MESİH DECCAL VE İBN ARABÎ ŞAKLABANI

 












Prof. İlyas Çelebi, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Deccâl” maddesinde şu bilgileri veriyor:

İslâmî gelenekte deccâl konusuna esas itibariyle hadislerde değinilmekte bu yönüyle de konu hadislerden hareketle temellendirilen itikadî bir mesele olmaktadır. Hz. Peygamber’in, gerçekleşmedikçe kıyametin kopmayacağı on büyük alâmeti arasında saydığı deccâl (Müslim, “Fiten”, 39; Tirmizî, “Fiten”, 21; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 12; İbn Mâce, “Fiten”, 28), hadis literatüründe Nesâî’nin es-Sünen’i dışındaki kaynakların tümünde isim olarak zikredilmekte, konu hakkında aralarında Abdullah b. Amr b. Âs, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes‘ûd, Hz. Âişe ve Ebû Hüreyre gibi sahâbîlerin bulunduğu yirmi beş civarında râvinin rivayeti bulunmaktadır (meselâ bk. Buhârî, “Taʿbîr”, 33, “Enbiyâʾ”, 48, “Fiten”, 26; Müslim, “Îmân”, 273, 275, 277, “Fiten”, 100-118, 119, 121; Tirmizî, “Fiten”, 59, 66; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 14, 15; Müsned, II, 22, 154; VI, 75, 412-413, 455-456).

Söz konusu rivayetlerde deccâlin kıyamet alâmeti olarak zuhur edeceği, … önce peygamberlik, sonra ilâhlık iddiasında bulunacağı haber verilmekte; fizik ve ruhî portresi tasvir edilmekte, … yapacağı kötülükler zikredilmekte ve nihayet nüzûl edecek olan Hz. Îsâ tarafından öldürüleceği bildirilmektedir.

Deccâlle ilgili rivayetlerde yer alan haberlere göre Hz. Nûh’tan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini deccâl fitnesine karşı uyardıkları gibi Hz. Peygamber de dualarında onun şerrinden Allah’a sığınmış (Müslim, “Mesâcid”, 128-134), … rüzgâr gibi hızlı hareket edip yeryüzünü dolaşacağı, buna rağmen Mekke, Medine ve Kudüs’e giremeyeceği (Müsned, V, 16) bildirilmiştir. … Öte yandan hadislerin çoğunluğunda deccâlin belirli tek bir kişi olduğu bildirilmekteyse de, bazı rivayetlerde birden fazla deccâlin (ed-deccâlûn) çıkacağı belirtilmekte, “yirmi yedi”, “otuz”, “otuza yakın” gibi farklı sayılar verilmektedir (Buhârî, “Fiten”, 25; Müslim, “Fiten”, 84; Müsned, II, 349; III, 345; V, 89, 396). Bunun yanında gerek hadislerde gerekse İslâmî kaynaklarda deccâle birtakım olağan üstü eylemler atfedilmekte, çoğunluğu Hz. Îsâ’nın mûcizeleriyle benzerlik gösteren bu olağan üstü eylemler arasında … beşer üstü olgular bulunmaktadır (Cook, s. 105). …

Deccâl konusu erken dönemden itibaren kelâm kaynaklarında da yer almıştır. Ehl-i sünnet’in günümüze ulaşan ilk akaid risâlelerinden olan Ebû Hanîfe’nin el-Fıḳhü’l-ekber’inde “deccâlin çıkışının hak olduğu” kaydedilmektedir (Ebû Hanîfe, s. 13).

Hz. Nuh aleyhisselam’dan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini Deccal fitnesi hakkında uyarmış bulundukları için Yahudilik ve Hristiyanlık’ta da Deccal inancı mevcuttur. Ansiklopedinin söz konusu maddesine katkıda bulunmuş olan Prof. Kürşat Demirci, Deccal’i Yahudiler’in Armilus, Hristiyanlar’ın da “Anti Christ” (İsa’nın karşıtı) olarak adlandırmakta olmalarına dikkat çekiyor.

Hadîslerde Deccal’in, insanlığın Kıyamet’e kadar karşılacağı en büyük fitne (imtihan konusu) olduğuna dikkat çekiliyor.

Hadîsçiler, deccal tabirini hadîs uyduranlar için de kullanmışlardır. Prof. Emin Aşıkkutlu aynı ansiklopedide aynı başlık altında şunları söylüyor:

Deccâl: Sözlükte “çok yalan söyleyen, göz boyayan, sahtekâr” anlamına gelir. Hz. Peygamber, kendinden sonra ortaya çıkacak yalancı peygamberlerden söz ederken onlar hakkında “deccâl, kezzâb” tabirlerini kullanmıştır (Buhârî, “Fiten”, 25; Müslim, “Fiten”, 84). Hadis uydurmayı meslek haline getiren yalancı râvileri ifade etmek için cerh ve ta‘dîl ilminde deccâl kelimesi kullanılmıştır.

*

Peygamberlerin ümmetlerini korkuttukları Deccal bir tane olmakla birlikte tarih, deccallikte (yalancılıkta, suret-i haktan gelip göz boyayarak insanları aldatmada) ona benzeyen başka sahtekârların yaşamış olduğunu haber veriyor. (Yerli ve yabancı birçok alime göre Selanikli zampara Atatürk de bu deccallerden biri.. “Çok yalancı” olduğu kesin. Büyük sahtekâr.)

İlyas Çelebi’nin yazdıklarının da ortaya koyduğu gibi, Büyük Deccal (Ahir Zaman Deccali, Mesih Deccal) başlangıçta tanrılık iddiasında bulunmaz, ilahî vahye (bilgilendirmeye) mazhar biri (yani bir peygamber) olduğunu iddia eder, ilham ve keşf ü keramet davasında bulunur.

(Devrimizde böyle peygamberlik iddiasında bulunan şarlatanlar ortaya çıktı: Mesela yerli-milli olan biri, 28 Şubat Süreci’nde darbeci subaylar ile MİT’çilerin gözde ismi olarak gösterilen İskender Kebapoğlu, pardon Evrenosoğlu idi. Küresel olan meşhur bir isim ise Reşat Halife.)

Mesih Deccal, işi peygamberlik iddiası ile bırakmayacak, “level” atlayarak tanrılık davası güdecek. 

(Selanikli yerli-milli deccal, peygamberlik durağına uğramadan direk tanrılık davası gütmüştü. Ancak bunu açıkça yapmadı, icraatı “İstemem yan cebime koyun” göz boyamacılığı ile tufeylî kullarının sırtına yükledi. Onlar bunun için “Kâbe Arab’ın olsun bize Çankaya yeter”li, “Atatürk Ekber”li şiirler yazdılar, karşılığında Selanikli zamparanın ulufelerine nail oldular.)

*

İnsanların başka insanlara ya da nesnelere tanrılık izafe etmeleri, onları yaratıcıları olarak görmeleri anlamına gelmiyor. Onlarda tanrısal özellikler bulmaları şeklinde ortaya çıkıyor.

Mesela Firavun Mısırlılar’a “Ben sizin en yüce tanrınızım” derken, onları yaratma iddiasında bulunmuyordu. Benzer şekilde Mekke müşrikleri de, taptıkları putların kendilerini yarattıklarını düşünmüyorlardı.. Hz. İsa’yı “Tanrı’nın oğlu” yapan Hristiyanlar da onu kendilerini yaratan kişi olarak görmüyorlar.. Türkiye’de Selanikli zamparayı putlaştırmış olanlar da onun kendilerini yarattığına inanıyor değillerdi.

Burada tanrılaştırma ve tanrılık iddiası, tanrısal özellikler taşıma anlamına geliyor..

Mesih Deccal’in tanrılık taslamasının zeminini, gerçekleştireceği olağanüstülüklerin oluşturacağını biliyoruz.. Fakat buna uygun bir felsefî (fikrî, ideolojik) temelin (itikadın, akaidin) üretilmesi de söz konusu olacaktır.

İşte o temel, muhtemelen İbn Arabîcilik ile türevleri olacaktır.

İngiliz-Yahudi konsorsiyumunun fitne ocağı Ibn Arabi Society dalaveresinin böylesi bir fikrî zemin için sabır ve sühuletle altyapı çalışması yürüttüğü görülüyor.

*

The Muhyiddin ibn Arabi Society adlı deccalî örgütün (tekkenin, organizasyonun, teşkilatın) internet sitesine girildiğinde karşımıza en önce İbn Arabî’nin şu cümlesi çıkıyor:

“It is He who is revealed in every face, sought in every sign, gazed upon by every eye, worshipped in every object of worship, and pursued in the unseen and the visible. Not a single one of His creatures can fail to find Him in its primordial and original nature.” (al-Futūḥāt al-Makkiyya, Ch. 372)

Google’a tercüme et dediğimizde şu cevabı alıyoruz:

“O, her yüzde kendini gösteren, her işarette aranan, her gözün baktığı, her ibadet nesnesinde kendisine tapılan ve hem görünen hem de görünmeyen her yerde takip edilen O'dur. Yaratıklarından hiçbiri, O'nu kendi özünde ve ilk doğasında bulmaktan geri kalmaz.”

Ya da şöyle ifade edebiliriz:

“O (vücud/varlık, yani Tanrı), öyle bir O’dur ki, her yüz’de kendisini gösterir, her işarette aranır, her göz O’na takılıp kalır, tapınılan her nesnede O’na ibadet edilir, ve görünmeyende de görünende de O’nun ardına düşülür. Onun mahlukatından tek biri bile, temel ve aslî tabiatında (yapısında) O’nu bulma konusunda başarısızlığa uğramaz.”

 *

Saftirik tasavvufçu taifesi doğal olarak bu sözleri tevil edecek, bu laf kalabalığı ile Allahu Teala’nın yüceliğinin ve büyüklüğünün anlatıldığını ileri süreceklerdir.

Fakat İngiliz keferesinin bu lüzumsuz lafları bayrak haline getirip sitesinin tepesine yerleştirmesinin ardındaki etken, Allahu Teala’nın yüceliğini ilan etme gayreti değil.

O kadarını masonlar da yapıyor, O’nu (evet, “O” dedikleri varlığı) “kâinatın ulu mimarı” ilan ediyorlar.

Alıntılanan bu laf salatasında niye “O” var da, Allah yok?!

Allah Azze ve Celle yok, fakat “tapınılan her nesne” var.

Neye taparsanız tapın, “O”na tapmış oluyorsunuz.. Doğrudan Allah’a tapmak şart değil, herhangi birşeye tapmak yeterli.

Allah'a tapan ile puta tapan eşit.

Böylece putperestlik meşrulaştırılıyor.

Ortada “şirk” ve “küfür” diye birşey kalmıyor..

Zaten, “O”nu tanıma konusunda hiç kimse başarısız da olmuyor

“O”nu herkes temel ve aslî yapısında buluyor.

Herkes..

Bir sonraki adım, o herkesin kendisini “O” ilan etmesi.

Esasen, bir başkası kendisine tapmış olsa, “O”na tapmış olacaktır.. Dolayısıyla herkes, başkalarını kendisine tapmaya çağırsa, yanlış birşey yapmış olmaz.

Öyle ya, “O” kendisini bunun da yüzünde göstermektedir, çünkü O, her yüz’de kendisini gösterendir.

Con Ahmet'in devr-i daim makinasından bile âlâ..

*

Durum böyle olunca, Endülüs’ün şarlatan zamparası İbn Arabî soytarısının yukarıdaki lafı şu şekilde de okunabilir:

“O; Deccal’in yüzünde kendisini gösteren, Deccal’in her işaretinde aranan, Deccal’in şahsında her gözün baktığı, Deccal’in kişiliğinde kendisine tapılan ve Deccal’in ardı sıra gidilerek her yerde takip edilen aslında O'dur. Yaratıklarından hiçbiri, O'nu Deccal’in özünde ve ilk doğasında bulmaktan geri kalmaz.”

Şu bir gerçek: Tasavvuf ile Şeriat’i birbirinden ayıran ve uydurdukları şeriatsiz tasavvuf bid’atinin (sapıklığının) peşinde gidenler, gelecekte Deccal’in avanesi olmaya namzettirler.

Olmaz demeyin, “Olmaz” olmaz.

Bu ülkede vals ustası Selanikli Deccal’i seyyid, gavs, kutup, hafız, büyük İslam kahramanı vs. yapan tarikatçılar çıkmadı mı?!

Selanikli’nin aleyhinde konuşmak caiz değildir diyen Bel’am tipi soytarılar peyda olmadı mı?!

“Selanikli’ye anıt mezar yakışır” diyen tarikat şeyhleri türemedi mi?

Olmaz deme!..

Uyan, Ibn Arabi Society gibi örgütler Deccal’in gelecekteki Dünya hakimiyetinin temellerini atmakla meşguller.

 


SAVAŞA SON VEREN KAÇIŞ: SELANİKLİ ATATÜRK’ÜN FİLİSTİN FİRARI

 






(https://tarihtahkik.com/2021/06/13/7inci-ordu-kumandani-mustafa-kemal-pasanin-pek-bilinmeyen-bir-gayesi-askeri-ihtilal/)


Selanikli Atatürk’ün kadim dostu (İngiliz ajanı) Aubrey Herbert, büyük istihbaratçıydı.

1917 yılında Osmanlı Hükümeti’ndeki bir kanadı (müttefik Almanya’yı “satarak”) İngilizler’le münferit (tek başına) bir barış yapmaya ikna etmiş, kendi hükümetinin de neredeyse rızasını almış bulunuyordu.

Mehmet Hasan Bulut şunları yazıyor:

“Bir hafta içinde Cenevre, Interlaken ve Bern’de İngiliz taraftarı Türklerle görüştükten sonra Aubrey, dönüş için gara gitti. İstasyonda, İtilaf devletlerinin (İngiltere, Fransa ve İtalya’nın) kendi arasında bir konferans yaptığı Paris’e gidecek treni beklerken, birisi eline Fransızca bir not tutuşturuverdi. Notta anti-Enver grubunun [Almanya yanlısı Enver’e karşı olanların] sulh (barış) şartları yazıyordu. Aubrey, 25 Temmuz sabahı vardığı Paris’te Hükümetin Hâriciye Nâzırı (İngiltere Dışişleri Bakanı) Balfour ile görüştü. Balfour duyduklarına sevindi, fakat Aubrey’in, görüştüğü kimsenin, yani Prens Sabahaddin’in adını saklamasına bozuldu. Aubrey ardından Başvekil (İngiltere Başbakanı) Lloyd George ile görüştü. Akşam Concorde Meydanında çaylarını yudumlarken Aubrey, Başvekile notlarını okudu. Ardından tren istasyonunda eline tutuşturulan nota ve yaptığı görüşmelere dayanarak Hâriciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) için iki rapor hazırladı ve Londra’ya döndü. Üç gün sonra tekrar Balfour ve Robert Cecil ile görüştü. 3 Ağustos’ta Harp Kabinesi (Savaş Hükümeti) Aubrey’in raporlarını okudu ve kabul etti.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 328-9.

*

İngiltere Hükümeti, Osmanlı ile barış yapılmasını kabul etmişti, fakat ortada Filistin sorunu vardı.

Böyle bir barış yapıldığında, Filistin Osmanlı’nın (Türkiye’nin) elinde kalacaktı.

Bu, Siyonistler için kabul edilebilir birşey değildi.. İsrail devleti hayallerinin ertelenmesi anlamına gelecekti. Ayrıca, Lord Curzon’un gelecek projeksiyonuna da aykırıydı.

Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İsviçre görüşmeleri, Aubrey ve Anglofil (İngiltere yanlısı) İttihâtçı dostlarının harp boyunca yakaladıkları en büyük şanstı. Ama Mark Sykes başta olmak üzere Siyonistlerin itirazları yüzünden münferit sulh ihtimâli bir kez daha ertelendi. İngiltere buna sebep olarak, Türk Hükümetinin münferit bir anlaşma yapamayacak kadar Almanya’ya bağlanmasını, Filistin’deki operasyonların henüz maksadına ulaşmamasını, yani, bir Yahudi devletinin kurulacağı Kudüs’ün daha alınmamış olmasını ve Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın Anadolu Türkiyesi için farklı planları olmasını ve eğer şimdi sulh yapılırsa bu planların yatacak olmasını gösteriyordu.” (s. 330)

*

Aslında Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın “Anadolu Türkiyesi ile ilgili farklı planları” İngiltere’nin umurunda değildi.

Lord Curzon patentli kendi planının peşindeydi ve “Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın Anadolu Türkiyesi ile ilgili farklı planları”nı kendisinin mega planı için bir kaldıraç olarak kullanacaktı.

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli Atatürk’ün can ciğer kuzu sarması dostu Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şöyle açıklayacaktı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği (Selanikli’nin Anadolu’da tutunmasını sağlayan, başlangıçta ona kol kanat geren) Kâzım Karabekir de dile getirmiş bulunuyor:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, ... söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Evet, İngilizler, Selanikli zampara Atatürk’ü Black Jumbo kod adıyla işe alarak Fransa, İtalya ve Yunanistan’a tabiri caizse “kazık” atmıştı.. Göstere göstere..

*

Asıl hedef Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılması ve yerine bir “Anadolu Türkiyesi”nin ikame edilmesiydi. (Bu, olacaktı.. Hatta o laik yani siyasal dinsiz Anadolu Türkiyesi, bir zaman sonra, İslam’ın yerine kendi icadı bir Anadolu İslamı ve Anadolu Müslümanlığı ikame etme teşebbüsünde bulunma cüretini de gösterecekti.)

Denklemdeki en önemli parametrelerden biri Filistin’di..

Filistin Türkler’in elinden mutlaka alınmalıydı.

Ve bu büyük hizmeti, Aubrey Herbert’in (İngiltere’de ağırlayıp onuruna yemek verdiği) samimi dostu Selanikli zampara Atatürk yapacaktı.

Filistin’de İngiliz ordusunun karşısından tek kurşun atmadan kaçacak, bütün bir cephenin çökmesine yol açacaktı.

*

Meşhur bir söz var: “Bir mıh, bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır, bir at, bir atlı kurtarır, bir atlı bir savaş kurtarır, bir savaş bir vatan kurtarır.” 

Tersinden söylemek gerekirse, bir mıhın zayi edilmesi, bir vatanın elden çıkmasına yol açabilir.

İşte, Selanikli zampara, Filistin’de böyle bir faciaya imza atmıştı.

Onun ricatı (kaçışı) sadece bir cepheyi çökertmemiş, dört yıldır süren savaşlar silsilesinin de sonunu getirmişti.. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı defterini Selanikli yüzünden yenilgi ile kapatmıştı.

Fakat bu, Osmanlı açısından sadece bir yenilgi değildi, bir ölüm fermanıydı. Osmanlı Devleti, o gün, Selanikli’nin ricat emri vermesiyle yıkılmıştı.

İstikbal İsrail’indi.


“Bayram yaptı yabanlar;

“Semâve’yi boşaltıp

“Sâve’yi dolduranlar.

“Atını hendeklerden - bir atlayışla -

“Aşırdı aşıranlar.

“Ağlasın Yesrib,

“Ağlasın Selman’lar!”


HER AKŞAMKİ YOLUMDA





HER AKŞAMKİ YOLUMDA



Ziya Osman Saba
(1934)

Her akşamki yoluma koyulmuş gidiyorum.
Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun.
Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükûn,
Bir cami eşiğine yatıversem diyorum

-Rabbim, şuracıkta sen bari gözlerimi yum!
Sen, bana en son kalan, ben senin en son kulun;
Bu akşam, artık seni anmayan İstanbul'un
Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum.

Sonsuz sessizliğini dinlemek istiyorum.
Bilirim ki taşlığın bir döşek kadar ılık,
Sana az daha yakın yaşamak için artık,
Rabbim, ben yalnız zeytin ve ekmek istiyorum.


İNGİLİZ KEFERESİNDEN GARANTİLİ DALALET (SAPIKLIK) REÇETESİ: İBN ARABÎCİLİK

 



İbn Arabî’nin Ahmed Avni Konuk tarafından tercüme ve şerh edilmiş olan Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabı üzerinde duruyorduk.

Eseri yayına hazırlayan Prof. Mustafa Tahralı’nın “takdim” yazısının ilk paragrafı üzerinde bir önceki yazıda durmuştuk. Tahralı ikinci paragrafta şunu diyor:

“… Tercüme birçok yerde ‘kırık mana’ denilen üslub ile yapıldığı için cümleler bazen hiç anlaşılmamaktadır. Zaten İbn Arabî’nin veciz ifadesi de kelimesi kelimesine tercümeye imkan vermemektedir. … Bu şerh yapılmaksızın sadece tercüme ile iktifa edilmiş olsaydı, eserinin ne bütününün ne de müşkil ve veciz cümlelerinin gereği gibi anlaşılması, … hemen hemen imkansız olurdu.”

Anlaşılmazlık, gerçekte tercümenin “kırık mana” üslubu ile yapılmasından değil, metnin kendisinden kaynaklanıyor. Nitekim bu, ikinci ve üçüncü cümlelerde itiraf ediliyor.

Söz konusu anlaşılmazlığın (daha doğrusu anlamsızlığın) asıl nedeni, İbn Arabî’nin ifadelerinin veciz olması değil, saçma olması (Tahralı’nın tabiriyle “müşkil” olması). Veciz olan, aynı zamanda anlaşılır olandır. Burada iki ihtimalden söz edilebilir: Adam ya meramını anlatmayı becerememiş ya da boş ve anlamsız konuşmuş.

Evet, vatandaş bazen meramını anlatmayı becerememiş, bazen de saçmalamış.. Ahmed Avni Konuk fuzulî şagilinin yaptığı ise, büyük ölçüde, boş ve lüzumsuz laflara birtakım yakıştırmalarla anlam kazandırmaya çalışmaktan ibaret. Ancak, metindeki yırtık, delik ve boşluklar büyük, şerhteki yamalar ise küçük.

Tahralı’nın “şerh”i (açıklaması) şunu ortaya koyuyor: Kitap, yalın haliyle, anlaşılması hemen hemen imkansız bir hezeyanname durumunda.

*

Prof. Tahralı, “takdim” yazısının ardından bir de kitabı tanıtan bir giriş kaleme almış.. Orada, Ahmed Avni Konuk'a ait şerhin de (açıklamanın da), kitabın anlaşılması için yeterli gelmediğini söylüyor:

“… Bu noktada A. Avni Bey’in açıklamaları okuyucuya büyük bir kolaylık sağlamakta ise de, … şerhin yardımı da yeterli gelmemektedir diyebiliriz. Şerhin dikkatle defalarca okunması ve bilhassa A. Avni Bey’in Fususu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi’nin iyice incelenmesi neticesinde, hiç olmazsa bazı noktaların açıklık kazanacağı muhakkaktır.”

Aslında, o açıklık kazanacak noktalardan biri, adamın yazdıklarının bir bölümünün deli saçması zırvalar olmasından ibarettir.

Tahralı’nın söylediğine göre, Claude Addas, söz konusu kitabın yazılış tarihinin 1194 öncesi olması gerektiğini belirtiyormuş.

Buna göre, İbn Arabî’nin bu saçma kitabını 29 yaşına ulaşmadan yazmış olması gerekiyor. Daha yolun başında, sonraki yıllarda Mekke’ye gidecek, Mekînüddin’in güzel kızı Nizam için aşk kitabı yazarak kendisini geliştirecek, “tasavvufî zamparalık” alanında çığır açacak..

*

Yine Tahralı’nın aktardığına göre, İbn Arabî zamparası, bu kitabı için “Bunu … dört günden daha az bir zamanda tamamladım” diyormuş.. Muhtemelen doğrudur, zırvalarını düşünmeden, aklını kullanmadan sayıklar gibi kâğıda dökmüş olmalıdır.

Ancak Tahralı, şarlatanın burada yalan söylüyor olabileceğini düşünüyor:

“… Hicrî 598/1201’de Endülüs’ten ayrılıp Doğu’ya hicret ettiği kat’i olarak bilindiğine göre, eserin yazılış tarihi 598’den öncedir. Kitabında zikrettiği bazı eserlerinin adları Tedbirat’ın yazılış tarihini tam tesbit edebilmek için bazı istifhamlar (soru işaretleri) ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca konular ve bölümler arasında ilgiler de, bazı araştırmacılarda, kitabın yazarının söylediği gibi bir defada yazılmış olamayacağı ve daha sonraları tekrar ele alınıp bazı ilavelerle zenginleştirildiği kanaatini uyandırmıştır.”

*

Tahralı, kitap hakkında bilgi verme babından şunu diyor:

“A. Avni Bey, Şerh’in baş taraflarında İbn Arabî ve eserleri hakkında şöyle demektedir: Birçok kimse Şeyh-i Ekber’in beyan ettiği ‘hakikatler’ ve ‘marifetler’den [manevi bilgilerden] ürküp inkar ederler. Birtakım kimseler ise anladıklarını zannederek ‘kulluğun gerekleri olan’ taatten [Şeriat’in emir ve yasaklarına uymaktan] saparak dalalet [sapıklık] vadisine düşerler. Bu ‘hakikatler’ ve ‘marifetler’ kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırat-ı müstakimdir.

Boş laf..

Böylece Ahmed Avni Konuk, şarlatan İbn Arabî’nin kitaplarının iki özelliğinin altını çizmiş durumda:

Birincisi, yazdıkları akl-ı selim ve zevk-i selim sahibi insanları ürkütecek münkerât durumunda.

Yazdıklarının Kitap ve Sünnet’ten delili olsa, onları inkâr etmek mümkün olmaz. Çünkü böylesi bir inkâr, Kitap ve Sünnet’i reddetmek anlamına gelir.

Yaygın biçimde inkâr edilmesi ve ürkütücü bulunması, genelde ümmetin özelde ulemanın sevad-ı azamının (büyük çoğunluğunun) tepkisini çekmesi, onların delilsiz, senetsiz sepetsiz duyulmadık şeyler olduğunu ortaya koyuyor.

Böylesi duyulmadık şeyler şayet “din” bağlamında öne sürülüyorsa, onların “bid’at” kategorisinde değerlendirilmesi zorunludur.

Bu tür ürkütücü ve duyulmadık şeyler (itikatla alâkasız biçimde) yaşadığımız âlem ve dünya hayatı bağlamında ileri sürülecek olsa, bunları reddetmek de, tartışma konusu yapmak da çok gerekmeyebilir. Bir ölçüde müsamaha ile karşılanabilir.

Fakat “din” söz konusu olduğunda artık yeni birşey söylenemez.. Tecdîd başka birşey, icat çıkarma başka birşeydir. 

*

Çünkü din, Maide Suresi’nin 3’üncü ayetinde belirtildiği gibi, tamamlanmıştır.. (Bazı cahillerin ve idraki kıt ilim heveslilerinin, sanki Allah nurunu tamamlamamış gibi, gelecekten haber verme kabilinden “Allah nurunu tamamlayacaktır” diye konuştuklarına şahit olunuyor. Allah’ın nuru, bu ayetin indirildiği gün tamamlanmıştır.)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu (Sünen-i Nesâ'î, 1578):

… En doğru söz Allah'ın Kitabı'dır, en iyi hidayet ise Muhammed'in hidayetidir. (Dinde) İşlerin en kötüsü, sonradan ihdas edilmiş olanlarıdır; ihdas edilenlerin hepsi bid'attir (yeni icattır), her bid'at sapıklıktır ve her sapıklık cehennem ateşindedir.

Sırat-ı müstekîm işte budur.. Ahmed Avni Konuk denen aptal ise, İbn Arabî’nin zırvalarını Kur’an seviyesine çıkarıyor.. Şarlatanın yazdıkları “kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırat-ı müstakim” imiş.. Sanki adam peygamber..

Hay senin aklına tüküreyim diye düşünüyor olabilirsiniz, fakat aklı yok ki tüküresiniz.

*

Avni Konuk’un, şarlatan İbn Arabî’nin kitaplarında bulduğu ikinci özelliğe gelelim..

İkinci özellik, dalalete (sapıklığa) düşürücülük.. Saptırıcılık..

Birtakım kimseler, anladıklarını zannederek ‘kulluğun gerekleri olan’ taatten [Şeriat’in emir ve yasaklarına uymaktan] saparak dalalet [sapıklık] vadisine düşüyorlarmış.

Yani anladığınızı zannettiğiniz zaman başınız her halükârda belaya giriyor.. Ya ürküp reddediyorsunuz ya da kabul edip sapıklığa düşüyorsunuz.

Reddedenler, patenti sadece Endülüslü zampara İbn Arabî’ye ait olan “hakikatler” ve “marifetler”den mahrum kalıp Kur’an ve Sünnet’ten öğrenilen hakikatlerle yetinmek zorunda kalırlarken, kabul edenler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırat-ı dalalete” bodoslama dalıyorlar.

Böylece, İngiliz keferesinin neden Ibn Arabi Society adı altında bir İbnarabiyye tarikatı tekkesi (dergâhı, zaviyesi) kurmuş oldukları sorusu da cevap bulmuş oluyor. (Bkz. https://ibnarabisociety.org/society/)

Kıldan ince kılıçtan keskin, garantili dalalet yolunu bulmuşlar, daha ne olsun!

*

Ibn Arabi Society tekkesi 1977 yılında Oxford merkezli olarak İngiltere’de kurulmuş. Altı yıl sonra, 1983’te ABD şubesi Berkeley’de faaliyete geçmiş.. İspanya şubesi 2011’de Murcia’da, Avustralya şubesi ise 2017’de Melbourne’de açılmış.

Otuzdan fazla ülkede üyelerinin bulunduğunu iftiharla ilan ediyorlar. 30’dan fazla..

1984’ten beri İngiltere’de, 1987’den beri de ABD’de her yıl İbn Arabî konulu sempozyum düzenliyorlar.

Bu şarlatan ile ilgili kitaplardan oluşan özel bir kütüphane kurmuş durumdalar.

Ayrıca 1982 yılından beri bir dergi çıkarıyorlar. 2024’te 75’inci sayısını yayınladılar.

Bu arada kitap yayınlamayı da ihmal etmiyorlar.

Adamlar bu işi biliyor, “Marifet iltifata tabidir” fehvasınca, sineklerin İbn Arabî’nin kokuşmuş mirasının üzerine üşüşeceklerinin farkındalar.

Kefere kimi parlatacağını çok iyi biliyor.

*

Burada bir noktaya daha değinmekte yarar var:

Sözde Ehl-i Sünnetçilik ve tasavvufçuluk taslayan bazılarının, selefi olduklarını söyleyen (ya da selefîlikle suçladıkları) kesimleri İngiliz ajanlığı ile itham ettiklerine şahit olunabiliyor.

Şüphesiz ki istihbarat örgütleri (gizli servisler) her yere ve her kesime sızmaya, çıkarları için uygun gördükleri her şahsı ve topluluğu kullanmaya ve manipüle etmeye çalışırlar..

Selefîler bunun istisnası değiller.

Dolayısıyla selefi diye bilinenler arasında yerli ve yabancı istihbarat örgütlerinin ajanlarının de yer alıyor olabileceğini aklımızın bir köşesinde tutmamız gerekiyor.

Bu tür ajanlık faaliyetleri sadece bilgi toplamak için yapılmaz.. Bazen, hedef grubun enerji ve potansiyeli, etki/tesir ajanı durumundaki elemanlar vasıtasıyla yanlış hedeflere yönlendirilir. Böylece hem o topluluklar meşgul edilmiş ve zararsız hale getirilmiş, hem de söz konusu gizli servislerin hedefi durumundaki başka toplulukların hakkından gelinmiş olur.. Onların tabiriyle “İti ite kırdırmış”, bir düşmanla başka bir düşmanın önünü kesmiş olurlar. Mesela, böylesi selefiler, Türkiye için konuşmak gerekirse, (kaldıysa eğer) söz konusu istihbarat örgütlerinin dümen suyunda gitmeyen, onlara tabi olmayan geleneksel cemaatlere (bazı tarikatçılara, kimi Nurculara) karşı da kışkırtılabilir..

Bu aynı zamanda, saldırıya uğrayan kesimlerin, saldıranlar aleyhine kışkırtılmasını da sağlar. Onların arasında da elbette ajanlar vardır ve bunlar yangına benzin dökerler.

*

Evet, altını çizerek bir daha söyleyelim, istihbarat örgütleri (gizli servisler) her yere ve her kesime sızmaya, çıkarları için uygun gördükleri her şahsı ve topluluğu kullanmaya ve manipüle etmeye çalışırlar. 

İngilizler’in Osmanlı Devleti’ne karşı Vehhabîlik hareketini desteklemiş olduğu doğrudur. Ancak, Bediüzzaman Said Nursî’nin de dile getirdiği gibi, Vehhabîliğin ortaya çıkışının İngilizler’in eseri olduğu söylenemez. Bunu ispat sadedinde Mr. Hempher diye birine atfen yayınlanan hatırat güvenilirlikten uzak.. Böyle bir şahsın yaşamış olduğu bile kesin değil.. Kitabın bir algı operasyonu ürünü olarak uydurulmuş olduğu anlaşılıyor.. Roman, hikaye ve masal üretiminin bir meslek haline gelmiş bulunduğu bir zamanda yaşıyoruz. 

Evet, Vehhabîliğin İngiliz icadı olarak ortaya çıkmış olduğu iddiası temelsizdir.. Fakat Vehhabîler’in Osmanlı’ya karşı kullanılmış oldukları doğrudur.. Ancak, Osmanlı’ya asıl zararı Vehhabîler değil, Enver, Talat, Cemal ve özellikle de İngiliz kafadarı Mustafa Kemal gibi İttihatçı (sözde vatansever Jön Türk) yerli-milli adamlar verdiler.

İngilizler bir Selefiyye Society, bir İbn Teymiyye Society ya da bir Vehhabi Society kurmadılar, fakat Ibn Arabi Society'yi kurdular.

Güya İslam tasavvufunun, irfanının, bilgeliğinin, “hakikat” ve “marifet”lerin yayılması için canla başla çalışıyor, ter döküyorlar.

Nasıl bir "hakikat" ve nasıl bir "irfan"sa, "marifet"se!..

Ve ülkemizdeki burnunun ucunu bile göremeyen miyoplar, bize ufku göstererek “Selefîlerin arkasında İngilizler var” diyorlar.. "Canbaza bak, canbaza!" makamından..

Tamam da, İbn Arabîcilerin sadece arkasında değil, önünde, yanında, üstünde, altında İngilizler var, niye bunu görmüyorsun?

*

Devam edeceğiz inşallah.


CEMAAT, "İSLAM DEVLETİ"DİR; İSLAMSIZ DEVLET İSE (KUR'AN'A GÖRE) TAĞUT EGEMENLİĞİDİR


ANAYASASINDAKİ (LAİKLİK GEREĞİ) İSLAM'A AYKIRI LAFLARDAN RAHATSIZ OLMAZ DA,

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DÜZENE AKYIRI KUR'AN AYETLERİNİ GÖRÜNCE TÜYLERİ DİKEN DİKEN OLUR,

GÖZÜNÜ KAN BÜRÜR..


KUR'AN'IN BÜTÜN AYETLERİNİ TASDİK ETMEYENLERİN TEKFİR EDİLMELERİ (KÜFRE DÜŞMÜŞ OLDUKLARININ SÖYLENMESİ) KARŞISINDA DA,

AFRİKA'NIN YAMYAMLARI GİBİ GLU GLU DANSI YAPAR, 

GÖZLERİNDEN ATEŞ SAÇARAK KİN VE GAYZ DOLU BİR SES TONUYLA HAÇSIZ LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) SEFERİ İLAN EDER, 

DERİNLERDEN, DERİNLİKLERDEN "TEKFİRCİLERİ SÖYLETMEN, VURUN! ASIN, KESİN, ÖLDÜRÜN!" MESAJI VERİR..


("AH KÜÇÜK HOKKABAZLIK, SEFİL AYNALI DOLAP,

"BİR ŞAPKA, BİR ELDİVEN, BİR MAYMUN VE İNKILAP"

NECİP FAZIL KISAKÜREK)





“D-v-l” kök harflerinden türemiş olan devlet, Türkçe’ye Arapça’dan geçmiş bir kelime..

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem zamanında da kullanılan bu tabir Kur’an’da geçmekle birlikte (Haşr 59/7), o dönemde bugünkü anlamını taşımıyordu.

Şu anda Türkçe’de kullandığımız “tedâvül” kelimesiyle ilişkili bir manada kullanılıyordu; ki bu kelime ile devlet kelimesi aynı kökten (d-v-l) türemiştir.

Bununla birlikte Araplar, Roma/Bizans ve İran gibi imparatorlukların varlığının farkındaydılar ve onlardaki “devlet”lik durumunu ifade eden bir kelimeye sahiptiler: Mülk.

Bu kelimeyle aynı kökten türemiş olan “memleket” (meliklik, krallık) sözcüğünü bugün de kullanıyorlar. Öyle ki, Suudi Arabistan Krallığı’nın resmî adı el-Memleketü’l-Arabiyyetü’s-Suûdiyye’dir.

*

Evet, mâlik ve melik (hükümdar, kral) kelimeleri, “sahip olmak, hâkimiyet/egemenlik, güç, iktidar” anlamlarına gelen mülk kelimesi ile aynı kökten türemiştir.

Nitekim bu sözcük Kur’an’da geçmekte, Yusuf Suresi’nde o günkü Mısır hükümdarı için “melik” tabiri kullanılmaktadır (Yusuf, 12/76).

Dolayısıyla mülk, Araplar’ın o gün dünyada hakim olan devletler için kullandıkları bir tabirdi, sonradan “devlet” kelimesiyle ifade edilecek olan olguyu yansıtıyordu.

Mülk diye adlandırılan, baştaki yöneticinin (kral, padişah, sultan, hakan, sezar, kayzer, kisra, çar vs. anlamında) melik diye isimlendirildiği bu devlet yapısı, İslam’ın öngörüp “ideal” olarak ortaya koyduğu bir siyasal düzene/nizama karşılık gelmiyordu.

*

Nitekim Hz. Peygamber s.a.s., kendisinden sonra hilâfetin (hilâfetü’n-nübüvve) otuz yıl devam edeceğini, daha sonra idarenin “mülk”e (mülkün adûdun) dönüşeceğini haber vermiştir (Ebû Dâvûd, “Sünnet”, 8; Tirmizî, “Fiten”, 48; Müsned, IV, 273; V, 50, 220-221).

Bu hadîs çerçevesinde mülk (meliklik), nübüvvet menheci üzere bir hilafeti temsil etmiyor olsa da, yani melik konumundaki kişiler Peygamber s.a.s.’in halifesi unvanını taşıma liyakati ve yeterliliğine (ya da hakkına) sahip bulunmuyor olsalar da, yine de başında bulundukları devlet “müslümanların devleti”ydi, İslam devletiydi.

Bununla birlikte söz konusu melikler kendilerini melik olarak adlandırmaktan kaçınıyor, hem “meşruiyet”i sağlama hem de kişisel itibarlarını büyütme noktasından kendilerini halife olarak takdim ediyor ve öyle adlandırılmak istiyorlardı.

Ancak, hadîs çerçevesinde düşünüldüğünde bu halifelik iddiası sözde kalıyor, olay özünde “mülk” mahiyetini taşıyordu. 

(Öyle ki ashabın “Cennet’le müjdelenenler”inden Sa’d bin Ebî Vakkas r. a., Muaviye r. a. Hz. Hasan’dan hilafeti devraldığında ona, biat etmiş olduğu halde, “Ey Melik…” diye hitap etmiş, Muaviye r. a. rica makamında “Emîrülmüminîn deseydin ne olurdu…” karşılığını vermiştir. Onun bu şekilde hitap etmesi, söz konusu “otuz yıl” hadisinden kaynaklanıyor olmalıdır. Türkiye İlahiyat sirkinin duayen canbazı Mehmed Said Hatiboğlu adlı ilmi de zekâsı da yetersiz şahıs, “cebâbire/zorbalar kaydı ile ucu günümüze de dayandığı için olsa gerek, bu hadîs hakkında da şüpheler uyandırmaya çalışmış... Oryantalist hezeyanları sorgulama söz konusu olduğunda beyni felçli bir yatalak insan karikatürüne dönüşen, faltaşı gibi açılmış gözleri sabit bir noktada donup kalmış bitkisel hayat yaşayan bir canlı cenaze halini alan bu Batı hayranı sürüngen şahsı, inşaallah ilerde “hilafetin Kureyşîliği” bahsi üzerinde dururken tekrar hatırlayacağız.)

Evet, otuz yıllık bir süreçten sonra ortaya çıkan meliklik devresinde ortada (devlet başkanlığı düzeyinde) “sahici” bir hilafet kalmamış olsa da, “Müslümanların devleti”, yani Şeriat ilkelerine bağlı siyasal ümmet birliği (cemaat) mevcuttu.

Ve Müslümanların bu birliğe (cemaate) bağlılık göstermeleri, parçalanmamaları gerekiyordu.

*

İşte hadîs-i şerîflerde bu “İslam devletine bağlılık” durumu “cemaat” kavramı ile ifade edilmiş, ümmet cemaati terkten, tefrikadan sakındırılmıştır.

Ancak bu sakındırma, o gün “devlet” kurumuna hakim olan hükümet etme biçimine (“mülk"e) bağlılık ile ifade edilmemiştir, çünkü mesele bir melik’e ya da mülk şeklindeki bir rejime itaat değil, “Müslümanların siyasal birliğini yansıtan devlet”e bağlı kalma meselesiydi.

Mülk gibi rejim tiplerini (ya da hükümet modellerini) aşan bu "ümmet devleti" olgusu (sonraki yazılarda inşaallah ayrıntılı biçimde göreceğimiz gibi) hadîslerde cemaat kavramı ile ifade edilmiştir. 

[Merhum Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar’ının ikinci cildinde, Ezher’de talebeyken Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’den dinlemiş oldukları bazı tarihî gerçekleri aktarır. Onun anlattığına göre, Şeyhülislam, Sultan Vahideddin’in Mustafa Kemal’i olağanüstü yetkilerle Anadolu’ya göndermesinin akabinde neler olacağını tahmin ettiği için, onu bundan vazgeçirmeye çalışmış, Vahideddin’in ona cevabı şu olmuştur (s. 58): 

“Efendi hazretleri, vaziyet belli; ben vatanımı kurtarmak istiyorum; ne pahasına olursa olsun, vatanımın kurtulmasını istiyorum. Efendi hazretleri, anlaşılıyor ki siz, saltanatımın tehlikeye düşeceğinden korkuyorsunuz. Onu korumamı istiyorsunuz...”

Buna karşı Şeyhülislam şu cevabı vermiştir: 

“Efendim, benim endişem, sizin saltanatınız için değildir. Bugün saltanatınızın temsil ettiği dinimiz içindir. Bendeniz, din gider diye korkuyorum. Saltanat giderse, yerine bir saltanat daha bulunur. Fakat din giderse, … din daha gelemez. Benim korktuğum budur. Eğer mutlaka, bir zat, bir asker gönderilecekse, başka birini araştıralım. Bana da bir söz hakkı tanıyın. Siz bu dinin halifesi, ben de şeyhülislâmıyım. Din cihetinden, sizin kadar ben de mes’ulüm..”]

*

Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebini benimseme, cemaat kavramı çerçevesinde İslam (Şeriat) devleti idealine ve ümmetin siyasal birliği ilkesine bağlılığı ifade eder.

Bu ilke, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” bir ilkedir.


(İlk yayın tarihi: 25 Haziran 2023,

kitaplaşmış hali: https://archive.org/details/cemaat-kuresel-islam-devletidir)



"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."