YİNE YAKMIŞ YAĞDANLIĞIN UCUNU

 




AK Parti’nin hurdaya çıkmış milletvekili’si, gayriresmî sözcüsü (ve de Yeni Şafak’ın ağadan torpilli yazarımsısı) Mehmet Metiner’in hilafet ve İslam devleti konulu zırvaları üzerinde duruyorduk.

Sözlerini hatırlayalım:

Hilafetin “İslam devlet başkanlığı kurumu”, halifenin de “İslam devlet başkanı” biçiminde tanımlanması, modern zamanlara özgü bir tanımlamadır. Bence siyasetin şekillendirdiği bu modern Müslüman zihnin ürettiği kavramsallaştırma özünde sorunlu ve tartışmalıdır.

Tıpkı “İslam devleti” tanımlamasında olduğu gibi.

Peygamberimizin Medine’deki hayatını “devlet başkanlığı” gibi takdim eden modernist zihin, kaçınılmaz bir biçimde İslamcılığın totaliter bir siyasal tasavvura ve projeye dönüşmesine de öncülük etmiştir. ( Ayrıntılar için bkz. Mehmet Metiner, Siyasi Erdemler Risalesi, Sahi Yayınevi)

Bu satırlar bana, Mevlana’nın anlattığı bir hikâyeyi hatırlattı.

Şöyle:

Yabancı bir Türk, seher vakti uyandı. Sarhoşluğun verdiği mahmurlukla bir çalgıcı istedi.

Can çalgıcısı, insanın canına munistir. Sarhoşun mezesi, gıdası ve kuvveti odur.

Çalgıcı onları sarhoşluğa çeker. Sonra yine sarhoşluğu, çalgıcının, okuyucunun nağmesinden, nefesinden tadarlar.

Tanrı şarabı, insanı o çalgıcıya, o okuyucuya götürür; (Türk’ün içtiği) bu ten şarabı da bu çalgıcıdan, bu okuyucudan gıdalanır.

Söze gelince ikisi de birdir ama hakikatte bu Hasan’la o Hasan arasında fark çoktur.

Arada söze ait bir şüphe var ama gökyüzü nerede, ip nerede?

Sözdeki birlik, daima yol vurur. Kâfirle müminin birliği, ten (beden) bakımındandır.

Bedenler, ağızları kapalı testilere benzerler. Her testide ne var? Sen ona bak.

O beden testisi, âbıhayatla doludur, bu beden testisi ölüm zehriyle.

İçindekine bakarsan padişahsın, dışına bakarsan yolunu azıttın gitti.

Söz, bil ki şu bedene benzer, manâsı da içindeki candır.

Baş gözü, daima bedeni görür, can gözü ise, hünerli canı.

(…)

Çalgıcı, sarhoş Türk’ün huzurunda nağmelere gizleyerek elest sırlarını söylemeye başladı:

“Bilmem ki ay mısın, put mu? Bilmem ki benden ne istersin?

Bilmem ki sana nasıl hizmet edeyim? Susup oturayım mı, yoksa söyleyeyim mi?

Şaşılacak şey şu: Hem benden ayrı değilsin, hem de ben neredeyim, sen neredesin? Bunu bir türlü bilmiyorum.

Bilmiyorum beni nasıl çekiyor da bazen karalarda yürütüyor, bazen kan denizlerine gark ediyorsun.”

Böylece ağzını açıp bilmem, bilmiyorum demeye girişti, boyuna bu lafı söylüyordu.

Bilmiyorum sözü haddi aşınca Türk’ümüz kızdı, kızıştı.

Yerinden fırlayıp topuzunu çekti, çalgıcının başına çöktü.

Hemen bir çavuş koşup topuzu yakaladı, çalgıcıyı öldürmek size yaraşmaz dedi.

Türk dedi ki: Bu sayısız tekerlemesi, kafamı şişirdi, bari ben onun kafasını ezeyim de görsün!

A kaltaban, bilmiyorsan nane yeme... Biliyorsan ne söyleyeceksen söyle.

A ahmak bildiğini söyle bari de bilmiyorum, bilmiyorum deyip durma.

Ben; “Neredensin, nerelisin be adam?” diye soruyorum. Sen, ne Herat’lıyım ne Belh’li...

Ne Bağdat’lıyım, ne Musul’lu, ne de Tıraz’lı diyor, ne, ne diye uzatıp duruyorsun.

Nereliysen söyle bari de kurtul. Burada meramını söylememek aptallıktır.

Yahut da sana ne yedin diye soruversem ne şarap içtim, ne kebap yedim...

Ne et yedim, ne tirit, ne de mercimek diyorsun. Ne yediysen yalnız onu söyle, kâfi.

(Mesnevî, C. 6)

Hurda milletvekili Metiner’in yazarlığı da bu çalgıcının türkücülüğü gibi..

Hilafet İslam devleti değilmişmiş..

Yani Müslümanlık’ta hilafet varmış fakat o, İslam devleti değilmiş.. İslam’da, “devlet” olma yokmuş.

Devlet olursan “totaliter bir siyasal tasavvur ve proje” oluyormuşsun.

Dolayısıyla, birilerinin sana “totaliter bir siyasal tasavvur ve proje” dememeleri için, devleti ve siyaseti onlara bırakmalıymışsın..

İşte o zaman “din olarak İslam” oluyormuşsun..

Yoksa sana “din” demezlermiş, “totaliter bir siyasal tasavvur ve proje” derlermiş.

Devlet dinsiz olursa "totaliterlik" diye bir sorun kalmıyormuş.

İslam devlete bulaşmamalı, totaliterliğiyle onu rahatsız etmemeliymiş.

*

Dahası, halife için de “İslam devleti başkanı” dememek gerekiyormuş.

Öyle ya, ortada devlet yok ki, başı olsun..

Peki ortada ne var; tamam devlet yok, peki, olan ne?

O zaman AK Parti’nin çalgıcısı hançeresini yırtarcasına bağırıyor: Bilmiyorum.

Aslında biliyor da, doğrudan "Laikim, siyasal dinsizim" dese, müslüman mahallesinde salyangoz satamayacak, dinsel ticareti kesada uğrayacak. 

O yüzden bilmiyor ayağına yatıyor, "Hilafet, devlet değil, fakat ne olduğunu ben de bilmiyorum" dercesine lafı eveleyip geveliyor.

Anlaşılıyor ki, AK Parti’nin 30 Eylül 2012 tarihinde yapılan (Schröder, Mursi ve Barzani gibi isimlerin de katıldığı) Dördüncü Olağan Kongresinde Aşık Veysel’in türküsünün dinletilmesi çok isabetli bir tercihti: “Bilmiyorum ne haldayım, gidiyorum gündüz gece.

Binmişler bir alâmete, gidiyorlar...

*

Devlet, zarurî bir kurum..

Çünkü insanlar, başkalarının haklarını çiğnemeyecek, daima hak ve hukuku gözeterek hareket edecek yapıda varlıklar değil.. O masumiyet, meleklere mahsus..

Her bireyin içinde nefis diye bir (potansiyel) canavar var.. İnsanlar olarak durumumuz bu..

İnsanlar akıllı varlıklar oldukları için, hayvanlardan da farklılar; saldırganlıkları bile dünyadaki doğal dengenin devamına hizmet edecek mahiyette olan hayvanlar gibi içgüdülerinin sınırlamalarıyla zapt u rapt altına alınmış değiller.

İnsanın canavarlık potansiyeli sınırsız.. Melekleşme kabiliyeti de var, fakat kullanabilen ekall-ı kalîl..

Dolayısıyla, insan toplulukları için “devlet” kurumu zorunlu..

Hayvanlar gibi "hayatın doğal akışı"na bırakılmaya da gelmezler, melekler gibi güvenilmeye de..

Toplumda “adalet” ve “güvenlik”in tesisi bakımından devlet vazgeçilmez öneme sahip..

Peki ya, canavarlık ruhuna işlemiş insanlar devletin başına geçerlerse, etkili ve yetkili makamları ellerine geçirirlerse?

Kurt çoban, hırsız da polis olursa?..

*

İşte bunun için devletin “İslam devleti” olması gerekiyor.

Devlet otoritesinin mutlak olmaması,  "Allahu Teala'nın Şeriati" ile mukayyed ve meşrut olduğunun bilinmesi önem taşıyor.

Kuzu postuna bürünmüş kurtların çoban, uzman dolandırıcı ve hırsızların da polis olması ihtimaline karşı, "devlet de dahil her otoriteye itaatin ancak marufta (Şeriat'le çelişmeyen, Allah'a isyan anlamı taşımayan hususlarda) olduğunun, Allah'a isyan olan yerde kula itaat edilmeyeceğinin", böylesi durumlarda kötülüğün elle, ona güç yetmiyorsa dille, ona da güç yetmiyorsa kalple düzeltilmesi (tepki gösterilmesi) gerektiğinin insanlara öğretilmesi gerekiyor.

İslam, “İnsanlar birbirleri hakkında hüküm verecek, birbirleri hakkında kural koyacak konumda değildir; bu, kast sistemidir, bazılarının efendi, bazılarının da köle olduğu rejimdir. İnsanlar bir tarağın dişleri gibi eşittir, onlar hakkında kural koyma hakkı Yaratıcılarına mahsustur” diyor.

İslam’a göre, insanlar için yapılan bir anayasanın, “esas kanun”un, kanun-ı esasînin menşeinin, kaynağının “insan üstü” (ilahî) olması gerekiyor.

Yasanın menşei vahiy ise mesele yok, değilse, yasa koyucu her kimse ona "rablik" (tanrılık) imtiyazı veriliyor demektir.

Ancak, bu yeryüzü tanrıları, kul haline getirdikleri insanları aldatmak için "Sizi özgürleştirdik, Allah'a kul olmaktan kurtarıp dinsiz imansız Allahsız özgür bireyler haline getirdik" demeyi de unutmazlar.

*

Dahası da var, böylesi şirk/küfür-tağut rejimlerine hizmet eden münafık tipler, kaleyi içeriden çökertmek için müslüman saflarında ajan-bozguncu (bozgunculuk acentası) olarak hizmet görüyor, İslam’ı totaliter olmakla suçluyorlar.

İnsanlardan bazılarının diğer bazıları için kafalarından, uçkurlarından ya da midelerinden aldıkları ilhamla yasa yapmalarına özgürlük, demokrasi vs. gibi adlar takıyorlar, Allahu Teala’nın mahza adalet olan emir ve yasaklarının (Şeriat’in) uygulanmasını ise totalitarizm olarak gösteriyorlar.

Bakın şu Türkiye’ye.. Namus bahanesiyle (aslında çoğu olayda namus da değil nefsanî kıskançlık yüzünden) her gün kadınlar öldürülüyor.

Peki, birilerinin beğenmediği şeriatçı Afganistan’da böyle mi?

Hayır, öldüren öldürülür.. Kimse kimseyi namus bahanesiyle öldüremez, dört tane (şahitliğe engel sabıkası bulunmayan, dürüstlüğü ve doğru sözlülüğüyle maruf) şahit göstererek işi devlete havale etmek zorunda. 

Sözde bu laik ülkede taşlanıp öldürülen kadın bulunmuyor.. Fakat bıçakla doğranıp parçalanan, başı duvara vurulup kırılan, tecavüze uğrayıp öldürülen, kurşunla delik deşik edilen, yüzüne gözüne kezzap atılan, tecavüz edilip sonra pencerelerden, balkonlardan fırlatılıp atılan kızların, kadınların haddi hesabı yok.

Türkiye'nin şu çağdaş uygarlıkçı, laik, Kemaist, Atatürkçü taifesi sabah akşam İslam'a, Şeriat'e kin kusarken ABD'deki Epstein adası faciası konusunda neden ses vermiyorlar? 

(İsmi cismi bilinen şahıslardan söz ediyoruz, "Laikler de tepki gösteriyor" desinler diye dostlar alışverişte görsün babından açılmış sahte kimlikli hesaplardan değil.)

*

Hurda milletvekili Metiner’in demek istediği şu:

Devlet illa ki olacak, ama asla "İslam devleti" olmasın..

Devlet, İslamsız olsun..

Devlet İslam devleti olmayınca geriye tek şık kalıyor: Laik devlet.

Fakat açıkça "Şeriat istemirem, laik devlet isterem" de demiyor.

Laikliği açıkça telaffuz etse, buna, "Hani modern zamanlara özgü kelimelere gıcıktın, bu ne turşu, bu ne traş!" denilecek.

O yüzden, "Anlarsın ya" babından "beden dili" laikçiliği ve Atatürkçülüğü yapıyor.

Yaptığı bu, fakat bunu kelimelere dökmüyor, suret-i haktan gelerek münafıkça laga luga üretiyor.

İşkembesinden İslamcı olmayan "siyasi erdemler" icat ediyor.

*

İşte, AK Parti’nin bu ülkeye en büyük zararı bu oldu.. Başörtüsü meselesi önemli ölçüde çözüldü, Ayasofya açıldı, okullara Kur’an dersleri vs. konuldu, birçok iyi şey yapıldı..

Fakat en temel hususlarda insanların itikadı bozuldu.

Ortada şöyle bir zımnî pazarlığın bulunduğu söylenebilir: "Ver itikadını, al amelini!"

Olay biraz Roma İmparatorluğu’nun hristiyanlaşmasına benziyor.

Hristiyanlığı resmen kabul ettiler ve fakat bozup kendilerine uydurdular.

Tahrif ettiler..

Tahrip ettiler.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


DEVLETE, SİYASETE VE HİLAFETE DAİR (SÖZDE DİNDAR, ÖZDE SİYASAL DİNSİZ OLMAK)

 



İslamî doğrular söylendiği zaman bazı kaypak ilahiyatçı makulesinin “içtihat farklılığına saygı” vs. diyerek batıl’ı hak gibi (ya da hak ile eşit değerde) göstermeye çalıştıkları görülüyor.

En büyük hilelerinden biri bu içtihat laga lugası.. 

O yüzden, “Mevrid-i nassta ictihada mesağ yoktur” hükmünü nazara verip “nassın, yani manası açık, tevili mümkün olmayan ayet ve hadîslerin bulunduğu yerde içtihattan söz edilemeyeceğini” hatırlatarak konuyu “nass”lar ışığında ele almakta fayda var.

Nass varken aklınca içtihatta bulunma hokkabazlığı sergileyen kişi, rablik/tanrılık taslamış olur.

Bu, “Dini Allah’tan değil benden öğreneceksiniz; din, Allah’ın bildirdiği değil, benim söylediğim şeydir, Allah’ın hükmünü nesh ettim, hükümsüz kıldım” demek gibidir.

Hatta “gibi”si fazla, tam da odur.

Ne yazık ki günümüz Türkiye’si rablik taslayan ”farklı” tipler bakımından gayet zengin.. (Bunlar Cumhuriyet’in ilk yıllarında fraklı idi, şimdi cübbelileri de var.)

Bu farklılıkları “Türkiye’nin zenginliği” olarak görmemizi isteyenler de bulunuyor.

Zenginlik olduğu doğru da, sapıklıkta zenginlik..

*

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde (Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini tefsir ederken) belirttiği gibi, Batı’da “rab edinilen din adamları”nın yerini reformasyon ve laiklikle birlikte parlamenterler (milletvekilleri) almış bulunuyor.. 

Rablikten emekli edilen sahtekâr papazlar dinlerini yeni rableri parlamentoların kararlarına uydurmaya çalışıyorlar. 

Bizde ise “farklılık zenginliği” gereği “papaz benzeri ilahiyatçılar” ile yerli-milli milletvekileri el ele kol kola, paspas yaptıkları dinimizin üzerinde horon tepiyorlar. 

(Mesela şu milletvekili hurdası Mehmet Metiner yağdanlığı Erdoğan ailesi karşısında sergilediği olağanüstü dalkavukluk performansıyla milletvekili oldu ve bunun bir uzantısı ya da gereği olarak “dini tamir etme” havalarında “rablik taslıyor”.. Kötü olan taraf, üstlerinden aferin, altlarından alkış, etrafından da destek alıyor olması.)

*

İmdi, devlet, siyaset ve hilafet kavramlarına “nass”lar çerçevesinde baktığımızda şunları görürüz:

Birincisi, Allahu Teala, “indirdikleriyle hükmetmeyi” kesin olarak emir buyurmuş bulunuyor (Maide, 5/44-47).

Dini “kendi başına yaşama” değil; kamusal alanda onunla hükmetme..

Hükmetme, hükümet etmedir, yönetmedir, yargılama ve infazdır (hükmün gereğini yerine getirmedir).

Ve bütün bu faaliyetler, “devlet” olma anlamına gelir, devlet olmayı gerektirir.

Mesela şimdi siz çıksanız “Türkiye’de Allah’ın indirdiği ile hükmedeceğim, Allahu Teala’nın emri böyle” deseniz, başınıza gelmedik iş kalmaz.

Sebebi, sizin kutsalınızın “devlet” olmamasıdır. Ya da devletin, sizin kutsalınızın boyasıyla boyanmamış olmasıdır.

“Allah’ın indirdiği ile hükmettiğiniz”, hükmünüzü yürüttüğünüz anda, artık devletsinizdir.

*

Fethullahçı Takiyye Örgütü niye “paralel devlet” olarak adlandırılıyordu?

Sebebi, bazı konularda “Fethullah’ın söylediği ile” hükmedebiliyor oluşlarıydı.

Dolayısıyla, devletin İslam devleti olması, Maide Suresi'ndeki ilgili ayetler çerçevesinde nassla sabit olan bir husustur.

İslam devleti” tabirine (farkına varmadan selefî bir duyarlılıkla) itiraz eden “modernizm karşıtı” hassas gönüllülere şunu sormakta yarar var:

“Bir Türk dünyaya bedeldir” gibi akla ve mantığa aykırı (insanlık dışı ve ırkçı) saçma laflar da söyleyebilmiş olan Selanikli Mustafa Atatürk’ün kafasından uydurduklarıyla hükmedilmesi konusunda “akla ve bilime” hiç söz hakkı tanımayan, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”cilik yapan beton kafalı zihniyetin devleti olabiliyor da, “Allah’ın indirdiği ile hükmedenler”in devleti niye olmuyor?

*

Bu sözde dindar, özde laik (siyasal dinsiz) Türkiye tipi müslümanımsılar, mesele devlet meselesi olunca, nassları bırakıp edebiyat yaparak indî safsata, hurafe ve zırvalarını süslü kelimelerle devreye koyuyorlar.

En büyük destekçileri de “yandaş” ilahiyatçı soytarılar..

O ilahiyat soytarıları, bu sözde dindar özde laik şaşkınları uyarmaları gerekirken “içtihat, farklı görüş, yorum vs.” türünden laga lugalar, demagoji ve mugalatalarla gözbağcılık yapıyor, bu "saptırıcı"lara lojistik destek sağlıyorlar.

Alçaklıkta onları geçiyorlar.

*

Türkiye laikliğinin (siyasal dinsizliğinin) milletvekili hurdası "rab"lerinden Mehmet Metiner, Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde şöyle hükmetti:

Hilafetin “İslam devlet başkanlığı kurumu”, halifenin de “İslam devlet başkanı” biçiminde tanımlanması, modern zamanlara özgü bir tanımlamadır. Bence siyasetin şekillendirdiği bu modern Müslüman zihnin ürettiği kavramsallaştırma özünde sorunlu ve tartışmalıdır.

Tıpkı “İslam devleti” tanımlamasında olduğu gibi.

Peygamberimizin Medine’deki hayatını “devlet başkanlığı” gibi takdim eden modernist zihin, kaçınılmaz bir biçimde İslamcılığın totaliter bir siyasal tasavvura ve projeye dönüşmesine de öncülük etmiştir. ( Ayrıntılar için bkz. Mehmet Metiner, Siyasi Erdemler Risalesi, Sahi Yayınevi)

En büyük “siyasi erdem”i Emine Erdoğan Hanım’ın önünde rüku etme ve Recep Tayyip Erdoğan’a da “binlik" tesbih ile tövbe istiğfar sunma olan bu “hurda rab”, Hz. Ebubekir r. a. döneminde Bizans İmparatorluğu ile yapılan Yermuk Savaşı’nda Müslümanlar’ın (Roma İmparatorluğu’ndan başka birşey olmayan) bu devletle “İslam devleti” değil de ne olarak savaştığını düşünüyor?

Bizans’ın (yenişemediği, bir yendiği, bir yenildiği) rakibi Sasanî (İran) Devleti’ni Hz. Ömer r. a. döneminde ortadan kaldıran Müslümanlar, “İslam devleti” olarak değil de ne olarak savaşıyorlardı?

AK Parti’nin (ve de Yeni Şafak’ın) bu gözde "rabb"ine göre, Müslümanlardan oluşan topluluk o zamanlar devlet değildi, devlet olma vasfından uzaktı..

Peki neydi?

Belki “terör örgütü” diyecek de, dili varmıyor.

Nitekim günümüzde de cümle Batılı kefere ve fecere taifesi Müslümanlar’a “devlet” olmayı çok görüyorlar.

Müslümanlar mesela Afganistan’a, kendi vatanlarına hakim oldular diyelim, adı terör örgütü oluyor.

NATO denilen hristiyan ülkeler topluluğu gidip orayı işgal edince, orası artık bir devlet haline gelmiş oluyor.

*

Tabiî bu denklemde Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi halifeler de “devlet başkanı” değiller.

Sadece halifeler..

Ve halifelik, bugünün Batılı uluslararası ilişkiler jargonunda “terör örgütü” liderliğine karşılık geliyor.

Devlet başkanlığına değil..

İşte, Metiner denilen "özde laik (siyasal dinsiz)" hurda "rabb" enkazının anlattığı bu..

*

DR. SEYFİ SAY’IN İNTERNETTE PDF FORMATINDA YER ALAN KİTAPLARI:

28 Şubat Sonrasının Bilançosu: Laikleşen İslamcılar, Solculaşan Milliyetçiler

28 Şubat Sürgünü: Prof. Esad Coşan Hoca

Ajan Dindarlığının Kodları: Anti-İslamcılık, Pseudo-Hilafetçilik

Ajanın Din Mühendisliği: Laiklikle Vaftiz Edilmiş Müslümanlık

Akıl, İman ve Kant’ın Felsefesi

Anıtkabir Tapınmacılığının İki Düşmanı – İslam (İrtica) ve Kürt (Öteki)

Atatürkçü Türk İslamı’nın İnanç Kodları: Harun Yahya (Adnan Oktar) Örneği

Bilim ve Metafizik

Cemaat Küresel İslam Devletidir

Cumhuriyet İlahiyatçılığı:Tefakkuhsuz Fıkıh

Çok Sessiz Bir Ölüm (Şeyhleri de Vururlar)

Darulhikme Tartışmaları

Diyanet, Laiklik (Siyasal Dinsizlik) ve Atatürk

Ehl-i Beyt ve Muaviye R. A.

Ehl-i Sünnet, Şia ve Selefîlik

Felsefe, Bilim ve İman (Saf Akılsızlığın Tenkidi)

Felsefî ve Kelâmî Mübahaseler

Halifelikte Ehliyet ve Liyakat (Erbakan-Coşan İhtilafı)

Haramilerce Yağmalanan Tasavvuf

İdeolojisiz Siyaset: Partilikten Pırtılığa

İlahiyatçılar Sirkinin Canbazları

İngiliz’in Gözde Şeyhi İbn Arabî

İslam’ın Şeriatı, Laikliğin (Siyasal Dinsizliğin) ‘Düzen’i

Kader Risalesi

Kalemin Kuşanıldığı Devran (Sağduyu Yazıları)

Kalemlerdeki Cahil Cesareti

Kritik-Analitik Oyunun Analiz ve Kritiği

Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi

Laik Düzen Tekfirciliği

Laik Rejimlerde İslami Hareket -Yöntem Tartışması

Laik (Siyasal Dinsiz) Düzenin Dindar Medyası

Ortadoğu’nun Pusulasız ve Rotasız Gemisi

Proje Adam ve Madamlar

Ruyet-i Hilal Risalesi

Sağduyu mu, Solduyu mu? (Sağduyu Partisi’nin Zihniyet Karnesi)

Siyasal İslam ve Siyasal Dinsizlik (Laiklik)

Sünnet’e Karşı Metin Tenkidi Şarlatanlığı -Hilafet Hadîsleri Örneği-

Sünnetsiz Tarihselci Modernistler, Ehliyetsiz Sünnetçiler

Şahsiyet Ne Yana Düşer Usta, Dış Politika Ne Yana?

Tarihselcilik: İctihad Değil İnkâr

Türkiye’de Din İstismarının Devletleştirilmesi (Laik ‘Allah ile Aldatma’ Rejimi)

Türkiye’nin Bedevîleri – İslamcılık Karşıtı İmansız Müslümanlar

Türkiye Tarikatlarının Kimlik Krizi: İskenderpaşa Örneği

Türk Siyasetinin Üç Hali: Katı (Kaba), Sıvı (Cıvık) ve Gaz (Görünmez)

Zamane İlahiyatçılarındaki Savrulmalar: Fethullah Gülen Fıkhı Örneği

Zamanın İmamı Meselesi ve Şiîleşen Tarikatçılar



EY "LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) DİNDARLARI"! LAFLARINIZ SİZİ ELE VERİYOR, SUSANLARINIZIN DURUMU DA EHLİNE MALUM





Bir adam, ölürken peşin peşin vasiyette bulunmaktaydı. 

Yürüyen selviye benzer üç oğlu vardı. Canını, malını onlara vakfetmişti. 

Dedi ki: Elimizde ne kadar kumaşım, ne kadar altınım varsa bu üçünden en tembelinin. 

Kadıya vasiyetini söyledi, bir hayli öğütlerde bulunduktan sonra ecel şerbetini içti. 

Oğulları kadıya dediler ki: Ey kerem sahibi, üçümüz de yetimiz. Babamızın hükmünden dışarı çıkmayız. 

Hüküm onun, canla başla kabul ederiz. Onun buyruğu yürür bizce.

Biz, İsmail gibi bizi kurban bile etse İbrahimimizden baş çevirmez, ona isyan etmeyiz. 

Kadı dedi ki: Her biriniz akıllıca tembelliğine ait bir hikâye söylesin de. 

Bakalım hanginiz daha tembel. Her birinizin halini anlıyayım bir kere şüphem kalmasın. 

Arifler, iki âleme de aldırış etmezler. İki âlemde de tembeldir (hırs'sızdır) onlar. Çünkü nadassız harman devşirirler. 

Onlar, tembelliklerini (zühdü) senet (dayanak) edinmişlerdir. Çünkü onların işini Tanrı başarır. 

Halk, Tanrı'nın işini görmez. Bu yüzden de sabah akşam (Tanrı önündeki) dilencilikten (yalvarıp yakarmaktan) vazgeçerler.

Evet, tembelliğinizi söyleyin de sırrınızı anlayayım, tembelliğinizin derecesini bileyim.  

Şüphe yok her dil, gönüle perdedir. Perde deprendi mi sırlara erilir

Kebap olmuş bir et parçası kadar küçücük bir perde yüzlerce güneşi örter. 

Hattâ söz, yalan bile olsa sözdeki koku, onun doğru, yahut yalan olduğunu haber verir. 

Çayırlıktan, çimenlikten gelen yel, külhandan esip gelen yelden farkedilir. 

Doğru sözle ahmağı aldatan yalan misk ve sarımsak kokusu gibi nefesten anlaşılır. 

İkili oynayan  münafık  dostunu,  münafıklığından anlamıyorsan ondan gelen pis kokudan anla. 

Puştların nârasiyle babayiğit erlerin narası, tilkiyle aslanın sesi gibi farkedilir. 

Yahut da dil, tenceresinin kapağına benzer. Oynadı, açıldı mı içinde ne yemek var, anlarsın. 

Aklı keskin adam, tencerede tatlı yemek mi var, sirkeli ve ekşi aş mı? Dumanından anlar. 

Biri, yeni bir çömlek almak istese alırken çömleğe elini vurdu mu kırıksa derhal anlar, kırığını görür. 

Çocukların biri dedi ki: "Ben adamı, sözünden derhal anlarım. Söz söylemezse üç gün içinde yine ne haldedir, nasıl adamdır? Anlar, bilirim." 

Öbürü, "Söylerse anlarım, söylemezse onu söz söylemeye mecbur eder, sıkıştırırın" dedi. 

Kadı dedi ki: Ya o bu hileyi duymuşsa. Ağzını kapar, susar, hiç söz söylemez.

Hani ananın biri, çocuğuna dedi ki: "Geceleyin sana bir hayal görünürse, 

Mezarlıkta, yahut korkulu bir yerde kin güden kapkara bir hayal görürsen. 

Gönlünü sağlam tut, üstüne saldır. Derhal senden yüz çevirir."

Çocuk dedi ki: "Bu deve benzeyen hayale de anası, bu sözü söylemişse, 

Ben ona saldırdım mı o da benim boynuma sarılır, anasının emrini tutar. O vakit ben ne yaparım? 

Sen 'Çevik dur, korkma!' diyorsun. O çirkin hayalin de bir anası vardır elbet." 

Şeytana da akıl öğreten tek birisi, insana da. Kuvveti, kudreti olmasa bile düşmana üst gelen, O'nun lûtfiyle üst gelir. 

O Halîm (Allah) nerdeyse Tanrı hakkiyçin, Tanrı hakkiyçin sen de o yana yürü, o tarafta ol. 

Kadı dedi ki: "Hile yapar, söz söylemezse, o er, senin hileni anlarsa... 

Sırrını nasıl öğrenirsin? Doğru söyle." Çocuk: "Onun önünde susar, otururum. 

Çıkacağım  yere  sabrı  merdiven  yapar,  'Sabır ferahlığın anahtarıdır' sırrına ererim. 

Fakat huzurunda otururken bu âlemin neşe ve gamına ait olmıyan bir söz, gönlümden coşuverirse. 

Artık bilirim ki Yemen ülkesine Süheyl yıldızını yolladığı gibi bu sözü de bana veren odur. 

Gönlümden kopup gelen o söz, o taraftan gelmededir. Çünkü, gönülden gönüle pencere vardır."


(Mevlânâ, Mesnevî, C. 6)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."