endişesiyle [doğadaki] söz konusu işleyişin belirlenmiş (determiné) olmadığını söyleyip bu konuda âdet kelimesini kullanmış [Determinizm son tahlilde kadercilik anlamına gelse de, İslam’ın kader anlayışı ile determinizm aynı şey değildir. Böylesi “Tanrısız” bir determinizm mesela Marksizm‘de vardır ve tabiatın tanrılaştırılması, doğaya/maddeye tanrısal nitelikler atfedilmesi anlamına gelir], böylece literatüre sünnetullah ile eş anlamlı olarak “âdetullah” tabiri girmiştir. Âdetullah, tabiat kanunlarının zorunluluğunu gerektirmediği ve tabiat üstü bir iradeyi çağrıştırdığı için mûcizeye imkân sağlıyordu [mucizeyi açıklıyordu]. Rummânî (en-Nüket, s. 102-103) ve Hattâbî (Beyânü iʿcâzi’l-Ḳurʾân, s. 20) gibi kelâm, tefsir ve hadis âlimleri fizik kanunlarını ifade etmek için yalın durumda âdet kelimesine yer vermiş [sadece ‘âdet’ tabirini kullanmış], İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî (el-Lümaʿ, s. 57) ve Gazzâlî (Tehâfütü’l-felâsife, s. 225-237) başta olmak üzere kelâm âlimlerinin çoğunluğu ise âdet kelimesini Allah’a izâfe ederek [‘âdetullah’ şeklinde] kullanmıştır. Aydınlanma dönemi ve sonrasındaki felsefî eğilimlerin, özellikle XIX. yüzyılın sonlarına doğru pozitivizmin determinizmi [Tanrısız doğa kaderciliğini] öne çıkaran evren tasavvuru üzerine müslüman âlimler sünnetullah ve fıtrat terimlerini tekrar gündeme getirmişlerdir. …

Doğuştan medenî bir varlık olan insan için belirlenmiş sosyal kanunlar (sünnetullah) vardır. 

 *

Evet, tabiat kanunları adı verilen düzenlilikler değişebilir, veya işlemez hale gelebilir, fakat sünnetullah asla değişmez.

Mesela, peygamberler bile başkalarına “kötü tuzak” kurmuş olsalar, bundan kendileri zarar görürler (Yapmazlar, o başka).

Tarih-i Taberî’de şu satırlar yer almaktadır:

… Ömer bin Hattab, Tanrı Elçisi’ne, “[Bedir Savaşı’nda esir düşen müşrik önde gelenlerinden] Süheyl bin Amr’ın iki alt ön dişini çekip çıkarttır ki, hiçbir vakit toplantılarda senin aleyhinde nutuklar söylemesin” dediğinde Tanrı elçisi, “Ben onun azalarını yolarak zararlandıracak değilim. Ben peygamber olsam bile [olduğum halde], Tanrı benim azalarımı yolar, koparır buyurdu.

(Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, C. 4, çev. Z. K. Ugan ve A. Temir, 3. b., İstanbul: MEB Yayınları, 1992, s. 319-20)

Değil "Mevzubahis olan vatansa insan hakları, işkence yasağı vs. teferruattır" diyen yerli-milli "laik devlet"çi vatansever olman, peygamber bile olsan böyledir.

*

Faruk Beşer’in şu ifadeleri önemli bir noktaya temas ediyor:

… Deprem, sel felaketi ve fırtına gibi olayların, bilimin ulaştıklarının ötesindeki kesin sebeplerini biz bilemeyiz. Adapazarlılar şöyle yaptı, Allah da depremle onların cezası verdi diyemeyiz. Çünkü Allah’ın bunu neden yaptığını biz bilmiyoruz. Hangi hatamızın onun terazisinde ne ağırlıkta bir sebep sayıldığını bilemeyiz.

Bununla birlikte, yine Beşer’in de belirttiği gibi, belâ ve musibetler ile günahlar arasında hiçbir ilişki yokmuş gibi de konuşamayız.

وَذَرُوا ظَاهِرَ الْاِثْمِ وَبَاطِنَهُۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْسِبُونَ الْاِثْمَ سَيُجْزَوْنَ بِمَا كَانُوا يَقْتَرِفُونَ

﴿١٢٠﴾

“Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerdir.” (En’am, 6/120)

* 

Hadîs-i şerîfler:

“Devlet malı belirli çevrelerin menfaati yapıldığı, emanet ganimet ve zekât angarya sayıldığı, ilim dinden başka gaye (geçim, unvan, meslek, şöhret vs.) için tahsil edildiği, kişi karısına itaat edip annesine asi olduğu ve dostunu kendisine yaklaştırıp babasını uzaklaştırdığı, mescidlerde gürültüler başgösterdiği, fâsık kimsenin kabilenin (toplumun) başına geçtiği ve aşağılık adamın milletin lideri olduğu, şerrinden korkulduğu için kişiye ikramda bulunulduğu, şarkıcı kadınlar ve çalgı âletleri türediği, şaraplar içildiği ve bu ümmetin sonunda gelenler evvel gelenleri lânetlediği zaman; (işte o zaman) kızıl bir rüzgâr, zelzele, yere batma, şekil değiştirme, taşlanma ve ipi kopan bir kolyenin tanelerinin birbiri ardı sıra gitmesi gibi birbirini takip eden alâmetler (kıyamet alâmetleri) beklesinler.” (Tirmizî)  

“Şüphesiz ki kıyametin önünde yalancılar zuhur edecektir (Yalan yaygınlaşacak, adına psikolojik savaş, reklam, siyasal propaganda vs. diyerek bunu meslekî başarı ve meziyet gibi görecekler).” (Müslim)


HZ. ÖMER R. A., İMAM MATÜRİDÎ VE MÜELLEFE-İ KULÛB

 



Evet, tarihselci diye bilinen hristiyan ve yahudi taklitçisi modernist ilahiyatçılar, İmam Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” kavramını dillerine doluyor, sanki kendi tarihselcilikleri ile İmam’ın kastettiği şey aynıymış gibi konuşuyorlar.

Bilindiği gibi İmam bu kavramı Hz. Ömer r. a.’in (daha doğrusu Hz. Ebubekir r. a.’in) bir icraatı bağlamında dile getiriyor.

Olayı Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde müellefe-i kulûbla ilgili ayeti (Tevbe, 9/60) tefsir ederken şöyle anlatıyor:

Müellefe-i kulûb: Yani kalbleri İslâm dinine ısındırılacak olanlar. Çeşitli rivayetlerden çıkan sonuca göre, bunlar başlıca üç kısım idiler.

Bir kısmı bazı azılı kâfirler idi ki Resulullah, bunların şerlerini defetmek ve müslümanlara eziyetlerini önlemek, diğer kâfirler ile müşriklere ve zekât vermek istemeyenlere karşı çıkmalarını sağlamak ve İslâm tarafını tutmaları için böyle ihsan ve yardımlarla kendilerini İslâm'a meyilli kişiler yapardı.

Diğer bir kısmı ise kabile reisi ve ileri gelen kimseler durumunda idi ki Hz. Peygamber, bunlara bol bol ikram ve ihsanda bulunur, kendi kabilelerinden İslâm'a girenlere eza ve cefa etmelerini önlemeye çalışırdı. Kendilerinin ve emrindekilerin İslâm'a girmeleri ve İslâm'da sebat etmeleri gibi bir takım İslâmî amaçlar ve maslahatlar gözetilirdi.

Üçüncü bir kısım da İslâm'a yeni girmiş, niyetleri ve iradeleri henüz iyice pekişmemiş olan zayıf karakterli kişiler idi ki, fakir ve muhtaç olmasalar da kalbleri iyice İslâm'a ısınsın, imanları pekişsin ve İslâm'ı iyice benimsesinler diye özellikle fazla fazla ikram ve ihsan görüyorlardı. Ki Uyeyne b. Hısn, Akra' b. Hâbis ve Abbas b. Mirdas bunlar arasındaydı.

İşte "müellefetü'l-kulub" sıfatı her üç kısma da verilir.

Üçünde de durumun gereğine göre, İslâm'a hizmet ile cihadın mânâsı ve fakir fukaranın çıkarlarının gözetilmesi ve korunması gibi hikmetler söz konusudur.

Bununla beraber Hz. Peygamber tarafından birinci kısma verilen ihsan ve yardımların resmî sadakalardan (zekâttan) verildiği hakkında sarih ve kesin bir rivayet yoktur. Rivayetler bunun ganimetlerden verildiğini gösteriyor. Büyük bir ihtimalle bunun "Biliniz ki, ganimet olarak elde ettiğiniz bir şeyin beşte biri muhakkak ki, Allah ve Resulü'ne aittir..." (Enfâl, 8/41) âyetinin hükmünce, bilhassa Hz. Peygamber'in [devletin] hissesi olan beşte birden verilmiş olmasıdır ki, bu da onun öz malıdır [onun tasarrufundadır].

Bundan dolayıdır ki, İmam Şafii gibi diğer bazı imamlar buradaki "müellefetü'l-kulub" vasfının, gayr-i müslimlere değil, müslümanlara ait olduğu görüşünü savunmuşlardır.

Bundan başka Hz. Ebu Bekir'in hilafeti sırasında yukarıda adı geçenlerden Uyeyne b. Hısn ile Ekra' b. Habis, ki ikisi de Necid'li idiler, gelmişler "Ey Allah'ın Resulü'nün halifesi, bizim tarafta otsuz, işe yaramaz bir kıraç arazi var, onu bize ver, tahsis et" demişler. Hz. Ebu Bekir de o araziyi onlara ikta' [mülkiyeti devlette, kullaım hakkı onlarda olma] yoluyla tahsis eylemiş ve buna dair bir de yazılı belge düzenleyip, şahitlere imzalatmış. Fakat o anda orada hazır olanlar arasında Hz. Ömer yoktu. Bu ikisi şahit olsun diye Ömer'e vardılar, durumu anlattılar. Hz. Ömer bunu işitince yazılmış olan yazıyı ellerinden aldı ve yırttı attı. Dedi ki: "Resulullah sizi İslâm'a ısındırıyordu ve o gün müslümanların sayısı azdı. Şimdi ise Allah Teâlâ müslümanların sayısını çoğalttı. Gidiniz gücünüz yettiği kadar çalışıp çabalayınız, siz size düşeni yaparsanız Allah da sizi gözetir."

Bunun üzerine öfkelenerek Hz. Ebu Bekir'e müracaat ettiler. “Halife sen misin, Ömer mi?" dediler. Ebu Bekir de "(Eğer) isterse (halifeliği kabul ederse) odur" dedi, bu konuda Ömer'e muvafakat ettiğini göstermiş oldu. Onun yaptığını yanlış bulmadı, ashabtan karşı çıkan ve yanlış bulan kimse de olmadı.

Bundan şu hukukî sonuç çıkar ki, Hz. Ebu Bekir iktaı (bağışı) yapmış ve hatta imzalamışken sonradan Hz. Ömer'in bunu engelleme işini yanlış bulmayarak, kendi kararından rücu eylemiştir. Bu şuna delalet eder: Demek ki, bu meselede Hz. Ömer'in hatırlattığı mânâ ve maksadı derhal anlayıp tasdik etmiştir. Yani "müellefetü'l-kulub"a yapılan özel bağışlar ehl-i İslâm'ın azınlıkta olduğu zamanlara mahsus bir uygulamadır. Ve bunda ictihada mesağ yoktur. Zira Ebu Bekir ictihada yol görse idi imza ettiği bir hükmün feshini caiz görmezdi. Ashaptan bunu inkâr eden kimse çıkmayınca da mesele sosyal bir mahiyet almış olur [icma teşekkül etmiş olur].

Merhum Elmalılı’nın anlattıkları, birçok hususun açıklığa kavuşmasını sağlıyor.

Herşeyden önce, söz konusu olay zekât dağıtımıyla ilgisiz.. Adamlar bir arazinin kendilerine tahsisini istiyorlar.

Buradan şu sonuç çıkar: Hz. Ömer’in itirazı, müellefe-i kulûbla ilgili ayet çerçevesinde değerlendirilemez.

Çünkü Hz. Ömer, bu adamlara verilen bir zekâta itiraz etmiş değil.

İtiraz ettiği husus ile ilgili bir ayet mevcut olsaydı, mesela “Sizden olan ulu’l-emr, müellefe-i kulûba arazi tahsisi yapabilir” denilseydi, işte o zaman, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûbla ilgili o ayet hakkında bir içtihatta bulunmuş olduğu belki söylenebilirdi.

Burada mevzubahis olan, “müellefe-i kulûb”a verilecek zekât olmadığı için, Hz. Ömer’in Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayeti hakkında (nesh olarak adlandırılabilecek veya adlandırılmayabilecek) bir içtihat yaptığı söylenemez.

Dolayısıyla “içtihat ile nesh”ten söz etmek de gereksizdir.

Olay sadece, müellefe-i kulûb sınıfına girdiği kabul edilebilecek kişilerin birtakım taleplerine maslahat (kamu yararı) icabı olumlu cevap verilip verilmemesiyle ilgili..

Ve bu konuda emredici açık bir nass (ayet ya da hadîs) yok..

*

Bu olay vesilesiyle söyledikleriyle Hz. Ömer, müellefe-i kulûb kavramına açıklık getiriyor. Herhangi bir nass hakkında içtihatta bulunmuyor.

Böylece, ayetteki ibareyi (müellefe-i kulûb kavramını) anlamamızı sağlıyor. Ayeti tefsir ediyor. (Ki İmam Matüridî’ye göre ayetleri tefsir etme ehliyeti ve yeterliliğine sahip olanlar ancak ashabdır.)

Elmalılı rh. a.’in dikkat çektiği gibi, Hz. Ebubekir r. a., Hz. Ömer’in ayette geçen kavramın manasını ortaya koyduğunu fark ettiği için, buna aykırı bir içtihat yapamayacağını, “mevrid-i nassta içtihada mesağ olmadığını” göz önünde tutarak onun görüşünü onaylıyor.

Eğer, söz konusu şahıslara böylesi bir bağışta bulunmasının caiz olduğunu düşünseydi, Hz. Ömer’in itirazını dikkate almazdı, alamazdı. Çünkü vaadinden, verdiği sözden dönmek (haram olan hususlar dışında) caiz değildir, haramdır, ve münafıklık alâmetidir:

“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ/17/34)

Bu noktaya daha önce Cessas da dikkat çekmiş bulunuyor: 

"Cessâs da Hz. Ebû Bekir’in kararından dönmesini, Hz. Ömer’in yaptığı hatırlatmayı anlamış olmasına bağlamaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kararını değiştirmesini, bu konuda ictihadı uygun görmediğinin ispatı olarak görür. Aksi durumda âyetin yürürlükte olan hükmünü fesh etmeyi caiz görmüş olacağına dikkat çeker." (el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, C. III, s. 161.)

(Fikret Gedikli, “İctihad İle Nesh’in İmkânına Dair”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 24, Sayı: 84, Güz 2020, s. 281.)

*

İmdi, müellefe-i kulûb kavramına Hz. Ömer’in işaret ettiği şekilde (ve merhum Elmalılı’nın izahı veçhile) bir kayıt ve şart getirmediğinizde, kavramı mutlak olarak aldığınızda, bütün kâfirleri ve İslam’a yeni girmiş herkesi “müellefe-i kulûb” saymanız gerekir.

Bu durumda zekât, ayet-i kerimede sayılan diğer sınıfları geçtik, müellefe-i kulub sayılan insanların hepsine bile yetmeyecek, ancak küçük bir kısmının talebine cevap verebilecektir.

Kavramı Hz. Ömer’in işaret ettiği şekilde doğru anladığımızda ise taşlar yerine oturur. 

Madem ki müellefe-i kulub denilen insanlara zekât verilmesi ve bağışta bulunulması, İslam’a girmeleri muhtemel insanları olumsuz etkileyebilmelerinden ve sözlerinin geçtiği toplumlarda yeni müslüman olanlara zarar verebilecek olmalarından kaynaklanıyor, onlar etkilerini yitirdiği ve İslam devleti tam otorite tesis ettiğinde, onların zaten istikballerini ve menfaatlerini İslam devleti ile işbirliği yapmakta görecekleri hususu dikkate alınmalıdır.

Onlara özel muamele yapılması, İslam toplumunun (ümmetin) maslahatı (kamu yararı) içindi.. İslam devletinin güçlenip tam otorite tesis ettiği bir zamanda onlara özel muamele yapılmasında ise herhangi bir kamu yararı ve ümmetin çıkarı söz konusu olmamaktadır.

Tam aksine, ümmetin malı, belirli kişilerin özel çıkarları için heder edilmiş, kamu, zarara uğratılmış, emanete riayet hususunda ihmalkârlık gösterilmiş olur.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."