BİR ANI VE UZAKTAN YERÇEKİMLİ (KUMANDALI) MASKARALIK


On yıl önce üniversitede yüksek lisans ve doktora öğrencilerine yardımcı doçent sıfatıyla "bilimsel araştırma yöntemleri" dersi okutuyordum.

Öncelikle “bilgi”nin ve “bilim”in ne olduğunu anlamaya ihtiyaçlarının bulunduğunu düşündüğüm için bilgi felsefesi (epistemoloji) ve bilim felsefesi bahislerine giriyordum.

Bu arada, “kesin yasa” anlamında fizik yasalarının gerçekte bulunmadığını, hepsinin (ispatlanması mümkün olmayan) teoriler (zan ve tahmin) olduğunu söylüyordum.

Örnek olarak da “yerçekimi”nden bahsediyor, kesin olanın sadece elmayı bıraktığımız zaman onun düşmesine ilişkin “gözlem”imiz olduğunu, o gözlemden hareketle vardığımız “yerin çekmesi” düşüncesinin (teorisinin) ise (asla ispatlanamayacak) bir zan, tahmin, daha doğrusu “inanç” olduğunu belirtiyordum.

Ancak, söylediklerim öğrencilerin kafasına pek yatmıyordu, Türkiye’nin sözde çağdaş ve ileri, özde cahil "zorunlu" eğitim-öğretim sisteminin ezberleri karşısında mağlup olduğumun farkındaydım.

İki üç yıl sonra her cuma günü akşam otobüsle şehirler arası yolculuk yapmak zorunda kaldım ve bu yolculuklar sırasında varlığından haberdar olduğum Güldür Güldür Show programında bu “yerçekiminden şüphe” meselesinin (nerden icab etmişsse, yerçekimini reddeden bir yardımcı doçent karakteri çerçevesinde) alay konusu yapıldığını gördüm.. 

Memleketimin hal-i pür melali.. 

Çağdaş Türkiye’nin iyi becerdiği tek şey (arkadan kurmalı ve uzaktan kumandalı) maskaralık.. Bilimi savunduğunu zanneden fakat gerçekte bilgi ve bilim felsefelerine savaş açan cahil maskaralık..

(Geçen yıl ODTÜ'lü fizikçi Aydın Özoğlu alternatif bir "teori" ile ortaya çıkmış ve bunun etkisiyle "yaralanan" Güldür Güldür'cüler gocunarak "uzaktan yerçekimli" maskaralığı onun hatırına tekrar devreye koymuşlar.)





Ebu Zerr (radıyallâhu anh) anlatıyor: 

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim. Nitekim sema uğuldadı, uğuldamak da ona hak oldu. Gökte dört parmak sığacak kadar boş bir yer yoktur ki, orada Allah'a secde için alnını koymuş bir melek bulunmasın. Allah'a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilseydiniz az güler, çok ağlardınız, yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz; yollara, çöllere dökülür, Allah'a yalvar yakar olurdunuz."   

(Ebu Zerr (radıyallâhu anh) ilâve etti: "Keşke (insan değil de) sökülen bir ağaç olsaydım." [Tirmizî, Zühd 9, (2313); İbnu Mâce, Zühd 19, (4190)])

YÂR OLUR, DİLDÂR OLUR

 



Sanma şâhım / herkesi sen / sadıkâne / yâr olur

Herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyâr olur

Sadıkâne / belki ol / âlemde bir / serdâr olur

Yâr olur / ağyâr olur / serdâr olur / dildâr olur.

                                                   Yavuz Sultan Selim 

 

Hangi dostun / gönle gülzâr / hem de pişdâr / yâr olur

Gönle gülzâr / saçan yârân / sanma hep / hüşyâr olur

Hem de pişdâr / sanma hep / âh belki bir / mekkâr olur

Yâr olur / hüşyâr olur / mekkâr olur / ağyâr olur.

                                                     

Nâdân ile / hemrâh olma / ikbâlinde / yâr olur

Hemrâh olma / meddâhânla / kâm alır / dîdâr olur

İkbâlinde / kâm alır / idbârında / bîdâr olur

Yâr olur / dîdâr olur / bîdâr olur / ağyâr olur.

 

Ehl-i dünyâdan / imdâd olmaz / umma ki / yâr olur

İmdâd olmaz / ham gönülden / râyegân / kindâr olur

Umma ki / râyegân / meftûn-ı cihân / cândâr olur

Yâr olur / kindâr olur / cândâr olur / ağyâr olur.


Yâr odur ki / hiç sakınmaz / zorlukta da / yâr olur

Hiç sakınmaz / cânını / yolun sıra / seyyâr olur

Zorlukta da / yolun sıra / âfâkta / tayyâr olur

Yâr olur / seyyâr olur / tayyâr olur / dildâr olur.

                                                                             Seyfi Say

LORD CURZON: “TÜRK’E İSTANBUL’U VERECEK, KARŞILIĞINDA İMPARATORLUĞUNU, HİLAFETİNİ, İTİBARINI SOYUP ALACAĞIZ”

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 20

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Balıkesir’de camide öğle namazı kılıp Mevlid dinlemiş ve ardından cemaate hutbe irad etmiş olduğunu görmüştük.

Hayır, zamane hutbelerinde olduğu gibi salt güzel ahlâktan, büyüklere saygı küçüklere sevgiden, yaratılmışları Yaratan’dan dolayı hoş görmekten, erkeklerin hanımlarının sözünden hiç çıkmamasından, şefkatten, merhametten, hayırseverlikten bahsetmiyor.

Günümüzde İslam’ı salt bu konularda vaaz vermeye hasreden “ahlâkçı-devletçi”lerimizin hoşlanmayacağı türden şeyler söyleyen birradikal Siyasal İslamcı” gibi konuşuyor.

El-Kaide lideri şeriatçı Üsame bin Ladin’den, Taliban’ın kurucusu dinci Molla Ömer’den, Şeriat için ayaklanan Şeyh Said’den farksız bir Mustafa Kemal..

Hutbede söyledikleri özetle şunlar:

1. Kur’an’daki açık hükümler devletimizin anayasasıdır.

2. Din ve dünya (devlet) işleri ayrılığından söz edilemez, bunlar birbirinden ayrılmaz.

3. Camiler sadece ibadet mahalli değil, aynı zamanda devlet (hakimiyet, egemenlik) işlerinin de görüşülüp karara bağlanacağı yerlerdir.

*

Selanikli’nin söyledikleri sadece bunlar mı?

Hayır!

Hutbe irad edip minberden indikten sonra mihrabın önüne geçiyor ve halkın sorularını cevaplıyor.

Ve şu mesajları veriyor:

Camilerde okunan hutbelerde Asr-ı Saadet’te olduğu gibi “günün meseleleri” anlatılıp halk aydınlatılmalıdır. .

Öyle ki askerî konular da, idarî (devlet yönetimiyle ilgili) güncel mevzular da, malî (ekonomik) meselelerle ilgili dinî hükümler de, günün siyaseti de, içtimaî (toplumsal) konular da hutbelerde kendisine yer bulmalıdır.

Evet, o gün halka öyle şeyler söylüyor ki, iki yıl sonraki Mustafa Kemal zaman makinasıyla oraya gelmiş olsa, kendisini aman zaman demeden yakalayıp derhal asardı.

Yine, 28 Şubat’ın (“milli görüş, adil düzen” gibi mırıltı ve fısıltılarda bile PKK teröründen daha tehlikeli bir irticaî/gerici kalkışma sezen) darbeci subayları ve MİT’çileri zaman makinasıyla o güne gitseler, belki de, akıl hocaları, rol modelleri ve efendileri İsrail’in Gazze’de yaptığının aynısını yapar, önce irticacı/gerici, radikal dinci Mustafa Kemal’e “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” kanununu uygular, ardından da bütün Balıkesir’i bomba ve füze manyağı yaparlardı.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir’de irad ettiği hutbesinin/vaazının ardından halkın sorularını cevaplarken, yedi ay önce TBMM’de yaptığı konuşmada olduğu gibi yine, gözünün makam mevkide olmadığını, ilerde bir kenara çekileceğini, en fazla sıradan bir TBMM üyesi olmakla yetineceğini söyleyerek, muhaliflerini gaflet ve rehavete sürükleyecek şekilde kafasındaki bütün tilkileri harekete geçiriyor. (Ancak, yedi ay öncesine göre çıtayı biraz yükseltiyor, "menfaat"li sıradan vatandaşlık "bahtiyar"lığından taviz verip düz TBMM üyeliğini kabul ediyor.)

Dört buçuk yıl önce Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya müjdelediği gizli gündemini hayata geçirmek için sıradan bir TBMM üyeliğinin kâfi olmadığını bilmiyor değil elbette..

Fakat, muhaliflerini gafil avlayabilmesi ve onlara baskın yapabilmesi için, kafasındaki tilkilerden onların haberdar olmayacağı şekilde derviş feragati kıvamında tozpembe bir tablo çizmesi gerekiyor.

Uğur Mumcu’nun Kâzım Karabekir’den yaptığı alıntıya göre, hutbesinin ardından cemaatin sorularını cevaplarken millete şunu söylüyor:

“Filhakika (gerçekten) vazife-i milliyenin hitamında (ulusal görevin bitiminde) köşeye çekilerek istirahat etmekliğim benim için bir menfaattir, bunu yapabilmek için şimdiye kadar istihsal olunan (elde edilen) neticelerin tesbit olunduğu (sabitleştirildiği, belirlendiği) gibi devam edeceğine itimat etmek icap eder, fakat bu hususta henüz bî-endişe (kaygısız) olamam. Hiçbirinizin de bî-endişe olmamanızı tavsiye ederim. (…)

"İşte bu nokta-i nazardan (bakış açısından) milletin içinde bir fert olarak ve tekrar milletin intihabına (seçimine) nail olursam TBMM'de aza (üye) sıfatıyla çalışmayı vazife telakki ediyorum. Efendiler, ne ben ne siz şahıslarımız üzerinde vaziyetler ihdasına (oluşturmaya) kalkışmayalım.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 75.)

Adam “gizli gündem” dokumacılığının çığır açmış ustası, takiyye tarikatının ekol kurmuş pîri, yalancılık sanatının çağ atlatan virtüözü..

“Yeniden intihap olunur, seçilirsem”miş..

Sonraki süreçte, partisi Halk Fırkası’na rakip olarak kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapısına kilit vuracak, bütün TBMM üyelerini kendisi atayacak, göstermelik seçimlere sadece bu belirlediği isimler gireceği için bunlar güya millet tarafından seçilmiş olacaktır.

*

Selanikli o gün camide millete, Halk Fırkası’nı (Partisi’ni) kuracağı müjdesini de veriyor. ("Menfaat"inden ve "bahtiyar"lığından taviz verip sıradan TBMM üyeliğine "fit" olmasının nedeni de işte bu müjdesi.. Lafta sıradan TBMM üyesi olmak için parti kuruyor.)

Kendisi “milletin sıradan ferdi olmaktan” söz ediyor, tanburası ise parti havası çalıyor!

Evet, bir taraftan perhiz edebiyatı paralıyor, diğer taraftan lahana turşusunu kıtlıktan çıkmış gibi son kırıntısına kadar yalayıp yutma hesapları yapıyor.. 

Ele veriyor "talkını" ki salkımların tümünü "serbest rekabetsiz" ortamda yutabilsin.

Millî vazife bittikten sonra köşeye çekilip istirahat edecek, milletin içinde alelade bir fert olacak, millet tarafından seçilirse TBMM'de sıradan bir üye sıfatıyla çalışmayı vazife telakki edecek, kendi şahsı için “vaziyetler ihdasına kalkışmayacak” bir adam, parti mi kurar?!

Daha iyi anlaşılsın diye günümüzden örnek verelim: Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Fatih Erbakan, Muharrem İnce, Mustafa Sarıgül ve Ümit Özdağ gibi isimler “milletin içinde alelade fert olmak” için mi parti kurdular?

Evet, adam büyük takiyyeci, süper yalancı, dahi illüzyonist..

Saman altından su yürütme ustası bir siyaset dolandırıcısı, belki tarihte bir benzeri daha bulunmayan “gizli gündemcilik” harikası..

*

Genelde millet, özelde Balıkesirliler farkında olmasa da, Karabekir Selanikli’nin çevirdiği numaraların, kafasında çılgınca hoplayıp zıplayıp cirit atan tilkilerin farkındadır.

Selanikli’nin o gün söylediklerininin bütününden şu sonuca varır:

“… Gerek mutaassıp bir dil ve eda ile İslamcılığı ele alması ve gerekse siyısi bir fırka (parti) teşkiline ve onun başına geçmeye karar verdiğini ilan etmesi bende şu kanaati tamamladı:

Napolyon, vaktiyle başkomutanlıktan ‘Muhalif fırka yapan [Muhalif partilerin varlığına izin veren]bir diktatör başına neler geldiğini görür’ fikrine dayanarak nasıl bir fırka ile imparatorluğa çıkmışsa [kendisini imparator ilan etmişse] şimdi de, Mustafa Kemal Paşa da aynı surette başkomutanlıktan tek fırka (parti) ile -önlemekliğime rağmen- hilafet ve [cumhurbaşkanlığı adı altında] saltanatı almak mefkuresine (idealine) yürüyecektir. Bu yolda benim vatan ve millete karşı vazifem de şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da bu tehlikeli yolu önlemek olacaktır. Şüphesiz ki, saminiyet ve ikna ile sonuna kadar uğraşmak ve mümkün olmazsa cephe almakla….”

(Mumcu, s. 75-76.)

Karabekir, Selanikli’nin çevirdiği dümeni o gün tüm boyutlarıyla çözmüş..

Sorun şurada ki, Selanikli’nin halifelik hevesini o gün için kursağında bırakmış olsa da, cumhurbaşkanlığı etiketli saltanatına engel olma fırsatını kaçırmış bulunmaktadır..

Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.. Atı kaptıranlara düşen ise nal toplamaktan ibaret..

Evet, Karabekir, Selanikli’nin Halk Fırkası’na karşı İstiklal Harbi’nin Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Adnan Adıvar ve Rauf Orbay gibi önde gelen isimleriyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurarak onun karşısına dikilecek, fakat İzmir Suikasti girişimi kumpasıyla kendisini mahkeme huzurunda bulacak, başını ipten zor kurtaracak, bu arada partisi de kapatılacaktır.

Böylece Karabekir, zamanında destek verip önünü açtığı, bir “hiç” olarak İstanbul’a postalanması söz konusuyken kurtardığı Selanikli’ye yaptığı iyiliklerin karşılığını eksiksiz bir biçimde alacaktır.

"Selanikli'yi padişah yapmışlar önce babasını asmış" şeklinde bir atasözümüzün bulunmaması ne büyük eksiklik!

*

Selanikli’nin (cumhurbaşkanlığı etiketi altında) saltanatı uhdesine almak istemiş olduğu kesin, fakat halifelik konusunda ne düşündüğünü tam olarak bilmiyoruz.

İki ihtimal var:

Birincisi, halife olmayı gerçekten istemesi, ve halife sıfatıyla dinde reform yapmayı tasarlaması, Katolikliği icat ederek kendisini “Hristiyanlığın ikinci peygamberi” yapan (ve Hz. İsa’yı “emekli”ye ayıran) münafık Pavlos (St. Paul) gibi İslam’ı dönüştürmek istemesi.

İkinci ihtimal ise, gelecekte ilga etmeyi kafaya koyduğu halifeliği şiddetle ve hararetle savunuyormuş gibi yaparak, ilerde Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet [kurumlarının] mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir (içkindir, içerilmektedir)” deyip, kaldırmıyor gibi konuşarak kaldıracağı, öldürmüyor gibi yaparak öldüreceği hilafeti “esasen” muhafaza ediyor, koruyormuş gibi görünmek istemesi.

Selanikli’nin aklından tam olarak neler geçtiğini bilmiyoruz, Allahu Teala biliyor, fakat öyle görünüyor ki, birinci ihtimal doğruysa, halifelik makamına oturup, Katolik Hristiyanlık’ta Pavlos’un (St. Paul), Protestanlık’ta Luther’in yaptığına benzer birşeyi yaparak İslam’ı reforma tabi tutmayı, kendi icadı yeni bir İslam ihdas etmeyi planlamış olmalıdır.

Bu yeni İslam’da Arap, dili Arapça olduğu için ibadetine Arapça devam etse bile, Türk (halifenin fetvasıyla) namazda surelerin Türkçe mealini okuyacaktı.

Ezan Türkçe okunacaktı.

Müminler sarık yerine yahudi fötrü ve hristiyan kasketi giyeceklerdi.

Latin harfleri alınacak, Müslümanlar Kur’an’ın Arapça’sının Latin harflerine aktarılmış şeklini bile değil, mealini okuyacaklardı.

Selanikli, aynı zamanda müceddid ve müçtehit bir halife olarak “Ezmanın tegayyürü ile ahkâm tebeddül eder” (Zamanların değişmesiyle hükümler değişir) fehvasınca dinde güncelleme yapacak, bu arada müminleri “tesettür” (örtünme) yükünden de kurtaracaktı..

Örtünmenin yüzyıllar öncesinin çöl Arab’ı için gerekli olduğunu, artık buna ihtiyaç kalmadığını söyleyecekti..

Evet, Selanikli gerçekten halife olmayı istiyorduysa eğer, muhtemelen böyle şeyleri müceddid ve müçtehit halife sıfatıyla yapmayı planlıyordu..

Hz. İsa aleyhisselam’ın pabucunu dama atan Pavlos gibi kendisi de Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini ortadan kaldırıp yerine kendi “sünnet”ini ikame etmek istiyordu.

*

Halife olmayı istemiş olsa da olmasa da, Allahu Teala onun “halife” unvanını kullanmasına, camiye gidip hutbe okumasına bir daha izin vermedi, onu rakılı sofranın başına mıhladı, tarihe Said-i Nursî rh. a.’in “deccal”i, Abdülhakîm Arvasî k. s.’nun da “habîs ruh”u olarak geçti.

Dini cami minberinden değil, rakılı-leblebili sofrasından uzaktan kumanda ile yeniden dizayn etmeye koyuldu.

Şunu da kabul etmek gerekiyor ki, halife olamaması (krizin fırsat sunması kabilinden) ona başka açılardan fayda sağladı, hareket serbestisi kazandırdı.

Böylece kafayı daha rahat çekme, balolarda çağdaş Türk kadınlarıyla daha bir coşkulu dans etme, onları daha bir iştiyakla kucaklama fırsatını yakaladı.

Medreselerin kapısına kilit vurma, Arapça ve Kur'an öğretimini yasaklama, tekke ve dergâh gibi tarikat kurumlarını öcü ilan etme, "medeniyet tarikatı"ndan söz ederek emperyalist yahudi-hristiyan uygarlıkçılığının havariliğini yapma gibi hususlarda daha rahat hareket etme imkânına kavuştu. 

*

Selanikli “dinci, Şeriatçı, radikal siyasal İslamcı” nutukları sadece Balıkesir’de atmış değil..

TBMM’deki konuşmaları da aynı makamdan gazel okuyordu.

Balıkesir vaazından 10 gün önce bir başka şehirde, İzmir’de, şöyle konuşmuş bulunuyor:

“TBMM Hükümetinin Şer’-i şerif ahkâmından (Şerefli Şeriat hükümlerinden) ibaret bulunan şura (istişare, danışma, müşavere), adalet ve ulu'I-emre (iş/emir sahiplerine) itaat esasına tevfikan (uygun olarak) teşekkül ettiği (kurulduğu) ve [salt] Türkiye devleti icin hilafet mevzu-u bahs (söz konusu) olmayıp ancak bu zan, âlem-i İslam nazar-ı dikkate (gözönüne) alındığı zaman varit olabileceği, çünkü makam-ı hilafet yalnızca Türk’e değil yüce âlem-i İslam’a aittir. Alem-i İslam elyevm (bugün itibariyle) hal-i esarette bulunmasına binaen hilafet meselesini hal (çözme) ve tesbit edecek (belirleyecek) seviyeye vasıl oluncaya kadar TBMM makam-ı hilafeti bir nokta-i ümit olarak muhafaza edecektir.” (Mumcu, s. 71.)

Görüldüğü gibi, TBMM Hükümeti’nin Şerefli/Onurlu Şeriat hükümlerine göre kurulduğunu söylüyor.

Yani o gün için mevzubahis olan, memlekette hüküm süren devlet, bir Şeriat devleti..

Şeriat hükümeti..

Bunu söyleyen Selanikli Mustafa Atatürk..

Birşeyi daha söylüyor:

Hilafet salt Türkiye’ye ait bir mesele değildir, tüm İslam alemini ilgilendirmektedir.

Yani hilafet, Türkiye devletinin ve Türk Hükümeti’nin emri ya da şemsiyesi altına sığabilecek bir makam ya da kurum değildir.

Onu aşan bir kurumdur.

Türkiye Devleti de hilafet kurumunun şemsiyesi altında yer alma, hükmüne tabi olma durumundadır.

Selanikli’nin sözlerinden çıkan anlam bu..

“Mana ve mefhum” bunu diyor.

*

İzmir’de bunları söylediği tarihten beş gün önce (23 Ocak 1923’te) Bursa’da ise şöyle konuşmuş bulunuyor:

“Hilafetin yalnız Türkiye halkına değil bütün İslam alemine şümulü olması hasebiyle bu makam hakkında karar vermek Türk milletinin selahiyeti (yetkisi) haricindedir.” (Mumcu, s. 71.)

Bu sözlerini, “Biz Türkiye olarak, Türkler olarak tek başımıza halife seçemeyiz” anlamında söylenmiş sözler olarak yorumlamak da mümkündür.

Buna, “Alem-i İslam elyevm (bugün itibariyle) hal-i esarette bulunmasına binaen hilafet meselesini hal (çözme) ve tesbit edecek (belirleyecek) seviyeye vasıl oluncaya kadar TBMM makam-ı hilafeti bir nokta-i ümit olarak muhafaza edecektir” şeklindeki lafını da eklersek, asıl niyetinin, halife olmak değil, sonradan Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet [kurumlarının] mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir (içkindir, içerilmektedir)” diyerek hilafeti kaldırmak olduğu düşünülebilir.

Bu tür laflarla bir yıl öncesinden kamuoyunu hazırlamaya başlamış..

*

Öyle anlaşılıyor ki Selanikli daha İstanbul’dayken İngiliz subaylarıyla (özellikle de İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın / Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile) yaptığı başbaşa “gizli” görüşmelerde onlarla sadece (cumhuriyetin ilanıyla) Osmanlı hanedanının elinden devlet başkanlığının alınması ve Osmanlı Devleti’nin yıkılması hususunda değil, hilafetin kaldırılması konusunda da mutabakata varmış.

Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un kafasındaki plan buydu.

Vikipedi’de Curzon’un 23 Aralık 1918'de yaptığı bir konuşmada sarfettiği ifadelere yer veriliyor:

“İstanbul'u elinde tutan güce muazzam bir stratejik ve siyasi önem verilir. … Bütün bu yüzyıllar boyunca dünyaya Türkiye'nin dünyanın en büyük güçlerinden biri olduğu izlenimini veren İstanbul'daki Türk varlığıydı. İkinci olarak, onun Avrupa'daki varlığının, İslam'ın dünya çapındaki itibarını ve gücünü artırmada ve Pan-İslam inancını teşvik etmede çok büyük bir etkisi oldu. Türk İstanbul'dan çıkarılırsa, bana göre Hilafet sorunu sonsuza kadar çözülür. Osmanlı Padişahı bütün bu asırlar boyunca Hilafeti nasıl elinde tutabildi? Temelde iki sebebi var. Birincisi, Kutsal Toprakların koruyucusu olduğu için ve ikincisi, İstanbul'a sahip olduğu için. Birincisi [kutsal toprakların koruyuculuğu], ona tüm dünyadaki Müslümanlar üzerinde büyük bir manevi ayrıcalık ve yetki verdi. İkincisi [İstanbul’a sahiplik], onun büyük bir İslami Güç olarak görünmesini sağladı. Kutsal Yerleri şimdi kaybetti. İstanbul'u da kaybederse, bana öyle geliyor ki, Hilafeti elinde tutma şansı yok olacaktır. Mekke ve Medine'den sonra İstanbul'u da kaybederse artık İslam dünyasının gözünden düşecektir.”

(https://www.qdl.qa/en/archive/81055/vdc_100069672679.0x000065 Papers of the War Cabinet's Eastern Committee [250v] (500/544) The Future of Constantinople’dan aktaran https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Curzon)

Curzon’un bunları söylediği sırada Mondros Ateşkes Antlaşması’nın üzerinden iki aya yakın bir süre geçmiş durumda..

Selanikli’nin Samsun’a çıkmasına ise altı ay var.

Söylediklerinden anlaşılan şu:

Bir: Türkler (Osmanlı), İslam dünyasının gözünden düşürülmelidir.

İki: Türkler’i saygın kılan, “büyük güç” gibi görünmelerini sağlayan, birincisi kutsal toprakların (Mekke ve Medine’nin) koruyucusu olması, ikincisi de İstanbul’daki varlığıdır.

Üç: Bu iki durum değişmedikçe, Osmanlı (Türk), hilafeti elinde tutmaya devam edecektir.

Dört: Mekke ve Medine’nin muhafızı/koruyucusu olmaktan çıkan ve İstanbul’a sahip olması önemsizleşen bir Türkiye İslam dünyasının gözünden düşecek ve hilafeti elinde tutma şansı yok olacaktır. 

Curzon'un, Karabekir'e gönderdiği yeğeni Yarbay Rawlinson ile "kurulacak yeni devletin başkentinin Anadolu'daki bir şehir olması" tavsiye ve telkininde bulunması tesadüf değildi.

*

İngilizler’den, “Türkler’in Hicaz’dan (Mekke ve Medine’den) uzaklaştırılması” ihalesini Mekke Emiri şerefsiz Şerif Hüseyin almıştı.

Ancak, İngilizler’in Osmanlı’yı (Türkiye’yi) Medine’den kovma “stratejik” hedefine ulaşması sadece Şerefsiz Hüseyin sayesinde olmadı..

“Üç beyinsiz”lerden Cemal Paşa (Maşa) ile Selanikli Mustafa Atatürk de çorbaya tuz attılar, bu işin “sevab”ından mahrum kalmadılar:

“[Şerif Hüseyin’in tertiplediği] İsyanın başlamasının üzerinden sekiz ay geçmişti. Hicaz demiryolunun korunması çok büyük güçlüklerle sağlanabiliyor, Medine’nin savunulması için de şehirde ciddi sayıda asker tutuluyordu. Bundan dolayı bir ara Osmanlı Harp Erkânı tarafından Hicaz’daki askerin çekilerek bölgenin tahliye edilmesi değerlendirildi. Konuyla ilgili olarak Enver Paşa Cemal Paşa’ya bir telgraf çekerek onun fikrini aldı. Daha sonra mevzu hakkında Şam’da karargâhta bir toplantı yapıldı. Cemal Paşa, Ali Fuad Bey ve Mustafa Kemal Paşa arasında geçen görüşmede bir yanda Filistin müdafaa edilirken öte yandan Hicaz’ın korunmasının mümkün olamayacağı kanaati baskın geldi.  Üstelik Medine boşaltıldığı takdirde Filistin savunulabilirdi. Bunun üzerine Medine’nin tahliyesi kararlaştırıldı.”

(Hasan Barlak, “Fahrettin Paşa’nın Hicaz Cephesinde Bayrak Mücadelesi”, Studies Of The Ottoman Domain, Cilt 6, Sayı 11, Ağustos 2016, s. 26.)

Selanikli’nin Curzon’un planına “dolaylı” hizmeti bununla sınırlı kalmadı..

Daha önce anlattığımız gibi Filistin-Nablus’ta başında bulunduğu orduya tek kurşun atmadan ricat/kaçış emri vererek gerideki cephelerin de hazırlıksız yakalanıp çökmesine yol açtı.

İzmir-Kayseri arasına karşılık gelen bir mesafeyi yıldırım hızıyla aşarak ancak Halep’in kuzeyinde durabildi.

Her ne kadar kendisi paçayı kurtardıysa da ordusu helak oldu.

Ardından hemen “yaverliğini cebine koymuş bulunduğu” yeni padişah Vahideddin’e telgraf çekerek İngilizler’le (gerekirse müttefik Almanya’dan ayrı olarak) behemahal (her ne pahasına olursa olsun) barış yapılması, yani teslim olunması telkin ve teklifinde bulundu.

*

Evet, Curzon’un temel hedefi Türkler’in İslam dünyasındaki liderlik rolüne son vermek, itibarını yok etmek ve hilafeti ellerinden almaktı.

“Hakiki İngiliz dostu” Selanikli sayesinde meramına nail oldu.

Selanikli Türkler’in sadece “İslam alemindeki liderlik” rolüne son vermekle kalmadı, ayrıca bir de “uygar, çağdaş” Hristiyan-Yahudi aleminin kuyruğu haline gelmelerini sağladı.

Çift katlı ekmek kadayıfı, yeme de yanında yat!..

Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz..

*

Curzon, yukarıya aldığımız lafları ettikten beş ay sonra, Selanikli’nin Samsun’a çıkışından ise bir ay önce, 18 Nisan 1919 günü, şunu söyleyecektir:

Türklerin İstanbul'dan çıkarılması, bence, her ne kadar ‘savaştaki yenilgilerinin en önemli kanıtı olarak kaçınılmaz ve arzu edilir’ olsa da, pratikte hiçbir Türk İmparatorluğu ve muhtemelen hiçbir Hilafet olmadığı anlaşıldığında, [bir de İstanbul’un ellerinden alınması durumu yaşanırsa] Doğu dünyasındaki Müslüman tutkulara, ve bu asık suratlı hınca, kolayca vahşi bir çılgınlığa dönüşebilecek en tehlikeli ve en gereksiz teşvikleri vereceğimize inanıyorum.”

(MacMillan, Margaret (2002). Peacemakers: The Paris Peace Conference of 1919 and Its Attempt to End War / Paris 1919: Six Months That Changed The World (Random House Edition), s. 440 ve https://www.qdl.qa/en/archive/81055/vdc_100076917035.0x000027 Papers written by Curzon on the Near and Middle East [19v] (38/348), British Library: India Office Records and Private Papers, "Review of the Situation in the Middle East, with Special Reference to the Danger of Delay in Reaching a General Settlement." [Genel Bir Çözüme Ulaşmada Gecikme Tehlikesine Özel Atıf ile Ortadoğu'daki Durumun Gözden Geçirilmesi.] Mss Eur F112/278, in Qatar Digital Library’den aktaran https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Curzon)

Görülen o ki, Curzon ve ekibi, değişmeyen stratejik hedefleri doğrultusunda taktiklerini zamana, zemine ve değişen şartlara göre yenilemiş ve revize etmişler.

Curzon’un bu sözlerinden, (Vahideddin’in sonsuz güven duyduğu yaveri) Selanikli ile, Osmanlı Devleti’nin/İmparatorluğu’nun yıkılması konusunda kesin bir mutabakata varmış oldukları anlaşılıyor.

Curzon, “gizli anlaşma” halkasına Karabekir’i de dahil etmek için Aralık 1919’da yeğeni Yarbay Rawlinson’u Erzurum’a gönderecek fakat Karabekir bu ihanet çemberi içinde yer almayı reddedecektir.

İşte, Selanikli’nin (Curzon’un bu lafları sarfetmesinden dört ay sonra, Rawlinson’un Karabekir’e açılmasından ise dört ay önce) Erzurum’da kongre sırasında müftü efendi gibi dua edip padişahına ve devletine olan sonsuz sadakat ve bağlılığından haber verirken gece hempalarına muazzam bir özgüvenle “Saltanat kaldırılacaktır” diye “gizli gündem”ini müjdelemesinin ardındaki etken, Curzon’un (İngiliz soğukkanlılığına özgü) duygusallıktan uzak, “hedef odaklı” şeytanî pragmatizmine duyduğu inançtan başka birşey değil.

*

Curzon, Selanikli’ye “İstanbul’u İngiliz, Fransız ve İtalyanlar’dan kurtarma” kahramanlığı ve fatihliğini vermeyi, onu Türkler nezdinde itibarlı ve saygın hale getirmeyi, muhalifleri karşısında eli güçlü kılmayı kafaya koymuş.

Cumhuriyet'in 50'nci yılı münasebetiyle şu beyanatı veren (Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı) İkinci Adam İsmet İnönü, ne söylediğinden habersiz bir aptal geveze değil, tam aksine, lafını sözünü bilen, bin düşünüp bir konuşan çok zeki bir "hesap kitap" adamı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngiliz’in Selanikli’ye vereceği “vatan kurtaran kahraman Hasan” madalyası karşılığında ondan istediği ise, “pratikte hiçbir Türk İmparatorluğu” kalmadığını bütün dünyaya (özellikle de İslam alemine) göstermesi..

Selanikli, İstanbul’u İngiliz’den alarak Türkler nezdinde “kişisel” itibar ve saygınlık hasadı yapacak, fakat buna karşılık Türk milletinin İslam alemi ve dünya nezdindeki itibar ve saygınlığını bozuk para gibi harcayacaktır.

Acayip bir takas..

*

Evet, Selanikli, "saltanata denk bir cumhurbaşkanlığını uhdesine alma, her tarafa heykellerini diktirme, her devlet dairesine bir fotosunu astırma, Türk milletini / Türkiye toplumunu kendisine kul köle yapacak bir düzen kurma" fırsatı demek olan bu "gizli plan"ın üstüne atlamış ve İnönü'nün sözünü ettiği desteği almış bulunuyor.

Adamın gözü imajda, heykelini diktirmede, fotoğrafçılara özene bezene poz vermede, (Karabekir’e söylediği gibi) “namussuzluk ve dinsizlik” pahasına da olsa zenginleşmede, cebini şişirmede..

Curzon ise kendi “vatanseverlik” davasında alabildiğine “ihlas”lı..

Türkler'in İstanbul'dan çıkartılması, “Türkler’in savaştaki yenilgilerinin en önemli kanıtı olarak arzu edilir birşey” olsa da, stratejik nitelikteki asıl hedeflere ulaşma ve gelecekteki tehlikelerin önünü kesme adına imajının yara almasını kabulleniyor, ve Türkler’e aldatıcı bir zafer sarhoşluğu sunarak onların karşısında bir nebze “yenilmiş adam” rolü oynamaya nefsini razı ediyor.

Onun açısından asıl zafer, altı asırlık bir çınarın, muhteşem bir mazinin yaşatıcısı olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Titanik gemisi gibi tarih denizinin karanlık sularına gömülmesinden, Türkler'in muz cumhuriyeti intibaı veren bir balo cumhuriyeti ile tarih yolculuğuna Afrika'daki Hotanto kabilesi gibi sıfırdan başlamasından ibaret.

Ve bir de “muhtemelen hiçbir Hilafet’in olmadığı”nın İslam alemi tarafından anlaşılmasından..

*

İşte, TBMM’nin 3 Mart 1924’te kabul ettiği hilafetin kaldırılması yasasına “Hilafet muhtemelen var, muhtemelen yok, belki var, belki yok” dercesine dercedilmiş "Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet [kurumlarının] mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir (içkindir, içerilmektedir)” şeklindeki birinci madde, Curzon’un gönlünde yatan aslanı, “muhtemelen hiçbir Hilafet’in olmadığını” ilan ediyor.

Zafer, Curzon’un zaferi..


ŞERİAT KARŞITI “SÖZDE” MÜSLÜMANLAR

 



Medyamızın araştırma ve inceleme mahsulü bilgilendirici yazılar kaleme alan muharrirlerinden Mustafa Özcan’ın fikriyat.com’daki son yazısında şu ifadeler yer alıyor:

“… bir ankette ülkemizde şeriat isteyenlerin oranının yüzde 16.8’de kaldığı görüldü. Yapılan ankette laik yönetim yani pozitif [yürürlükte olan] hukuku isteyenlerin oranı ise yüzde 83.2 olarak kayda geçti, belirlendi. … Burada halkın pek bir kabahati yok. Zira karşıt propaganda ile beyinleri yıkanmış ve çelinmiştir. Bu açıdan sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamayan kişi nasıl ki sorumlu tutulamazsa keza şeriat aleyhinde gece gündüz propaganda altında kalan, kafası ütülenen adeta fikri ve kültürel radyasyon kapan kesimler de tam olarak suçlu kabul edilemezler. Ama yine de anlama gayretini terk etmemeleri gerekir. Halkın bu çarpık algısından sorumlu olanlar ise tesir mevkiinde olan kesimlerdir. Eski usul kitaplarında güzel bir tanım ve kaide vardır. Der ki: El Hükmü ale’ş şey’i fer’un min tasavvuruhi. Bir şey hakkında hüküm algıya göredir. Hükmü düzeltmek için algıyı düzeltmek gerekir. Dolayısıyla şeriat hakkında doğru cevap alabilmek için algıyı düzeltmemiz gerekiyor. Bu da bilenlerin vazifesidir.”

*

Burada halkın pek bir kabahati yok” demek ve yanıltıcı propagandanın varlığını halkın kabahati için mazeret haline getirmek doğru değildir.

Doğrusu şudur: Halk, bu yanıltıcı propaganda ile imtihan olunmaktadır.

Ayrıca, Şeriat’i değil de laik (siyasal dinsiz, yerine göre tümden dinsiz) yasaları isteyenlerin her birinin durumunu tek tek tam olarak bilmiyoruz ki..

Mustafa Özcan’ın sözleri, Şeriat’i (Allah ve Rasulü’nün hükümlerini) değil de laikliği (mevcut yöneticilerinin kararlarını) tercih eden (ve böylece onları tağut ve tapılan birer put haline getiren) insanların hiç İslamî tebliğe muhatap olmadıkları, Şeriat’in ne anlama geldiğini hiç bilmedikleri varsayımına dayanıyor.

Böyle midir?

*

Daha geçen haftalarda Cumhurbaşkanı Erdoğan İslam'ın hayata dair kurallarının bütününü temsil eden Şeriat'a düşmanlık dinin kendisine husumettir” dedi mi?

Dedi!

Bütün millet duydu mu?

Duymadıysa bile duyacak durumdaydı.

Özellikle de Şeriat karşıtı olanlar bu sözleri duydular, çünkü malum Şeriat karşıtı cephe hemen bu sözleri üzerinden Erdoğan’a yüklendiler.

İmdi, o Şeriat karşıtı kesimler, Erdoğan aleyhindeki propaganda çerçevesinde hışımla aktarılan bu sözleri duyunca bir gerçeği öğrendiler mi?

Öğrendiler!

Bir mazeretleri kaldı mı?

Kalmadı!

Şahsen, Şeriat karşıtlığı konusunda Türkiye’de bilgisizlik mazeretinin arkasına sığınabilecek pek fazla kimse bulunduğunu zannetmiyorum.

Bal gibi biliyorlar.

*

Sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamayan kişilere gelince..

Alaska’da kar yığınlarıyla inşa edilmiş buzdan evde televizyonsuz internetsiz yaşayan bir Eskimo ya da Japonya’nın küçük adalarından birindeki balıkçı köyünde dünyadan habersiz hayat süren balıkçı için (hâlâ böyle birileri kaldıysa) sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamamadan söz etmek mümkün olsa da, Türkiye’de yaşayan birinin Şeriat’in ne olduğunu bir şekilde duymamış olması ihtimali çok düşüktür.

Gerçeği duyduğun zaman, o gerçeğe aykırı yalanların çokluğu, fazlalığı ve yoğunluğu bir önem taşımaz.

Hak gelince batıl zail olur..

Bir konuda bin kişi yalan söylese, bir kişi de doğruyu dile getirse, senin için mazeret kapısı kapanır.

“Onlar, ille de Allah’ın ve meleklerin, bulutların gölgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar! Bütün işler Allah’a dönecektir!” (Bakara, 2/210)

Bu insanlar üç kuruşluk menfaat söz konusu olduğunda herşeyden haberdar olup bala üşüşen sinekler gibi ona koşuyorlar, başka insanları dolandırıp “kazıklamak” için akla hayale gelmeyen yollar icat edebiliyorlar da, bir tek Şeriat söz konusu olunca mı dünyadan habersiz angutlar, Afrika’nın maymunları gibi boş beyinli embesiller haline geliyorlar?!

*

Mustafa Özcan’ın “Halkın bu çarpık algısından sorumlu olanlar ise tesir mevkiinde olan kesimlerdir” şeklindeki sözüne gelince..

Erdoğan, söz konusu (gayet veciz) açıklamasıyla üzerinden vebali (bir ölçüde) attı.. (Bir kere söyleyip bırakmaması gerekiyor, o ayrı.)

Fakat Diyanet İşleri Başkanlığı niye susuyor?

Altmış küsur yaşıma geldim, daha bir cuma hutbesinde Şeriat kavramı üzerinde durulduğunu görmedim.

Milletin büyük çoğunluğunun bu konudaki cehaleti, hadsizliği, küstahlığı, inkârcılığı, dalaleti ve sapıklığı bilindiği halde Diyanet niye bu konuda susuyor?

Yayınladıkları doğru dürüst kimsenin okamadığı kitaplarda Şeriat hakkında bilgi vermeleri, onları sorumluluktan kurtarmaz.

Cuma hutbelerinde bu meseleyi döne döne, milletin kafasına vura vura, bıktıracak kadar çok tekrarlayarak anlatmak zorundadırlar.

Çünkü itikat, amelden önce gelir.. Şirkin ve küfrün olduğu yerde amellerin faziletinden bahsetmek çok büyük bir değer taşımaz..

Önce insanların imanını kurtarmak gerekiyor..

Şeriat’e karşı olduğunu söyleyen adamın, ilgili ayetleri reddetmiş olduğu için küfre düşeceği açıkken, bu meseleye hiç girmemek nasıl mazur görülebilir?!

*

Evet, bu gerçek döne döne anlatılmalıdır.

Türkiye’deki Selanikli Mustafa Atatürk putlaştırmacılığı, “Selanikli’den ilkokul birinci sınıfta bahsetmiştik, kâfidir, her sene aynı teraneyle kafa şişirmeyelim, yeni şeyler öğretelim, yüz yıl öncesine takılıp kalmayalım” diyor mu?!

Her ders kitabının başına besmele gibi Selanikli fotosu niye konuluyor?

Devlet erkânı “Bu milli bayramda Selanikli’yi türbesinde/yatırında rahat bırakalım, bir kerecik de gitmeyelim” diyorlar mı?!

Selanikli’nin adı ağızlarında besmele..

Peki sen Diyanet olarak neden bir kerecik olsun, evet bir kerecik olsun Şeriat konulu hutbe okumuyorsun?

*

Sadece onlar mı?!

Hoca, üstad, mürşid, allame-i cihan geçinen yazar çizer hırdavat taifesi de aynı durumda (İstisna durumundaki birkaç ismi tenzih ediyoruz).

Gerisinin dilindeki vird-i zeban (rejimin hoşuna giden) sahte ahlâk edebiyatı, çoğu riyakârlıktan ibaret dostluk, kardeşlik, medeniyet, kültür, millilik, yerlilik vs. vs. laga lugası..

Tamam bunlardan da bahsetsinler de, Şeriat'i unutmadan, unutturmadan..

*

Sahih yolla İslam telakkisine mazhar olamama meselesi hakkında şunu da söyleyelim:

Bu, kişinin kendi ihmalinin sonucu olmamalıdır.

Mesela kilisede dinî eğitim alan bir hristiyanı düşünelim.. İslam hakkında duyduklarıyla yetinir, bir camiye ya da müftülüğe gidip İslam hakkında sorular sormazsa, veya bir kitapçıdan İslamî kitapları alıp okumaz, televizyon, radyo ve internet vasıtasıyla bilgi edinmezse, tanıdığı müslümanlardan malumat edinmezse mesuliyetten kurtulamaz.

Aynı durum, Şeriat karşıtı “müslüman”lar için de söz konusudur.

İşin doğrusu, bunlar (ekall-i kalîl istisnalar dışında) “kendini müslüman zanneden veya öyle gösteren” kâfirler ve münafıklardır.

İçlerinden mazur görülebilecek durumda olanların oranı yüzde 1’i bulur mu, emin değilim.

Kendimizi aldatmayalım..

Biz de bu toplumda yaşıyoruz.. İnsanları tanıyoruz.. Bu devletin okullarında okuduk, “Şeriat karşıtı müslüman” olduğunu söyleyen madrabazların ciğerlerinin röntgen filmlerini inceleme fırsatı bulduk.

*

el-Hükmü ale’ş-şey’i fer’un min tasavvurihî” kaidesine gelince..

Mustafa Özcan bu kuralı yanlış yorumluyor.

Bundan hareketle “Bir şey hakkında hüküm algıya göredir” demek doğru olmaz.

“Bir şeyin hükmünün onun tasavvurunun fer’i/parçası/uzantısı olması” başka birşeydir.

Ne demek istediğimizi şöyle bir örnekle açalım: Mesela kivi denilen meyveyi ilk defa gören ve onun hakkında bilgisi olmayan bir kişinin onu patates gibi bir sebze tasavvur ettiğini varsayalım. Buna bağlı olarak onun pişirilmesi gerektiği hükmünü verecektir. Çünkü, hüküm tasavvurun fer’idir/uzantısıdır, parçasıdır. Ancak bu hüküm, “Hüküm algıya göredir” denilerek “tutarlı, mantıklı ve haklı” ya da “mazur, masum” gösterilemez.  

Mübarek, bıçağı al, şunu bir kes, tadına bir bak!

Evet, kişi, bir konuda kendi tasavvuruna göre hüküm verir, fakat bizim onun bu akıl yürütüşü (tasavvurundan hareketle verdiği hükmü) hakkında hüküm verirken onun bu yanlış hükmünü “Hüküm algıya göredir” diye mazur görmemiz gerekmez.

Eğer böyle olsaydı, mahkemelerdeki bütün süjektif iddialar (hükümler) algılardan hareketle meşru ve masum gösterilir, kimse için “haksız ve suçlu” hükmü verilemezdi.

*

Birşey hakkında doğru hüküm, o şeyin “nefsü’l-emr”de (işin aslında) ne olduğuna, o şeyin “kendinde şey” olarak ne anlam ifade ettiğine göre verilir.

Dolayısıyla kişi, bir konu hakkında “taklid” (başkalarının kuyruğuna takılma) tavrı sergileyerek kendisini sorumluluktan kurtaramaz. “Tahkik” ehli olmak zorundadır.

O yüzden Mutezile uleması, taklid ehlinin (bırakın küfrünü mazur görmeyi) taklidî imanını bile geçersiz saymıştır.

Ehl-i Sünnet’e göre ise, taklidî iman sahibi kişi, her ne kadar imanı geçerli olsa da, büyük günah sahibi durumundadır.

Araştırmadan, düşünmeden, "Uydum hazır olan kalabalığa" babından sırf "Atalarımızdan, büyüklerimizden böyle duyduk" diyerek iman sahibi olan, hakkı savunan kişi bile bu durumda olursa, hak söze kulağını tıkayıp yalan yanlış propagandalara teslim olup Şeriat’e karşı çıkma gibi bir küfür sözü söyleyenlerin durumu ne olur, düşünmek gerekir.

Üç kuruşluk menfaati söz konusu olunca herşeyi en ince ayrıntısına kadar araştırıp inceleyen “Şeriat muhalifi” maymun akıllılar için mazeret aramaya değmez!

*

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde, Yahudi ve Hristiyanlar’ın haham ve rahiplerini “rabler” edindikleri bildiriliyor.

Önceden hristiyan olan Adiyy bin Hatem r. a. (meşhur Hatem-i Taî’nin oğlu), Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e “Biz onlara tapmıyorduk” deyince mealen “Onların meşru/helal dediklerini helal, uygunsuz/yasak/haram gördüklerini de haram kabul etmiyor muydunuz, işte bu, onlara tapmadır” şeklinde cevap almıştır.

Rasulullah s.a.s. onlar için algıdan, propagandadan, sahih mesaja ulaşamamadan vs. söz etmedi. 

Evet, Yahudi ve Hristiyanlar, algılarının o şekilde oluşmasından dolayı mazur görülemezler; şirke düşmüş, müşrik olmuşlardır.

Şeriat istemediğini söyleyenler de aynı durumdadır.

Müşriktirler.

Mevcut kanunları yapanları “rab” edinmiş durumdadırlar.

Nitekim merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde söz konusu ayeti tefsir ederken günümüzde Batı’da hristiyan ruhbanların yerini parlamentoların ve parlamenterlerin aldığını, yeni “rabler”in onlar olduğunu söylemektedir.

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."