Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
İSLAM İNSAN ŞEREF VE HAYSİYETİNİ ESAS ALIR, DEMOKRASİ VE LAİKLİK (SİYASAL DİNSİZLİK) İSE KÖLE RUHLULUĞU VE SÜRÜLEŞMEYİ GETİRİR
Toplumsal hayat, insanların
yönetenler ve yönetilenler olarak ikiye ayrılmasını zorunlu kılar.
Bu, hayatın gerçekliğidir, bir
realitedir, aksi düşünülemez.
Sorun, yönetim oyununun kurallarının
kim ya da kimler tarafından nasıl belirleneceğidir.
İslam’da, yönetim oyununun kurallarını yöneten sınıf koyamaz;
yönetenlerin de, yönetilenlerin de bağlı kalacakları kurallar, onların tümünün yaratıcısı
olan Allahu Teala tarafından konulmuştur.
İslam dışı rejimlerde (ve bu
meyanda demokraside) ise, yönetenler ile yönetilenler arasındaki
yönetim/yönetme oyununun kurallarını koyanlar, yönetenlerdir.
Bu, günümüz devletlerinde yöneticilerin
tanrı/rab haline getirilmesi anlamına gelmektedir (Bkz. Elmalılı
Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde
Tevbe Suresi’nin 31’inci ayeti için yapılan izahat).
Böylesi rejimlerde yönetenleri
dizginleyen ve insafa getiren gerçek tek etken, yönetilenlerin (Fransız
İhtilali’nde olduğu gibi) bir gün gelip isyan edebilecekleri korkusudur.
*
Bu yüzden, halktan, kendi kendisini yönettiğine inanması istenir.
Bu düşünce, sistematik bir eğitim
ve düzenli propaganda ile, sürekli tekrarlanarak, insanların şuuraltına
yerleştirilir.
Bununla birlikte, yönetilenler
her zaman, yönetenler karşısında dezavantajlı konumda kalmaya devam ederler.
O nedenle, yönetilenlerin,
“yönetenlerin her halükârda kendilerinin hizmetinde olduğuna” inanmaları
sağlanmaya çalışılır.
Söylem olarak kamu “hizmeti” kavramı öne çıkarılır, “ulusal
çıkar” mavalı okunur, “milletin hakimiyeti”nden
söz edilir, pratikte ise “milletin tepesindekiler” az çok imtiyazlı bir zümre
haline gelir.
*
Demokrasilerde, yönetilenlerin
birey olarak söz hakkı, üç-beş senede bir önlerine konan sandık denizinde bir oy
damlacığı ya da parçacığı olmaktan öteye gitmezken, her bir oy birkaç saniyede
tükenen tek atımlık barut anlamına gelirken, yöneticilerin iktidarı sürekli, yaygın, kapsamlı ve bütüncüldür.
İslam’da ise, bütün
insanlar Allah’ın hükümleri karşısında eşittir, yani
yönetenlerle yönetilenler arasındaki yönetim/yönetilme oyununun
kuralları Allahu Teala tarafından konulmuştur.
Yönetenler tarafından değil.
*
Bu yüzden, yönetilenler
karşısında avantajlı konumda olan yönetenler, Şeriat’ten genelde hoşlanmazlar.
Çünkü, Şeriat, onlara
hiçbir ayrıcalık tanımaz.
Bu yüzden de yöneticiler,
yönetilenleri, Şeriat’in kendileri açısından zararlı sonuçlar doğuracağı
vehmine sürükler ve dehşete düşürürler.
Oysa Şeriat, yönetilenlerin
çıkarlarını garanti altına alır.
Öyle ki, peygamberler bile,
kendiliklerinden hüküm/yasa koyamazlar.
Allah’ın hükümlerini eksen
alarak yaptıkları içtihatlarında “hata”
yapabilecekleri ve Allah c. c. tarafından bu içtihatların düzeltildiği bilinir.
*
İslam açısından peygamberlerin
bile durumu buyken, yani hata yapabilecekleri kabul edilirken, demokrasilerde
bazı şahısların “hatasız” kabul edildikleri görülebilmektedir.
Suudi Arabistan’ın başındaki zalimlerin
demokrasi (siyasal halkçılık palavrası) ve laiklik (siyasal dinsizlik) yönünde
adımlar atmaya başlamış olmaları nedensiz değildir.
Örnek aldıkları kişi ise,
anlaşıldığı kadarıyla Selanikli Mustafa Atatürk.
Onlar açısından yerinde bir
karar.. Çünkü bu durumda kimse onlara Şeriat adına hesap soramayacak, onları sorgulayamayacak.
Türkiye’nin Selanikli’si gibi “la
yüs’el” olacaklar.
Ülkemizde bugün, “Atatürk şu
konuda hata etmiştir” diyebilen bir siyasal parti var mı?!
“İslam güncellenmelidir”
derler, fakat “Atatürk ilke ve inkılapları güncellenmelidir” diyemezler.
Bu konuda biraz farklı bir duruşu var gibi
görünen Erbakan bile, partisinin kapatılmasından korktuğu için “Atatürk
yaşasaydı Refah Partili olurdu” diye konuşmanın dışında birşey yapmamış, yapamamıştı.
Fakat partisinin (Atatürkizm
dini adına) kapatılmasına yine de engel olamadı.
*
Evet, İslam’da, peygamberler
bile, yasa yapma noktasından ümmet üzerinde mutlak bir yetkiye
sahip değildir.
Peygamberlerin varisleri olan
ulemanın içtihatları ise, peygamberlerinki gibi vahiyle düzeltilmedikleri (yani
hataya açık oldukları, hatalı olma ihtimalini içlerinde taşıdıkları) için, ilke
olarak sadece onları benimseyenleri bağlar.
Ve bir içtihat, (usulüne uygun,
delillere dayanan) bir başka içtihadı nakzedemez.
Yani İslam’da, yönetim oyununun
kurallarının pasif kabullenicileri durumuna düşme anlamında kula kul olmak diye birşey yoktur.
Bir insan, bir başkasının
“kural koyucu” efendisi olamaz.
Kimse kimseye (yönetim
faaliyetini aşarak yönetim kurallarını da belirleyip vaz’ edecek şekilde) “efendilik”
taslayamaz.
*
Gerçek
anlamda adil bir hukuk sisteminin kurulması ancak yasama (kanun
vaz’ etme, teşrî) faaliyetinin siyasal güç sahiplerinin tekelinden
alınmasıyla mümkün olabilir.
Fakat,
demokratik ülkelerde uygulanan “kuvvetler ayrılığı” ilkesinin bile bunu
sağlamaya yetmediği görülmektedir.
Yasama
faaliyeti siyasal iktidarın dışındaki bir kurulun (parlamentonun) kontrolü
altında bulundurulsa bile, bu kurulun güç sahiplerinin etkisi altında
yasama yapmayacağı garanti edilemez.
Bu
nedenle, öncelikle gerçekten adil olan ilkelerin tespit edilmesi ve
bunların güç sahiplerinin arzularına göre değişmeyecek (güncellenemeyecek) şekilde
koruma altına alınması, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”
ilkeler olarak belirlenmesi gerekir.
Fakat bu
gerçekten adil olan ilkeleri kim tespit edecektir? Yine söz konusu
yasama organı tespit edecekse, ortaya bir kısır döngü (fasit daire) çıkacağı
açıktır.
*
İnsanın
insana kul olmadığı adil bir sistem ancak yasama faaliyetinin ilahî vahye
müstenit olması durumunda kurulabilir.
İslam’da
hukuk kuralları ve yasalar güç sahiplerinin arzu ve taleplerine göre değil, bu
güç sahiplerini de bağlayan değişmez (güncellenemez) ilkelere göre
oluşturulur.
Bu
ilkeler Kur’an ve Sünnet’te mevcuttur; ayrıca genel ilkelerin
yanı sıra özel durumlar için sınırlı sayıda da olsa hukukî düzenleme
bulunmaktadır.
Evet,
İslam toplumlarında hukuk kuralları güç sahiplerinin veya toplumun seçtiği kişi
veya kurumlar (parlamentolar, meclisler) tarafından değil, “bağımsız
bilginler” tarafından Kur’an ve Sünnet referans alınarak
oluşturulur.
Bu
nedenle, gerçek anlamda bağımsız bir yasama faaliyeti ancak İslam’ı
benimseyen bir toplumda görülebilir.
Aksi takdirde yasalar güç sahiplerinin dayatması, alavere dalaveresi ve yap-boz tahtası olma niteliği taşımaktan hiçbir zaman kurtulamazlar; bu, imkânsızdır.
*
Bu
demektir ki, ilahî vahye (Şeriat’e) göre yönetilmeyen bir toplumda gerçek
anlamda adalet hiçbir zaman tesis edilemez.
John
Trenchard ile Thomas Gordon’un 1720’de kaleme aldıkları
ve insan hakları konusunda temel metinlerden birini oluşturan “Güç ve
Özgürlük Üzerine” adlı çalışmalarında bu noktaya şu şekilde işaret
ediliyor:
“... kontrole tabi olmayan güç yalnızca Tanrı’ya
mahsustur ve hiçbir insan birbirlerine eşit olmayan insanlara emanet
edilemez. Gerçekte, insan doğasında çok fazla hırs-ihtiras, tutarsızlık ve
bencillik vardır ve bizler çok nadiren birbirimize karşı muhafızlık
yapabiliriz.”
[Samuel B. Rudolph (ed.), The Philosophy of Freedom -Ideological Origins of the Bill of Rights-,
Lanham: University Press of America, 1993’ten aktaran Coşkun Can Aktan, Özgürlük
Felsefesi, Ankara: Hukuk Yayınları, 2017, s. 41.]
ŞU KASET HARBİ NEDİR, VAR MI Kİ...
On yıl önceydi..
“Benim de görüntülerim var” diyordu.
Yani kasedi..
Sözlerini “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de
var” diye sürdürüyordu.
Kim?
Dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan..
Sözü dosdoğru yoktur riyası
Zalimlerin korkulu rüyası
İnandığı yolda gider,
Yıllardır beklenen lider
Recep Tayyip Erdoğan.
*
CHP’nin sararıp solmuş gülü Mustafa
Sarıgül’ün kaset olayı beni 10 yıl öncesine götürdü.
Geçmiş zaman oluyor ki, melali cihan
tutuyor.
Ve “Melâli anlamayan nesle
âşinâ değiliz”.
Tarih 13 Ağustos 2014..
Odatv.com’un kırmızı başörtülü yazarı Asiye
Güldoğan’ın şu melal dozu yüksek satırları yayınlanmıştı:
Tayyip Erdoğan’ın Cemaat’e düşmanlığı sahici
bir düşmanlık ve sadece 17 ve 25 Aralık nedeniyle değil. Öfkenin asıl
sebebi yanında, bunlar hafif kalır.
Öfkenin asıl sebebi kamuoyunca bilinmiyor,
sadece istişare edilen kesimler biliyor. Seçimden önce birkaç belediye
başkanıyla görüşme imkanım oldu. Bir tanesi Erdoğan’ın en yakınlarından biri.
Üç belediye başkanından da benzer şu sözleri işittim.
“Biz Paralel düşmanlığını, seçime yönelik
bir şey sanıyorduk ve doğrusu bu yönde bir şey de yapmıyorduk. Çünkü Paralelci
dediklerimiz yıllarca beraber olduğumuz abdestli namazlı insanlardı. Hatta, ‘Başbakan
bu kadar da üstlerine düşmese artık’ diye düşünüyorduk.”
Erdoğan, meydanlarda bas bas Paralelcilere
had bildirmekten bahsederken, gerçekten de bakanlar, milletvekilleri, belediye
başkanları olayı pek umursamıyor gibi duruyorlar, bugünler de geçer diye
düşünüyorlardı.
ERDOĞAN’IN YATAK GÖRÜNTÜLERİNİ
ÇEKMİŞLER
Erdoğan bu yüzden kızıyordu ve sitemli
sözler sarf ediyordu. Bunun üzerine istişare toplantıları yapmaya başladı.
Konuştuğum belediye başkanları da,
gitmişler.
“Erdoğan öyle şeyler anlattı ki,
kendimizden utandık. Erdoğan’ı ailesiyle yatak odasındaki görüntülerini bile
çekmişler. Bunları anlatırken gözleri doldu Erdoğan’ın. “Benim
mahremimle yatak odamda görüntüye almak nedir ya, böyle bir rezillik olur mu?
Yazıklar olsun”derken hepimizin tüyleri diken diken oldu. O zaman
anladık işin ciddiyetini.”
Zaten döner dönmez ilk iş olarak
paralelcileri temizlemeye başlamışlar.
“Başbakanımızın mahremiyetini görüntüye
çeken insanlar artık bizimle birlikte olamazlar. Başbakanımızın dediği
gibi, sırtımıza binmiş akrepleri bizi öldürmeden denize dökmemiz, onlar bizi
öldürmeden bizim onları yok etmemiz gerekir.”
Cemaat’e verilen arazi ihalelerini iptal
etmişler, birlikte yaptıkları işleri sonlandırmışlar, daha da pek çok şey
yapacaklarmış paralel örgütle mücadele için.
Görüştüğüm Belediye Başkanlarından
duyduğum bu sözlere benzer sözleri, birkaç milletvekili tanıdığıma da teyit
ettirdim. “Zaten Başbakan, sadece benim görüntülerim yok,
Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün de görüntüleri var demişti” diye
hatırlattı bir milletvekilli.
Bir başka milletvekili de, konuştuğum
belediye başkanları gibi “Cemaat’e eleştirileri ben de başta çok ciddiye
almamıştım ama yanılmışız” dedi.
(http://odatv.com/n.php?n=erdoganin-yatak-odasi-goruntusu-var-1308141200)
*
Görüldüğü gibi yazıdan buram buram melal
tütüyor.
Öfke ve utanç dolu bir melal.
“Erdoğan öyle şeyler anlattı ki,
kendimizden utandık” diyorlar.
“Bunları anlatırken gözleri doldu
Erdoğan’ın” dediklerinde
melal şahlanıyor, zirvelere tırmanıyor.
Ahmet Haşim yaşasaydı muhtemelen Erdoğan’ı çok severdi, çünkü melalden anlıyor.
AK Partili siyasetçiler de aynı durumda..
Erdoğan’ı dinleyince tüyleri diken diken olmuş.
Böyle bir melul mahzun mazhariyet herkese nasip olmaz.
Bu hikâyede melal noktasından tek eksik şu:
Başbakan’ın “Sadece benim görüntülerim yok,
Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün de görüntüleri var” derken yüzünde
hin bir gülümseme mi belirmişti, yoksa Abdullah bey kardeşi ile Hayrünnisa hanım için de gözleri dolu
dolu mu olmuştu?
*
Şimdi melali bir tarafa bırakma ve “kritik-analitik
düşünme” vakti cancağızım.
Varsa böyle görüntüler, gerçekten FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) çekmiş olabilir mi?
MİT eski ajanı Prof. Dr. Mahir Kaynak’ın tüm Türkiye’ye öğrettiği “gizli servis analiz
mantığı” çerçevesinde düşünelim..
Erdoğan’ın hanımıyla olan görüntülerini
çekmek FETÖ’ye bir fayda sağlar mı?!
Yani Erdoğan, “yatak” odasını ne olarak kullanacaktı, mutfak ya da
çalışma odası olarak mı?!
Emine Hanım’la sabaha kadar namaz kılıp, Kur’an tilaveti ve zikirle mi vakit geçireceklerdi?!
*
Dolayısıyla, Erdoğan’ın yatak odasının
görüntülerini çekmenin bir cemaat ya da örgüt için bir anlamının ya da faydasının
olacağı düşünülemez.
Ama, bu tür görüntüleri çekip, bir
cemaate ya da örgüte mal etmenin pek çok önemli sonucu olabilir.
Ya da, ortada böyle birşey yokken varmış gibi göstermenin..
Varsa şayet, o görüntülerin çekilmesi
ancak bugünkü sonucu verebilirdi.. Ve o görüntüleri, ancak
bugünkü sonucu isteyen, arzulayan ve planlayanlar yapmış olabilir.
FETÖ’nün kendisi değil.
*
Bu yazılanlar çerçevesinde MİT’e
şöyle bir görev düşüyordu:
Erdoğan’ın yatak odası görüntülerini
çekenlerin hepsinin, tek tek, isim isim deşifre edilmeleri,
tutuklanmaları ve yargılanmaları.
Neden bu yönde hiçbir gelişme yaşanmadı?..
Bir sürü polis vs. tutuklandı, bunların
arasında, Erdoğan’ın yatak odası görüntülerini çekmekle suçlanan bir kişi bile
yok.
Neden?
Bir ülkenin başbakanının yatak odası
görüntülerini bir cemaat ya da örgüt çekebiliyorduysa, ve Kuşcu Eşref adıyla Twitter’da
“MİT ve hatta Devlet adına” konuştuğu izlenimini veren biri FETÖ’cülere, “Her yerdeyiz, nefes alışlarınızı bile takip ediyoruz” diyebiliyorduysa,
şu görüntüleri çekenleri neden kulaklarından tutup yakalamadı ve halka ilan etmediler?
*
Bence bu sorunun cevabı basit..
Aslında, vardıysa böyle görüntüler, bunu
yapan FETÖ değildi.
The Cemaat yapmış gibi görünse veya gösterilse
bile, aslında onlar başka bir odağın The Cemaat’e
sızmış adamlarıydılar..
Bu yüzden, Pensilvanya’dan, Güney
Afrika’dan bile bize “Şunları şunları konuşuyorlar,
falan şöyle dedi, filan böyle dedi” diye rivayetler aktaran
Kuşcu Eşref, bizi bu görüntüler konusunda bilgilendirmekten imtina ediyordu..
“Bu görüntüleri filan çekti, falan aldı
feşmekana verdi” türünden hiçbir şey söylenmedi.
Neden bu bahse hiç girmedi Kuşcu gibi tipler?..
*
Millet (ve de FETÖ), Başbakan’ın yatak
odasında Emine Hanım’la ne yaptığını niye merak etsin ki?..
Ve FETÖ, niçin böyle bir çekim yapsın ki?..
İftira olduğu bu kadar bariz bir hikâye
şimdiye kadar uydurulmuş mudur acaba?..
Kimse, “FETÖ’cü filan ve falan bu çekimleri yaptı, MİT bunu tespit etti” diyemedi.
Bütün dedikleri şuydu: “FETÖ bunu da yaptı, bize inanın.”
On yıl önce, “Zavallı Başbakan ve Emine
Hanım, yatak odaları bile görüntülenmiş, böyle bir mağduriyet görülmüş
mü, çok üzüldük, höngürt de höngürt” diye hep birlikte ağıt seansları düzenlediniz,
gözyaşlarınızla tonlarca mendili ıslattınız.
Kiminiz “Başbakanımıza bu yapılır mı?”
diye kendisini yerlere atıyor, kiminiz feryatlar içinde elbisesini yırtıyor,
kiminiz de kafanızı duvarlara vuruyordunuz..
O günlerde bütün bir millet, “Aaah, ah,
ooof, of, zavallı Tayyib’imiz, Emine Hanım’la görüntüleri çekilmiş, buna can mı dayanır, höngürt de höngürt” diye ağlayıp
zırlayan bu kalabalık koro karşısında ağzı bir karış açık sersemlemiş vaziyette
bakınıp kaldı, ne düşüneceğini bilemedi.
*
Sanki Tayyip bey, evlenmemeyi nezretmiş bir
başpiskopos, Emine hanım da yine evlenmemeyi adayıp manastıra
kapanmayı tercih etmiş yaşlı bir bakire rahibe,
ve de FETÖ bunları iş üstünde yakalayıp kayda almış..
Sanki böylesi görüntülerle Tayyip bey ile Emine hanıma şantajda bulunmak mümkün..
Sanki millet, Tayyip bey ile Emine hanımın görüntülerini çok merak ediyor
ya da çok rezilce birşey olarak görecek..
Bu FETÖ, Tayyip bey ile Emine hanımın yatak görüntülerinin peşine düşecek,
bunları kayda alacak kadar budala mı?.. Dünyada bir tek akıllı siz misiniz?.
Ancak, bu Asiye Güldoğan’ın kulağına senaryo üfleyen
“iyi saatte olsunlar”ın, “derin entrikacılar”ın, bu milleti çok salak
zannettikleri anlaşılıyor.
Belki, kendilerince, milleti salak zannetmek için yeterli gerekçeleri var..
Yıllarca çok kolay kandırıp aldattıkları için..
Böylesi masallar karşısında salak numarasına yatanların da gerekçeleri vardı elbette.
*
Bu millet, aile mahremiyeti konusunda
hassastır..
Öyle ki, aile mahremiyetine yönelik en küçük saldırılara verilen en büyük
tepkileri bile normal karşılar.
İnsanların, namuslarına yönelik saldırıları afvetmemesini, intikam
almasını, olayı kan davasına
dönüştürmesini, nesillerce süren bir mesele haline getirmesini bu millet “doğal” bir durum olarak görür.
O nedenle, milletin bu özelliğini istismar eden bir “derin odağın”,
bir senaryo yazıp Asiye gibi isimlere (ki takma isim) roman kıvamında anlattırdığı anlaşılıyor.
*
Odatv’nin Asiye’si işi bu noktada bırakmamış,
bir yazı daha kaleme almıştı.
Başlık
şöyleydi:
“Erdoğan
ağlayarak Karaman’a anlattı ve Pensilvanya ile görüşüldü”.
Asiye’nin hikâyesinin bu bölümünde melal melankoliye dönüşüyor.
Bakın ne olmuş:
“… Erdoğan bu kadarını beklemiyordu. O
zamana kadar her şeye rağmen Cemaat’e müsamaha gösteren, sağında solunda pek
çok kişi bazı uyarılarda bulunmasına rağmen ‘Alnı secdeye varandan zarar
gelmez’ diye savunan Erdoğan, eşiyle görüntülerinin olduğunu öğrenince çok
sarsıldı. İlk başta Hayrettin Karaman hoca, Ahmet Akgündüz ve
onun gibi bazı sevdiği saydığı kişilere olayı anlattı. Hayrettin
Karaman, Ahmet Akgündüz ve diğerleri, acele edilmemesi, Hocaefendi’yle
görüşülmesi gerektiğini söylediler. Erdoğan ağlayarak anlatmıştı ve
ağlayarak bu öneriyi kabul etti.”
(https://www.odatv.com/yazarlar/asiye-guldogan/erdogan-aglayarak-karamana-anlatti-ve-pensilvanya-ile-gorusuldu-63751)
Normalde, Hayrettin Karaman ile Ahmet Akgündüz’ün, Fethullah Gülen’e şunu demeleri beklenir:
“Erdoğan’ın anlattıkları doğru
mu? Böyle birşeyi yaptınız mı?”
Bunun da cevabı bellidir.
“Yapmadık, böyle bir şerefsizliğe asla yeltenmeyiz” demekten başka yapacakları birşey olamaz.
(Yapmış olsalar bile, ancak böyle bir cevap verebilirler. Fakat,
onların böyle aptalca, mantıksız ve gereksiz birşeyi yapmış olması mümkün
değildir.. Ahlâksız olsalar bile, bu kadar ebleh olamazlar.)
*
Diyelim ki, Hayrettin efendi ile Ahmet bey bu cevaba inanmadılar, şöyle
dediler:
“Yapmadığınıza yemin edebilir
misiniz?”
Böyle bir durumda, Fethullah Gülen muhtemelen
şöyle diyecektir:
“Erdoğan’ın
ailesiyle olan yatak görüntülerini kim çektiyse Allah belasını versin, ocağına
ateş düşürsün, sürüm sürüm süründürsün.”
Bu durumda Hayrettin efendi ile Ahmet bey, beddua Erdoğan’ın lehine olduğu
için, “Beddua etme Hoca, müslümana beddua etmek yakışmaz” demeyecek,
tahminime göre, “Aaamiiin, Allah bin beter etsin!” diye
karşılık vereceklerdir.
*
Ancak, Asiye’nin romanında olaylar
beklediğimiz gibi değil, çok farklı gelişiyor.
Yukarıdaki satırların hemen ardından Asiye şunları söylüyor:
“… bu anlattıklarından çok
heyecanlanmıştım. Benden önce yanımdaki arkadaşım sordu:
“Peki görüştüler mi?”
“Evet görüştüler. Ama
Pensilvanya’dakiler, “Geri adım yok, Erdoğan’ı bitirmeye kararlıyız” cevabı
verdiler. Kendilerinden çok emin halleri varmış, sonradan da anlaşılacak ki her
şeyi planlamışlar. Olumsuz cevap gelince, Erdoğan ‘Hodri meydan,
yayınlarsanız yayınlayın. Elinizden geleni ardına koymayın’ dedi ve
meydan meydan dolaşarak mitinglerde Cemaat’e savaş ilan etti.”
Asiye, konuştuğu kişinin “bu anlattıklarından çok heyecanlanmış”.. Maşallah, heyecanı yerinde..
Görüldüğü gibi, romanda yer alan bu ifadelere göre, Fethullah Gülen’in şu “manyakça” sözleri
söylemiş olması gerekiyor:
“Gördüm,
Tayyip ile Emine’yi yatakta gördüm. Utanmazlar.. Bak hele sen, neler neler yapmışlar!..
Onları bu görüntülerle bitireceğim.”
Bunun üzerine Tayyip bey de, Asiye’nin romanına göre, Cüneyt gibi kılıcını
çekip şöyle demiş bulunuyor:
“Hodri
meydan, yayınlarsanız yayınlayın. Elinizden geleni ardınıza koymayın.”
Görüyor musunuz Tayyip beydeki cesareti..
Emine hanımla yaptıklarından utanmıyormuş.. Korkmuyormuş..
The Cemaat de, “tırsmış”, “Erdoğan’ı bitirecek” olan bu
görüntüleri yayınlamaktan vazgeçmiş..
Eğer
yayınlasalarmış, Erdoğan bitermiş..
Artık nasıl
bir faciaysa?.. O görüntülerde Erdoğan'ı bitirecek ne vardıysa?. Ben çözemedim.
Ama Asiye’nin romanına göre durum vahim..
*
Acaba niçin biterdi Erdoğan?..
Millet şöyle mi derdi:
“Yazıklar olsun sana Tayyip, biz Bilal’i lahana tarlasında,
Sümeyye’yi ise Kızılırmak’a bırakılmış bir sepette bulduğunuzu zannederken
şu yaptığınıza bakın.. Bittin sen artık Tayyip, bittin!.. Bize bunu
yapmayacaktın.. Emine ablamıza el sürmeyecektin.. Bittin sen!..”
*
Tabiî
Hayrettin efendi ile Ahmet beye, Pensilvanya ile yaptıkları görüşmeyi olduğu
gibi açıklama, “Derin Asiye“nin iddiaları konusunda açıklama yapma
görevi düşüyordu.
Ama
bugüne kadar Hayrettin ile Ahmet efendiler, susarak Asiye’nin, daha doğrusu Asiye
takma adını kullanan çirkin odağın, "oda"nın yalanlarını zımnen onaylamak
dışında birşey yapmadılar.
Hayrettin
efendi, olgun ve kâmil adam numarası yapıyor, fakat dünya hadiseleri onun
kalite ve kalibresini gözler önüne seriyor.
Hayat
böyle birşeydir.. Bir muhalif rüzgâr eser, yüzlerdeki maskeleri alır götürür.. Takkeler düşer..
Melalin bulunduğu yer de işte tam burasıdır.
CANAVARLAŞAN TANRILIK TASLAYICILIK: LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET
Prof. Dr. M. Ziyauddin Rayyıs, İslam ile demokrasi arasındaki
farklılıklardan en temel olanlarını şu şekilde sıralar:
Birincisi, bugün Batı dünyasında “halk” ya da ulus/millet
sözcüğüyle, ülke sınırları içinde yaşayan, kan, soy, dil ve
benzeri ortak öğelere sahip topluluk anlaşılır.
Böylece demokrasi kavramı, bir yandan ırkçılığa özgü ayrımcılığı,
diğer taraftan da bölgecilik asabiyetini yanı
başında taşır.
İslam yönetiminin temeli olan “ümmet” ise, hiçbir
zaman kan, ırk, dil ve toprak (coğrafya) birliğinin bütünleştirdiği,
oluşturduğu bir kavram değildir.
İslam, insanların Hz. Adem’e dayanan kardeşliğinden dolayı ırk
üstünlüğü düşüncesini de kabul etmez.
*
İslam ile demokrasi arasındaki ikinci önemli
fark şudur: Batı demokrasilerinde halkın/milletin (teorik olarak) sınırsız bir yetkisinin bulunduğu kabul edilir.
Halk veya seçtiği meclis, yasaları koyar ve kaldırır.. Fransız
İhtilali ile birlikte yaygınlaşan “Hakimiyet milletindir, milletin
olmalıdır” anlayışının temelinde bu “demokratik” (ya da cumhuriyetçi)
ilke yer alır.. Bazıları buna “kayıtsız ve şartsızlığı” da eklemekte,
“Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” demektedirler.
Ama millet, hiçbir şekilde yekpare bir bütün değildir ve hiçbir zaman hiçbir konuda bütün fertleri aynı kanaati paylaşmazlar.. Böylece, "millet" olma onuruna erişenler sadece bir şekilde çoğunluk olmayı başaranlardan ya da millet adına karar alma imkânına kavuşanlardan ibaret kalmaktadır.. "Millet" olamayan ve yok sayılan diğerleri, "millet" kabul edilenlere "kayıtsız şartsız" itaat etmek ve "millet"miş gibi görünmek durumundadırlar.
Bu, rasyonel düşünce açısından farklı kanaatlere sahip bireylere karşı bir haksızlık, İslam açısından ise, insanın insan üzerinde tahakküm kurması, onu kendisine kul köle yapmasıdır.
Bundan dolayıdır ki, demokrasi (ve "millet iradesi" cumhuriyetçiliği) özü itibariyle monarşiden/saltanattan fazla bir farklılık göstermez.
Pratikteki işleyiş bakımından ise arada hemen hiçbir fark bulunmamaktadır.. Duverger’nin “Seçimle Gelen Krallar”dan söz
etmesi boşuna değildir.
*
Üstelik böylesi rejimlerde bazen seçim bile söz konusu olmamakta, ya da Selanikli Mustafa
Atatürk dönemi Türkiye’sinde olduğu gibi göstermelik seçimler
yapılmaktadır.
O dönemde seçimleri asıl yapan Selanikli idi, millet de Selanikli’nin
seçtiklerini seçmek zorundaydı.
Ve bunun adına cumhuriyet deniliyordu.
Pratikte ise bu, Selanikli’nin saltanat rejimiydi, ancak literatürde
buna saltanat değil diktatörlük deniliyor.. Fakat, mahiyeti tibariyle
saltanattan farksızdır.
Bununla birlikte, geleneksel saltanat rejimleri ile modern
saltanat (diktatörlük) rejimleri arasında laiklikten (siyasal dinsizlikten)
kaynaklanan bir fark bulunmaktadır.
Geleneksel saltanat rejimleri (kimi zaman lafta kalsa da) kendilerinden
üstün bir otoriteyi (Tanrı’nın otoritesini) en azından teorik olarak
kabul ediyorlar ve Tanrı’nın ilkelerinin kendilerine yol gösterdiğini dile
getiriyorlardı.
Millet iradesine dayanma iddiasındaki laik (siyasal dinsiz) rejimler ise,
Tanrı’nın otoritesini ve ilkelerini teoriden de söküp attılar, onun
yerine (Cemal Bali Akal’ın ifadesiyle) “Sivil Toplumun Tanrısı”
devleti, yani kendilerini oturttular.
Kısacası bu devlet, pratikte, “seçimle (demokratik yolla) gelen
krallar”a ya da (sözde seçimlerle iş başına gelen) cumhuriyetçi diktatörlere
karşılık geliyordu.. Devlet, diktatör ve avanesi (silahlı ve silahsız
bürokrasi) demekti.
*
İşte Türkiye gibi ülkelerde siyasetçilerin arasıra “devlet-millet
buluşmasından, devlet ile milletin barıştırılmasından, devlet ile millet
arasındaki duvarların kaldırılmasından vs. söz etmelerinin nedeni budur.
Yaygın tanıma göre devlet; millet, ülke (vatan, toprak) ve egemenlik (rejim, siyasal otorite, devlet teşkilatı) sacayaklarından oluşan itibarî bir kurumdur.
Yani, devletten milleti ayırdığınızda, ortada devlet kalmaz.
Evet, milletin olmadığı yerde devlet diye bir kurumdan söz edilemez.. Nasıl
oksijen öğesinden mahrum bir su molekülü olamazsa, millet öğesinden ayrı bir
devlet de düşünülemez.
Dolayısıyla, devlet-millet buluşmasından söz etmek, boş konuşmaktır.. Oksijen-hidrojen
buluşmasından söz edilebilir, fakat su ile o sudaki oksijenin buluşmasından söz
etmek saçmalık olur.. O oksijeni sudan ayırdığınızda ortada su kalmıyor ki
su-oksijen buluşmasından söz edebilesiniz.
Bununla birlikte, Cumhurbaşkanı Erdoğan da dahil olmak üzere Türkiye’de bu
“devlet-millet buluşması” edebiyatı, sıkça tekrarlanan bir söylem durumunda.
Bu da, pratikte devlet olarak sadece (egemenliği milet adına kullandıkları iddia edilen) siyasal otoritenin görüldüğünü gösterir.. (Türkiye örneğinde aslında anayasal/yasal/meşru siyasal otoritenin de ötesinde, ne olduğu belirsiz başka bir ucubenin devlet haline geldiğini görüyoruz.. Çünkü siyasal iktidar, kendisinin milletle buluşmasından değil, kendisi dışındaki "devlet"i milletle buluşturmaktan söz ediyor.. Bu devlet nasıl birşeyse?)
İşte, Sivil Toplumun Tanrısı haline gelen devlet, bu
(gerçekte devlet olmayan, devleti oluşturan öğelerden biri durumundaki, veya öyle görünen) sözde devlettir.
Kendisini devletle özdeşleştiren bu "çakma ya da sahte devlet", laik (siyasal dinsiz) rejimlerde Yüce Tanrı’nın, Allahu Teala’nın yerini
almıştır.. Alma iddiasındadır.
*
Millet iradesi, cumhuriyet ve demokrasi kavramları üzerine kurulan bu
devlet anlayışına göre, ahlâk kurallarına ve insanın yapısına/doğasına (fıtrata)
aykırı da düşse, devletin koyduğu yasalara (hatta bazen "devletin bekası" gerekçesiyle yasa dışı talimatlarına) uyulması gerekir, zorunludur.
Devletin koyduğu yasaların ilahî/tanrısal yasalara (dine) aykırı olması ise
hiç sorun değildir.. Tam aksine, bu anlayışa göre, devletin yasalarının din
kurallarına aykırı olması fazilettir, ilerlemedir, gelişmedir, çağdaşlaşmadır,
dinin prangalarından kurtulup özgürleşmedir.
Tabiî bu, İslam açısından insanın hayvanlaşmasına, hatta hayvandan da aşağı (bel hum adall) hale gelecek kadar sapıtmasına ve düşmesine karşılık geliyor, fakat sorun
değil, çağdaşlık olsun da çamurdan olsun!
İslam’da ümmetin (insanların, halkın, milletin) yetkisi böyle salt bir sınırsızlık ve bir başına buyrukluk göstermez.
Tersine, bu yetki, Allah’ın vaz' etmiş (koymuş) bulunduğu ölçütlerle, Şeriat’in kesin
hükümleriyle sınırlanmıştır.
(Bkz. Ziyauddin Rayyıs, İslam’da Siyasi Düşünce Tarihi,
çev. İbrahim Sarmış, 2. b., İstanbul 1995, s. 482-485.)
*
Devlet, ilahî yasalardan (Şeriat’ten, ve insan aklının Şeriat’e
muvazi olarak ortaya koyduğu, yani Şeriat’in de onay verdiği evrensel hukuk
ilkelerinden) koptuğu (bir başka deyişle saf ve pür biçimde laikleştiği, siyasal
dinsizleştiği) nispette (Hobbes’un işaret ettiği şekilde) bir canavara
(Leviathan) dönüşür ve tanrılık taslamaya başlar.
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...