İbn Arabî’nin Ahmed Avni Konuk tarafından
tercüme ve şerh edilmiş olan Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı
kitabı üzerinde duruyorduk.
Eseri yayına hazırlayan Prof. Mustafa
Tahralı’nın “takdim” yazısının ilk paragrafı üzerinde bir önceki yazıda
durmuştuk. Tahralı ikinci paragrafta şunu diyor:
“… Tercüme birçok yerde ‘kırık
mana’ denilen üslub ile yapıldığı için cümleler bazen hiç anlaşılmamaktadır.
Zaten İbn Arabî’nin veciz ifadesi de kelimesi kelimesine tercümeye imkan
vermemektedir. … Bu şerh yapılmaksızın sadece tercüme ile iktifa edilmiş
olsaydı, eserinin ne bütününün ne de müşkil ve veciz cümlelerinin gereği gibi
anlaşılması, … hemen hemen imkansız olurdu.”
Anlaşılmazlık, gerçekte tercümenin “kırık
mana” üslubu ile yapılmasından değil, metnin kendisinden kaynaklanıyor. Nitekim
bu, ikinci ve üçüncü cümlelerde itiraf ediliyor.
Söz konusu anlaşılmazlığın (daha
doğrusu anlamsızlığın) asıl nedeni, İbn Arabî’nin ifadelerinin veciz olması
değil, saçma olması (Tahralı’nın tabiriyle “müşkil” olması). Veciz olan, aynı
zamanda anlaşılır olandır. Burada iki ihtimalden söz edilebilir: Adam ya
meramını anlatmayı becerememiş ya da boş ve anlamsız konuşmuş.
Evet, vatandaş bazen
meramını anlatmayı becerememiş, bazen de saçmalamış.. Ahmed Avni Konuk fuzulî
şagilinin yaptığı ise, büyük ölçüde, boş ve lüzumsuz laflara birtakım
yakıştırmalarla anlam kazandırmaya çalışmaktan ibaret. Ancak, metindeki yırtık, delik ve boşluklar büyük, şerhteki yamalar ise küçük.
Tahralı’nın “şerh”i (açıklaması) şunu ortaya
koyuyor: Kitap, yalın haliyle, anlaşılması hemen hemen imkansız bir hezeyanname
durumunda.
*
Prof. Tahralı, “takdim” yazısının
ardından bir de kitabı tanıtan bir giriş kaleme almış.. Orada, Ahmed Avni Konuk'a ait şerhin de (açıklamanın da), kitabın anlaşılması için yeterli gelmediğini
söylüyor:
“… Bu noktada
A. Avni Bey’in açıklamaları okuyucuya büyük bir kolaylık sağlamakta ise de, …
şerhin yardımı da yeterli gelmemektedir diyebiliriz. Şerhin dikkatle defalarca
okunması ve bilhassa A. Avni Bey’in Fususu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi’nin
iyice incelenmesi neticesinde, hiç olmazsa bazı noktaların açıklık kazanacağı
muhakkaktır.”
Aslında, o açıklık kazanacak
noktalardan biri, adamın yazdıklarının bir bölümünün deli saçması zırvalar
olmasından ibarettir.
Tahralı’nın söylediğine göre, Claude
Addas, söz konusu kitabın yazılış tarihinin 1194 öncesi olması gerektiğini
belirtiyormuş.
Buna göre, İbn Arabî’nin bu saçma
kitabını 29 yaşına ulaşmadan yazmış olması gerekiyor. Daha yolun başında,
sonraki yıllarda Mekke’ye gidecek, Mekînüddin’in
güzel kızı Nizam için aşk kitabı yazarak kendisini geliştirecek, “tasavvufî zamparalık” alanında çığır
açacak..
*
Yine Tahralı’nın aktardığına göre,
İbn Arabî zamparası, bu kitabı için “Bunu
… dört günden daha az bir zamanda tamamladım” diyormuş.. Muhtemelen
doğrudur, zırvalarını düşünmeden, aklını kullanmadan sayıklar gibi kâğıda
dökmüş olmalıdır.
Ancak Tahralı, şarlatanın burada
yalan söylüyor olabileceğini düşünüyor:
“… Hicrî
598/1201’de Endülüs’ten ayrılıp Doğu’ya hicret ettiği kat’i olarak bilindiğine
göre, eserin yazılış tarihi 598’den öncedir. Kitabında zikrettiği bazı
eserlerinin adları Tedbirat’ın yazılış tarihini tam tesbit edebilmek için bazı istifhamlar (soru işaretleri) ortaya
çıkarmaktadır. Ayrıca konular ve bölümler arasında ilgiler de, bazı
araştırmacılarda, kitabın yazarının söylediği
gibi bir defada yazılmış olamayacağı
ve daha sonraları tekrar ele alınıp bazı ilavelerle zenginleştirildiği
kanaatini uyandırmıştır.”
*
Tahralı, kitap hakkında
bilgi verme babından şunu diyor:
“A. Avni Bey,
Şerh’in baş taraflarında İbn Arabî ve
eserleri hakkında şöyle demektedir: Birçok kimse Şeyh-i Ekber’in beyan ettiği ‘hakikatler’ ve ‘marifetler’den [manevi bilgilerden] ürküp inkar ederler. Birtakım
kimseler ise anladıklarını zannederek
‘kulluğun gerekleri olan’ taatten [Şeriat’in emir ve yasaklarına uymaktan] saparak
dalalet [sapıklık] vadisine düşerler. Bu ‘hakikatler’ ve ‘marifetler’ kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırat-ı
müstakimdir.”
Boş laf..
Böylece Ahmed Avni Konuk, şarlatan
İbn Arabî’nin kitaplarının iki
özelliğinin altını çizmiş durumda:
Birincisi, yazdıkları akl-ı selim ve
zevk-i selim sahibi insanları ürkütecek
münkerât durumunda.
Yazdıklarının Kitap ve Sünnet’ten delili olsa, onları inkâr etmek mümkün olmaz.
Çünkü böylesi bir inkâr, Kitap ve Sünnet’i reddetmek anlamına gelir.
Yaygın biçimde inkâr edilmesi ve ürkütücü bulunması, genelde ümmetin özelde ulemanın sevad-ı azamının (büyük çoğunluğunun) tepkisini çekmesi, onların delilsiz, senetsiz sepetsiz
duyulmadık şeyler olduğunu ortaya koyuyor.
Böylesi duyulmadık şeyler şayet “din”
bağlamında öne sürülüyorsa, onların “bid’at”
kategorisinde değerlendirilmesi zorunludur.
Bu tür ürkütücü ve duyulmadık şeyler (itikatla alâkasız biçimde) yaşadığımız âlem ve dünya hayatı bağlamında ileri sürülecek olsa, bunları reddetmek de, tartışma konusu yapmak da çok gerekmeyebilir. Bir ölçüde müsamaha ile karşılanabilir.
Fakat “din” söz
konusu olduğunda artık yeni birşey söylenemez.. Tecdîd başka birşey, icat çıkarma başka birşeydir.
*
Çünkü din, Maide Suresi’nin 3’üncü
ayetinde belirtildiği gibi, tamamlanmıştır.. (Bazı cahillerin ve idraki kıt ilim
heveslilerinin, sanki Allah nurunu tamamlamamış gibi, gelecekten haber verme kabilinden “Allah nurunu tamamlayacaktır” diye konuştuklarına şahit olunuyor. Allah’ın
nuru, bu ayetin indirildiği gün tamamlanmıştır.)
Rasulullah sallallahu aleyhi ve
sellem şöyle buyurdu (Sünen-i Nesâ'î, 1578):
“… En doğru söz Allah'ın Kitabı'dır, en iyi
hidayet ise Muhammed'in hidayetidir. (Dinde) İşlerin en kötüsü, sonradan
ihdas edilmiş olanlarıdır; ihdas
edilenlerin hepsi bid'attir (yeni icattır), her bid'at sapıklıktır ve her
sapıklık cehennem ateşindedir.”
Sırat-ı müstekîm işte budur.. Ahmed Avni Konuk
denen aptal ise, İbn Arabî’nin zırvalarını Kur’an seviyesine çıkarıyor.. Şarlatanın yazdıkları “kıldan ince ve kılıçtan keskin bir
sırat-ı müstakim” imiş.. Sanki adam peygamber..
Hay senin aklına tüküreyim diye
düşünüyor olabilirsiniz, fakat aklı yok ki tüküresiniz.
*
Avni Konuk’un, şarlatan İbn Arabî’nin
kitaplarında bulduğu ikinci özelliğe gelelim..
İkinci özellik, dalalete (sapıklığa) düşürücülük..
Saptırıcılık..
Birtakım kimseler, anladıklarını zannederek ‘kulluğun
gerekleri olan’ taatten [Şeriat’in emir ve yasaklarına uymaktan] saparak dalalet
[sapıklık] vadisine düşüyorlarmış.
Yani anladığınızı zannettiğiniz zaman
başınız her halükârda belaya giriyor.. Ya ürküp reddediyorsunuz ya da kabul
edip sapıklığa düşüyorsunuz.
Reddedenler, patenti sadece Endülüslü
zampara İbn Arabî’ye ait olan “hakikatler” ve “marifetler”den mahrum kalıp Kur’an
ve Sünnet’ten öğrenilen hakikatlerle yetinmek zorunda kalırlarken, kabul
edenler “kıldan ince ve kılıçtan keskin bir
sırat-ı dalalete” bodoslama
dalıyorlar.
Böylece, İngiliz keferesinin neden Ibn Arabi Society adı altında bir İbnarabiyye tarikatı tekkesi (dergâhı,
zaviyesi) kurmuş oldukları sorusu da cevap bulmuş oluyor.
Kıldan ince kılıçtan keskin,
garantili dalalet yolunu bulmuşlar, daha ne olsun!
*
Ibn Arabi Society tekkesi 1977 yılında Oxford merkezli olarak İngiltere’de
kurulmuş. Altı yıl sonra, 1983’te ABD şubesi
Berkeley’de faaliyete geçmiş.. İspanya şubesi
2011’de Murcia’da, Avustralya şubesi
ise 2017’de Melbourne’de açılmış.
Otuzdan fazla ülkede üyelerinin bulunduğunu iftiharla ilan ediyorlar. 30’dan fazla..
1984’ten beri İngiltere’de, 1987’den beri de ABD’de her yıl İbn Arabî konulu sempozyum düzenliyorlar.
Bu şarlatan ile ilgili kitaplardan
oluşan özel bir kütüphane kurmuş
durumdalar.
Ayrıca 1982 yılından beri bir dergi çıkarıyorlar. 2024’te 75’inci
sayısını yayınladılar.
Bu arada kitap yayınlamayı da ihmal etmiyorlar.
Adamlar bu işi biliyor, “Marifet
iltifata tabidir” fehvasınca, sineklerin İbn Arabî’nin kokuşmuş mirasının
üzerine üşüşeceklerinin farkındalar.
Kefere kimi parlatacağını çok iyi
biliyor.
*
Burada bir noktaya daha değinmekte
yarar var:
Sözde Ehl-i Sünnetçilik ve tasavvufçuluk
taslayan bazılarının, selefi olduklarını
söyleyen (ya da selefîlikle suçladıkları) kesimleri İngiliz ajanlığı ile itham ettiklerine şahit olunabiliyor.
Şüphesiz ki istihbarat örgütleri (gizli servisler) her yere ve her kesime
sızmaya, çıkarları için uygun gördükleri her şahsı ve topluluğu kullanmaya ve
manipüle etmeye çalışırlar..
Selefîler bunun istisnası değiller.
Dolayısıyla selefi diye bilinenler arasında yerli ve yabancı istihbarat örgütlerinin
ajanlarının de yer alıyor olabileceğini aklımızın bir köşesinde tutmamız
gerekiyor.
Bu tür ajanlık faaliyetleri sadece bilgi toplamak için yapılmaz.. Bazen,
hedef grubun enerji ve potansiyeli, etki/tesir ajanı durumundaki elemanlar
vasıtasıyla yanlış hedeflere yönlendirilir. Böylece hem o topluluklar meşgul
edilmiş ve zararsız hale getirilmiş, hem de söz konusu gizli servislerin hedefi
durumundaki başka toplulukların hakkından gelinmiş olur.. Onların tabiriyle “İti
ite kırdırmış”, bir düşmanla başka bir düşmanın önünü kesmiş olurlar. Mesela,
böylesi selefiler, Türkiye için konuşmak gerekirse, (kaldıysa eğer) söz konusu istihbarat
örgütlerinin dümen suyunda gitmeyen, onlara tabi olmayan geleneksel cemaatlere (bazı
tarikatçılara, kimi Nurculara) karşı da kışkırtılabilir..
Bu aynı zamanda, saldırıya uğrayan
kesimlerin, saldıranlar aleyhine kışkırtılmasını da sağlar. Onların arasında da
elbette ajanlar vardır ve bunlar yangına benzin dökerler.
*
Evet, altını çizerek bir daha söyleyelim, istihbarat örgütleri (gizli servisler) her yere ve her kesime sızmaya, çıkarları için uygun gördükleri her şahsı ve topluluğu kullanmaya ve manipüle etmeye çalışırlar.
İngilizler’in
Osmanlı Devleti’ne karşı Vehhabîlik
hareketini desteklemiş olduğu doğrudur. Ancak, Bediüzzaman Said Nursî’nin de dile getirdiği gibi, Vehhabîliğin
ortaya çıkışının İngilizler’in eseri olduğu söylenemez. Bunu ispat sadedinde Mr.
Hempher diye birine atfen yayınlanan hatırat güvenilirlikten uzak.. Böyle bir şahsın yaşamış olduğu bile kesin değil.. Kitabın bir algı
operasyonu ürünü olarak uydurulmuş olduğu anlaşılıyor.. Roman, hikaye ve masal üretiminin bir meslek haline gelmiş bulunduğu bir zamanda yaşıyoruz.
Evet, Vehhabîliğin İngiliz icadı olarak ortaya çıkmış olduğu iddiası temelsizdir.. Fakat Vehhabîler’in Osmanlı’ya karşı
kullanılmış oldukları doğrudur.. Ancak, Osmanlı’ya asıl zararı Vehhabîler değil, Enver, Talat, Cemal
ve özellikle de İngiliz kafadarı Mustafa Kemal gibi İttihatçı (sözde vatansever Jön Türk) yerli-milli adamlar
verdiler.
İngilizler bir Selefiyye Society, bir İbn Teymiyye
Society ya da bir Vehhabi Society
kurmadılar, fakat Ibn Arabi Society'yi
kurdular.
Güya İslam tasavvufunun, irfanının,
bilgeliğinin, “hakikat” ve “marifet”lerin yayılması için canla başla çalışıyor,
ter döküyorlar.
Nasıl bir "hakikat" ve nasıl bir "irfan"sa, "marifet"se!..
Ve ülkemizdeki burnunun ucunu bile göremeyen miyoplar, bize ufku göstererek “Selefîlerin arkasında İngilizler var” diyorlar.. "Canbaza bak, canbaza!" makamından..
Tamam da, İbn Arabîcilerin sadece arkasında değil, önünde, yanında,
üstünde, altında İngilizler var, niye bunu görmüyorsun?
*
Devam edeceğiz inşallah.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder