İSTANBUL VE BAĞIMSIZLIK

 



Prof. Celal Şengör, “İstanbul depremi, Türkiye'nin bağımsızlığını kaybetmesiyle neticelenebilir. Çünkü Türkiye'nin ekonomisi, Türkiye'nin bilgi ve becerileri bu depremin altından kalkmaya yetmeyecektir” diyor.

Bu bir ihtimal..

Deprem er geç olacak ve tedbir alınması gerekiyor.

Ancak İstanbul için başka tehlikeli ihtimaller de var.

Türkiye’nin Rusya ile olan muhabbetinin sonunun nereye varacağı belli değil.

Rusya, Ukrayna’daki tavrının gösterdiği gibi gemileri yakmış, gemi azıya almış durumda. (Aslında, ABD'nin kendisinden binlerce kilometre uzaktaki Afganistan'a, Irak'a, Somali'ye, Yemen'e müdahalesi gözönüne alınırsa Rusya'nın burnunun dibindeki eski peykine bigane kalmaması anlaşılabilir bir durum.)

Son zamanlarda ABD ile samimiyeti tekrar koyulaştırmaya başlayan Türkiye, bundan 13 yıl önce Suriye’de ABD’nin “gazına gelip” maceraya atıldığı gibi Rusya karşısında da heyecana gelir ve onunla ilişkilerini dengeli götürmeyi başaramazsa bir Rus saldırısının hedefi olabilir.

Çünkü Putin sağı solu belli olmayan, sakin görüntüsünün altında beklenmedik adımlar atabilen bir adam..

Böyle bir durumda Türkiye’ye yardıma gelecek olan Batı, İstanbul’u kurtarma adına (en azından Suriçi'ne) postu serebilir.

1876-77 Osmanlı-Rus Savaşı’nda Yeşilköy’e (Ayastefanos’a) kadar gelen Rus ordusunu (Çanakkale’yi geçip Marmara’ya gelen) İngiliz donanmasının durdurduğunu, ve bu hizmetlerinin karşılığında İngilizler’in Kıbrıs’ı “geçici” olarak elimizden aldığını unutmayalım.

Tarih tekerrürdür.

 

E-KİTAP: CEMAAT, KÜRESEL İSLAM DEVLETİDİR

 

https://www.academia.edu/116175907/Cemaat_K%C3%BCresel_%C4%B0slam_Devletidir


CEMAAT,

KÜRESEL İSLAM DEVLETİDİR

 

Dr. Seyfi SAY

 

 

İÇİNDEKİLER

 

EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT TABİRİNDE YER ALAN ‘CEMAAT’, İSLAM DEVLETİDİR 5

CEMAAT, "İSLAM DEVLETİ"DİR; İSLAMSIZ DEVLET İSE (KUR'AN'A GÖRE) TAĞUT EGEMENLİĞİDİR 8

“İSLAM DEVLETİ” OLARAK CEMAAT 12

"EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT"İN CEMAATİ, SÜNNET (ŞERİAT) İLE CEMAATİ (DEVLETLEŞMİŞ TOPLUMU) CEM ETMİŞTİR 18

İLAHİYATÇI CEHALETİ VE “CEMAAT” 23

CEMAAT, İSLAM DEVLETİDİR 30

EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT (SÜNNET'İN VE CEMAAT'İN EHLİ) OLMANIN ANLAMI: İSLAM DEVLETİ 35

KENDİSİNİ “CEMAAT” ZANNEDEN (BAĞRI TAŞ, KOYUNDAN YAVAŞ) MAHCÛR KALABALIKLAR 50

"CEMAATLİK NERDE, BİZDEN GEÇMİŞ MÜSLÜMANLIK BİLE" DEMEYE DOĞRU 57

CEMAATSİZ ZAMANLAR 66

HANGİ CEMAAT? 74

KİTAPSIZ SULTAN (DEVLET), VE CEMAAT 87

CEMAAT VE DEVLET-Çİ ŞİRK 94

TEK CEMAAT, TEK DEVLET, TEK DAVA 105

ATATÜRKÇÜ PUTPERESTLİK VE CEMAATSİZ CUMHURİYET 114

KÂFİR OLDUĞUNU BİLMEYEN KÂFİRLER DİYARI: TÜRKİYE CUMHURİYETİ 124

YENİ ŞAFAK'IN FIRILDAĞINA HİLAFET DERSİ 134

DEVLETE, SİYASETE VE HİLAFETE DAİR (SÖZDE DİNDAR, ÖZDE SİYASAL DİNSİZ OLMAK) 142

AK PARTİLİNİN İSLAMCILIKLA SAVAŞI 147

İSLAM'SIZ (DİNSİZ) HİLAFET PROJESİ 155

ZEKÂ YETERSİZLİĞİNİN VE AHLÂKÎ YOZLAŞMANIN İSLAMCILIK ELEŞTİRMENLİĞİ SEMPTOMU 161

İMTİHANIN DOĞASINDANDIR, SINAV SIRASINDA ALEM BU VE KRAL SENSİN, FAKAT "KALEMLERİ KALDIRIN, ŞİMDİ HESAP VAKTİ" DENİLEN BİR AN GELİR 167

HİLAFET (İMAMET) VE DEVLET BAŞKANLIĞI 177

İSLAM'A DEVLETİ ÇOK GÖREN MÜSLÜMANIMSILAR 188

LORD CURZON'UN YERLİ-MİLLİ MÜRİTLERİ, "SON KALE" BÜLBÜLLERİ 199

DEVLET, ŞERİAT/HUKUK, VAHİY VE AKIL 207

MAZLUMLARIN SIĞINAĞI "SON KALE", CEMAAT VE İSLAM DEVLETİ 221

LAİKLİK, ACIKILDIĞINDA AFİYETLE YENİLEN HELVADAN MAMUL "HUKUK DEVLETİ" PUTU, VE 28 ŞUBAT 227

“EHVEN-İ ŞER” FIRKA YA DA CEMAATİMSİLER 242

ULUS-DEVLET FIRKACILIĞI VE TÜRKİYECİLİK 254

*

EHL-İ SÜNNET VE CEMAAT TABİRİNDE YER ALAN ‘CEMAAT’, İSLAM DEVLETİDİR

 

Dünya Müslümanlarının büyük çoğunluğunun kendisini Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebi mensubu kabul ettiği biliniyor.

Türkiye’de de durum aynıdır.

Ancak, çok az kişinin Ehl-i Sünnet ve Cemaat (ehlü’s-Sünneti ve’l-Cemâ’ati) tabirinde geçen cemaatten kastın ne olduğu konusunda bilgi sahibi olduğu görülüyor.

Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, “mutlak” manada bir “sünnet”i (herhangi bir sünneti/geleneği ) takip etmek ve bunun yanı sıra “yalnız başına hareket etmek yerine bir topluluk (cemaat) içinde yer almak” anlamına gelmez.

Buradaki sünnet, (İngilizce’deki “the”ya karşılık gelen) “el” takısı/edatı ile ifade edilen belirli bir sünnettir. Yani Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti.

Kastedilen cemaat de yine “el” takısı ile ifade edilen cemaattir: el-Cemâ’atü.

Bu cemaat, “bir siyasal lider (halife/imam) etrafında toplanıp devletleşerek Şeriat’i uygulayan, Allahu Teala'ya şirk koşup isyan etmekten ve tağuta boyun eğmekten kaçınan İslam toplumu/ümmeti” demektir.

Bir başka ifadeyle el-Cemâ’at, “ümmet devleti”dir, “ümmetin devleti”.

Diğer bir deyişle (bütün Müslümanları temsil eden, Müslümanların birliği esası üzerine kurulu, başında halife bulunan) İslam devletidir.

*

Bu söylediklerimiz, siyaset felsefesi yapma meraklılarının ya da İslam’ı güncelleyip laikliğe (siyasal dinsizliğe) uydurmak için el çabukluğu ve dil kıvraklığından yararlanan modernist-tarihselci ilahiyat illüzyonistlerinin uydurmaları kabilinden bir kendi icadımız değildir.

Akıl ve naklin (ayet ve hadîslerin) ortaya koyduğu gerçektir.

Bu kitap boyunca konu ile ilgili argümanları sıralayacak, ulema tarafından ortaya konulmuş olan şer’î ve aklî delilleri aktaracağız.

*

Evet, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, Sünnet’e tabi olmak, “İslam’ın güncellenmesi” gibi abrakadabralar ve “tecdîd” kavramının istismarına dayalı mugalata ve demagojilerle onu (moda durumundaki) “yükselen trend”ler lokomotifinin peşine takma bid’atçiliğinden uzak durmaktır.

Yine, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, ümmeti temsil eden bir devletin (hilafetin) bulunduğu zamanda İslam devletine (cemaate) tabi olmak, böyle bir devletin bulunmadığı zamanda ise onun kurulmasının vacip olduğunu kabul ederek (zihniyet düzeyinde) “ulus-devlet / ulusal devlet / milli devlet” tefrika ve hizipçiliğinden, bölücülüğünden uzak durmaktır. 

Dahası, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmak, Kur’an’da yer alan “millet” kelimesinin içinin boşaltılıp “ırk” ya da “ulus” manasında kullanılması sahtekârlığına, yani kavram hırsızlığına/gaspçılığına dayalı “milliyetçiliğe” prim vermemek, böylesi bir “bölücülük” temelli cahiliye davası gütmekten kaçınmaktır.

*

Ulus-devlet (milli devlet) idealine bağlı olanlar (ulusalcılar/milliyetçiler), zihniyet olarak Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebine sırt çevirmiş bir kesimdir.

Bunların bir bölümü, esas itibariyle Ehl-i Sünnet’ten olmayı (hatta müslüman olmayı) umursamayan kaşar dalalet ehlidir.

Büyük bölümü ise, neyi savunduğundan, neye inandığından habersiz, zamanın moda akımlarının seli içinde yuvarlanıp giden (iradesini ve aklını kullanmaya üşenen) tembel beyinlilerdir.

Farkında olsunlar veya olmasınlar, bunların benimsedikleri mezhep Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebi değil, milliyetçilik (bazen de ulusalcılık) diye adlandırdıkları kavmiyetçilik mezhebidir.

*

Kısacası, İslam devleti idealine (Cemaat idealine) bağlı olmak, Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten olmanın şartıdır.

İslam devleti idealine bağlı olmayanlar Ehl-i Sünnet ve Cemaat’ten değildir. Ehl-i bid’attir.

“Cemaat ehli” değil, kavim eksenli “bölücülük ehli”dirler.

Bunlar, birilerinin kendi laik (siyasal dinsiz) yapılarından/topluluklarından/devletlerinden ayrılmak istemesini lanetlenmesi gereken bir bölücülük olarak kabul ederler, fakat kendilerinin “ümmet”in bir parçası olarak “müslüman birliği” içinde yer almaları gerektiği düşüncesini kabul etmezler.

Cemaat’e bu kadar uzaktırlar.

Ne Sünnet’in ehlidirler ne de Cemaat’in (Ki cemaat, Sünnet’e bağlılığın bir gereği olduğu için, cemaat anlayışından yüz çeviren aynı zamanda Sünnet’ten yüz çevirmiş olur).


"LOZAN TÜRKİYE'Sİ"NİN CURZON TİPİ "DEĞİŞTİRİLEMEZLİKLE BAĞIMLI" BAĞIMSIZLIĞI

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 23

 

Önceki bölümde, Kemal Ohri’nin dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yazdığı mektupta Lozan Antlaşması ile ortaya çıkan çarpık tabloya dikkat çekmiş olduğunu görmüştük.

Mektubunda Müslümanlar’ın dinî okullarının (medreselerin vs.) kapatılmasına, dinî eğitimin yasaklanmasına karşılık Yahudi ve Hristiyanlar’ın “patrikhanelerinin, hahamhanelerinin vs. en eski dini teşkilata varıncaya kadar Türkiye’de eskiden olduğu gibi vazifelerine devam etmeleri”ne dikkat çekiyordu.

Ayrıca, Lord Curzon’un Lozan hakkındaki sözlerine atıfta bulunuyordu:

“Bu işlerin nereden ileri geldiği ve ne suretle Lozan’da ilk antlaşma imzalandığı herkesçe malum olduğu ve hele Lord Kürzon’un Lozan Antlaşması’nı savunurken neler söylediği bilindiği için bundan ortaya çıkan her şeyi bütün çıplaklığı ile anlamak mümkündür.”

(Bkz. Metin Hülagü, “Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?”, 21 Temmuz 2018, https://www.superhaber.com/hilafetin-ilgasini-ismet-pasa-mi-imzalamis-makale-124433)

Doğal olarak İnönü, Lord Curzon’un çevirdiği dolaplardan habersiz değil.. 

1973 yılında verdiği beyanatın ortaya koyduğu gibi, işin içyüzünü Kemal Ohri’den daha iyi biliyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Yine bir önceki yazıda Lord Curzon’un, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Samsun’a “kurtarıcı” olarak çıkması için İtalya ve Yunanistan ile birlikte çevirdiği dolaplar üzerinde durmuş, Osmanlı Devleti ile değil de Selanikli ile “barış” görüşmeleri yapmak için ona örgütlenme (devletleşme) fırsatı vermek üzere bir “Amerikan mandası” teklifi ortaya atttığını, ve barış görüşmelerini çıkmaza sokarak ipe un serdiğini görmüştük.

Gelişmelerin seyrini Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesi ekseninde izlemeye devam edelim.

Söz konusu maddede, Curzon’un “benzersiz bir Asya tecrübesine sahip bir dışişleri bakanı” olarak “Türkiye hakkında Paris Barış Konferansı'ndaki herkesten daha çok bilgili” olduğu vurgulanıyor ve “Türkiye'deki tüm gelişmeleri küçük ayrıntılarına kadar takip” ettiği belirtiliyor.

Küçük ayrıntılarına kadar..

Mezkur maddede şu satırlar yer alıyor:

“Diğer taraftan, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, … yeni Türkiye'nin Asya merkezli bir devlet olmasını isteyerek başkentin Anadolu'da bir yere taşınmasında ısrar ediyordu. … 

"Curzon'a göre yeni başkent BursaKonya veya Ankara olabilirdi. Çünkü İstanbul siyasi gücün sembolüydü. Türklerin İstanbul'daki varlığı, hakimiyetlerinin dışarıya yönelik belirgin ve görünür bir işaretiydi. 

"İstanbul'daki Sultan, halife olarak İngiliz İmparatorluğundaki Müslüman nüfus için tek gerçek ve gizli tehdit olan Panislamizm anlayışının temsilcisiydi ve İngiliz egemenliğindeki Hindistan'da büyük bir prestije sahipti. 

"Curzon şöyle dedi: ‘Sultan İstanbul'da kaldığı sürece, İslam dünyası onu hiçbir zaman gerçekten mağlup ettiğimize inanmayacak ve derhal bizim için hem gelecekteki reaksiyonların hem de tüm sorunların merkezi haline gelecektir. Konstantinopolis'in (İstanbul’un) geleceğini Hindistan açısından değil, tüm dünyanın geleceği açısından çözmeye çalışmalıyız.’ Dünyadaki tüm Müslümanlar tarafından, savaşta tamamen mağlup olan Türkiye'nin, artık İslam'ın muzaffer ordusu olarak görülemeyeceğinin anlaşılması için bu yapılmalıydı. Böylece Türkiye'nin İslam dünyasındaki itibarı yok edilecekti. … Başkentin taşınması, tek büyük Müslüman güç olan Türkiye'nin İslam dünyası üzerindeki yüksek prestijini ortadan kaldıracak, nüfusu Türk olmayan bölgelerin Türk İmparatorluğu'ndan kolaylıkla kopartılmasını sağlayacak ve ayrıca Türk'ün Avrupa'daki nüfuzunu elinden alacaktı. Yahut başkent taşınırken, halife olan Sultan, bir 'Vatikan' usulü, saltanatı elinden alınarak sadece halife sıfatıyla sembolik olarak Boğazlar'da kalmaya devam edebilirdi.

Olay bundan ibaret.

Bütün bunları hayata geçirme şerefi, Selanikli Mustafa Atatürk’e nasip oldu.

Curzon, (gerekeni eksiksiz bir biçimde yapacak, ihaleyi üstlenip işi tam vaktinde tamamlayacak) Selanikli gibi bir taşeron (ajan/acenta/temsilci) bulmayı başardığı için kendisiyle ne kadar övünse az.

Fakat zekâ ve yetenek bakımından Selanikli’nin de Curzon’dan eksik kalır bir tarafı yok.

Yönetmen ne kadar mahir olursa olsun, sahada, kameraların önünde iş başrol oyuncusuna düşüyor. Filmi kurtaracak olan o.

Evet Selanikli, Curzon’dan da üstün.

Çünkü, esas itibariyle “İngiliz’in çıkarı için Türk milletinin manevî şahsiyetinin gözünü oyma, burnunu kulağını kesme, ciğerini sökme, kanını içme” anlamına gelen icraatını aynı millete “büyük devrimler, olağanüstü hizmetler, çağ atlatmalar, uygarlaştırmalar” filan diye yutturabilmiş, maneviyatını parçaladığı milleti hipnotize edip ruhen kendisine hayran hale getirebilmiş olması, boynuz kulağı geçer hesabı Curzon’dan daha üstün olduğunu gösteriyor.

*

Selanikli’nin Türkiye’de bütün meydanları ve bütün resmî kurumların önünü süsleyen heykelleri, bütün resmî dairelere ve okullara asılan resimleri, bütün paraların ve pulların üstüne iliştirilen portresi, bu sözümüzün doğruluğunun en açık ispatıdır.

Bir de olur olmaz her yerde (aslında Curzon ilke ve inkılapları olan) “Atatürk ilke ve inkılapları”na bağlılık yemini edilmesi yok mu, bundaki garabeti ifade için lügatten yeterli kelime bulmak mümkün değil.

Hiçbir milletin tarihinde böyle bir facia yok.

Kesin olan şu, bugünkü halimizden dolayı mezarda ecdadın kemikleri sızlıyor.. Gelecekteki nesiller ise tarihlerinden nefret edecek, atalarının emperyalist İngiliz keferesinin gönüllü oyuncağı olacak kadar şahsiyetsizleşmiş olduğunu hatırlayarak utanç duyacaklar.

*

Lozan Antlaşması, bir yönüyle Türkiye’nin “bağımlılık senedi”, bağımlılık belgesidir.

Çünkü bu antlaşma, Anadolu’daki kurtuluş mücadelesinin, İstiklal harbinin, verilen açık ve gizli sözler çerçevesinde sicile “Curzon projesi” olarak geçirilmiş olması anlamına geliyor.

Mevcut Anayasa’daki “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeler garabeti, bunun yadsınamaz kanıtıdır.

Böylece, mesela İstanbul’un yeniden başkent olmasını teklif dahi edemiyorsunuz, böyle birşeyi ağzınıza bile alamıyorsunuz.

Düşünmeniz bile suç.. “Anayasal düzen”i değiştirmeyi planlamak anlamına geliyor.

Neden?

Sebebi, bu tekliften Curzon’un ruhunun incinecek olması..

İngiliz'den fazla İngilizcileşmek herhalde böyle birşey olsa gerek.

Aynı garabet Anayasa’daki “laiklik” hükmü için de geçerli..

Laiklik, Türk milletinin hilafet kurumuyla olan bağının ebediyen kesilmesi anlamına geliyor.

Aynı zamanda, Türk miletinin bir daha İslam dünyasının lideri olmayacağının, olamayacağının, böyle birşeyi aklından bile geçirmeyeceğinin garanti belgesi.

Yoksa Curzon’un ruhu incinir, ona karşı ayıp edilmiş olur.

Türk milletinin anayasasından mı söz ediyoruz, yoksa “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez Curzon talimatları belgesi”nden mi, belli değil.

*

Evet, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, laiklik ile, insanlara “yerlerin ve göklerin yaratıcısı Allahu Teala’ya kafa tutma” hakkını veriyor; fakat “millî irade”nin, “millet egemenliği/hakimiyeti”nin “Curzon projesi” duvarına gelip dayandığında “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”lik kazanında su gibi kaynayıp buharlaşacağını ve ortadan kaybolacağını hükme bağlamış durumda.

O maddelere kafa tutarsanız kafanızın kırılacağı hatırlatılıyor.

Bağımsızlık buysa, bağımlılık nasıl birşeydir, bunu bana öğretmediniz ey yeşil sarıksız, siyah fötrlü Cumhuriyet hukukçuları, allâmeleri..

Bunu bana öğretmediniz!


ANADOLU’DA OSMANLI DEVLETİ’Nİ ÇÖKERTEN “ŞİKELİ MAÇ”: CURZON’UN SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK’Ü DESTEKLEMEK İÇİN ABD’YE VE YUNANİSTAN’A OYNADIĞI OYUN

 









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 22

 

Bir zamanların “eski subayı yeni uluslararası ticarî girişimcisi” Kemal Ohri’nin kadîm dostu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye yazdığı hilafet konulu uzun mektubu üzerinde duruyorduk.

Bir önceki bölümde, Prof. Dr. Metin Hülagü’nün şu sözlerini aktarmıştık:

“1947 yılında göndermiş olduğu rapor-mektup Türkiye ile İngiltere arasındaki daha Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmış olduğu belirtilen gizli bir antlaşmanın varlığından söz etmesi bakımından son derece önemlidir. Fakat bu gizli antlaşmanın tam olarak hangi konuları kapsadığından bütünüyle söz edilmemiş olması ise bir eksikliktir. Ancak antlaşmanın Hilafet ve Saltanat’ın ilgası ile Türkiye’de Dini Eğitimin yasaklanması konularını içermekte olduğu, ve Lozan Antlaşması öncesi imzalanmış bulunduğu mektupta açıkça ifade edilmiştir.”

(Bkz. Metin Hülagü, “Gizli antlaşmayla hilafetin ilgasını İsmet Paşa mı imzalamış?”, 21 Temmuz 2018, https://www.superhaber.com/hilafetin-ilgasini-ismet-pasa-mi-imzalamis-makale-124433)

Peki mektuptan başka neleri öğreniyoruz?

Prof. Hülagü bunları şöyle sıralıyor:

“… mektupta geçen ifadeler dikkatlice okunduğunda söz konusu antlaşmanın mahiyeti ve neden imzalanmış olduğuna dair kesin bilgi olarak ortaya çıkan hususları şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Türkiye ile İngiltere arasında yapılmış gizli bir anlaşma mevcuttur.

2. Antlaşma toplamda 4 maddeden oluşmaktadır.

3. Sözü edilen gizli anlaşma Lozan Antlaşması öncesinde imzalanmıştır.

4. Antlaşmayı İsmet İnönü imzalamıştır.

5. Gizli antlaşma Lozan Antlaşması’na rağmen geçerliliğini korumuştur.

6. Gizli antlaşma 1947 yılında hala geçerli durumdadır. 

7. Gizli antlaşmanın içeriği hilafet ve saltanatın kaldırılmasını kapsamaktadır.

8. Gizli antlaşma Türkiye’deki Dini Eğitim Yasağını da içermektedir.

9. Lozan Antlaşması Hilafet ve Saltanat’ı kaldırma sözü verilmesi neticesinde ancak imzalanabilmiştir.

10. Hilafet ve Saltanat ilga edilmeden barış yapılamamıştır.

11. Antlaşmanın İngiltere ile birlikte ilga edilmesi Türkiye Cumhurbaşkanı’na defalarca teklif edilmişse de İngiltere’yi kızdırmamak adına bu teklifler dikkate alınmamıştır.”

*

Prof. Hülagü’nün şu ifadeleri de önem taşıyor:

“… Ohri’nin beyanlarını destekler manada, yine Ohri’nin mektubundan iktibasla, Mustafa Kemal’in 1923 İzmir harp oyunlarından sonra yaptığı konuşmasındaki Büyük bir dostluğun yeniden kurulması, sulhun teessüsü (barışın gerçekleştirilmesi) makam-ı hilafetin ilgasına menuttur (hilafet makamının kaldırılmasına bağlıdır)” ifadesini burada zikretmek gizli antlaşma konusuna açıklık getirmesi bakımından doğru olacaktır.”

Büyük bir dostluk kiminle kurulacak?

İngiltere ile..

Peki bu neye bağlı?

Hilafetin kaldırılmasına..

Demek ki İngiltere, “Önce hilafeti kaldır, sonra ‘barış’ı al, parayı veren düdüğü çalar” diyerek bir şart öne sürmüş.

Selanikli de “Tamam agam, sen ne dersen o” demiş.

Prof. Hülagü şu değerlendirmeleri de yapıyor:

“Hamidiye [II. Abdülhamid] devrinde doğup büyüyen, okuyup devlet kademelerinde göreve gelmiş olan ve Cumhuriyet idaresinin kurulmasına öncülük eden devlet ricali de İngiltere’nin şahit oldukları ikiyüzlü ve ince siyaseti dahilinde hilafetin ne anlam ifade ettiğinin muhakkak ki farkındalardı.

“Belki de bu farkındalık sebebiyledir ki Cumhuriyeti kuranlar onu kurma yolunda hilafeti kaldırma esaslı Türk-İngiliz gizli antlaşmasını imzalamaya mecbur kalarak hilafeti İngiltere’ye kurban etmişlerdi ve fakat İngiltere’ye itimat edemedikleri ve hilafetin Türkiye’den başka bir coğrafyada ihyasını da arzulamadıkları için ‘Halife hal edilmiştir. Hilafet Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır’ demeyi bir emniyet gereği olarak satırlara döküp kanunlaştırmışlardı.”

Bunu düşünmüş olabilirler, fakat gerçekte bu, başka bir yerde bir başkasının halifeliğini ilan etmesine engel olmaya yetecek mahiyette bir tedbir değildir.

*

Prof. Hülagü, ayrıca Ohri’nin mektubundaki şu ifadeleri aktarıyor:

“Gerçi hükümet şekli [cumhuriyetin ilanı] İslam kamuoyunda bir tesiri haiz olmamışsa da [tepki görmemişse de] İslam’ın gereklerinin esaslarından biri olan hilafetin ilgası ve akabinde hala devam eden İslam terbiyesinin okullarda kesinlikle yasaklanması, yalnız Türkiye’de değil bütün İslam dünyasında büyük bir hoşnutsuzluk uyandırmıştır.

“Hakkıyla söylemek lazım gelirse İngiltere siyasetiyle teşrik-i mesai (işbirliği) büyük bir yarar olarak kabul edilmekle beraber hilafet ve saltanatın [Osmanlı Devleti’nin] ilgası, herkeste büyük bir iç tepki doğurmuştur. Hele Türkiye dini teşkilatı kaldırıyor, denildikten ve halife bütün aile efradı ile memleketten tam bir hakaret ve sefaletle çıkarıldıktan sonra, bütün patrikhanelerin, hahamhanelerin.. vs. en eski dini teşkilata varıncaya kadar Türkiye’de eskiden olduğu gibi vazifelerine devam etmeleri bu infiali, en yüksek dereceye çıkarmıştır. Bu işlerin nereden ileri geldiği ve ne suretle Lozan’da ilk antlaşma imzalandığı herkesçe malum olduğu ve hele Lord Kürzon’un Lozan Antlaşması’nı savunurken neler söylediği bilindiği için bundan ortaya çıkan her şeyi bütün çıplaklığı ile anlamak mümkündür.”

*

Evet, Kemal Ohri’nin dikkat çektiği şekilde, Lord Curzon’un Lozan Antlaşması’nı savunurken kullandığı ifadeler önem taşıyor.

Onun bu ifadelerine geçmeden önce Lozan Antlaşması’nın hangi şartların ürünü olduğu üzerinde durmakta yarar var.

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde belirtildiği gibi, İngiltere 1916 senesinde Sykes-Picot projesi çerçevesinde Osmanlı İmparatorluğu’nu (ve bu arada Anadolu’yu) bölüp parçalamaya karar vermişti.

Ancak, sonraki yıllarda yaşanan gelişmeler, Anadolu’yu parçalama hedefinden vazgeçmelerine neden oldu.

Birincisi, Ekim 1917’de yaşanan Bolşevik (komünist) ihtilali ile Rusya’nın İngiltere’nin safından ayrılması, onun eski müttefiklerinin (İngiltere, Fransa ve İtalya) Türkiye’ye (Anadolu’ya) yönelik hesaplarını gözden geçirmelerine yol açtı.

Komünist devrimden üç ay sonra Ocak 1918’de ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın 14 maddelik “Wilson Prensipleri”ni ilan etmesi ve 12’nci madde ile Osmanlı Türkleri’nin egemenlik haklarına vurguda bulunması, hesapların gözden geçirilmesini gerektiren ikinci önemli gelişmeydi.

Söz konusu 12’nci madde şunu diyordu:

“Bugünkü Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Türk kesimlerine güvenli bir egemenlik tanınmalı, Türk yönetimindeki öbür uluslara da her türlü kuşkudan uzak yaşam güvenliğiyle özerk gelişmeleri için tam bir özgürlük sağlanmalıdır. Ayrıca Çanakkale Boğazı uluslararası güvencelerle gemilerin özgürce geçişine ve uluslararası ticarete sürekli açık tutulmalıdır.”

Bu gelişmelerin ardından İngilizler 1918 Ocak ayında, Hindistanlıları kendi yanlarında savaşa ikna etmek için onlara, “Türkler’e, başkent İstanbul'a ve hilafete dokunulmayacağına dair” söz verdiler ve böylece 1 milyon 160 bin Hindistanlı askere sahip oldular. (Bkz. “Lozan Antlaşması”, Vikipedi, https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

*

Diğer taraftan savaşın bitiminden üç ay sonra, 18 Ocak 1919'da düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda Yunanistan’ın birtakım taleplerde bulunması da İngilizler’in Anadolu’ya yönelik planlarını gözden geçirmelerini gerektiriyordu.

Konferansta Yunanistan Başbakanı Venizelos’un İzmir’de Rum (Yunan) nüfusunun çoğunlukta olduğunu iddia ederek Wilson ilkeleri gereği bölgenin Yunanistan’a verilmesini talep etmesi İtalya’yı rahatsız etti. 

Bundan iki ay sonra da İstanbul Ortodoks Patriği’nin Antalya'nın da Yunanistan’a verilmesini istemesi İtalya’nın harekete geçmesine neden oldu. 

İtalyanlar, Yunanistan'ın bölgeyi ilhak etmesini engelleme bahanesiyle, müttefikleri İngilizler’in onaylamamasına rağmen, 23 Mart 1919’da, Antalya, Konya ve Muğla'yı işgal ettiler. 

İngiltere Başbakanı Lloyd George ise, 5 Mayıs’ta, İtalyanlar’ın Anadolu'daki etkisini sınırlandırmak ve İzmir'i de işgal etmelerini önlemek için Yunan birliklerinin İzmir'i işgal etmesini teklif etti.

Bahaneyi İtalya vermişti.

Fransa ve ABD, 6 Mayıs'ta, İngiltere tarafından yapılan “Yunan birliklerinin İzmir'e çıkarılması teklifi”ne onay verdiler.

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesi olayların seyrini böyle özetliyor.

Doğal olarak, İngiltere ve Yunanistan ile İtalya arasındaki ihtilafın danışıklı dövüş olması da mümkündür.

Çünkü, yankesici iki kafadarın kavga ediyormuş gibi yakapaça birbirlerine girmeleri ve sonra onları ayırmaya gelen kişinin ceplerini boşaltıp tabanları yağlamalarına benziyor.

Nasrettin Hoca'nın "Yorgan gitti, kavga bitti" macerası gibi..

*

İngilizler’in arzusu, başkenti (İstanbul yerine) Anadolu’daki bir şehir olacak çağdaş ve uygar yeni bir Türk devletinin kurulması, onun vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin varlığına son verilmesi ve hilafetin kaldırılması..

Fakat bu yeni devleti kim, nasıl kuracak?

Anadolu’da bu yönde bir hareketin başlayabilmesi için Müttefikler (İngiltere, Fransa ve İtalya) dışında üçüncü bir gücün Anadolu’ya saldırması lazım..

Böyle bir saldırı olmadan bir “kurtarıcı”nın Anadolu’da yeni bir hareket başlatması mümkün değil.

*

İngiltere Başbakanı’nın (Vikipedi’nin söylediğine göre) ülkesinde kimseye danışmadan aldığı bu karar (Yunanistan’ın İzmir’i işgal etmesi kararı), İngiliz hükümetinde bölünmeye neden olduğu gibi İngiltere Genelkurmay Başkanı Mareşal Wilson’ın da tepki göstermesine neden olur.

Başbakanlığın Yunan taraftarlığına karşı Savaş Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Hindistan Bakanlığı, Türkiye ile, İngiliz çıkarları doğrultusunda iyi ilişkiler kurulmasından yanadır. (A. y.)

Vikipedi’de olay bu şekilde anlatılıyor olsa da, İngiliz hükümetinde yaşanan bu bölünmenin Türkler’e ve İslam dünyasına karşı sergilenen bir “iyi polis – kötü polis” numarası olmadığı garantisini vermek kolay değil..

Her ne olursa olsun, İngiliz hükümetindeki bu bölünme ve görüş ayrılığı görüntüsünün, Osmanlı topraklarındaki ve Hindistan gibi diğer İslam beldelerindeki Müslümanlar’ın tansiyonunu düşürmüş ve amiyane tabirle “gazını almış” olduğu kesin. 

*

Vikipedi’de şu ifadeler de yer alıyor:

“… İzmir'deki Yunan varlığı son derece elverişsiz koşullar altında başlayıp Anadolu'da bir Türk direnişi oluşmasına sebep oldu. Yunanların bu işgaliyle bütün Türkiye ayağa kalktı: ‘Başka milletlere katlanabilirdik ama Yunanlara asla.Mustafa Kemal'in bir kurtarıcı olmasını sağlayan şeyin, İngilizlerin yaptığı bu yanlış hareket olduğunda şüphe yoktur. İzmir gerçekten İngiliz veya Fransız birlikleri tarafından işgal edilmiş olsaydı Mustafa Kemal asla böyle bir etkiye sahip olamayacaktı. Şimdi ise yalnızca kabaran öfke dalgalarını güçlü bir ırmağın kanalına yönlendirmesi yeterliydi. Türkler, güçlü ve muzaffer bir İngiliz ordusunun yasadışı işgaline bile dayanabilirdi ama eski bir tebaa olan Yunanlar tarafından yapılan işgal, neredeyse kabul edilemez bir rezaletti. Yunan istilası, İstanbul'un her yerinde kitlesel gösteriler ve ayaklanmalar meydana getirdi. İzmir işgali, düşman süngü çemberi içinde yarı koma halindeki harap, morali bozuk bir milleti öfkeli bir uyanıklık durumuna sokmuştu.”

Ancak, madalyonun bu görünen/gösterilen yüzünü ters çevirdiğimizde şu soruyla karşılaşıyoruz:

İngiltere, sözü edilen yanlışlığı/hatayı bilinçli bir biçimde, (istihbaratı / gizli servisi vasıtasıyla anlaşmış olduğu) Mustafa Kemal’in önünü açmak için yapmış olabilir mi?

Ya da olamaz mı?

İngiliz hükümetinin, bir Yunan işgalinin Türkiye’de büyük tepkiye yol açacağını ve halk tarafından sindirilmesi ihtimalinin düşük olduğunu bilmiyor olması beklenemez.

Nitekim İngiliz istihbarat subayı Yarbay Smith’in 13 Mayıs 1919'da sunduğu rapor bu gerçeği ortaya koyuyor:

"Eğer Yunanlar tarafından bir işgal yapılacaksa bu, ancak, her şeyden önce, Fransız veya İngiliz kuvvetleri tarafından bölgenin kontrolü ve polisliğinin üstlenilmesi ile yönetimin kontrol altına alınması ve daha sonra geri çekilen birliklerin yerini aşamalı olarak Yunan birliklerine devretmesiyle gerçekleştirilebilir." (A.y.)

Bu bilindiği halde, tam aksi yönde hareket edildi ve böylece Selanikli’nin önü açılmış oldu.

Bu bir hata mıydı?

*

Bu sırada bir barış antlaşması imzalanmış olsaydı Mustafa Kemal için defter daha açılmadan kapanmış olacaktı.

Tam da bu noktada İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon sazı eline aldı, Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman kazandıracak şekilde yanık ve içli bir türkü “çığırmaya” başladı.

“Türk’ü söyler türküler” babından bir türkü..

İpe un seren, fareli köyün kavalcısı gibi birilerini peşinden sürükleyip bilinmez diyarlara götüren, hayattan koparan bir türkü..

Çoğu türkü gibi Lord Curzon’un türküsü de dünyayı sevilenin ayaklarının altına seriyordu: İngiltere’nin dışişleri bakanı olduğunu unutmuş olarak, ABD’nin dışişleri bakanı gibi ahkâm kesiyor, olmayacak bir dua için aminler yağdırıyordu.

Türküyü “çığırmaya” başladığı tarih çok ilginç: 19 Mayıs 1919..

Selanikli’nin Samsun’a çıktığı gün..

Türküsündeki dilek ise şu: ABD’nin Ermenistan, Anadolu, İstanbul ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde “manda” yönetimi kurması..

Kendisi, (Çanakkale gibi cephelerde bir sürü insan kaybetmiş, maddî zarara uğramışken) Türkiye’ye çöreklenmeyi başardığı halde “manda” yönetimi kurmayacak kadar kibar ve nazik..

Manda teklifinin gerekçesi ise şu: Böylece Anadolu’nun parçalanması engellenmiş, Rus yayılmacılığına karşı önlem alınmış olacaktır.

*

Hakkını yemeyelim, Lord Curzon çok iyi bir satranç oyuncusu..

Büyük oyuncu..

Adam kurnaz, ABD’nin daha yeni ilan edilmiş Wilson Prensipleri çerçevesinde bu teklife evet demesinin mümkün olmadığının farkında.

Evet dese bile, hem Osmanlı Devleti hem de Ermeniler ile oturup konuyu müzakere etmesi, onları ikna etmek için uğraşması lazım.. Bölgede onları “zorla” ikna etmesini sağlayacak herhangi bir askerî gücü yokken “evet” cevabını alması çok zor.

Evet, Lord Curzon, hükümetinin onayıyla, ABD’ye böyle saçma bir teklifte bulundu ve ABD bu teklife cevap verinceye ve barış görüşmeleri yeniden başlayıncaya kadar sekiz ay geçti.

Yani Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılması gereken barış antlaşmasıyla ilgili müzakereler sekiz ay geciktirilmiş oldu.

Curzon’un hamlesinin ardındaki etken de bundan başka birşey değildi.

Demirel’in dediği gibi “siyasette 24 saat çok uzun bir süre” ise, “240 kere 24 saat” ne uzunlukta bir süredir, kestirmek zor.

Fakat şunu biliyoruz: Bu “240 kere 24 saat”te Osmanlı Devleti’nin nefessiz kalıp boğulması sağlandı.

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde şu satırlar da yer alıyor:

“Daha sonra ise İngilizlerin; İtalya ve Fransa'yı tamamen bölgeden uzaklaştırarak Anadolu'nun parçalanmasını engellemek ve Rus yayılmacılığına karşı önlem almak için Ermenistan, Türkiye, İstanbul ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde bir Amerikan mandası teklif etmesi ve ABD'nin bunu değerlendirme sürecinin uzaması sonucu Osmanlı İmparatorluğu ile yapılacak sulh antlaşmasının imzalanması epey gecikmişti. İngiliz kabinesi, Lord Curzon'un önerisi üzerine, 19 Mayıs 1919'daki kabine toplantısında tüm Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilmesine karar verdi. Bu teklif, antlaşmanın 6 ay gecikmesine neden oldu. Bu süre Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'da gerçek bir milli direniş oluşturabilmesi ve İstanbul Hükûmetini devirebilmesi için tam da ihtiyacı olan süreydi.

Aslında sekiz ay.. Altı değil..

Bütün bunlar, Selanikli Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam İsmet İnönü’nün 1973 yılında yaptığı itirafı daha iyi anlamızı sağlıyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Vikipedi, aynı maddede Lord Kinross’un şu sözünü de aktarıyor:

“Curzon'un öteden beri sezdiği gibi Mustafa Kemal'in tam da bu kadar bir süreye ihtiyacı vardı.”

Yani Kinross’a göre herşey bir hesap kitabın sonucu..

Ve Lord Curzon sezgileri kuvvetli bir satranç oyuncusu..

Destek verdikleri adamları Selanikli’nin (19 Mayıs’tan itibaren) ne kadar zamana ihtiyacının bulunduğunu biliyor.

Sezgileri, ABD’nin bu manda teklifine olumsuz cevap vereceğini de bildiriyor.

Evet, İngiltere hükümeti, 19 Mayıs’ta ABD’ye manda teklifinde bulunulmasına karar veriyor. İki gün sonra, 21 Mayıs’ta İngiltere Başbakanı Lloyd George Fransa Başbakanı Clemenceau ve ABD Başkanı Wilson ile görüşerek bu teklifi onlara iletiyor.

Bu teklif Fransa’yı rahatsız ediyor, çünkü bir ABD mandası durumunda Türkiye’deki ekonomik kazanımlarını ABD’ye kaptırması ihtimali var. Yani ABD’nin manda teklifini kabul etmesi, Fransa’yı karşısına alması demek.. Bu da, böyle bir karar almasını zorlaştıran bir başka etken..

Nitekim, Vikipedi’deki aynı maddede belirtildiğine göre, İngiltere Başbakanı’nın bu teklifini duyan Fransa Başbakanı Clemenceau şunu diyor:

“Bu, Lord Curzon'un işi olmalı. Fransa'yı Türkiye'den kesin olarak dışlıyorsunuz. Kaldı ki Fransa, Avrupa'da, Türkiye ile iktisadi ve mali bağları en fazla olan memlekettir.”  

*

Satranç ustası Curzon’un asıl hamlesi bir ay sonra geliyor. Yine Vikipedi’den okuyalım:

“27 Haziran 1919'da Paris Konferans Heyeti, İngilizlerin teklifi ile, Amerika Birleşik Devletleri Hükûmeti Türkiye'nin herhangi bir bölgesi için manda alıp almayacağına karar verene kadar, Türkiye ile Barış Antlaşması'nın askıya alınmasına karar verdi. Böylece Lord Curzon, Türkiye ile ilgili barış müzakerelerinin 12 Şubat 1920'de başlayan Londra Konferansı'na kadar ertelenmesini sağladı. Halbuki "çok erken yapılacak bir barış", Türk-Yunan çatışmasını önlemek için tek çareydi. Aynı zamanda Yunan Başbakan VenizelosYunanistan'ın Anadolu'daki varlığını çok uzun süre finanse edemeyecek olması nedeniyle zamanın kısıtlı olduğunu düşünüyordu. Zaman Venizelos'un aleyhine ve Mustafa Kemal'in lehine işliyordu. Sonuçta 1912 yılından beri savaşlar sürüyordu. Çözüm ne kadar uzatılırsa Yunanistan gibi küçük bir ülke için finansal zorluk o ölçüde artacaktı.” (A.y.)

Görüldüğü gibi Curzon burada Venizelos’a Selanikli Mustafa Atatürk lehine esaslı bir “kazık” atıyor.

Bu kazık sadece barış görüşmelerinin ertelenmesiyle ilgili değil..

Haziran ayı, aynı zamanda İzmir’e asker çıkarmış olan Yunanistan’a (adını General Milne’den alan) “Milne Hattı” ile Anadolu içlerine yürüme yasağının “fiilen” getirildiği ay.. Resmîleşmesi Ağustos’ta olacaktır.

Öyle ki, (sonradan yürümeye başladıklarında Ankara’nın burnunun dibindeki Polatlı’ya kadar giden, Eskişehir’de 70 bin kişilik Türk ordusunu mağlup eden) Yunan kuvvetleri o gün yürüyüşüne devam etmiş olsa, Erzurum’da Kâzım Karabekir’e “toslayıncaya” kadar sellemehüsselam yol alabilecekti.

Bu da, Karabekir'in İstiklâl Harbi'nin (Kurtuluş Savaşı'nın, Millî Mücadele'nin) doğal lideri haline gelmesi sonucunu verecekti..

Böyle bir ortamda Selanikli'nin Erzurum ve Sivas'ta kongre tertiplemesi, Ankara'da yeni bir Meclis oluşturması ve İstanbul'a karşı "millet hakimiyetinden, millet iradesinden" söz etmesi mümkün olmayacaktı. 

Fakat, Selanikli'ye Samsun'a gitme ve Anadolu'da ağını kurma "vize"si veren İngiliz, Yunan'a, Anadolu içlerine yürüme "vize"si vermedi.

General Milne eliyle kırmızı kart gösterdi.

Yunan ordusu, İngiltere’nin emriyle bir yıl boyunca Aydın sınırında bekleyip İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretti, ot yoldu. 

*

Evet, bu manda hikâyesi, satranç ustası Lord Curzon’un Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman kazandırma girişimiydi.

ABD’nin olumsuz cevap vereceğini biliyordu.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Diğer taraftan Lord Curzon, İngiliz kabinesine daha önce verdiği memorandumda, Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilse bile ABD'nin bu öneriyi kabul etmesinin pek mümkün görünmediğini kendisi de belirtmişti. ABD Başkanı Wilson, ABD'nin bölgede bir manda almak için en isteksiz konumda olduğunu söylemişti.” (A.y.)

Yani bile bile lades..

Önemli olan kime çalım atıldığı, topla kimlerin daha fazla buluştuğu değil, hangi kaleye gol atıldığı..

Bu “şike”li maçta gol yiyen kale, Osmanlı Devleti’nin kalesi..

Gol atan ise “İngiliz destekli” Selanikli Mustafa Atatürk..

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Lord Curzon'un bölgede ABD mandası önerisi üzerine antlaşmanın imzalanmasının aylarca ertelenmesi sonucu İstanbul Hükümeti'nin ülke içindeki kontrolü çok hızlı bir şekilde azalırken Anadolu süratle milliyetçilerin [Selanikli’nin] kontrolü altına girmeye başladı. Milliyetçi hareketi ortaya çıkaran şey İzmir'in işgal kararıydı. İzmir işgali, Mustafa Kemal için bir talihti. Lord Curzon'un da tahmin ettiği gibi, tüm Türkiye ayağa kalkmak için hazırdı ve gecikmenin her anı Türklerin [Selanikli’nin] lehineydiBernard Lewis şöyle dedi: “Her şey hazırdı, sadece lider bekleniyordu.” Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gitmesini [ve orada lider olmasını] sağlayan ise asayişi yeniden temin etmek için Samsun'a bir subay gönderilmesinde ısrar eden İngilizlerdi. Yunanların İzmir'e ayak basmasının ertesi günü, İngilizlerden aldığı bir vize ile İstanbul'dan ayrılan Mustafa Kemal, tüm Anadolu'ya geniş yetkilerle atanmıştı.” (A.y.)

Bu geniş yetkiler fiilen “Anadolu Genel Valiliği” anlamına geliyordu..

*

Lord Curzon (İngiltere), İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “destek” çerçevesinde sadece Yunanistan’ı kullanıp “kazıklamış” değildi, ABD’yi de parmağında oynatıp kullanmıştı.

Ve bu oyuna Selanikli Mustafa Atatürk de bir ucundan katılmıştı.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

"Fakat ABD'nin [manda] kararından önce İtilâf [devletleri, yani İngiltere, Fransa ve İtalya], Amerikan başkanlık kampanyasının sonuçlarını ve Amerikan Senatosunun kararını beklemek zorundaydılar. Bu gecikme, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile hızlı bir barışın sonuçlanmasına yeni engeller ekledi. Curzon'un sekreteri, Türkiye'de erken bir barış olasılığının en düşük düzeyde olduğunu vurguladı. ABD'nin bölgede incelemeler yapmak üzere gönderdiği, Sivas Kongresi'nde de gözlemci olarak bulunan ve Mustafa Kemal ile görüşen General Harbord, raporunda, Türklerin amacının tercihen Amerikan mandası altında İmparatorluğun toprak bütünlüğünü korumak olduğunu ifade ediyordu. Mustafa Kemal, Amerikan Hükûmetinden ülkenin koşullarını araştırmak için bir komisyon gönderilmesini istedi. Fakat Washington'daki Senato, Türkiye üzerinde bir manda ile hiç ilgilenmedi. Değerlendirme sürecinin sonunda ABD başkanı Woodrow Wilson, bölgede bir manda almak yerine sadece Türk-Ermeni sınırını çizmek üzere hakem olmakla yetindi.”

Bu aslında hem Curzon’un hem de Selanikli Mustafa Atatürk’ün beklediği ve istediği şeydi.

Vikipedi’ye kulak vermeye devam edelim:

“Anadolu'daki Türk milliyetçiliğinde böylesine önemli bir büyüme meydana gelirken ABD'nin kararını beklemek, İngiliz diplomasisindeki büyük bir gaf olduğunu kanıtladı. Curzon'un 19 Mayıs 1919'da Türk hükûmeti ile yapılacak olan antlaşmanın imzalanmasını geciktirmesi Mustafa Kemal için harika bir fırsata dönüştü. Gecikmenin her anında Mustafa Kemal daha da güçleniyordu. Bu dönemde Anadolu'da artan Türk direnişi, Paris'teki barış şartları için giderek daha ciddi bir tehdit oluşturuyordu. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komisyonundan gelen ciddi raporların ise Londra'daki Dışişleri Bakanı Lord Curzon tarafından genellikle göz ardı edilmesi, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile başarılı bir barış için iyiye işaret değildi. Bunun yerine Curzon, en doğru tercihin Mustafa Kemal'in başında olduğu yeni bir Türkiye'nin ortaya çıkmasına izin vermek olabileceği sonucuna varıyordu.” (A.y.)

Aslında söz konusu olan “İngiliz diplomasisinin gafı” değildi, o diplomasinin (siyasetin) Curzon liderliğindeki “Şeytan’a pabucunu ters giydirecek ustalıktaki mahareti”ydi.

İsmet İnönü’nün ağır işiten kulakları çınlasın:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."