E-KİTAP: SÜNNET’E KARŞI METİN TENKİDİ ŞARLATANLIĞI -HİLAFET HADÎSLERİ ÖRNEĞİ-

 

https://archive.org/details/sunnete-karsi-metin-tenkidi-sarlatanligi-hilafet-hadisleri-ornegi 

SÜNNET’E KARŞI METİN TENKİDİ ŞARLATANLIĞI

-HİLAFET HADÎSLERİ ÖRNEĞİ-

 

Dr. Seyfi SAY


İÇİNDEKİLER

 

ÖNSÖZ YERİNE: LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) EMRİNDEKİ SİYASAL İLAHİYATÇILARIN SİYASAL İSLAM DÜŞMANLIĞI 4

BİR İLAHİYAT GAZİNOSU ASSOLİSTİNİN ENCAMI 9

TARİHSELCİ-MODERNİST İLAHİYATÇILARIN “ZEKÂ YAŞI” ORTALAMASI SEKİZ GİBİ GÖRÜNÜYOR 16

ANKARA İLAHİYAT TİPİ “ZAMAN MAKİNASI” YA DA “GAYBA VUKUF” MUCİZESİ 22

‘SÜNNET’SİZ BUDALALIĞIN ALTIN ÇAĞI 25

ÇIFIT GOLDZIHER’İN YERLİ-MİLLİ GAYRİMEŞRÛ (NESEBİ GAYRİ SAHİH) “DÖL”Ü: ANKARA EKOLÜ 30

ÇIFIT GOLDZIHER’İN MANEVÎ DÖLÜ (MANEN ÖLÜ) ANKARA EKOLÜ 34

“ANKARA ÖLÜ GOLDZİHER DÖLÜ EKOLÜ’NÜN HADÎS USÛLÜ’NDE YAPTIĞI “NİYET OKUMA” DEVRİMİ 38

DEFOLU ANKARA EKOLÜ EZBERİ: ÇIFIT-I AZAM GOLDZİHER’İN İZİNDE METİN TENKİDİ 46

NE SİHİRDİR NE KERAMET, METİN TENKİDİDİR BU MERET 51

ANKARA EKOLÜ UKALALARINA (ATATÜRK KONULU BİR ÖRNEK OLAYLA) ÜCRETSİZ “METİN TENKİDİ” KURSU (1) 57

ANKARA EKOLÜ PALYAÇOLARININ METİN TENKİDİ BALONU 70

ANKARA ŞOVMENLER EKOLÜ'NÜN METİN TENKİDİ (KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNCE) İLLÜZYONU 77

ANKARA EKOLÜ ŞOVMENLERİNE (ATATÜRK KONULU BİR ÖRNEK OLAYLA) ÜCRETSİZ “METİN TENKİDİ” KURSU (2) 82

AKADEMİK İŞPORTACILIĞA "CERH" NEŞTERİ 99

İLAHİYATÇILAR PANAYIRININ PUTPERESTLİĞE MEYİLLİ CESUR CAHİL VE AHMAKLARI 104

SÜNNET SAHASININ KARTALLARINI YERE SEREN ANKARA DEFOLU EKOL SİVRİ SİNEĞİ 109

SİYASALSIZ İSLAMCILIĞIN ORYANTALİST DANSININ KIVRAK VE FIRILDAK FİGÜRLERİ 120

AKADEMİK CEHALETİN AĞINDAKİ İLAHİYAT 130

NEBEVÎ HİLAFET VE MÜLKÎ (MELİKÇE) HİLAFET 142

İMAM BUHARÎ VE İMAM MÜSLİM'E HADÎS DERSİ VERMEK 152

EN KARA EKOLÜN MÜZELİK ZIRVALARI 158

MASALIN BİLE BİR KENDİ İÇ MANTIĞI VARKEN ANKARA EKOLÜ TİPİ AKADEMİK CÜRUFTA NEDEN YOK? 163

MANTIĞIN KÜSÜP TERK ETTİĞİ TOPLULUK: ANKARA EKOLÜ 171

İLYAS CANİKLİ’NİN HEYBESİNDEKİ ASIL BÜYÜK TURPUN SİYASAL RENGİ 182

*

ÖNSÖZ YERİNE: LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) EMRİNDEKİ SİYASAL İLAHİYATÇILARIN SİYASAL İSLAM DÜŞMANLIĞI

 

İslam devleti tabirinin birçoklarının tüylerini diken diken ettiğinin farkındayız.

Üstelik bunların birçoğu kendilerini dindarlıkta yekta zannetmekte.

Fakat, dinsizliğe (küfre, şirke) devleti bonkörce bağışlarken, İslam’a devleti çok görüyorlar.

Laiklik (siyasal dinsizlik) için her gün iman tazelerken, sözde müslüman oldukları halde, İslam’ın devlete hâkim olmasını gereksiz ilan ediyor, hatta “tehlike” ilan edenlere dolaylı destek veriyorlar.

Bunu yaparken de “Siyasal İslam”dan, “İslamcılık”tan vs. söz ederek dolambaçlı ifadeler kullanıyorlar.

Hristiyan ve Yahudiler ile onların izinden giden yerli-milli işbirlikçileri, çağdaş Batı uygarlığının Amerika’da hayata geçirdiği “En iyi kızılderili ölü kızılderilidir” politikasından uyarlanmış olan “En iyi İslam, devletsiz, siyasetsiz, laik (siyasal dinsiz) rejimin insafına terk edilmiş köle İslam’dır” felsefesinin üzerine yapıştırdıkları “laik tandanslı din ve vicdan hürriyeti” etiketi ile Müslümanları aldatıp dolandırıyorlar.

*

İslam kelimesi yetmiyormuş gibi “Siyasal İslam” ve İslamcılık tabirlerini ortaya atıyor, böylece içimizdeki aptalları ve de “Ne şiş yansın ne kebap” babından aptal görünmeyi çıkarlarına uygun bulanları peşlerine takıyorlar.

Sözde İslam’a değil, Siyasal İslam’a ya da İslamcılığa karşılar.

Bu, Erdoğan iyi, Siyasal Erdoğan (siyaset yapan, devlet yöneten Erdoğan) kötü” demek gibi birşey..

Evinde oturan, etliye sütlüye karışmayan, kanun yapmayıp konulan kanunlara tıpış tıpış uyan etkisiz yetkisiz, güdülen koyundan farksız, ayaklar altında çiğnenen aciz bir Erdoğan’ı baş tacı etmeye hazırlar, fakat Siyasal Erdoğan’ı ise ellerine geçirseler bir kaşık suda boğacak, diri diri derisini yüzecekler.

Güya Erdoğan’a karşı değiller, Siyasal Erdoğan’a karşılar.

*

Böyle yazdığımıza bakmayın, Erdoğan gibi siyasetçiler söz konusu olduğunda kimse böylesi bir söylemle ortaya çıkmıyor.

Çünkü bu tür numaraları kimsenin yutmayacağını gayet iyi biliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda bu bayat ve aptalca söylem sözde “bilimsel” kitaplarda bile kendisine yer buluyor.

İslam’a değil Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler çok akıllılar ya, dünyada bir tek onlar akıllı ya, Müslümanları aptal zannediyorlar.

Bu hokkabaz abrakadabrasını Müslümanlardan ahmak ya da dünyaperest olanlara yutturmak için de, özellikle İslamî camiadaki “nüfuz/etki ajanı” konumundaki adamlarını kullanıyorlar.

(Bunlardan biri, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığını da yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harp”in adamı olduğunu açıklamış bulunduğu Mehmet Şevket Eygi idi. Bu şahıs, Erbakan’ın gazetesi Millî Gazete’de “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazabilmişti. Yazmasına müsaade edilmişti.)

*

Fakat böyleleri, mesela Atatürkçülük vs. söz konusu olduğunda “Atatürk’e değilse de,  her tür Atatürkçülüğe ve dolayısıyla Siyasal Atatürkçülüğe karşıyız” demiyorlar. (Atatürk öldüğü için, onun “şahsına” taraftar veya muhalif olmanın “fiilen” bir önemi yok. Fakat Atatürkçülük ideolojisi millete dayatılıyor.)

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen süper sivri zekâlar milliyetçilik bahis mevzuu olduğunda Milliyetle sorunumuz yok, fakat siyaset arenasında milliyetçilik yapmak, milliyet istismarıdır. Biz siyasal milliyetçiliğe karşıyız” diye konuşmuyorlar.

“Milliyete diyeceğimiz bir şey yok, fakat milliyetçiliğin (ırkçılığın) her türü sapıklıktır diye yazmıyor, yazdırmıyorlar.

Dinsizlik, fertlerin kendi karar verecekleri birşeydir, isteyen dinsiz olabilir, fakat dinsizlik devlete hâkim hale getirilerek dinsizler lehine dinliler baskı altına alınmamalıdır, siyasal dinsizlik (dinsizlikçilik) tehlikelidir” demeyi kimse düşünmüyor.

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen beyzadeler, “Türkiye’ye değil, Türkiyeciliğe, özellikle de Siyasal Türkiyeciliğe karşıyız” deme ihtiyacı duymuyorlar.

Türkiye yaşasın, var olsun, fakat Siyasal Türkiye kahrolsun, Türkiyecilik kahrolsun! Türkiyeciliğin her türü sapıklıktır” demek, Türkiye düşmanlığı değilse, Türkiye düşmanlığı nasıl birşeydir?

Sözde İslam’a değil İslamcılığa karşı olanlar, kendi putlaştırdıkları şahıslar, kurumlar, devletler, gruplar, cemaatler, ideolojiler vs. söz konusu olduğunda böyle akla ziyan ayrımlar yapıp konuşmak bir yana, öyle konuşacak olanları hain ilan edip çarmıha germek için alesta bekliyorlar.

Bunlara göre, herşeyin “siyasal”ına kapı sonuna kadar açık olmalı, milliyetçiliğin/ırkçılığın, sosyalizmin/solculuğun, her zihniyetin “siyasal”ı, siyaseti serbest olmalı, siyaset ve siyasallık bir tek İslam’a yasaklanmalı.

*

Laiklik (siyasal dinsizlik) devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırma iddiasında..

İslam ise, devlet işleriyle dinsizlik işlerini birbirinden ayırıyor

İslam’a göre dinsizlik devlete karışamaz, dinsizliğin devlet işlerine bulaştırılmasına müsaade edilemez, din de (İslam devleti de) dinsize karışmaz, ona müslüman olma dayatmasında bulunmaz.

İşte bu noktada Siyasal İslam (İslam’ın siyaseti) ile siyasal dinsizlik (laiklik) karşı karşıya gelmektedir.

Müslümanlar, “Siyasal alanın temel kurallarını kullar koyamaz, bunlar ancak kulların yaratıcısı olan Allahu Teala tarafından belirlenir. Biz insanların, temel hak ve hürriyetler söz konusu olduğunda birbirimiz için kural koymamız, birbirimize tanrılık taslamamız anlamına gelir, birbirimizi kendimize kul ve köle yapmaktır” derken, açık ya da örtülü (takiyyeci) dinsizler (kâfirler ve münafıklar), “Kuralları Allah koyamaz, bizim putlaştırdığımız, tanrı yapıp taptığımız şahıslar (tağut) koyar, biz onların ilke ve inkılaplarına tabi oluruz. Siyasal alan, tağutlarımızın tekelindedir” diyorlar.

*

Ve bu tağutçu laikler, tağutun egemenliğinin sürmesi için bir yandan jakoben siyaset izlerken, diğer yandan da Müslümanlar arasındaki ajanları ve işbirlikçileri ile beşinci kol faaliyeti yürütüyor, içerideki “itikadî sabotaj timleri” eliyle İslam’ı içeriden tahrif ve tahrip etmeye çalışıyorlar.

Adamlarına “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazdırabiliyorlar.

Bu arada, kullanışlı dünyaperestler olan “devlet memuru” modernist-tarihselci ilahiyatçıları da tepe tepe kullanmayı ihmal etmiyorlar.

Bu “siyasal ilahiyatçılar” eliyle, İslam’ın siyaseti demek olan Siyasal İslam’ı yok etmeye, İslam’ın siyasete ilişkin hükümlerini geçersiz hale getirmeye ve itibarsızlaştırıp unutturmaya çalışıyorlar.

Bunun için de, Kur’an’daki siyasete ilişkin hükümleri tarihsel (tarihte kalmış, devri geçmiş) ilan ediyorlar.

Hadîslere gelince.. Onları da ya ravîleri (rivayet edip aktaranları) bahane ederek ya da “metin tenkidi” adını verdikleri “Bence Peygamber bunu demiş olamaz” şeklinde özetlenebilecek sözde bilimsel “her hadîsin üzerine giydirebildikleri konfeksiyon kılıf” ile, “uydurma” etiketli çuvala dolduruyorlar.

Böylece, hem o hadîsleri rivayet eden selefi, hem bütün bir ömürlerini bu işe harcayarak onları toplayıp yazmış olan muhaddisleri, hem de onlardan hareketle bize “fıkıh” mirası bırakmış olan ulemayı cahil, anlayışsız, uydurmalar peşinde ömürlerini ziyan etmiş ahmaklar taifesi ilan etmiş oluyorlar.

Fakat dertleri aslında onlarla değil.. Dertleri, hadîslerdeki İslamcılığa, Siyasal İslam’a dayanak olan tebligatla..

O tebligatı, bildirimleri katletmek için çalışıyorlar.

Kim için, kim hesabına?

Hristiyan Batı patentli laikçi tağut düzeninin bekası için..

Bu işbirliğinde nimet-külfet dengesi de gözetiliyor tabiî.. İşbirlikçi “siyasal ilahiyatçı” makulesinin hizmetleri karşılığında aldıkları samansal "semen", ömür boyu garantili bir maaş ile hristiyan yüksek öğrenim sisteminden ithal edilmiş prof., doç. ve dr. gibi unvanlar.


"MESELE VATANSA FİLİSTİN'DEKİ İSRAİL ZULMÜ TEFERRUATTIR"



İstediği savaşı aldı.


Ara sıra medyada, falanın filanın, falan partinin filan kliğin sosyal medya trol ağlarından söz edildiğini görüyoruz.

En son İçişleri Bakanlığı'nın Emniyet Genel Müdürlüğü kapısı önündeki canlı bomba hadisesi üzerine bu konu gündeme geldi.

Süleyman Soylu'nun trollerinin yeni bakan Ali Yerlikaya'ya karşı dakikalar içinde harekete geçtikleri söylendi, yazılıp çizildi.

İmdi, asıl ilgi alanı ya da çalışma sahası psikolojik savaş ve algı operasyonu olmayan kurum, kuruluş ve şahısların bile böylesi trol ağları kurdukları bir ülkede istihbarat teşkilatlarının, mesela MİT'in bir trol ağının bulunmadığını, kamuoyu oluşturmak için geniş sosyal medya ağları oluşturmadıklarını ve sosyal medya fenomeni ya da meraklısı gibi görünen elemanlarının bulunmadığını düşünebilir miyiz?

Şüphesiz düşünebiliriz.. MİT'teki beyefendi ve hanımefendilerin hiç çalışmadıklarını, yan gelip yattıklarını kabul edersek..

*

Milli Gazete'nin internet sayfasındaki haberin başlığı şöyle: "Oğuzhan Uğur’dan çok konuşulacak İsrail paylaşımı: Filistin halkı diz çökecek".

Spotta ise şu söyleniyor: 

"Yaptığı siyasi programlarla adını sıkça duyduğumuz sosyal medya fenomeni Oğuzhan Uğur Filistin ve İşgalci İsrail arasında yaşanan çatışmayla ilgili çok konuşulacak bir paylaşım gerçekleştirdi."

Oğuzhan Uğur'un MİT'çilerin sosyal fenomeni olup olmadığını ben bilemem..

Fakat eğer olsaydı, MİT'çilerin Milli Gazete'deki adamlarından birine, eleştiriyormuş ayağından Oğuzhan Uğur'un mesajının yayılması direktifinin verilmiş olduğunu düşünürdüm.

Her neyse.. Haberin metni şöyle:

Sıkça siyasi meselelere dair programlar yapan ve geniş bir takipçi kitlesine sahip olan sosyal medya fenomeni Oğuzhan Uğur, Filistin ve İşgalci İsrail arasındaki çatışma hakkında dikkat çeken bir paylaşım yaparken “Filistinliler, açgözlü dedelerinin sattıkları topraklar üzerine kurulmuş İsrail’e intihar saldırısı yaptı.” Sözleri büyük tepki topladı.

“İSRAİL FİLİSTİN HALKINA DİZ ÇÖKTÜRECEK”

İsrail’in Filistin halkına diz çöktürene kadar saldırılara devam edeceğini belirten Uğur İsrail’in dünyanın desteğini de alacağını belirtti.

 Oğuzhan Uğur skandal paylaşımında şunları ifade etti.

Filistinliler, açgözlü dedelerinin sattıkları topraklar üzerine kurulmuş İsrail’e intihar saldırısı yaptı. Bu defa kaybettikleri yalnızca üzerine bombalı yelek giydirdikleri fedaileri de olmayacak. İsrail bu defa bölgesel operasyonun ötesinde, dünyanın desteğini de alarak Filistin halkına diz çöktürene kadar saldıracak.

Haberin sonuna söz konusu paylaşımın tamamı yerleştirilmiş.

Şöyle:

 


*

İsrail’in Filistinliler’e cevap vereceği doğrudur..

Fakat bu, İsrail’in de yeni cevaplar almasına yol açacaktır.. Nihayetinde de yıkılacaktır.

Oğuzhan Uğur’un mantığına ve diline gelince.. Adam sanki gazetecilik heveslisi bir sosyal medya meraklısı değil de Türkiye’nin dış politikasından sorumlu bir bürokratmış gibi yazıp çizmiş.

İmdi, siyaset denilen yalan dolan sanatında iktidar ya da muhalefet olmanıza göre diliniz değişebilir.. Muhalefetin sırtında yumurta küfesi bulunmadığı için daha rahat konuştuğu görülür.. Nitekim Kılıçdaroğlu açıkça Filistin’e destek verirken dünya lideri, mazlumların umudu, “Dünya beşten büyüktür” filozofu Erdoğan taraflara itidal tavsiye ederek topu taca attı..

Böyle bir ortamda bir sosyal medya borazanının kullandığı dile bakın..

Bu tür durumlarda aslında iktidarın dış politikada manevra alanı kazanması ve dünyaya karşı “kamuoyu tepkisi” bahanesinin ardına sığınabilmesi için muhalefetin ve medyanın hamasi duruş sergilemesi istenir.

Muhalefetin ve medyanın keskinliği iktidarın (içeride) aleyhine olsa da (pazarlık marjı ürettiği için dışarıda) milletin ve ülkenin menfaatinedir.

Ancak, iktidarlar (vatandaki) kendi bekalarını ülkenin menfaatinin önüne aldıklarında bunu önemsemezler.

*

Filistinliler’in açgözlü dedelerinin toprak sattıkları doğru da, işgal edilmiş topraklar da var..

İsrail dünyanın desteğini de alarak Filistinliler’e diz çöktürene kadar saldıracakmış.. Öyle diyor yerli milli fenomen.

O zaman sen ülke olarak Filistinliler’in yanında dur da “dünya”dan değil de dünyanın bir kısmından söz edilebilsin..

Hani dünya beşten büyüktü?.. Niye sen dünya karşısında bu kadar küçüksün?

Hem, şayet gerçekten inanıyorsan, Allahu Teala beşten de, dünyadan da büyüktür.

*

Oğuzhan Uğur’un MİT’çilerin stratejik akıl ya da ukalalıklarını hatırlatan bir cümlesi şöyle:

“Ülkeler kime destek vereceğini açıklarken, satranç tahtası üzerindeki konumunu belirliyor.”

MİT’çiler bu satranç tahtası lafını pek sever, “kıymetlendirme”lerinde kullanmaktan acayip hazzederler.

Uğur’un son cümleleri ise bildiğimiz ezberlerden:

“Mesele vatansa, gerisi teferruattır. Dünya kaynarken elimizde tutmamız gereken tek bayrak, Türk Bayrağıdır. Rabbim bu millete savaş yaşatmasın.”

Saçmalık.. Taraflara itidal tavsiye eden Erdoğan’ın bu savaşa bulaşacağı yok.. Türkiye, Filistin bayrağı için savaşmaz..

Bu işe bulaşsa bulaşsa, “Az nutuk, çok cihad.. Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.. Irk ve ırkçılık yok, ümmet var” diyen Afganistan bulaşır.. Laf ebesi İran da bulaşmaz.

Nitekim, haber doğruysa, Afganistan İslam Emirliği, Kudüs’e asker göndermek için aradaki ülkelerden resmen izin istemiş.

Oğuzhan’lar uyuyan olmaya ve keyiflerine bakmaya devam edebilirler, Türkiye Cumhuriyeti itidalden taviz vermeyecektir.

*

Fenomenin şöyle bir cümlesi de var:

“Savaş çığlıkları atanlar görmüyor, bizi savaşa göndermenize lüzum yok, savaş bize geliyor.”

Savaş sana Filistin’den gelmez..

Başka taraftan gelir..

Nitekim 50 yıl önce gelmişti, Kıbrıs’ta savaşmak zorunda kaldık.

*

Mesele vatansa, gerisi teferruattırmış..

İsrail’in son gelişmelere nasıl tepki vereceğini herhalde Filistinliler de tahmin ediyordur.. Demek ki “Mevzubahis olan vatansa gerisi teferruattır” diyorlar.

Tabiî bu söz de mantıksızlık harikası bir laf kalabalığı..

Bu içi boş slogan çerçevesinde düşünülürse, evet mesele vatansa, vatanda vatandaş olabilmekse, kölelik de, esaret de, hürriyetsizlik de, şahsiyetsizlik de, imansızlık da, dinsizlik de teferruat haline gelir.

Yok mesele vatanın bağımsızlığı ise, bundan maksat milletin bağımsızlığıdır, toprak parçasının (vatanın) bağımsızlığı (hiçbir sahibinin olmayışı) değil.

Dolayısı ile, burada mesajın şu şekilde formüle edilmesi gerekirdi: Mesele milletin bağımsızlığı ise gerisi teferruattır.

Çünkü şerefinizi, haysiyetinizi, namusunuzu, haklarınızı, dininizi bağımsızlık sayesinde koruyabilirsiniz.

Gerçek bir bağımsızlık sayesinde..

Dininizi koruyamıyorsanız, bağımsız değilsiniz demektir.

*

Bu sözü, Atatürk soyadını kendisine yakıştırmış olan kişinin söylemiş olduğu iddia ediliyor.

Bence, söylemiş olamaz.

Çünkü, İstiklal Harbi sırasındaki politikası şöyleydi: “Mevzubahis olan benim başında bulunduğum yeni Türk devletinin ve TBMM hükümetinin tanınması ise vatan da teferruattır.”

Fransızlar tarafından Ankara hükümetinin tanınması karşılığında (TBMM’nin kabul ettiği Misak-ı Milli çerçevesinde) vatan toprağı olan Kuzey Suriye’yi Fransa’ya bıraktı.

Şöyle demiş oluyordu: “Mevzubahis olan benim iktidarımın tanınması ise vatan da teferruattır.”

Bu politikası Lozan’da da devam etti.. O gün için vatan olan Musul, Kerkük ve Batı Trakya elden gitti..

Dolayısıyla bu sözü Mustafa Kemal Atatürk söylemiş olamaz.

Ya da laf olsun torba dolsun, mantıksız ukala taifesi bununla oyalansın diye söylemiştir.

Kötü olan şu ki, günümüzde bazıları bu sözün arkasına sığınarak “Vatan meselesidir” deyip birilerinin canına okuyabiliyorlar.

“Mevzubahis olan vatansa hak, hukuk, adalet, insanlık, din, iman, namus, şeref, haysiyet teferruattır” diyebiliyorlar.


“DEVLETÇİ” (KARİKATÜR) İSLAM, “İSLAMCI” İSLAM’A KARŞI

 

















Sözde dindar özde devletçi ajanların dinî ve ahlâkî öğütler vermeleri, irfan edebiyatı yapmaları, rahatça İslamcılık yerine devletçilik yapabilmelerinin, adını koymadan Faşizm idelolojisinin propagandisti olarak faaliyet gösterebilmelerinin önünü açıyor.

Bu tipler, bir taraftan “Devleti tutarım, bozuk düzen ve sisteme muhalifim” diyor, diğer taraftan da, “Müslümanım, İslamcı değilim” diye konuşuyorlar.

Evet, bu ifadeleri aynen kullanan okur-yazarlar var.

Başı çeken kişi ise duayen ajanlardan Mehmet Şevket Eygi idi.. (Diğer duayen Fethullah Gülen’di.. Şayet iktidar partisi ile muktedirlik yarışına girmese ve marabalığına bakmayıp CIA’in yerli-milli şubelerine/kâhyalarına diklenmeye kalkışmasaydı şimdi gönüller sultanı irfan ehli bir arif olarak hocaefendiliğin sefasını sürmeye devam ediyor olacaktı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ziyaret ettiği Türkçü Türkçe olimpiyatlarında hasretinden prangalar eskitilecekti.)

Evet, Mehmet Şevket, “Devleti tutarım, bozuk düzen ve sisteme muhalifim.. Müslümanım, İslamcı değilim” şeklindeki demagojik hurafe ve mugalataları yazılarında sürekli tekrarladı.. (Onun kadar yanık sesli söyleyemeseler de aynı türküyü repertuarlarında bulunduran başkaları da vardı.. Fethullahçılar, Karamollaoğlu taifesi, şiirsiz şair İsmet gibi edebiyat satan edebiyat-çılar..)

Mehmet Şevket’in bu saçmalıkları sürekli tekrarlaması, bunamış ve beyninin çalışma düzeninin bozulmuş olmasından kaynaklanmıyordu. Propaganda tekniği bunu gerektiriyordu.

En düşük zekâ seviyesine hitap edecek şekilde basitleştirilmiş olan mesajı, bilinçaltına yerleşecek şekilde biteviye tekrarlamak icab ediyordu.

Mesajın mantıklı olup olmaması propaganda ve algı operasyonu için önem taşımıyordu; önemli olan, basit olması ve böylece düşünce tembeli kitleleri düşünme zahmetinden kurtarmasıydı.

*

Kısacası, böylesi irfanist, ahlâkist derin tipler İslamcı değil, devletçi olarak kalem oynatıyorlar, oynattılar..

Adamlar, bozuk düzen ve sistemine rağmen, devletlerini tutuyorlar..

Devletleri de, o bozuk düzen ve sistemi tutuyor.. 

Böylece, bu “İslamcılık karşıtı devletçi müslüman”lar, devletleri üzerinden, bozuk düzeni ve sistemi de nazikçe ve kibarca, “İstemez, yan cebime koy” babından zahmetsizce tutuyorlar..

Batıl’ı desteklemenin (vekâlet/proxy üzerinden yapılan) örtülü biçimi bu: Onlar devletlerine tam destek veriyorlar, devletleri de bozuk düzen ve sisteme..

*

Kuşkusuz bu tavır kendi içinde bir tutarlılık taşıyor.. Putperestliğin çağdaş bir formu olan devletçiliği benimseyen bir kimsenin İslamcı olması, olabilmesi mümkün değildir.

Kutsallaştırılmış, tanrılaştırılmış, la yüs’el ve sorgulanamaz kılınmış bir “devletçi“lik ideolojisini savunan bir adam, asla İslamcı olamaz. Olsa olsa faşist olur.

Bu açıdan, böylesi adamların bir ölçüde tutarlı olduklarını kabul etmek gerekiyor.

Fakat bunu, tutarlı olma adına yapmıyorlar..

Malum derin odakla aynı hedefe kilitlenmiş durumdalar.. Devlet, her halükârda savunulsun.. İslam ise, İslamcılık olarak hayata yansımasın, sadece dindarlık gösterişçiliği ve ahlâkî öğüt pazarlamacılığı olarak gündelik hayatta insanların “uyutulması” için kullanılsın..

İstismar edilsin..

İstismar edilip kullanılsın ki, İslamcılık için değil, fakat “rejimi ve düzeni bozuk” bile olsa devleti için ölen insanların yakınları “İslam” adına “gaza getirilebilsin”..

 Onlara, “Yakınınız şehit oldu, şimdi Cennet’te.. Ne mutlu size!.. Allah yolunda cihattan bahsedip de terörist olarak can verseydi ne kötü olurdu, değil mi?! Rejimi ve düzeni bozuk bile olsa devleti için öldü, Cennet’i hak etti, şehitlik mertebesine yükseldi” anlamına gelen hikâyeler anlatılabilsin.

*

Evet, rejimi ve düzeni bozuk bile olsa “devleti tutan” ideolojinin adı, İslamcılık değil, Faşizm‘dir..

İslamcılığa karşı adını koymadan faşist devletçiliği savunanlar, bir taraftan da, utanmadan Ehl-i Sünnet edebiyatı yapabiliyorlar..

Fakat, gerçekte Hegel‘in yolundadırlar.

Ne demişti Hegel?.. “Es ist der Gang Gottes in der Welt, daß der Staat ist.” “Devlet, Tanrı’nın yeryüzündeki yürüyüşüdür.”

Bu anlayış çerçevesinde, devleti tutmak, Tanrı’yı tutmak oluyor..

Devlete karşı çıkmak da, Tanrı’ya karşı çıkmak, Tanrı’nın yürüyüşüne itiraz etmek anlamına geliyor.

Evet, malum derin odağın Müslümanlar için ürettiği şeytanî uyutma formülü böyle: “Müslüman ol, devleti tut, devlet de küfür düzen ve rejimini tutsun, böylece sen de dolaylı olarak küfrü tut.. Ama İslamcılığı tutma!.. Sakın haa!”

Bunu malum derin odak, kendi adına söylese, reddedilecek, millet uyanacak..

Onun için, dindarlık gösterisi yapan kullanışlı ajanlara söyletiyor..

*

Bu tipler, mesela müslüman olmuş bir Güney Kıbrıs Rum vatandaşının “devletçilik” yapmasının ne anlama geleceğini hesap edemiyor.

Ya da, hesap etmek işlerine gelmiyor.

Böylesi tiplerin, müslüman olmuş bir Rum’dan beklediği, şöyle demesi olabilir: “Evet, Güney Kıbrıs Rum Devleti‘nin düzeni bozuk, rejiminde iş yok.. Ama, Rum Devleti’ni yine de tutarım.. İslamcı olmamalıyım, devletimi tutmalıyım.. Yaşasın Rum Devleti!..!

Ya da, Bosnalı kadınlara tecavüzü “milli ve yerli” bir vatandaşlık görevi haline getirmesiyle tanıdığımız Sırbistan‘da bir Sırp din değiştirip müslüman olduğunda şöyle düşünmeli: “Sırbistan’ın rejimi kötü, burada küfür sistemi hâkim, ama devletimi tutarım.. Tı, İslamcılık olmaz! Ben sadece müslümanım, İslamcı değilim.. Gözlerimi kaparım, devletimi tutarım! Yaşasın Sırbistan!”

*

Sanki Hz. Nuh a.s., “Tamam, rejim ya da düzen kötü, ama devletimizi tutuyorum” demişti.

Devletçi tiplere göre, Hz. Nuh a.s., sadece rejim ya da düzenle uğraşmalı, devletin bekası için de elinden geleni yapmalıydı..

Allahu Teala da, yok edecekse düzeni ya da sistemi yok etmeli, o günün devletini/milletini korumalıydı, tutmalıydı..

Halbuki, hepsini yerle yeksan etmiş, devletlerini başlarına geçirmişti.. Ortada millet kalmamıştı ki devleti kalsın.

Ancak, bu devletçilere göre, böyle olmamalıydı.. Allahu Teala, tabiri caizse İslamcılık yapmamalı, devletçi olmalıydı.. Devleti tutmalıydı..

Rejim, düzen ya da sistem fena imiş… Olabilir… Devlet tutulmalıdır…

Devletçi dalalet ehlinin kafası böyle çalışıyor..

*

Evet, bu sapıtmışlığa göre, Hz. İbrahim a.s.‘ın, “Nemrut kötü, tamam.. Ama devletimizi tutmamız lazım” demiş olması gerekiyor..

Yine bu şaşırmışlığa göre, Hz. Lut a.s.’ın, meleklere, “Tamam, bu şehir devletinin sistemi ya da rejimi kötü, ama devletimizin korunması lâzım.. İslamcılık olmaz!.. Devletçi olmalı, devleti tutmalıyız!” diyerek itiraz etmiş olması gerekiyor..

Bu mantı(ksızlı)ğa göre, Rasulullah s.a.s.‘in de şöyle konuşmuş olması gerekiyor: “Tamam, Kureyş/Mekke şehir devletinin düzeni ve sistemi bozuk, ama bu devleti yine de tutmalıyız.. Vatan kutsaldır, vatanımızı, milletimizi, devletimizi terk edip başka diyarlara gitmeyiz.. Müslüman’a yakışır mı vatanını, milletini, devletini bırakıp da Habeşistan gibi bir hristiyan zenci devletine sığınmak?!”

Öyle yapmamış, Medine’ye gidip Kureyş/Mekke şehir devleti ile çatışmış.. İslamcılık yapmış....

*

Günümüz devletçi dindarlığına göre, Hz. Musa a.s.’ın da, Firavun’a şöyle demiş olması gerekiyordu: “Buradaki bozuk düzen ve sisteme karşıyım.. Ama, başında bulunduğun devleti tutuyorum. Devletime bağlıyım.”

Öyle yapmamış, İslamcılık yapmış.. Şu anlama gelen şeyler söylemiş: “Ey Firavun, İsrailoğulları’nın bu devleti bırakıp başka ülkelere gitmelerine izin vermiyorsun. Bunu yapma! Onları bırak, buradan gidelim.. Devletin senin olsun, başına çalınsın!”

Firavun da, İslamcı olmayan, fakat bugünkü faşist devletçi zihniyet açısından altın harflerle yazılması gereken cevabında, “Yok öyle İslamcılık!.. Devletçi olacaksın, devleti tutacaksın!.. Rejimi ya da düzeni beğenmeyebilir, bozuk bulabilirsin, ama devlet başkaa.. Devlete sadakat ve bağlılık esastır. Tamam mı!” anlamına gelen laflar söylemiş..

*

Laik (siyasal dinsiz) devlet, dinler arasında tarafsız olduğu için, İslam hesabına batıl dinlerle uğraşmıyor.

Fakat İslam’la uğraşıyor.. Çünkü İslamcılığı kendisi için (siyasal dinsizlik için) tehlike olarak görüyor..

Bu yüzden ajanları vasıtasıyla İslam’ı laikliğe uydurmaya çalışıyor.

Laikliğe ve Atatürk’e.. Atatürkçülüğe..

Bu gaye doğrultusunda dinî grupları (tarikatları, cemaatleri, sivil inisiyatifleri) ajanları vasıtasıyla içeriden dizayn ediyor.

Başarısız olduğu söylenemez.. Bunun sebebi, dindarlık iddiasındaki insanların büyük çoğunluğunun dünya için dinini satmaya hazır oluşu.


ŞEYH CEVAT AKŞİT'İN BÜYÜK LAFLARI VE GAFLARI

 








Prof. Cevat Akşit, Mehmed Zahid Kotku rh. a.'in eski talebelerinden..

Gençliğinde çok yakınında olmuş.

1980'li yıllarda İskenderpaşa Camii'nde, merhum Prof. Esad Coşan Hoca'nın bulunmadığı zamanlarda pazar günü ikindi namazı sonrasında Ramuz el-Ehadis dersi de yapardı.

Oradan bir aşinalığımız var.

Mehmed Zahid Efendi'nin halifesi olarak şeyhlik icazetinin bulunduğunu iddia ettiği söyleniyordu. Bunu kabul etmeyenlere göre icazeti salt Ramuz okutma icazetiydi. 

İcazeti var veya yok, fakat şeyhlik yapmıyor diye biliyordum.

Yapıyormuş.. 2000'li yılların sonu veya 2010'lu yılların başında duydum.

Bir "cemaat"inin ve müritlerinin olduğunu da Kayseri'de bulunduğum dönemde (2013-15) fark ettim.

*

Şeyh, âlim, kanaat önderi vs. diye bilinen ve örnek alınan, birilerini peşinden "takipçi, talebe" vs. diye sürükleyen kişilerin söz ve davranışlarına herkesten fazla dikkat etmeleri gerekiyor.

Çünkü insanlar onlara bakarak "Şu caizmiş, bu da yapılabilirmiş, böyle de konuşulabilirmiş" diyebiliyorlar.

Bu, yanlış bir ön kabul, fakat insanların durumu bu.. "Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma" sözü de buradan geliyor. Hoca, ilminin gereğini hayatına tam aktaramıyor olabilir, fakat "gerçek" hoca, her halükârda doğruyu söyler, söylemek durumundadır.

Evet, örnek alınan, peşinden gidilen, "cemaat, grup" sahibi kanaat önderi taifesinin hal ve hareketlerine herkesten fazla dikkat etmesi gerekiyor.

O yüzdendir ki İmam Şatıbî, el-Muvafakat'ta, örnek alınan alimler için mekruhların haram hükmünde olduğunu söylüyor. 

*

İşte bu Cevat Akşit, Atatürk hakkında şöyle konuşmuş:

"Evet İslam'da kabir yapmak yok. Sadece büyük zatlar için gelecek nesillere örnek olur diye zararı yok. Onun için Mustafa Kemal Paşa'ya anıt kabir yapılmış. Minnet borcumuz var. Gâvura boyun eğmek dinen zillettir. Haramdır müslümana zillet. Çok büyük adamlara, çok büyük adamlara, gelecek nesillere örnek olsun, hatırlasın diye.. Mustafa Kemal'den bahsettim, zillete düşmüşüz, gâvura esir olmuşuz, haram. Şeyhülislamını, evliyasını, dinsizini, dinsiz var Atatürk'ün etrafında, ilericisini gericisini buluşturmuş, yumruk yapmış milleti vurmuş, ve denize dökmüş Yunan'ı. Bu akıl onun, minnet borcumuz olduğu için ona anıt kabir yaptık, böyle olalım diye. Evet, Mevlana'yı da anıyoruz, örnek diye. Evet efendim biz büyük adamları böyle anarız örnek oldukları için gelecek nesilleri uyarsınlar diye."

Evet, Cevat Akşit büyük saçmalamış.

Merhum Prof. Esad Coşan'ın varisinin söylemlerindeki ipe sapa gelmez savruluşları görünce, Gümüşhanevî Dergâhı'nın Mustafa Feyzi Tekirdağî k. s. kolunun irşad hizmeti belki Cevat Akşit vasıtasıyla devam eder diye düşünüyordum, yanılmışım.

*

Lafa, "İslam'da kabir yapmak yok" diye başlamış.

Yanlış!.. 

Kabir yapmak yok değil, mutantan kabir yapmak yok.. Türbe (anıt kabir, abide mezar) yapmak hiç yok.

"Sadece büyük zatlar için gelecek nesillere örnek olur diye zararı yok"muşmuş..

Bu bir fetva, bir içtihat oluyor.. Peki nasslardan delili, temeli?.. O yok..

Temeli var da, işkembe.. 

Normalde zaten kimse, bir ölü için durduk yere anıt mezar yapmaz, onu büyük bildiği için yapar.. 

Sen, İslam'da büyük mezar yapmak caizdir desen de bugünkünden farklı bir manzara ortaya çıkmaz.

Hatta, "Hali vakti yerinde olanların, ölüleri için görkemli mezar yapması farzdır, vaciptir" desen, müslüman olduğunu söyleyen bazı insanların zekât vermeyişi, namaz kılmayışı gibi, çoğu kimse bunu yapmaz. Gene bugünküne benzer bir tablo ortaya çıkar. 

Gümüşhanevî k. s., Ehl-i Sünnet İtikadı adlı kitabında bid'atçilikten bahsederken "en büyük on bid'at"ı sayıyor, ve bunlardan biri türbeler..

"Sıradan müslümanın kızı hırsızlık yaparsa elini keselim, Kureyş'in büyüklerinden birinin kızı hırsızlık yaparsa elini kesmeyelim.." 

Böylesi bir imtiyazlı büyüklük ya da büyüklük imtiyazı İslam'da yok. 

*

Mustafa Kemal'e minnet borcuna gelince..

Diyelim ki gerçekten var.. İslam'a göre ölüye minnet borcu ona saray gibi mezar yapmakla ödenmez. 

Bu, putperestlere (firavunlara, nemrutlara) özgü bir minnet borcu ödeme yöntemidir.

Mustafa Kemal'in büyüklüğüne gelince.. Büyüklük izafî birşeydir.. 

Sülün Osman da büyüktü, büyük dolandırıcıydı.. Tamam Mustafa Kemal büyüktü, fakat ne bakımdan büyüktü?

Allahu Teala'ya minnet/şükür borcunu ödeme bakımından büyük müydü?

Allahu Teala'nın kitabına ve Rasulü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) bağlılık bakımından büyük müydü?

Bu müslüman milletin kendisine verdiği desteğin dindarlığından kaynaklandığını bilerek Türk'ün müslümanlığına olan minnet borcunu ödeme bakımından büyük müydü?

Evet, sorulması gereken sorular bunlar..

Cevat Akşit gerçekten büyük konuşmuş.. Büyük saçmalamış..

"... Kebürat kelimeten tahrucu min efvâhihim..." ("Ağızlarından çıkan söz ne büyük oldu!") (Kehf, 18/5)

*

Gâvura boyun eğmeye gelince..

Bu bazen barış masasında da olur.

Olmayacak tavizler verirsin, bu, bir boyun eğmedir.

Lozan, bu açıdan (tarihçiler tarafından) ciddi bir biçimde gözden geçirilmesi gereken bir anlaşmadır.

Zillet sadece esaretle, kölelikle, hapislikle olmaz, bazen bir efendi, bir ağa, bir bey düşmanının kapısında ücret karşılığında yanaşma olur, hizmetçi hale gelir, böylece zillete düşer.

Şu Avrupa, NATO vs. kapısındaki halimize bir bakalım ve soralım: Zillet nereye düşer usta, izzet nereye?

Hadîs şöyle: "Mü'minin izzeti istiğnasıdır."

Avrupa'ya "Cehenneme kadar yolun var" dersin, böylece aziz olursun, kapısında bekleyip "Bizi de yanınıza alın" dediğin zaman sende izzet yok demektir.

Üzerinde sadece peştemali, üstünde dam olarak sadece fıçısı bulunan yok yoksul, aç açıkta bir Diyojen de olsan, dünyanın hakimlerine "Gölge etme, başka ihsan istemez" diyebildiğin zaman aziz olan sensindir.

Söylenecek çok şey var, fakat anlayan için bu kadarı kâfidir.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."