TARİHSELCİYE GÖRE MÜELLEFE-İ KULÛBLUK, EMEKLİLİĞİ MÜMKÜN OLMAYAN BİR MESLEK MİDİR?

 



Önceki yazılarda belirttiğimiz gibi, Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb” konusundaki tavrıyla ilgili olarak İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını istismar etmeye çalışan tarihselci budalalar (başta da Mustafa Öztürk adlı ilahiyatçı yoz Türk), meselenin “zekât”la (ve dolayısıyla nesh konusu yapıldığı söylenen ayetle) ilgisiz olduğundan bile habersizler.

Cahillikleri inanılmaz boyutlarda.. Hakkında gerine gerine ahkâm kestikleri konuya ilişkin rivayetleri okumamışlar bile..

Ya da okumuşlar, fakat zekâları okuduklarını anlamaya yetmediği için hayal güçlerini devreye sokarak palavracılık sanatını dinî ilimlere uyarlamaya kalkışmışlar..

Şer’î hükümler tarihsel değildirler, evrensel ve ebedîdirler, fakat onlara konu olan zaman, zemin ve şahıslar tarihseldirler ve değişirler, bazen hiç mevcut da olmayabilirler.

Mesela hiç hırsızlık yaşanmadığında, ilgili ayet uygulanmaz. Bu, ayetin hükmünün kalkması anlamına gelmez.

Bunu bile anlayamayan azgelişmiş zekâlı tarihselciler, bazen hükme konu olan şahısların ya da yer ve zamanın değişmesini, hükmün değişmesi ya da değiştirilmesi zannedebilmektedirler.

*

İmdi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem eğer olayda adı geçen kişilerin (Akra’ ile Uyeyne) hayat boyu müellefe-i kulub sayılacağını söylemiş olsaydı, veya Kur’an’da bu adamların adı “daima müellefe-i kulub olarak kalacak insanlar” olarak geçseydi, Hz. Ömer’in tutumunun “müellefe-i kulub” kavramının geçtiği ayeti kendi içtihadı ile nesh etmesi anlamına geldiği söylenebilirdi.

Ve olay böyle olsaydı, ne o günkü halife Hz. Ebubekir Hz. Ömer’in görüşünü kabul ederdi ne de ashab buna razı olurdu.

Bu olayda Kur’an’ın hükmünün gereğinin yapılmaması değil, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir tasarrufunun tekrarlanmaması durumu vardır.

Ortadan kaldırılması bile değil, tekrarlanmaması..

Eğer söz konusu kişilerin istedikleri araziyi Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem daha önce onlara vermiş olsaydı, ve Hz. Ömer de, “Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu onlara Müslümanlar’ın zayıf olduğu bir zamanda verdi, şimdi ise Müslümanlar (İslam devleti) güçlendi, o yüzden ellerinden geri alalım” deseydi, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bir hükmünü iptal etmiş olduğu (Hadi nesh diyelim) söylenebilirdi.

Evet, bu olayda ne Kur’an’ın ilgili ayetine (Tevbe, 9/60) aykırılık var, ne de Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetine..

Ayete aykırılık yok, çünkü ayet zekâtla ilgili, arazi tahsisi ile ilgili değil..

Sünnet’e de aykırılık yok, çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bu adamlara her zaman her istedikleri verilsin diye bir emri ya da onlara yönelik bir vaadi bulunmuyor.

*

Peygamber Efendimiz sallalallahu aleyhi ve sellem geçmişte bu adamlara ihsanda bulunurken bunu bir defaya mahsus olarak yapmış durumdaydı. Onlara gelecek için herhangi bir vaatte bulunmuş değildi.

Üstelik, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in “müellefe-i kulûb” kapsamında kendilerine bağışta bulunduğu kişiler bu ikisiyle sınırlı da değildi. Uyeyne ile Akra’ya müellefe-i kulub olmaları hasebiyle Huneyn ganimetlerinden bağışta bulunduğu zaman, henüz müslüman olmadıkları halde Kureyş ileri gelenlerine ve bazı kabile reislerine de, aynı gerekçeyle bağışta bulunmuştu. Ebû Sûfyan b. Harb, Safvân b. Ümeyye, Uyeyne b. Hısn, Akra’ b. Habîs, Alkame b. Ulâse, Mâlik b. Avf en-Nasrî ve Abbas b. Mirdas’a 100’er, Kays b. Adiy es-Sehmî ile Saîd b. Yarbû’a da 50’şer deve bağışlanmıştı. Hakîm b. Hizam, Haris b. Hişâm el-Mahzûnî ve Huveytıb b. Abdi’l Uzza gibi zevata da aynı şekilde ganimetten pay verilmişti.

Şayet Uyeyne ile Akra’nın talebi yerinde birşey olsaydı, söz konusu Kureyş ileri gelenleri ile diğer zevata da aynı şekilde bağışta bulunmak gerekirdi. Fakat onların böyle bir talebi olmadı. 

Evet, bu iki şahsın talebi yerinde bir talep olsaydı, hem onlara, hem de diğer Arap ileri gelenlerine, ölümlerine değin zekâttan ve ganimetten pay vermek gerekirdi.

Mesela (Hz. Muaviye’nin babası) Ebu Süfyan r. a. “Hatırlarsanız Rasulullah s.a.s. bana 100 deve vermişti, siz de verin!” diyebilirdi.

Dememiştir.

Böyle boş bir talepte bulunma ahmaklığını ancak Uyeyne gibi bir müseccel ahmak ile Akra’ gibi anlamayan/akletmeyen (la ya’kılûn) biri dile getirebilirdi. Getirebilmiştir.

Ve, nesih ve içtihat gibi konularda böyle ahmakça bir akıl yürütüşle “hükümler yumurtlamak” da, ancak günümüz Uyeyne ve Akra’ları olan akılsız Ebu Hamakat Mustafa’lara yakışır.

*

Evet, burada “içtihat ile nesh”ten söz edilmesini gerektirecek bir durum yok.

Mesela Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in bağışta bulunduğu veya sadaka verdiği herhangi bir kişi gelip Hz. Ebubekir’e “Rasulullah bana şu kadar sadaka vermişti, sen de ver” dediğinde Hz. Ebubekir vermeyince sail (isteyen) ile ilgili nasslar içtihatla nesh edilmiş mi olurdu?!

Onun bu tavrı “ayetin içtihat ile neshi” anlamına mı gelirdi?!

*

Müellefe-i kulub (kalpleri te’lif olunanlar, ısındırılanlar) kavramı üzerinde de durmak gerekiyor.

Te’lîf, “biraraya getirme, uzlaştırma, birleştirme” demektir. Kitap vs. yazımı için te’lîf kelimesinin kullanılması da bu sözlük anlamından kaynaklanıyor.

İmdi, bir adamın müellefe-i kulubdan kabul edilmesi demek, kalbindeki müslümanlara yönelik antipatinin izale olacağının, onun yerini sempatinin alacağının, te’lîfin gerçekleşeceğinin beklenmesi demek olur.

Te’lîf (uzlaşma, birleşme, biraraya gelme, ısınma) gerçekleştiği zaman da “müellef” olma durumu ortadan kalkar. Çünkü, ısınmış olanı ısıtmaya çalışmak abes olur. Gereksiz, amaçsız ve hikmetsiz bir çabadır.

Eğer te’lîf hiç gerçekleşmiyorsa, o zaman da kalbi “müellef”lik vasfı taşımayan biri “müellefe-i kulub”dan kabul edilmiş olur. Bu da firaset ve basiret eksikliği anlamına gelir.

O halde, doğası gereği müellefe-i kulub uygulaması süresiz olamaz ve bir adamın hayatı boyunca bu gruptan biri gibi telakki edilmesi düşünülemez.

Yani müellefe-i kulubdan sayılma olayı ya kalbin te’lîfiyle ya da te’lîf olma durumunun yaşanmayacağının tecrübe ile anlaşılması yüzünden son bulma durumundadır.

Dolayısıyla, Hz. Ömer’in söz konusu adamlara yönelik tutumunu, (adamların talebi ilgili ayetin kapsamına girseydi bile) ayete yönelik bir içtihat değil, söz konusu şahısların “müelleflik” vasfına yönelik bir içtihat kabul etmek daha uygun olurdu.

*

Kur'an'daki hükümler hakkında içtihatta bulunup onları değiştirebilirsiniz, fakat iki tane harîs, menfaatperest ve açgözlü ham adamın müellefe-i kulubluk vasfı değiştirilemez, içtihat konusu yapılamaz, onların bu vasfı ayetlerden bile daha üstün ve önemli "sabite", değişmez hakikat, "değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilke"dir, öyle mi?!

Böyle midir?!

Tarihselci soytarılık, andavallık ve dangalaklık için böyle..

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


DEPREM VE YANLIŞ BİLİNEN ‘SÜNNETULLAH"

 



(Kaynak: https://tenbih.wordpress.com/2020/02/02/deprem-ve-yanlis-bilinen-sunnetullah/)

*

Prof. Faruk Beşer, Yeni Şafak gazetesinde üç yıl önce yayınlanan bir yazısında şöyle diyordu:

Bu haftaki hutbe bende bazı çağrışımalar yaptığı için düşündüklerimi yazayım dedim. Hutbenin bazı cümleleri şöyle:

“Kâinatın düzeni ve işleyişi ‘Sünnetullah’ denilen ilâhî kanunlara göre cereyan eder. Cenabı Hak bu kanunları sonsuz kudretiyle ve ilmiyle belirlemiştir. Deprem de ilahî kurallara uygun biçimde meydana gelir. İnsanoğlu depreme engel olamaz; depremin zamanına ve şiddetine müdahale edemez… Sonrasında ise imanı gereği, teslimiyet ve tevekkül ile hareket eder”. Bu ifadelere elbette mutlak anlamda yanlış diyemeyiz. Ancak ….

“Kâinatın düzeni ve işleyişi ‘Sünnetullah’ denilen ilâhî kanunlara göre cereyan eder” şeklindeki söz, kesin olarak yanlıştır.

Çünkü, sünnetullah olsalardı, hiç değişmezlerdi.

Sünnetullah’ın özelliği, “değişmez” oluşudur:

“(Bu,) Allah’ın öteden beri sürüp giden sünnetidir. Allah’ın sünnetinde asla bir değişiklik bulamazsın.” (Fetih, 48/23)

Bu ‘değişmezlik‘, başka ayetlerde de vurgulanır: İsra, 17/77; Ahzab, 33/62; Fatır, 35/43.

Söz konusu hutbede belirtilen “kâinat düzeni ve işleyişi” ise, değişebilir, değişir.

Mesela, peygamberlerin mucizeleri olarak değiştirildikleri olmuştur. Ateş, Hz. İbrahim için yakmaz hale gelmiştir. Ashab-ı Kehf, yemeden içmeden 300 yıl uyumuş, hayatta kalabilmiştir. Hz. İsa, Allahu Teala’nın izniyle ölüleri diriltmiştir.

Sünnetullah’ın tabiattaki/doğadaki maddî düzenlilikleri değil, kâfirlerin anlayamadıkları ya da anlamak istemedikleri “sosyal durumlar”ı kapsadığını görüyoruz:

“Yeryüzünde büyüklük taslamak ve kötü tuzak kurmak için (böyle davranıyorlardı). Oysa kötü tuzak, ancak sahibini kuşatır. Onlar ancak öncekilere uygulanan kanunu (sünneti) bekliyorlar. Sen Allah’ın sünnetinde/kanununda hiçbir değişiklik bulamazsın. Sen, Allah’ın kanununda hiçbir sapma bulamazsın.” (Fatır, 35/43)

Misalle anlatalım..

PKK‘yı MİT‘in kurdu(rdu)ğu birçokları tarafından dile getirilmiş durumda.

Burada, Kürtler’e kurulmuş kötü bir tuzak vardı. 1970’li yıllarda yasadışı onlarca Kürt örgütü mevcuttu, ve bunların başları, devletin gizli kontrolü ve desteği çerçevesinde faaliyet gösteren PKK tarafından ezilecekti. Tabiri caizse “iti ite kırdıracaklar”, zahmetsizce derenin taşı ile aynı derenin kuşu vurulacak, maşalar varken eller yakılmayacaktı.

Ancak, kötü tuzak, “derin devlet” akılsızlığına pahalıya mal oldu.

Çünkü, “damarlarındaki asil kanla” büyüklük taslayan, Türklüğüyle gurur duyan bir kişinin dünyaya bedel olduğunu zanneden bu beyinsiz boş kafalar, gidip Sünnetullah’a tosladı. PKK bir süre sonra yabancıların kontolüne girdi, ve derin devlet akılsızlığı, kendi ürettiği Frankeştayn’la başedemez hale geldi.

*

Bir başka misal.. FETÖ..

Devletçilik ve milliyetçilik yaptırdıkları, “Devlet-i Ebed Müddet” başlığıyla şiirimsiler bile karalattıkları Fethullah eliyle “Siyasal İslamcılık” adını verdikleri gerçek Müslümanlığın önünü keseceklerdi.

İslam’a meyilli gençleri; sahte keramet öyküleriyle destekledikleri, sözde aranıyor fakat bulunamıyor gibi gösterip efsaneleştirdikleri Fethullah‘ın ağına düşürecekler, böylece “radikal dinci” hareketlerin alanını daraltacaklardı.

Bu çark, 1970 ve 80’lerde sorunsuz işledi. 90’lara gelindiğinde ise Fethullah “küresel” oynamaya başladı.

Daha doğrusu, derin akılsızlık, “din istismarı”nı küresel alana taşımaya, Batılılar tarafından “ılımlı, tehlikesiz” kabul edilecek “TSE damgalı bir sözde İslamî hareket” vasıtasıyla uluslararası alanda “kamu diplomasisi” yürütmeye, “yumuşak güç” kullanmaya heveslendi.

Batılılar’ı ürkütmemek için de Fethullah’a “dinler arası diyalog” vs. türküleri söylettirildi. Ancak, bu “oyun”un sonu çok kötü bitti. “Oyun” kurduklarını zanneden geri zekâlılar, bir zaman sonra, Hristiyan Batı’nın oyununa geldiklerini anladılar.

Fethullah, Türkiye’deki “sahici, gerçek” İslamcılığın önünü kesmesi, başına bela olması için “icat edilmişti”, fakat asıl, kendisini “laboratuvarda üreten” efendilerinin başına bela oldu.

Sünnetullah, hükmünü icra etti..

*

Bu misalleri fazla uzatmadan esasa dönelim.

İlyas Çelebi, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme aldığı "Sünnetullah" maddesinde şöyle diyor:

Sünnetullahın toplum yasaları yerine evrende geçerli olan tabiat kanunları şeklinde açıklanması (Şâmil İslâm Ansiklopedisi, V, 463-465) bu kavramın Kur’an’daki kullanımına uymamaktadır.

Geçmişte İslâm uleması, bunun farkında oldukları için, tabiattaki düzenlilikler için “sünnet” değil “âdet” tabirini kullanmışlardı.

Çelebi’den okumaya devam edelim:

III. (IX.) yüzyıldan itibaren felsefenin İslâm dünyasına girmesiyle birlikte ortaya çıkan yeni problemlerin başında varlık meselesi yer alıyordu. Ontolojide var oluşu kadar işleyişi de önemli sayılan âlemin sahip olduğu düzenin mekanik ve determinist kanunlara tâbi olup olmadığı, tâbi değilse ondaki nizam ve sürekliliğin nasıl açıklanacağı felsefecilerle kelâmcılar arasında tartışılan meselelerden birini teşkil etmiştir. Kelâmcılar, deizme [tabiatın işleyişine ve kullara müdahale etmeyen bir Tanrı inancına] götüreceği endişesiyle [doğadaki] söz konusu işleyişin belirlenmiş (determiné) olmadığını söyleyip bu konuda âdet kelimesini kullanmış [Determinizm son tahlilde kadercilik anlamına gelse de, İslam’ın kader anlayışı ile determinizm aynı şey değildir. Böylesi “Tanrısız” bir determinizm mesela Marksizm‘de vardır ve tabiatın tanrılaştırılması, doğaya/maddeye tanrısal nitelikler atfedilmesi anlamına gelir], böylece literatüre sünnetullah ile eş anlamlı olarak “âdetullah” tabiri girmiştir. Âdetullah, tabiat kanunlarının zorunluluğunu gerektirmediği ve tabiat üstü bir iradeyi çağrıştırdığı için mûcizeye imkân sağlıyordu [mucizeyi açıklıyordu]. Rummânî (en-Nüket, s. 102-103) ve Hattâbî (Beyânü iʿcâzi’l-Ḳurʾân, s. 20) gibi kelâm, tefsir ve hadis âlimleri fizik kanunlarını ifade etmek için yalın durumda âdet kelimesine yer vermiş [sadece ‘âdet’ tabirini kullanmış], İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî (el-Lümaʿ, s. 57) ve Gazzâlî (Tehâfütü’l-felâsife, s. 225-237) başta olmak üzere kelâm âlimlerinin çoğunluğu ise âdet kelimesini Allah’a izâfe ederek [‘âdetullah’ şeklinde] kullanmıştır. Aydınlanma dönemi ve sonrasındaki felsefî eğilimlerin, özellikle XIX. yüzyılın sonlarına doğru pozitivizmin determinizmi [Tanrısız doğa kaderciliğini] öne çıkaran evren tasavvuru üzerine müslüman âlimler sünnetullah ve fıtrat terimlerini tekrar gündeme getirmişlerdir. …

Doğuştan medenî bir varlık olan insan için belirlenmiş sosyal kanunlar (sünnetullah) vardır. 

 *

Evet, tabiat kanunları adı verilen düzenlilikler değişebilir, veya işlemez hale gelebilir, fakat sünnetullah asla değişmez.

Mesela, peygamberler bile başkalarına “kötü tuzak” kurmuş olsalar, bundan kendileri zarar görürler (Yapmazlar, o başka).

Tarih-i Taberî’de şu satırlar yer almaktadır:

… Ömer bin Hattab, Tanrı Elçisi’ne, “[Bedir Savaşı’nda esir düşen müşrik önde gelenlerinden] Süheyl bin Amr’ın iki alt ön dişini çekip çıkarttır ki, hiçbir vakit toplantılarda senin aleyhinde nutuklar söylemesin” dediğinde Tanrı elçisi, “Ben onun azalarını yolarak zararlandıracak değilim. Ben peygamber olsam bile [olduğum halde], Tanrı benim azalarımı yolar, koparır buyurdu.

(Taberî, Milletler ve Hükümdarlar Tarihi, C. 4, çev. Z. K. Ugan ve A. Temir, 3. b., İstanbul: MEB Yayınları, 1992, s. 319-20)

Değil "Mevzubahis olan vatansa insan hakları, işkence yasağı vs. teferruattır" diyen yerli-milli "laik devlet"çi vatansever olman, peygamber bile olsan böyledir.

*

Faruk Beşer’in şu ifadeleri önemli bir noktaya temas ediyor:

… Deprem, sel felaketi ve fırtına gibi olayların, bilimin ulaştıklarının ötesindeki kesin sebeplerini biz bilemeyiz. Adapazarlılar şöyle yaptı, Allah da depremle onların cezası verdi diyemeyiz. Çünkü Allah’ın bunu neden yaptığını biz bilmiyoruz. Hangi hatamızın onun terazisinde ne ağırlıkta bir sebep sayıldığını bilemeyiz.

Bununla birlikte, yine Beşer’in de belirttiği gibi, belâ ve musibetler ile günahlar arasında hiçbir ilişki yokmuş gibi de konuşamayız.

وَذَرُوا ظَاهِرَ الْاِثْمِ وَبَاطِنَهُۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ يَكْسِبُونَ الْاِثْمَ سَيُجْزَوْنَ بِمَا كَانُوا يَقْتَرِفُونَ

﴿١٢٠﴾

“Günahın açığını da gizlisini de bırakın! Çünkü günah işleyenler, yaptıklarının cezasını mutlaka göreceklerdir.” (En’am, 6/120)

* 

Hadîs-i şerîfler:

“Devlet malı belirli çevrelerin menfaati yapıldığı, emanet ganimet ve zekât angarya sayıldığı, ilim dinden başka gaye (geçim, unvan, meslek, şöhret vs.) için tahsil edildiği, kişi karısına itaat edip annesine asi olduğu ve dostunu kendisine yaklaştırıp babasını uzaklaştırdığı, mescidlerde gürültüler başgösterdiği, fâsık kimsenin kabilenin (toplumun) başına geçtiği ve aşağılık adamın milletin lideri olduğu, şerrinden korkulduğu için kişiye ikramda bulunulduğu, şarkıcı kadınlar ve çalgı âletleri türediği, şaraplar içildiği ve bu ümmetin sonunda gelenler evvel gelenleri lânetlediği zaman; (işte o zaman) kızıl bir rüzgâr, zelzele, yere batma, şekil değiştirme, taşlanma ve ipi kopan bir kolyenin tanelerinin birbiri ardı sıra gitmesi gibi birbirini takip eden alâmetler (kıyamet alâmetleri) beklesinler.” (Tirmizî)  

“Şüphesiz ki kıyametin önünde yalancılar zuhur edecektir (Yalan yaygınlaşacak, adına psikolojik savaş, reklam, siyasal propaganda vs. diyerek bunu meslekî başarı ve meziyet gibi görecekler).” (Müslim)


HZ. ÖMER R. A., İMAM MATÜRİDÎ VE MÜELLEFE-İ KULÛB

 



Evet, tarihselci diye bilinen hristiyan ve yahudi taklitçisi modernist ilahiyatçılar, İmam Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” kavramını dillerine doluyor, sanki kendi tarihselcilikleri ile İmam’ın kastettiği şey aynıymış gibi konuşuyorlar.

Bilindiği gibi İmam bu kavramı Hz. Ömer r. a.’in (daha doğrusu Hz. Ebubekir r. a.’in) bir icraatı bağlamında dile getiriyor.

Olayı Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde müellefe-i kulûbla ilgili ayeti (Tevbe, 9/60) tefsir ederken şöyle anlatıyor:

Müellefe-i kulûb: Yani kalbleri İslâm dinine ısındırılacak olanlar. Çeşitli rivayetlerden çıkan sonuca göre, bunlar başlıca üç kısım idiler.

Bir kısmı bazı azılı kâfirler idi ki Resulullah, bunların şerlerini defetmek ve müslümanlara eziyetlerini önlemek, diğer kâfirler ile müşriklere ve zekât vermek istemeyenlere karşı çıkmalarını sağlamak ve İslâm tarafını tutmaları için böyle ihsan ve yardımlarla kendilerini İslâm'a meyilli kişiler yapardı.

Diğer bir kısmı ise kabile reisi ve ileri gelen kimseler durumunda idi ki Hz. Peygamber, bunlara bol bol ikram ve ihsanda bulunur, kendi kabilelerinden İslâm'a girenlere eza ve cefa etmelerini önlemeye çalışırdı. Kendilerinin ve emrindekilerin İslâm'a girmeleri ve İslâm'da sebat etmeleri gibi bir takım İslâmî amaçlar ve maslahatlar gözetilirdi.

Üçüncü bir kısım da İslâm'a yeni girmiş, niyetleri ve iradeleri henüz iyice pekişmemiş olan zayıf karakterli kişiler idi ki, fakir ve muhtaç olmasalar da kalbleri iyice İslâm'a ısınsın, imanları pekişsin ve İslâm'ı iyice benimsesinler diye özellikle fazla fazla ikram ve ihsan görüyorlardı. Ki Uyeyne b. Hısn, Akra' b. Hâbis ve Abbas b. Mirdas bunlar arasındaydı.

İşte "müellefetü'l-kulub" sıfatı her üç kısma da verilir.

Üçünde de durumun gereğine göre, İslâm'a hizmet ile cihadın mânâsı ve fakir fukaranın çıkarlarının gözetilmesi ve korunması gibi hikmetler söz konusudur.

Bununla beraber Hz. Peygamber tarafından birinci kısma verilen ihsan ve yardımların resmî sadakalardan (zekâttan) verildiği hakkında sarih ve kesin bir rivayet yoktur. Rivayetler bunun ganimetlerden verildiğini gösteriyor. Büyük bir ihtimalle bunun "Biliniz ki, ganimet olarak elde ettiğiniz bir şeyin beşte biri muhakkak ki, Allah ve Resulü'ne aittir..." (Enfâl, 8/41) âyetinin hükmünce, bilhassa Hz. Peygamber'in [devletin] hissesi olan beşte birden verilmiş olmasıdır ki, bu da onun öz malıdır [onun tasarrufundadır].

Bundan dolayıdır ki, İmam Şafii gibi diğer bazı imamlar buradaki "müellefetü'l-kulub" vasfının, gayr-i müslimlere değil, müslümanlara ait olduğu görüşünü savunmuşlardır.

Bundan başka Hz. Ebu Bekir'in hilafeti sırasında yukarıda adı geçenlerden Uyeyne b. Hısn ile Ekra' b. Habis, ki ikisi de Necid'li idiler, gelmişler "Ey Allah'ın Resulü'nün halifesi, bizim tarafta otsuz, işe yaramaz bir kıraç arazi var, onu bize ver, tahsis et" demişler. Hz. Ebu Bekir de o araziyi onlara ikta' [mülkiyeti devlette, kullaım hakkı onlarda olma] yoluyla tahsis eylemiş ve buna dair bir de yazılı belge düzenleyip, şahitlere imzalatmış. Fakat o anda orada hazır olanlar arasında Hz. Ömer yoktu. Bu ikisi şahit olsun diye Ömer'e vardılar, durumu anlattılar. Hz. Ömer bunu işitince yazılmış olan yazıyı ellerinden aldı ve yırttı attı. Dedi ki: "Resulullah sizi İslâm'a ısındırıyordu ve o gün müslümanların sayısı azdı. Şimdi ise Allah Teâlâ müslümanların sayısını çoğalttı. Gidiniz gücünüz yettiği kadar çalışıp çabalayınız, siz size düşeni yaparsanız Allah da sizi gözetir."

Bunun üzerine öfkelenerek Hz. Ebu Bekir'e müracaat ettiler. “Halife sen misin, Ömer mi?" dediler. Ebu Bekir de "(Eğer) isterse (halifeliği kabul ederse) odur" dedi, bu konuda Ömer'e muvafakat ettiğini göstermiş oldu. Onun yaptığını yanlış bulmadı, ashabtan karşı çıkan ve yanlış bulan kimse de olmadı.

Bundan şu hukukî sonuç çıkar ki, Hz. Ebu Bekir iktaı (bağışı) yapmış ve hatta imzalamışken sonradan Hz. Ömer'in bunu engelleme işini yanlış bulmayarak, kendi kararından rücu eylemiştir. Bu şuna delalet eder: Demek ki, bu meselede Hz. Ömer'in hatırlattığı mânâ ve maksadı derhal anlayıp tasdik etmiştir. Yani "müellefetü'l-kulub"a yapılan özel bağışlar ehl-i İslâm'ın azınlıkta olduğu zamanlara mahsus bir uygulamadır. Ve bunda ictihada mesağ yoktur. Zira Ebu Bekir ictihada yol görse idi imza ettiği bir hükmün feshini caiz görmezdi. Ashaptan bunu inkâr eden kimse çıkmayınca da mesele sosyal bir mahiyet almış olur [icma teşekkül etmiş olur].

Merhum Elmalılı’nın anlattıkları, birçok hususun açıklığa kavuşmasını sağlıyor.

Herşeyden önce, söz konusu olay zekât dağıtımıyla ilgisiz.. Adamlar bir arazinin kendilerine tahsisini istiyorlar.

Buradan şu sonuç çıkar: Hz. Ömer’in itirazı, müellefe-i kulûbla ilgili ayet çerçevesinde değerlendirilemez.

Çünkü Hz. Ömer, bu adamlara verilen bir zekâta itiraz etmiş değil.

İtiraz ettiği husus ile ilgili bir ayet mevcut olsaydı, mesela “Sizden olan ulu’l-emr, müellefe-i kulûba arazi tahsisi yapabilir” denilseydi, işte o zaman, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûbla ilgili o ayet hakkında bir içtihatta bulunmuş olduğu belki söylenebilirdi.

Burada mevzubahis olan, “müellefe-i kulûb”a verilecek zekât olmadığı için, Hz. Ömer’in Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayeti hakkında (nesh olarak adlandırılabilecek veya adlandırılmayabilecek) bir içtihat yaptığı söylenemez.

Dolayısıyla “içtihat ile nesh”ten söz etmek de gereksizdir.

Olay sadece, müellefe-i kulûb sınıfına girdiği kabul edilebilecek kişilerin birtakım taleplerine maslahat (kamu yararı) icabı olumlu cevap verilip verilmemesiyle ilgili..

Ve bu konuda emredici açık bir nass (ayet ya da hadîs) yok..

*

Bu olay vesilesiyle söyledikleriyle Hz. Ömer, müellefe-i kulûb kavramına açıklık getiriyor. Herhangi bir nass hakkında içtihatta bulunmuyor.

Böylece, ayetteki ibareyi (müellefe-i kulûb kavramını) anlamamızı sağlıyor. Ayeti tefsir ediyor. (Ki İmam Matüridî’ye göre ayetleri tefsir etme ehliyeti ve yeterliliğine sahip olanlar ancak ashabdır.)

Elmalılı rh. a.’in dikkat çektiği gibi, Hz. Ebubekir r. a., Hz. Ömer’in ayette geçen kavramın manasını ortaya koyduğunu fark ettiği için, buna aykırı bir içtihat yapamayacağını, “mevrid-i nassta içtihada mesağ olmadığını” göz önünde tutarak onun görüşünü onaylıyor.

Eğer, söz konusu şahıslara böylesi bir bağışta bulunmasının caiz olduğunu düşünseydi, Hz. Ömer’in itirazını dikkate almazdı, alamazdı. Çünkü vaadinden, verdiği sözden dönmek (haram olan hususlar dışında) caiz değildir, haramdır, ve münafıklık alâmetidir:

“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ/17/34)

Bu noktaya daha önce Cessas da dikkat çekmiş bulunuyor: 

"Cessâs da Hz. Ebû Bekir’in kararından dönmesini, Hz. Ömer’in yaptığı hatırlatmayı anlamış olmasına bağlamaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kararını değiştirmesini, bu konuda ictihadı uygun görmediğinin ispatı olarak görür. Aksi durumda âyetin yürürlükte olan hükmünü fesh etmeyi caiz görmüş olacağına dikkat çeker." (el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, C. III, s. 161.)

(Fikret Gedikli, “İctihad İle Nesh’in İmkânına Dair”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 24, Sayı: 84, Güz 2020, s. 281.)

*

İmdi, müellefe-i kulûb kavramına Hz. Ömer’in işaret ettiği şekilde (ve merhum Elmalılı’nın izahı veçhile) bir kayıt ve şart getirmediğinizde, kavramı mutlak olarak aldığınızda, bütün kâfirleri ve İslam’a yeni girmiş herkesi “müellefe-i kulûb” saymanız gerekir.

Bu durumda zekât, ayet-i kerimede sayılan diğer sınıfları geçtik, müellefe-i kulub sayılan insanların hepsine bile yetmeyecek, ancak küçük bir kısmının talebine cevap verebilecektir.

Kavramı Hz. Ömer’in işaret ettiği şekilde doğru anladığımızda ise taşlar yerine oturur. 

Madem ki müellefe-i kulub denilen insanlara zekât verilmesi ve bağışta bulunulması, İslam’a girmeleri muhtemel insanları olumsuz etkileyebilmelerinden ve sözlerinin geçtiği toplumlarda yeni müslüman olanlara zarar verebilecek olmalarından kaynaklanıyor, onlar etkilerini yitirdiği ve İslam devleti tam otorite tesis ettiğinde, onların zaten istikballerini ve menfaatlerini İslam devleti ile işbirliği yapmakta görecekleri hususu dikkate alınmalıdır.

Onlara özel muamele yapılması, İslam toplumunun (ümmetin) maslahatı (kamu yararı) içindi.. İslam devletinin güçlenip tam otorite tesis ettiği bir zamanda onlara özel muamele yapılmasında ise herhangi bir kamu yararı ve ümmetin çıkarı söz konusu olmamaktadır.

Tam aksine, ümmetin malı, belirli kişilerin özel çıkarları için heder edilmiş, kamu, zarara uğratılmış, emanete riayet hususunda ihmalkârlık gösterilmiş olur.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


TARİHSELCİLERİN İMAM MATÜRİDÎ İSTİSMARI

 



Önceki yazılarımızın birinde, Dr. Yüksel Macit’in 2009 yılında yayınladığı “Hz. Muhammed’den Sonra Nesh Meselesi” başlıklı makalesini konu edinmiştik.

Makalenin, yazarın kendi yaptığı özetini de aktarmıştık:

İslam alimleri genelde Peygamberden sonra neshi kabul etmezler, ancak birkaç alim Kur'an'dan bir hükmün kıyas ve icma ile neshini caiz görmüştür. Daha önemlisi imam Maturidi (ö333/944) Te'vilatu Ehli's-Sünne kitabında ictihad ile neshten bahsetmektedir. O, Hz. Ömer'in Kur'an'da geçen müellefe-i kuluba zekat vermemesini ictihad ile nesh olarak değerlendirmiştir. Biz de onunla aynı görüşteyiz. Peygamberden sonra nesh caizdir, çünkü şartlar değişiyor. Bu bir değerlendirmedir, başkaları başka değerlendirme yapabilir. Konu tartışmaya açıktır.

Yine yoz Türk pırasasör Mustafa Öztürk’ün laflarını da aktarmıştık:

Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. “İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam” diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi’yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?

Görüldüğü gibi bu adamlar, müellefe-i kulûbla ilgili ayetten hareketle birşey söylüyor değiller.

Herhangi bir hadîs-i şerîfe de dayanmıyorlar.

Hatta Hz. Ömer r. a.’in söz konusu uygulamasına da dayanıyor değiller.

Dayandıkları şey, İmam Matüridî rh. a.’in Hz. Ömer’in (devlet başkanı Hz Ebubekir r. a. tarafından onaylanan) görüşünden hareketle yaptığı bir kavramsallaştırmadan/isimlendirmeden ibaret..

İmam Matüridî’nin kullandığı kavram, “içtihad ile nesh”..

Evet, bu kavramı alıyorlar, sonra, Hz. Ömer’in görüşüyle hiç ilgisi olmayan ve de İmam Matüridî’nin bu kavramı kullanırken hiç kastetmediği hususları, bu kavramı bahane ederek “yutturmaya” çalışıyorlar: “Biz de Hz. Ömer gibi içtihat yapabilir ve Kur’an’daki hükümleri neshedebiliriz.

Dedikleri bu..

Ancak, birincisi siz Hz. Ömer değilsiniz..

İkincisi, sizin yaptığınız içtihat değil..

Üçüncüsü, sizin nesh kavramından anladığınız şey, İmam Matüridî’nin neshten kastettiği şey değil.

*

Evet, Yüksel Macit, İmam Matüridî için, O, Hz. Ömer'in Kur'an'da geçen müellefe-i kuluba zekat vermemesini ictihad ile nesh olarak değerlendirmiştir” diyor.

Bir defa, Hz. Ömer Kur’an’da geçen müellefe-i kulûba zekât vermemiş değil.

Çünkü, Hz. Ömer’in isteklerini geri çevirdiği şahıslar, “Kur’an’da adı geçen müellefe-i kulûb” değil.. Kur’an’da kimsenin adı geçmiyor..

Kur’an’da sadece müellefe-i kulûb kavramı geçiyor.

İkincisi, adamların istediği ve Hz. Ömer’in vermediği şey, zekât değil.. Adamlar bir arazi parçasını istiyorlar..

İslam devletinin arazileri zekât olarak toplayıp dağıtması diye birşey yok.

Yüksel Macit’in anlayış, idrak, fehm ve fıkıhtan nasibinin ne kadar olduğunu anlamanız için bu kadarı yeterlidir..

Adam, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûba zekât vermediğini söylüyor. Olaya vukufu bu kadar.

Bu haliyle kalkıyor İmam Matüridî’nin sözlerini bahane ederek laga luga yapıyor.

Makalesindeki akıl yürütüş biçimi de şöyle: "Falan şöyle dedi, filan böyle dedi, filanca da şöyle demişti, ama o sanki şöyle demek istiyor gibi de diyemiyor, o halde nesh her zaman caizdir."

Makalesine tekrar döneceğiz inşaallah.

*

Macit’in yukarıya aldığımız cümlesini şu lafları izliyor:

“Biz de onunla (İmam Matüridî ile) aynı görüşteyiz. Peygamberden sonra nesh caizdir, çünkü şartlar değişiyor.”

Görüşünü ispatlamak için ileriye sürdüğü argüman bu: “Çünkü şartlar değişiyor.”

Böylece şartlar, hükmün kendisi haline geliyor. Daha doğrusu “hüküm koyucu” olma konumuna yükseliyor.

Hükmü koyan Allahu Teala olmaktan çıkıyor, “şartlar” haline geliyor.

Peki şartlar nedir, canlı mı cansız mı, yenir mi yenmez mi?

Şartlar denilen şey, insanlar arası ilişkilerin seyrinden başka birşey midir?!..

*

Mustafa Öztürk’ün lafları daha eğlenceli.. O şöyle diyor:

Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. 

Görüldüğü gibi Mustafa da Macit gibi aynı “zekât” hikâyesini anlatıyor.. 

Aslında yok birbirlerinden farkları, fakat bu, yoz Türk..

İdrak ve anlayış bakımından aralarında önemli bir fark bulunduğu söylenemez.. 

Tarihselci olabilmesi için insanın öncelikle belli bir ahmaklık ve gabavet düzeyini tutturması gerekiyor, o da bunlarda fazlasıyla mevcut.

Ancak, "zekât"tan söz etmeleri, idrak kıtlığından değil de olayın aslını bilmiyor olmalarından da kaynaklanıyor olabilir.

Fakat bu, kendileri açısından önemli bir hata, kusur ya da eksiklik sayılmaz.. Çünkü, dertleri olayı anlamak değil salt İmam Matüridî'nin sözünü istismar etmek olduğu için, meselenin aslını bilmeleri gerekmiyor.

Elde İmam'a ait istismar edilmeye müsait bir söz bulunması yeterli..

Ayrıca, bu konuda cesur olmaya ihtiyaçları var, bunun için de "Cahil cesur olur" fehvasınca cehalete muhtaçlar..

Olayın aslını bilirlerse cahillikleri azalacağı için cesaretleri de azalabilir, bu da tarihselcilik için bir kayıp demektir..

*

Evet, bu iki ilahiyatçı arasında idrak zaafiyeti ve bilgi eksikliği bakımından fazla bir fark yok.. Tarihselciliğin gerektirdiği formasyona tamamen sahip oldukları kesin.

Ancak, Mustafa'nın edebiyatı Macit'inkinden iyi, olayı bir romancı ya da hikâyeci gibi süslüyor, hayal gücünden faydalanıyor.. 

Hayal gücünün daha aktif olması, cehaletinin Macit'inkinden fazla olmasından da kaynaklanıyor olabilir, bilemem.. 

Nitekim, olayın kahramanları iki kişi olduğu halde bu, "grup" kelimesini kullanabiliyor. Sanki 30-40 kişiler..

Hakkını yemeyelim, romancı, hikâyeci filan olsaymış yoz Türk edebiyatına eğlenceli katkılar sunabilirmiş, fakat hangi akla hizmetse züccaciye dükkânına giren fil gibi tutup ilahiyat alanına dalmış..

Zararı çift katlı, böylece hem ilahiyat alanını masal bahçesine çevirmiş, hem de Türk edebiyatının, hayal dünyası geniş yetenekli bir masal anlatıcısını yitirmesine neden olmuş.

Evet, bu şahıs, romancılığını konuşturarak söz konusu "grub"un Hz. Ömer’e müellefe-i kulûbla ilgili ayeti hatırlatmasından, "zekât" istemesinden söz ediyor.

Halbuki böyle birşey yok..

Adamların ayet filan hatırlatması söz konusu değil.. 

Fakat, Mustafa’nın hayal dünyası geniş, edebiyatı coşkun, kolaysa tut!..

*

Olayı anlatacak, kahramanlarını tanıtacağız inşaallah, fakat önce ilgili ayetleri hatırlamak gerekiyor (Tevbe Suresi):

58. İçlerinden (münafıklar arasından) sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.

59. Eğer onlar Allah ve Resûlü’nün kendilerine verdiğine razı olup, "Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah'a rağbet ederiz" deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.

60. Sadakalar (zekâtlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlar (müellefe-i kulûb) ile (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İmdi, mesele sadece müellefe-i kulûb değil, zekât verilecek kesimler arasında mesela köleler de yer alıyor.

Bu ayet-i kerimeden dolayı o gün birtakım köleler Hz. Ebubekir’e gelip, “Hani bize zekâttan pay?” mı diyorlardı?!

Bu ayetten hareketle zekâtlar hemen kölelerin azat edilmesi için mi harcanıyordu?!

Sonra bu ayet, zekât bu sekiz sınıfın hepsine mutlaka verilmelidir, hiçbiri hiçbir zaman eksik bırakılmamalıdır diye bir hüküm mü getiriyor, yoksa, bu sekiz sınıfın dışındaki kesimleri hariç tutmayı mı hedefliyor?

*

Bu tarihselci taife biraz angut olduğu için müşahhas/somut örnekle izah edelim:

Diyelim ki bir zengin İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gitti, “Alın size şu kadar para, devletin ilköğretim okullarının yoksul öğrencilerine yardım edin. Ancak bu parayı altı, yedi ve sekiz yaşındaki öğrencilere verebilirsiniz” dedi. Müdürlük de tuttu altı yaşındaki çocuklara dağıttı..

Bu, bağışçı zenginin talimatının çiğnenmesi anlamına mı gelir?!

Mesela on yaşındaki öğrencilere de yardım edilseydi bu söylenebilirdi, fakat öyle bir durum yok.

Diyelim ki ertesi sene olay tekerrür etti, bu defa sekiz yaşındakilere dağıttılar, bu durumda önceki senenin altı, o günün yedi yaşındaki bir öğrencisi kalkıp, “Ama bağışçı zengin yedi yaşı da sayıyor, hem geçen sene bize de vermiştiniz, yine vermelisiniz. Siz bağışçının talimatını yürürlükten kaldırdınız, uygulamadınız” diyor.

Böyle bir yedi yaş üstün zekâsına öğretmenleri ne derse Hz. Ömer de arazi isteyen söz konusu ahmak ve açgözlü istismarcı şahıslara onu demiş.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah..


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...