SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK'ÜN OSMANLI DEVLETİ'NE KARŞI VERDİĞİ (İNGİLİZ DESTEKLİ) İSTİKLAL MÜCADELESİ

 



UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 53

 

İsmet İnönü’nün “istiklâl mücadelesi” olarak adlandırdığı süreç, Osmanlı Devleti’nin (hükümeti ve devlet başkanıyla, yani padişahıyla) İngilizler ile Selanikli Mustafa Atatürk tarafından top gibi oynanılan bir nesneye dönüştürülmesine sahne oldu.

Görünüşte kavgalı olan bu iki odak, Osmanlı Devleti’ni (Osmanlı hükümetini ve devlet başkanını) şamar oğlanına çevirdiler.

Sureta kavgalıydılar, gerçekteyse Selanikli, İngilizler’in kendisi için yazdığı senaryoyu mükemmel bir oyunculukla hayata geçirmekteydi.

Karar vericiler İngilizler’di, icracı ise Selanikli.

Bu gerçeği Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde son derece veciz, açık, yalın, anlaşılır ve özlü bir biçimde ifade etmiş bulunuyor:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur".

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Selanikli Mustafa Atatürk, Anadolu’ya Padişah Vahideddin tarafından müfettişlik maskesi altında bir direniş hareketi örgütlemek üzere gönderilmişti.

Adı müfettişti fakat yetkileri “Anadolu genel valiliği” anlamına geliyordu.

Çünkü Van’dan Ankara’ya kadar her beldede mülkî amirleri (valileri kaymakamları) ve askerî erkânı (komutanları, subayları) görevden alma, başka yere nakletme ve yerlerine atama yapma yetkisine sahipti.

Böylece Vahideddin, güvendiği yaveri Mustafa Kemal eliyle, İngilizler ile müttefiklerine oyun oynamak istiyordu..

Fakat aslında İngilizler Selanikli ile Vahideddin’e oyun oynamaktaydılar.

Saf ve tecrübesiz yeni padişah Vahideddin’in İngiltere’nin politika ve istihbarat (gizli servis) kurtlarıyla başedebilmesi, onları oyuna getirebilmesi mümkün değildi.

Selanikli, Padişah Vahideddin tarafından “gizli” bir görevle Anadolu’ya gönderilmişti, fakat İngilizler’den aldığı bir gizli görevi daha vardı: Önceki bölümlerde ayrıntılı bir şekilde aktardığımız gibi Lord Curzon’un “Anadolu’da yeni devlet” projesini hayata geçirmek.

*

Bunun esasını, Selanikli’nin Anadolu’da önce bir “paralel meclis” kurması, ardından “paralel hükümet” teşkil etmesi, daha sonra da bir “paralel devlet” kurarak Osmanlı Devleti’nin hayat damarlarını kesmesi ve onu ölüme mahkum etmesi oluşturuyordu.

Bu yüzden Selanikli, Samsun’a çıktıktan sonra işgalci Yunan’a karşı hemen vatan topraklarını savunma gibi bir tutum içine girmedi.. Aynı şekilde, Maraş, Urfa ve Antep’de halk Fransızlar’la savaşırken o şehirlere gidip savaşa katılmak gibi bir tavır da sergilemedi.

İlk başta tek derdi vardı: Ankara’da bir meclis toplamak.. Erzurum ve Sivas kongreleri, bunun altyapısının oluşturulması için düzenlenmişti.

Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının yerini alacak bir paralel meclisin kurulması, onun tam 11 ay, dört gününü aldı..  Yaklaşık bir yıl.. 19 Mayıs 1919’dan 23 Nisan 1920’ye uzanan bir zaman dilimi..

Bir yıl boyunca Selanikli’nin aklında ne cepheye gitmek gibi bir düşünce vardı ne de vatan savunması.

(Cepheye gitme düşüncesi aklında daha sonra da yoktu, fakat Sakarya Savaşı’na TBMM’nin baskısı sonucunda katılmak zorunda kaldı.

Dört gün süren tartışmalardan sonra..

Ve de diktatörlük yetkileri alarak.. 

Buna göre, Sakarya Savaşı’na katılma fedakârlığı göstermesi karşılığında TBMM’nin bütün yetkileri ona devredilecek, astığı astık kestiği kestik, sözü kanun bir diktatör olacaktı.

Yani cepheye gitmeyi, TBMM’yi yetki bakımından cascavlak ve dımdızlak bırakarak kabul etmişti. 

Ayrıca bir yenilgi durumunda kendisine “İhmal, kusur ya da ihanet var mı?” diye hesap da sorulamayacaktı. 

Sözde, mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattı, özde ise Selanikli’nin menfaati mevzubahis olunca vatan savunması teferruattı.)

*

Evet, Selanikli bir yıl boyunca aheste aheste ağını ördü, “paralel meclis”e giden yolun taşlarını döşedi.

Endişesi ve acelesi yoktu, İngilizler ona Yunan yönünden garanti vermişlerdi.

İsmini General Milne’den alan Milne Hattı ile İzmir sınırında durdurulan, İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretmeye ve ot yolmaya mahkum edilen Yunan ordusu, Anadolu içlerine yürümeyecek ve Selanikli’ye sorun çıkarmayacaktı.

Selanikli rahatça “paralel meclis”ini kurabilirdi.

Kurdu da.. 

(Yunanistan’da Almanya’nın adamı Konstantin kral olup tahta çıkmasa ve Venizelos’un İngilizci politikalarına son vermeseydi bu kült film, “paralel meclis” ve “paralel hükümet” kurulduktan sonra “mutlu son”la bitecek, Venizelos biraz kuru gürültü çıkaracak, bu arada devreye giren İngiltere ile müttefikleri, Ankara hükümeti ile Yunanistan’ı masaya oturtup barıştıracaklardı.. Olmadı.. İş uzadı.. Kader..)

*

İngilizler, oyunu Osmanlı Devleti’ni felç edip çalışamaz hale getirme, ve devlet kurumlarının yönlerini Ankara’ya çevirmek zorunda kalmaları esası üzerine kurmuşlardı.

TBMM’nin açılışının arefesinde (bir ay ve bir hafta önce, 16 Mart 1920’de) İstanbul’u “fiilen” işgal etmelerinin, Meclis-i Mebusan’ı (milletvekilleri meclisini) kapatıp bazı milletvekillerini tutuklayıp Malta’ya sürerken geriye kalanların Ankara’ya geçmelerine göz yummalarının, bu arada Harbiye Nezareti (Milli Savunma Bakanlığı) ile Osmanlı Genelkurmayı’nın kapısına kilit vurmalarının, telgrafhaneleri işgal ederek İstanbul ile taşranın iletişimini kesmelerinin ardındaki asıl etken buydu.

Şayet Selanikli Anadolu’da bir meclis toplamayı başaramasa, Anadolu’da tutunamasaydı, İstanbul’u fiilen işgal etmezler, Osmanlı Hükümeti ile yapılacak bir barış antlaşması üzerinde kafa yorarlardı.

Selanikli’nin (özellikle Kâzım Karabekir’i “kafaya alması” sayesinde) Anadolu’da kök salıp tutunduğunu, Ankara’da yeni bir meclisin toplanmasının mümkün olduğunu görünce, söz konusu meclisi alternatifsiz ve rakipsiz hale getirmek için Meclis-i Mebusan’ı kapattılar.

İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “karar”ın gereği yerine getirilmekteydi.

Görünüşte, Anadolu’daki isyancılara (güncel tabirle teröristlere) karşı etkili bir mücadele vermediği için Osmanlı Devleti’ni cezalandırıyorlardı, gerçekteyse bunu, “Anadolu’daki isyancılar”ın önünü açmak için yapıyorlardı.

Ancak, halk nezdinde Osmanlı Padişahı’nın hain, Selanikli’nin ise “İngilizler’e kök söktüren kahraman” gibi gösterilmesi gerekiyordu.

İngilizler, algı operasyonu ve imaj üretimi alanlarında virtüöz olduklarını, İnönü’nün sözünü ettiği “istiklal mücadelesi” ile ispatladılar.

*

İngiliz “devlet aklı” İstanbul’u fiilen işgal etmek suretiyle Osmanlı Devleti’ni felç edip çalışamaz hale getirince, İstanbul’daki devlet adamlarına Ankara’ya biat etmek dışında bir seçenek kalmamıştı.

TBMM’nin açılışından üç gün önce, 20 Nisan 1920’de Fevzi Çakmak da bu kervana katıldı:

“20 Nisan’da Fevzi Paşa beraberindeki bir grup subayla birlikte İstanbul’dan gizlice ayrılacak Kuşçalı’ya geldi. Mustafa Kemal’le temas içinde idi. Aynı günlerde Mustafa Kemal, Kazım Karabekir’e gönderdiği telgrafla, Fevzi Çakmak’ı Milli Müdafaa Vekilliğine (Milli Savunma Bakanlığına) getirmekten söz ediyordu. Mustafa Kemal en acil görev olarak milli mücadeleyi örgütlemek değil, öncelikle Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının dağılmasından sonra Ankara’da bir hükümet örgütlemeye çalışıyordu. Önemli olan bir diğer mesele de, henüz doğuda Kazım Karabekir’in komutasında önemli bir Osmanlı birliği bulunuyordu. Gelecekte bunlar sorun çıkartabilirdi. Bu nedenle bu birlikle ilgili sorunların tasfiyesi gerekiyordu. Bunun ilk adımı olarak Kazım Karabekir’i Ankara’ya çağırarak bu kuvvetleri başsız bırakmak, kademeli şekilde tasfiye ederek, bu güçlerin [Osmanlı’dan] bağımsız milli güçler haline gelmesinin ardından Ankara’ya bağlı kuvvetler haline getirilmesi mümkündü.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 66.)

Selanikli, 23 Nisan 1920’de TBMM’nin açılmasından hemen bir gün sonra, “hükümet” meselesini halletmek üzere kolları sıvadı:

“24 Nisan’da, Mustafa Kemal Ankara’da yeni bir hükümet teşkil edilmesinin zaruretinden sözetti. Ve aynı gün Meclis’te Millet Meclisi üyelerine, icra (yürütme) yetkisinin Heyet-i Temsiliye üzerinden Meclis’e intikal ettirilmesi lazım geldiğini söyledi. Böylece Mustafa Kemal, Heyet-i Temsiliye’de kendisi ile uyumlu çalışma yapamayacağını düşündüğü kişilerden kurtulmuş oluyordu. Uzun süren yürüyüşte beş kişilik Temsil Heyeti içinde bir şeyh ve bir de hoca bulunuyordu. Yetkinin Meclis’e devri ve yeni icra heyetinin seçilmesi süresi içinde Mustafa Kemal yeni mesai arkadaşlarını belirlemede en şanslı konuma sahip olacaktı.” (A.g.e., s. 67-68)

Şeyh, Nakşbendî şeyhi Hacı Fevzi Efendi’ydi, hoca ise Hoca Raif Efendi.

Heyet-i Temsiliye (Temsilciler Kurulu), Erzurum Kongresi’nde oluşturulmuş bulunuyordu.

*

Selanikli, bir gün sonra (25 Nisan’da) ise, Millet Meclisi üyelerine bir konuşma yaparak “İngiliz casuslarının sizi aldatmak üzere uydurdukları yalanlara kanmayın” diyordu. (A.g.e., s. 68.)

Selanikli’nin kafasında başka planlar bulunduğunu, “olduğu gibi görünmediğini ve göründüğü gibi olmadığını” söyleyen kim varsa İngiliz ajanıydı.

Selanikli istediğine İngiliz ajanlığı suçlamasında bulunabilirdi, fakat kimse onun İngiliz ajanı olduğunu söyleyemezdi.

Söyleyen, TBMM’nin açılışının altıncı gününde, açlışının üzerinden daha bir hafta geçmeden 29 Nisan günü çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na (Vatan Hainliği Yasası'na) göre, idamı hak ediyordu:

“Yeni Meclis’in yaptığı ilk yasalardan biri Hıyanet-i Vataniye Yasası oldu. Bu yasa 29 Nisan’da kabul edildi. Öte yandan, [yeni oluşturulan] Ankara hükümeti, İstanbul hükümetinin 16 Mart’tan itibaren yaptığı anlaşma ve andlaşmaları geçersiz saydığını açıkladı.” (A.g.e., s. 69)

Bu, Osmanlı hükümetine “Siz hükümet, ve dolayısıyla devlet değilsiniz, hükümet de, devlet de benim” demek oluyordu.

İngiliz’in “istiklal mücadelesi” kararı hayata geçiriliyor, Selanikli Osmanlı Devleti’ne karşı istiklalini (bağımsızlığını) ilan ediyordu.


TÜRKİYECİLİK PUTPERESTLİĞİ

 



Bir önceki yazıda Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan’ın merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’ya atıfta bulunduğu yazısını konu edinmiştik.

Esad Efendi’ye yapılan bir dünyevî “teklif”ten söz ediyordu.

Buna göre, bir heyet Esad Efendi’yi Asfa Koleji’nde ziyaret etmiş, bir teklifte bulunmuşlar, ve bu yüzden Esad Efendi, aynı kolejde yapılacak olan bir toplantıya biraz gecikerek katılmış.. 

Ve şöyle demiş:

Biraz önce bu binada görüştüğüm bir heyet bana, müşriklerin Peygamber Efendimiz'e teklif ettiği çirkinlikte şeyler teklif ettiler. Ben o teklifleri kabul edersem küresel bir gücümüz, bir sürü paramız, okullarımız, holdinglerimiz, daha bir sürü şeyimiz olacakmış. Allah’a şükürler olsun ki bu teklifi elimin tersiyle ittim.”

*

Teklifi anladık.. Fakat yapanlar kimlerdi?

İşte Yeni Şafak’ın kurnaz yazarı burada maharetini gösteriyor, “Rahmetliye ‘müşriklerin Peygamber Efendimiz'e yaptıkları çirkinlikte şeyler’ teklif edenlerin kimler olduğuna dair en küçük bir şüphemiz yok değil mi?” diyerek topu taca atıyor.

Daha doğrusu, "teklif sahiplerini" okurlarının hayal güçlerine bırakıyor.

Az kurnaz değil.

*

Sana birileri böyle şeyler vaad ediyorlarsa karşılığında birşeyler istiyorlardır.

Esad Efendi’den kimler ne istemiş olabilirlerdi?

Evet, Esad Efendi’ye “küresel bir güç, bir sürü para, okullar, holdingler, ve daha bir sürü şey” vaad edebilecek konumda olanlar kimler olabilir(di)?

Ve karşılığında ne istemiş olabilirler(di)?

Yeni Şafak’ın kurnazı bu bahse girmiyor.. “Tuhaf bir nostalji duygusu”na sığınarak konuyu güncel “toplumsalın dışına” itiyor ve bir "Asr-ı Saadet simülasyonu" ile okurlarını bugünün gerçekliğinden koparmaya çalışıyor. 

Sözleri şöyle:

“Sadece bir küçük hatırlatma: Müşrikler, Peygamber Efendimiz'e ‘Sen bu iddialarından vazgeç, bizim bu düzenimizi tehdit etme, biz de bir gün Sen’in Rabb’ine tapalım, bir gün kendi putlarımıza’ diyecek kadar ileri gitmişlerdi tekliflerinde. Bir çeşit ‘dinler arası diyalog’ yani.”

Böylece kurnaz yazar bize bir ipucu vermiş oluyor.

Esad Efendi’ye söz konusu teklifi yapanların ‘dinler arası diyalogcular’ familyasından olduğunu düşününbilinçaltı mesajını çaktırmadan veriyor.

*

Ancak, Esad Efendi’nin Türkiye’de yaşadığı (1997 ilkbaharına kadar olan) dönemde küresel diyalogçuların Esad Efendi’ye ihtiyaçları yoktu.. Bu işi Fethullahçılar gayet iyi beceriyorlardı.. Usta biniciler dere geçerken at değiştirmezler. 

Üstelik, o dönemde Diyanet İşleri Başkanlığı ile ilahiyat fakülteleri Fethullahçılara ayak uydurma telaşı içindelerdi.

O kadar ki, sonraki yıllarda Yeni Şafak’ta köşe yazarlığı yapacak olan Prof. Faruk Beşer gibi isimler Fethullah’ın müçtehitliğinden, “Fethullah Gülen fıkhı”ndan (yani mezhebinden) söz ediyor, Fethullah’ı “mezhep imamı” konumuna çıkarıyorlardı.

Prof. Hayrettin Karaman gibi isimler de bu kervana ucundan kıyısından destek veriyorlardı.

AK Partililerin neredeyse tamamına göre Fethullah, muhterem bir hocaefendiydi.. 2013 yılı Türkçe Olimpiyatları’nda bile ona olan hasretlerini ve sarsılmaz muhabbetlerini dile getiriyor, “Bitsin bu hasret!” diye tabiri caizse ağıt yakıyorlardı.

*

Evet, Esad Efendi’nin Türkiye’de bulunduğu dönemde ona “dinler arası diyalog” panayırında ihtiyaç yoktu.. Panayırın müşterisi boldu.. Bit pazarına nur yağmaktaydı. 

Yeni Şafak’ın kurnaz yazarının dediği gibi, Esad Efendi’ye söz konusu teklifi kimlerin getirmiş olduğu konusunda benim hiçbir şüphem yok.

Vaatleri karşılığında ne istediklerini de, İskenderpaşa Cemaati “doğal liderliği”nin Esad Efendi sonrasındaki eylem ve söylemleri, hareket tarzı ve politikası ortaya koyuyor.

*

Yeni Şafak yazarı sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Türkiye’deki köklü mücadeleyi bir bakıma ‘teklifi kabul edenler ile etmeyenler arasındaki mücadele’ olarak da okuyabiliriz ve okumalıyız.

“Bidayetinde emperyalizm sultasından bütünüyle kurtulamamış ve İngiliz-Batı etkisine kendisini açık tutmuş, ardından gelişen olaylarda ‘iki kutuplu dünya’nın neredeyse tampon bölgesi haline gelerek tuhaf ötesi bir dengeleme çabasına girişmiş, İsrail’in bölgedeki varlığından sonra da kendisini bir başka dengenin tam ortasında bulmuş Türkiye Cumhuriyeti. Hal böyle olunca da tarihin ve coğrafyanın alnına yazdığı jeopolitik ve teopolitik yüklerin tamamını öyle ya da böyle sırtlanmak zorunda kalmış.”

Zorunda kalmış.. Ne yapsın, zorunda kalmış..

Böylece yazar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç ve dış siyasetini belirleyen ilk kadroları (başta Selanikli Mustafa Atatürk olmak üzere) kaşla göz arasında aklıyor.

Ne yapsınlar, Türkiye kendisini “bir dengenin tam ortasında bulmuş”.. Dengesizlik mi yapsın?! Kendisini dengenin ortasında bulmuş işte..

Görüldüğü gibi yazar, bütün yapılanları “denge” torbasına dolduruyor.. Denge, güzel bir kavram ve de haslet.. Dengelilikten daha iyi, dengesizlikten daha kötü ne olabilir?!

Hal böyle olunca da Türkiye (yani Türkiye’yi yönetenler), laik bir yaklaşımla tarihin ve coğrafyanın alınlarına yazdığı jeopolitik ve teopolitik yüklerin tamamını öyle ya da böyle sırtlanmak zorunda kalmışlar.

Bütün suç “nalet" laik (siyasal dinsiz) "kader”in üstünde.

Bir tarafta Allahu Teala’nın emir ve yasakları varsa da, diğer tarafta tarih ve coğrafya tanrılarının yazdığı jeopolitik ve teopolitik yükler söz konusu.

Jeopolitiki anladık, fakat teopolitik de, “Allahu Teala’yı tanrılıktan emekli edip, yerine tarih ve coğrafya putlarını oturtmak” oluyor herhalde.

*

Yeni Şafak yazarı şunları da söylüyor:

“Şunu yazayım: Merkezi ‘Türkiye’ olmayan herkes nazarımda ‘teklifi ya tamamen ya da kısmen kabul etmiş demektir.’ Parasını, ününü, şöhretini ABD’den ya da Rusya’dan İngiltere’den ya da Suudi Arabistan’dan, İran’dan ya da İsrail’den alması fark etmez. …”

Bu merkez kelimesi bana Stephen Covey’in Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı adlı kitabını hatırlattı.

Otuz-kırk dile çevrilmiş, Türkçe tercümesi 67’nci baskısını yapmış bir kitap.

Çoğu “kişisel gelişim” kitabı gibi “gaza getirme edebiyatı” yaparak “gelecekte büyük lokma yiyebilmek için büyük konuşma” numaraları öğretme iddiasındaki bir çalışma değil, yararlı.

Orada Covey, insanların tutum ve davranışlarına yön veren “merkez”lerden söz eder: Kimisi para-merkezli, kimisi aile-merkezli, kimisi düşman-merkezli, kimisi iş/kariyer-merkezli, kimisi din-merkezlidir.

Covey böyle birçok merkez sayıyor.. Ona göre insan, ilke-merkezli olmalıdır.. 

İnsanın zihniyet ve duygu dünyasında başka bir merkez yer etmemelidir.

*

İlkeler ise dürüstlük, hakkaniyet, yardımseverlik, merhamet, alçakgönüllülük, cesaret, ahde vefa (sözünde durma), tok gözlülük, adalet, affedicilik, iffet ve kanaatkârlık (haddini bilme) gibi erdemlerdir.

Para-merkezli olan bir kişi için dünyada değerli olan insanlar, paralı olanlardır.. Böyle biri, parasız kişilere değer vermeyeceği gibi, parasız olduğu zaman kendisini değersiz hisseder, bunalıma düşer.. Bu zihniyetteki birine göre, insan ne yapıp edip para kazanmalı, mutlaka zengin olmalıdır.. 

Dolayısıyla, böyle biri, para ve zenginlik için "dini ve namusu" bir çırpıda bir yana atabilir. 

Aile-merkezli olan için doğrular, ailesinin önyargı ve kabullerinden ibarettir.

Düşman-merkezli olan kişi için de doğru, düşmanının yaptıklarının ve savunduklarının tersidir.. Düşmana zarar veren herşey iyi, vermeyen ise önemsiz ya da değersizdir.

Covey, din-merkezlilikten söz ederken dinden kastının Batı’daki kilise kurumu gibi dinî örgütler olduğunu söyler.

Kitabının sonlarına doğru bu hususa dikkat çeken yazar, İncil’deki ahlâkî öğütlerin ilkelere dahil olduğunu belirtir.

*

Covey’in kitabını 23 yıl önce okumuştum, hatırladığım kadarıyla devlet-merkezlilik (veya aşiret-merkezlilik, millet-merkezlilik, vatan-merkezlilik) diye birşeyden söz etmiyor, fakat etse iyi olurmuş.

Yeni Şafak gazetesi yazarının laflarına dönelim.. Türkiye-merkezlilikten söz ediyor.

Türkiye-merkezlilikten söz etmenin bir tür putperestlik olduğunun farkında değil.. (Belki de farkında, bilemem.)

Senin Türkiye dediğin nedir?.. Bir devlettir.. Peki devlet nedir?.. Devlet, insanların (millet ya da halk denilen bir topluluğun) oluşturduğu, kurduğu bir örgütsel yapıdır, teşkilattır.

Yani senin kendi icat ettiğin, yapıp ettiğin, ürettiğin birşey..

Kendi elinin ürünü olan birşeyi “merkez” haline getirdiğinde aslında kendini “merkez” yapmış olursun.

İşte bu, insanın tanrılık taslaması, heva ve hevesini tanrı edinmesi, kendi elinin yonttuğu puta tapmasıdır.

*

Müslüman ne Türkiye-merkezli olabilir, ne İran-merkezli, ne Arabistan-merkezli..

Müslüman, Türkiye’nin, İran’ın, Arabistan’ın vs. hak-merkezli (dinî ilkeler merkezli) olmasını, tarih ve coğrafya putlarına değil Allahu Teala’ya itaat etmesini isteyen adamdır.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

(Bakmayın böyle dediğime, aslında anlatabildiğimden eminim.. Daha ne diyeyim?!

“Bilmem anlatabiliyor muyum?” sorusu anlamsızdır.. Neyi ne kadar anlattığını bile bilmiyorsan, bundan bile emin değilsen, hiçbir şeyi bilmiyorsun demektir.)


YENİ ŞAFAK YAZARINDAN “İÇİNDEN ESAD COŞAN HOCA GEÇEN” BİR YAZI

 







Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan bugünkü (5 Ekim 2024 tarihli) yazısında merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’ya atıfta bulunmuş.

Yazısı şöyle:

Hem benim anlattığım “ev toplantısı” versiyonu doğru, hem de ben o versiyonu anlattıktan sonra “Asfa Koleji’nin toplantı salonunda yaşandı bu olay” diyerek beni arayan arkadaşlarımın anlattığı versiyon da.

O gün Asfa Koleji’nin toplantı salonunda yaklaşık 100 kişi, Rahmetli Esad Coşan Hoca’yı epeyce bekledikten sonra hoca salona giriş yapıyor. Normalde insanları bekletmek, toplantılara geç gelmek adeti değil. Çokça sinirli olduğu her halinden belli. Bu da alışıldık bir durum değil, hocayı tanıyanlar açısından.

Yaklaşık olarak şunları söylüyor toplantı başlamadan hemen önce: “Biraz önce bu binada görüştüğüm bir heyet bana, müşriklerin Peygamber Efendimiz'e teklif ettiği çirkinlikte şeyler teklif ettiler. Ben o teklifleri kabul edersem küresel bir gücümüz, bir sürü paramız, okullarımız, holdinglerimiz, daha bir sürü şeyimiz olacakmış. Allah’a şükürler olsun ki bu teklifi elimin tersiyle ittim.”

Rahmetliye “müşriklerin Peygamber Efendimiz'e yaptıkları çirkinlikte şeyler” teklif edenlerin kimler olduğuna dair en küçük bir şüphemiz yok değil mi?

Sadece bir küçük hatırlatma: Müşrikler, Peygamber Efendimiz'e “Sen bu iddialarından vazgeç, bizim bu düzenimizi tehdit etme, biz de bir gün Sen’in Rabb’ine tapalım, bir gün kendi putlarımıza” diyecek kadar ileri gitmişlerdi tekliflerinde. Bir çeşit “dinler arası diyalog” yani.

Bu, burada bir dursun.

Türkiye’deki köklü mücadeleyi bir bakıma “teklifi kabul edenler ile etmeyenler arasındaki mücadele” olarak da okuyabiliriz ve okumalıyız.

Bidayetinde emperyalizm sultasından bütünüyle kurtulamamış ve İngiliz-Batı etkisine kendisini açık tutmuş, ardından gelişen olaylarda “iki kutuplu dünya”nın neredeyse tampon bölgesi haline gelerek tuhaf ötesi bir dengeleme çabasına girişmiş, İsrail’in bölgedeki varlığından sonra da kendisini bir başka dengenin tam ortasında bulmuş Türkiye Cumhuriyeti. Hal böyle olunca da tarihin ve coğrafyanın alnına yazdığı jeopolitik ve teopolitik yüklerin tamamını öyle ya da böyle sırtlanmak zorunda kalmış.

Bu “sırtlanma zorunluluğu” beraberinde hem sorumlulukları hem de fırsatları getirmiş. İngiltere ve Amerika, Türkiye üzerindeki etkisini sürdürmek; Rusya da Türkiye’de kendisine bir etki alanı açabilmek için müttefikler aramış memleketimizde.

Bir yandan CHP’nin Halkevleri, Rusya’nın “doğal yayılım alanı” haline gelirken bir yandan Komünizmle Mücadele Dernekleri, Amerika’nın operasyon sahasına dönüşmüş mesela. Menderes’in berbat ötesi Amerikancılığı da İnönü’nün “ortanın solu” zırvası da hep bu “konsept” ile ilgili olmuş.

Bu sarkaç öyle bir hale gelmiş ki, seneler içerisinde hem Amerika ve Batı dünyası, hem de Rusya ve Sosyalist blok ülkeleri Türkiye’de “iç savaş” çıkartabilecek güce bile erişmiş. O plan akamete uğrayınca da PKK isimli mayın eşeklerini “sürekli iç savaş” için sahaya sürmüşler. Tabii FETÖ’cü eniklerle eş zamanlı olarak. Bugün FETÖ’nün doğrudan bir CIA projesi, PKK’nın ise öyle Marksizm, sosyalizm gibi şeylerle hiç ilgilenmeyen ve Amerika başta olmak üzere önüne gelen emperyalist güce yaltaklanan bir “mayın eşeği örgütü” olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bu da burada bir dursun.

Hem FETÖ’nün hem PKK’nın ortaya çıkış sürecinde ve sonrasında her türden emperyalist odağın Türkiye’de kimlere teklif götürdüğünü, kimleri yedeklediğini de biliyoruz artık büyük oranda. Hem bu teklifi kimlerin kabul ettiği hem de kimlerin kabul etmediği üzerinden sahibiz bu bilgiye.

Rahmetli Esad Coşan Hoca’nın, şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun “teklifi elinin tersiyle itenler”den olduğuna hiç şüphe yok mesela.

Şunu yazayım: Merkezi “Türkiye” olmayan herkes nazarımda “teklifi ya tamamen ya da kısmen kabul etmiş demektir.” Parasını, ününü, şöhretini ABD’den ya da Rusya’dan İngiltere’den ya da Suudi Arabistan’dan, İran’dan ya da İsrail’den alması fark etmez. Ki biliyorsunuz, parasını Norveç’ten bile alan var canına yandığımının Türkiye’sinde. Bu da aslında gayet normal, zira Türkiye üzerine bir politik-stratejik ajandası olmayan ülke yok neredeyse. Eh, bizde de her şeyi göze alarak merkezini Türkiye olarak belirleyen adam da, emperyalistler istedi diye şerefini ve namusunu iki paralık etmeye hazır adam da mebzul miktarda malum. Hal böyle olunca Türkiye’nin o uzun mücadelesini “teklifi kabul edenlerle etmeyenler” arasında görmek ve değerlendirmek de kaçınılmaz oluyor.

Şimdi sorumuz şu: Türkiye, bir ateşten çemberin tam ortasına atılmaya çalışılırken bizim gündemimizi teklifi çoktan kabul etmiş ya da önümüzdeki süreçte her teklife açık olacaklar mı belirleyecek yoksa “teklifsiz adamlar” mı?

Cevap da şu: İran’ın, Amerika’nın, Rusya’nın, İsrail’in, hatta Suriye rejiminin güttüğü adamların gündemimizi belirleyerek bizi “hazır” hale getirmesine ses çıkarmazsak vay bizim halimize.

Dikkat isterim: Emperyalizmin güttüğü adamların bilmem hangi pahalı markanın kumaşından yapılma sarık sarmaları da fark etmez, Rolex saatleriyle arz-ı endam etmeleri de, kendilerine gazeteci, uzman, bilmem ne sıfatları ile kamufle etmeleri de.

İran İsrail’e füze attığında “işte büyük ülke böyle olur” diye tek bir Siyonist öldürmeyi başaramayan emperyalist İran’ı, katil sürüsü Hizbullat’ı savunmaya geçen köpekleri de; “İsrail ile Türkiye’nin arasında ne sorun var kardeşim?” diyen köpekleri de; güya Türkçü görünüp İsrail’e her türlü desteği verip servis yapanları da görüyoruz çıplak gözle artık.

Bu gördüklerimizle ve bu gördüklerimizin sonucuyla ilgili olarak da sadece çıplak ellerimize güveniyoruz. Müslüman Türk’ün “çıplak eli”nden başka dayanağı yoktur çünkü. Bilmem anlatabiliyor muyum?

*

Yazının hamaset dozu yüksek.

Ancak, bu arızalı hamasete merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’yı alet etmese “eyiymiş”.

Çünkü bu, gençliğinin tamamı onun yanında (ya da safında) geçmiş olan benim gibilerin (istismara ve yanlış anlamalara yol açılmaması için) bazı düzeltmeler ve açıklamalar yapmasını “zorunlu” hale getiriyor.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

*

Bir başka yazıda Kılıçarslan’ın “güncel” safsata ve çarpıtmalarını konu edineceğim inşaallah.. Bu yazıda sadece şu “teklif” meselesi üzerinde durmakla yetineceğim.

Söz konusu teklifi Esad Efendi’ye kimler yapmış olabilir?

Şayet ABD (yani CIA) böylesi bir teklifi yapmış olsaydı Esad Efendi bunu açıkça söylerdi.. Adres gösterirdi.

Yeni Şafak yazarı “Rahmetliye ‘müşriklerin Peygamber Efendimiz'e yaptıkları çirkinlikte şeyler’ teklif edenlerin kimler olduğuna dair en küçük bir şüphemiz yok değil mi?” diyor.

Madem mesele bu kadar açık, kimler olduğundan en küçük bir şüphemiz yok, o halde kimler olduklarını açıkça yazsana kardeşim!

Nedir yani, bunların adını vermen ayıp mıdır, günah mıdır?!

Kimlerden niye çekiniyorsun?

*

Bu teklifi yapanlar, FETÖ’cüler olamaz..

Çünkü onlar, başka bir grubun kendileri kadar büyümesini veya kendilerine rakip olmasını istemezler(di).

Üstelik, Esad Efendi’nin hayatta olduğu dönemde FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ona böyle bir teklif götürecek kadar palazlanmamıştı.. Bu, daha sonra, AK Parti hükümetleri döneminde oldu.

Esad Efendi hayattayken 28 Şubat Süreci devam etmekteydi ve FETÖ’cüler kaçacak delik arıyorlar, takiyye destanı yazıyorlardı.. “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!” türküsünün konusu durumundaydılar.

Fethullah Gülen 1999 yılı ilkbaharında soluğu ABD’de almış, kapağı Pensilvanya’ya atmıştı.

Esad Efendi ise ondan iki yıl önce, 1997 yılı ilkbaharında ülkeyi terk etmişti.. Etmek zorunda kalmıştı.

*

Esad Efendi önce Avrupa’ya gitti, birkaç yıl “Almanya senin, İsveç benim” diyerek oralarda dolaştı, Türkiye’deki gelişmeleri izledi.

İşte bu sırada Fethullah Gülen, Esad Efendi’ye bir teklif götürdü.. Onu, ABD’ye davet etti.. Bunu (Kamu Denetçiliği Kurumu’nun eski hukuk müşaviri) Av. Hüseyin Yürük, bir ara genel yayın yönetmenliğini yaptığı analitikbakis.com’daki bir yazısında açıklamıştı.

Yürük’ün “içinde yer aldığı” bir başka teklif olayından bahsedeyim..

Demirel’in cumhurbaşkanlık süresi tamamlanınca yeni cumhurbaşkanı olarak hangi adayın destekleneceği hususu Refah-Fazilet Partisi camiasında tartışılmaya başlanmıştı.

O sıralarda Recep Tayyip Erdoğan, bu camiada ayrı baş çekmeye, lider olarak sivrilmeye başlamış durumdaydı.

Necmi Sarıyer, Av. Yalçın Ünal ve Yürük, Esad Efendi’nin “Seçimlerde Ahmet Necdet Sezer’in değil Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın desteklenmesi” teklifini Erdoğan’a götürdüler.

Erdoğan, Esad Efendi’nin bu teklifini kabul etmedi.

*

Esad Efendi’ye, “Asfa Koleji’nin toplantı salonunda sözünü ettiği teklifi” kimlerin yapmış olabileceği konusuna dönelim.

Olayın 1997 yılı ilkbaharı öncesinde yaşanmış olması gerekiyor.

O dönemde ne yazık ki MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) ile CIA (Amerikan gizli servisi) arasından su sızmıyordu.

28 Şubat Süreci bu can ciğer kuzu sarması ilişkiler ağının ürünüydü.

Söz konusu süreç, ABD’nin (CIA’in) ve İsrail’in hatırı için hayata geçirildi.. Taşeron (ya da katalizör, veya “sürecin dinamosu”) ise MİT idi.

28 Şubat davasını başından sonuna kadar izleyen Müyesser Yıldız, davada yapılan ifşaatlardan bu gerçeğin ayan beyan ortaya çıktığını yazmıştı.

Aynı gerçeği Nazlı Ilıcak da daha önce “Demokrasiye İnce Ayar: 28 Şubat Arşivi” adlı kitabında ayrıntılı biçimde yazmış durumdaydı.

Böylesi bir ortamda Esad Efendi’ye söz konusu teklifi kimler götürmüş olabilirdi sizce?

*

Gelelim Esad Efendi’ye yapılan “son teklif”e..

Bunu da (yukarıda adı geçen) Av. Yalçın Ünal’dan öğrenmiş durumdayım.

(Yalçın Ünal, şu anda Türkiye Maarif Vakfı’nın denetim kurulu başkanı olarak görev yapan Muttalip Ünal’ın ve Akdeniz Üniversitesi rektörü olarak görev yapmış bulunan Prof. Mustafa Ünal’ın ağabeyi.. Muttalip Ünal, daha önce Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı ve SPK Başkan Vekilliği gibi görevlerde bulundu.. Meşhur Fuat Avni’nin çok uğraştığı ve meşhur ettiği isimlerdendi.. Hemşerimdir; bir zamanlar bana telefon edip üniversite öğrencisi oğluma burs verme teklifinde bulunma nezaketi göstermiş, bu değerli jestini kabul etmemiş, samimi teşekkürlerimi sunmuştum.)

Evet, Esad Efendi’ye yapılan “son teklif”ten beni haberdar eden kişi Yalçın Ünal’dı.. 2000 yılı Eylül ayı sonlarıydı.. Hacdan gelmişti.. Bir akşam, Av. Kemal Yavuz Ataman ile bana, Esad Efendi’nin hacda kendilerine şunu söylediğini açıkladı:

Bana MİT’ten bir heyet geldi.. Bazı tekliflerde bulundular.. Kabul etseydim (sadece ben değil) siz de rahat ederdiniz.. Fakat kabul edilecek şeyler değil.”

*

Bunu o zaman Yalçın Ünal’dan duyduğumda, söz konusu MİT’çilerin bu teklifi Hicaz’da hac sırasında yapmış oldukları gibi yanlış bir kanaate kapılmıştım.. Sonradan, bu teklifin Avrupa’da yapılmış olduğunu düşünmeye başladım.

Beni böyle düşünmeye yönelten etken, 2016 yılı sonbaharında TBMM’de müşavir olarak görev yaptığım sırada beni Ankara’da ziyaret eden (üniversiteden sınıf arkadaşım, 1987 yılından beri Almanya’da yaşayan) Hacı Murat’ın bana haber verdiği (birçok kişinin bildiği fakat bana söylemediği) bir sırdı.. (Hacı Murat ile ilahiyatçı Mehmet Ali Torlak, bu son haccında Esad Efendi'ye refakat edenlerdendi.. Bunu bana, beni evimde ziyaret eden Torlak söylemişti.) 

Hacı Murat'ın bana anlattığına göre, 2000 yılında (söz konusu hacdan önce) Esad Efendi Almanya’da, cemaatten bir topluluğun huzurunda (Ki aralarında, Avustralya’da yaşamakta olan Torlak da varmış) Hacı Murat’a “Sen Seyfi Say’ı tanıyor musun?” sorusunu yöneltmişti.

 “Çok iyi tanıyorum” cevabını alınca da, “Öyleyse onu sen daha iyi anlarsın.. Onu buraya getirip yerleştirebilir misiniz?” diye sormuştu.

Sonra da, “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum, MİT her yerde bunun karşısına çıkıyor” demiş, bu sözünü birkaç defa tekrarlamıştı.

Hacı Murat, bunun üzerine, herkesin donup kaldığını, ortaya ağır bir sessizliğin çöktüğünü söylemişti.

*

Sanırım, MİT’çilerin Esad Efendi’ye yaptığı “son teklif”te, onun benim canımdan endişe etmesine yol açacak şekilde bahsim geçmişti.


İSTANBUL’UN DOĞUSUNDA BİTMEYEN (BUGÜN DE ETKİSİNİ SÜRDÜREN) OYUN






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 52

 

Evet, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli Mustafa Atatürk’ün başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü’nün cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde açıkladığı gibi, "İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur". (Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Ancak, İngilizler bu kararlarını ne o dönemde açıkça dile getirdiler ne de daha sonra.

Ve, söz konusu karar çerçevesinde “İstiklâl mücadelesinin başarısı” için yaptıklarını da, aşikâre ve şeffaf biçimde hayata geçirmediler.

Herşeyi dolaylı, gizli ve örtülü biçimde gerçekleştirdiler.

Öyle ki, yıllarca, İngilizler’in İstiklâl mücadelesinin başarısızlığı için ellerinden geleni yapmış oldukları, Selanikli Mustafa Atatürk’ün İngilizler’e ve müttefiklerine rağmen, hatta onlarla savaşarak (Ki “yedi düvel”in başında onlar geliyordu) zafere ulaştığı zannedildi. 

Oysa herşey İngilizler’in başının altından çıkmıştı..

Bu gerçeği (İsmet İnönü gibi) bilenler vardı, fakat uzun süre sustular.

İngilizler Selanikli’nin kucağına nur topu gibi bir zafer bırakmışlardı.

Tabiî bu başarı hikâyesinin bir bedeli vardı.

“İstiklâl mücadelesinin başarısı” için yaptıklarının karşılığında İngilizler’e yapılan ödeme, Osmanlı Devleti’nin ve hilafet kurumunun varlığına son verilmesi, yerine kurulan yeni Türk devletinin laik (siyasal dinsiz) olmasıydı.

*

İngilizler, Selanikli Mustafa Atatürk’ün karizmasının çizilmesine neden olacağı için “İstiklâl mücadelesinin başarısı” için yaptıkları fedakârlıkları açıkça söylemekten geri durdular.

Selanikli tarafından İstanbul’dan “Geldikleri gibi giderler” babından sözde kovulmuş olmayı sineye çektiler.

Gerçeği açıklama vazifesi yıllar sonra İsmet İnönü’ye düştü.. (Gerçi aynı şeyi Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi daha önce yazmıştı fakat dinleyen yoktu.)

Gerçekte geldikleri gibi gitmediler.. Geldiler, Osmanlı Devleti’nin hayatına son veren bir tür Azrail olarak gerekeni yaptılar (Ki “İstiklal mücadelesinin başarısı” da bunun bir parçasıydı), altı asırlık devlet çınarının techiz, tekfin ve defin işlemlerine nezaret ettiler, cenaze törenine katıldılar, daha sonra da güle oynaya gittiler.

Geldikleri gibi gitmediler.. Giderken, bin yıllık müslüman Türk devletinin ruhunu, îlâ-yı kelimetillah davasını, misyon ve vizyonunu da alıp götürdüler.

Ve, “İstiklâl mücadelesinin başarısı” için çevirdikleri dolap ve dümenlere dair tek kelime etmediler.

*

İngilizler, “İstiklâl mücadelesinin başarısı” için Selanikli ile “danışıklı dövüş” sergiler, böylece onu “kahraman”laştırırken, diğer taraftan, işgal ettikleri İstanbul’da Padişah Vahideddin’i ve Osmanlı Hükümeti’ni itibarsızlaştırmak, devlet çarkını işlemez hale getirmek için ellerinden geleni yaptılar.

İngilizler Osmanlı’yı dövüyor, Selanikli de buna tepki gösterip kükrüyor, böylece puan topluyordu. Mesela:

“20 Ocak’ta [1920] Fransız yüksek komiseri De France, itilaf devletlerinin [İngiltere, Fransa, İtalya] müşterek (ortak) notasını Babıali’ye (Osmanlı Hükümeti’ne) vererek Harbiye Hazırı (Milli Savunma Bakanı) Cemal Paşa ve Erkanı Harbiye Umumi Reisi (Genelkurmay Başkanı) Cevat Paşa’nın 48 saat içinde görevden alınmasını istiyordu. İtilaf devletleri böylece İstanbul’u hem korur gibi gözüküyor, hem de dallarını buduyordu. Böylece aceze bir Babıali bırakıyorlardı geriye. İstanbul’un acze düşmesi belki Ankara’yı güçlendirecekti. Bu gelişmeler karşısında Ankara’nın tepkisi sert oldu ve bu tavrı ile Mustafa Kemal Anadolu’da büyük takdir topladı.”

(Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 56.)

Bu gelişmeden sadece sekiz gün (bir hafta ve bir gün) sonra ise şunlar yaşandı:

“28 Ocak 1920’de bu kez gizli olarak Osmanlı Meclis-i Mebusanı (milletvekilleri meclisi, parlamento) bir kez daha toplandı ve Misakı Milli’yi kaleme aldı….

“Osmanlı Meclis-i Mebusan’ının gizli olarak son bir kez daha toplandığı günün akabinde, İngilizler İstanbul milletvekili Reşat Hikmet Beyi tutukladılar. Bu olaya karşı Ankara sert bir tepki gösterdi. Mustafa Kemal 31 Ocak’da [üç gün sonra] Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti örgütüne gönderdiği mesajda İngilizler tarafından tutuklanan Reşat Hikmet Beyin yapılan girişimler sonucu serbest bırakıldığını bildiriyordu. Bu olayla Ankara, İstanbul’a karşı, İngiltere temsilcileri nezdinde girişimde bulunarak önemli bir başarı kazanıyordu. İstanbul ise, kendi milletvekilinin hak ve hukukunu korumaktan bile aciz bir konumda idi! 4 Şubat’ta (dört gün sonra) ise Padişah Vahdeddin bir irade ile, Mustafa Kemal’in geri alınan tüm ünvan ve nişanlarını iade eden iradesini yayınladı. Artık inisiyatif Ankara’nın eline geçmişti.” (A.g.e.,  s. 57.)

Görüldüğü gibi, İngilizler “İstiklâl mücadelesinin (daha doğrusu Selanikli’nin) başarısı” için ellerinden geleni yapmaktan geri kalmamışlar.

O sırada Anadolu’da Sarı Çizmeli Mehmet Ağa modunda dolaşmakta olan “ünvansız, nişansız” Selanikli İngilizler’e bir “Heeeeyt” çekiyor, birtakım girişimlerde bulunuyor, İngilizler de ona “Sen de kim oluyorsun?!” demiyor, girişimleri üzerine, tutukladıkları milletvekilini serbest bırakıyorlar.

Bütün oyun, Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlı Hükümeti’ni etkisiz, yetkisiz, aciz ve çalışamaz hale getirme üzerine kurulmuştu. Padişah Vahideddin, Selanikli’nin bütün unvan ve nişanlarını iade ediyor, o da bu jeste 17 gün sonra şöyle karşılık veriyordu:

“21 Şubat’ta, Mustafa Kemal, Rauf (Orbay) Bey’e bir mektup göndererek, ‘Hükümete karşı kesin bir vaziyet alma zamanı geldiğini’ söylüyordu. Bu mektuptan iki gün sonra İngiliz Amirali Robeck, İngiltere’ye şu raporu gönderdi: ‘Anadolu’daki bütün hareketler Mustafa Kemal Paşa tarafından milli hareketin parçaları olarak tertiplenmektedir’.” (A.g.e.,  s. 58.)

Evet, İngiliz komuta kademesi bir taraftan “İstiklâl mücadelesinin başarısı” için ellerinden geleni yaparken diğer taraftan kendi hükümetlerine “başarı müjdesi” vermekten de geri kalmıyorlardı.

*

Rauf Orbay’ı Osmanlı Hükümeti’ne karşı kışkırtan Selanikli, iki hafta kadar sonra bu tutumunu ülke geneline yayıyordu:

“Mustafa Kemal 4 Mart’taki tüm komutan, vali, mutasarrıf ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine gönderdiği mesajla Ankara’nın inisiyatifi fiilen ele geçirdiğini kanıtlıyordu: ‘Derhal milli emelleri tatmin edemeyecek bir kabine (bakanlar kurulu) başkanına milletin tahammül edemeyeceğini gayet sert bir dille Padişah’a, Meclis-i Mebusan başkanlığına ve basına bildirmek lazımdır’.” (A.g.e.,  s. 59.)

Bir taraftan bunlar olurken, diğer taraftan İngilizler, Selanikli Mustafa’yı adamdan saymayan Osmanlı devlet adamlarını, önde gelen bürokratları ve sözü dinlenen münevverleri/aydınları budamakta, böylece Selanikli’yi alternatifsiz, rakipsiz ve muhalifsiz hale getirmektedirler. Mustafa Kemal’in 4 Mart tarihli kışkırtıcı mesajından 11-12 gün sonra şu gelişmeler yaşanır:

“16 Mart 1920, bir gün önce (15 Mart) 150 Türk aydınının tutuklanmasının ardından İngiltere, Fransa ve İtalya yüksek komiserlikleri bir bildiri yayınlayarak İstanbul’un askerî işgal altına alındığını bildirdiler. Şehzadebaşı’ndaki karakol baskınında 6 erimiz şehid oldu ve İstanbul, İtilaf (İngiltere, Fransa ve İtalya) Kuvvetleri tarafından işgal edildi. Mustafa Kemal, bu durumu bir telgrafla tüm Osmanlı mülkî [kaymakam, mutasarrıf ve valiler] ve askerî erkanına bildirir: ‘Bu sabah, 16 Mart 1920’de İngilizler, İstanbul’da Şehzadebaşı karakolunu basarak altı erimizi şehit ve 15 eri yaraladıktan sonra, bu karakolu, bir yandan da Harbiye Nezareti’ni [Milli Savunma Bakanlığı’nı ve Genelkurmay Başkanlığı’nı] ve Tophane’yi ve bütün telgrafhaneleri ele geçirerek başkentin (İstanbul’un) Anadolu ile bağlantısını kesmişlerdir’.” (A.g.e.,  s. 59-60.)

Görüldüğü gibi, Selanikli’nin istihbaratı gayet iyi.. İngilizler’in yaptıklarını neredeyse İngilizler’den önce öğrenmiş ve bütün Anadolu’ya “müjdelemiş” durumda.

Verdiği mesaj şu: “Bakın bütün telgrafhaneler İngilizler tarafından ele geçirildi.. Ayrıca Millî Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay da kapatıldı.. Dolayısıyla bundan böyle benimle çalışacak, benden talimat alacaksınız.. İstanbul defteri kapandı; İngilizler kapattılar.”

Böylece, İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “istiklâl mücadelesinin başarısı”na giden demiryolunun rayları döşenmiş oluyordu.

*

Peki Selanikli bu gelişme üzerine kına yakıp vals ve dans ile kutlama mı yapmıştı?..

Hayır!.. Timsah gözyaşlarının en acıklılarını döktü.. Önce İngilizler ile müttefiklerine verip veriştirerek kahramanlık ve vatanseverlik bayrağını göndere çekti:

“Mustafa Kemal işgal konusu ile ilgili olarak yabancı devlet temsilcileri, dışişleri bakanlarına ve millet meclislerine (parlamentolarına) bir protesto notası verdi. Böylece Ankara fiilen İstanbul’un yerini almış oluyordu: …

“Mustafa Kemal ayrıca millete bir mesaj yayınladı: ‘Bugün İstanbul’u zorla işgal etmek sureti ile Osmanlı Devleti’nin 700 yıllık hayat ve egemenliğine son verildi. Yani bugün Türk Milleti, uygar kabiliyetinin yaşama ve bağımsızlık hakkının ve bütün geleceğinin savunmasına davet edildi’.” (A.g.e.,  s. 60.)

Bütün hesap Osmanlı Devleti’nin 600 küsur yıllık hayat ve egemenliğine son verme üzerine kuruluydu.. Selanikli de bu “müjde”yi hiç geciktirmeden millete veriyordu.

15 Mart’ta 150 kişiyi tutuklamış olan İngilizler, 18 Mart’ta da tutuklama işlemine devam ederler:

“18 Mart’ta Meclis-i Mebusan (Osmanlı parlamentosu, milletvekilleri meclisi) bir kapanış toplantısı yaparak ebediyyen faaliyetlerine son verdi. … Bir gün sonra işgal kuvvetleri bir takım milletvekilinin tutuklanmasına karar verdi. Her ne kadar İngilizler İstanbul’u kesin olarak siyasi sahneden tecrit için bu kararı vermişlerse de, karar bu kişilerin Ankara’ya geçerek Ankara hükümetinin başına dert olmalarını önlediği için, beklenenin aksine Ankara hükümetinin fevkalade işine yaramıştır!” (A.g.e.,  s. 61.)

Evet, İngilizler, Selanikli’yi adamdan saymayan ve ona kök söktürecek kişileri tutuklayıp Malta’ya sürdüler.. Suya sabuna dokunmaz, kokmaz bulaşmaz kişileri ise, Ankara’ya gidip Selanikli’ye biat etmek üzere serbest bıraktılar. 

Malta’ya sürülenlerden bazıları sonradan bir yolunu bulup Ankara’ya gitmişlerse de artık süngüleri düşmüş, tüyleri yolunmuş, pençeleri aşınmış sığıntı durumundalardı.

*

Böylece İngilizler, “istiklâl mücadelesinin başarısı” binasının temellerini çok sağlam bir biçimde atmış oluyorlardı.

Olan biten herşey, bir ay sonra Ankara’da açılacak olan TBMM’nin (Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin) önünün açılmasını, alternatifsiz hale gelmesini sağlamıştı:

“İstanbul’un askerî işgal altına alınması ile, Mustafa Kemal için yeni meclisin yolu açılmış oluyordu.” (A.g.e.,  s. 61.)

“… İstanbul’un ortadan kalkması [İngilizler tarafından ortadan kaldırılması] ile Mustafa Kemal dev bir siyasi mirası devraldı. Bu arada İstanbul’daki tutuklanmayan milletvekilleri kaçarak Ankara’ya gelmeye başlamışlardır. Meclis-i Mebusan’ın Ankara’ya gelmesi, bir bakıma artık yeni siyasi gücün Ankara’da tecelli ettiğini gösteren bir nişane idi. Mehmed Akif ve arkadaşları böyle bir günün heyecanı içinde Ankara’nın yolunu tuttular. Akif İstanbul’dan Ankara’ya kadar yürüyerek gelecek ve yol üstündeki her yerleşim merkezinde camilerde vaazlar ederek halkı milli mücadeleye katılmaya çağıracaktır. 27 Mart, İngilizler bazı Türk gazeteci ve yazarları Malta’ya sürüyorlar. Bu durum Ankara’nın işini önemli ölçüde kolaylaştıracaktır….” (A.g.e.,  s. 62.)

Kolaylaştıracaktır, çünkü, ortada Selanikli’ye hesap soracak, onu sorgulayacak dişli budaklı adam bırakılmamaktadır.

Herşey İsmet İnönü yaşarken olmuştu, ve bu kurt politikacı, "İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur" derken ne söylediğini bilerek konuşuyordu. 

İngilizler, “istiklâl mücadelesinin başarısı” için Selanikli'den bile fazla kafa yormuş, ter dökmüş ve efor sarfetmişlerdi.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."