ŞEYH CEVAT AKŞİT'İN BÜYÜK LAFLARI VE GAFLARI

 








Prof. Cevat Akşit, Mehmed Zahid Kotku rh. a.'in eski talebelerinden..

Gençliğinde çok yakınında olmuş.

1980'li yıllarda İskenderpaşa Camii'nde, merhum Prof. Esad Coşan Hoca'nın bulunmadığı zamanlarda pazar günü ikindi namazı sonrasında Ramuz el-Ehadis dersi de yapardı.

Oradan bir aşinalığımız var.

Mehmed Zahid Efendi'nin halifesi olarak şeyhlik icazetinin bulunduğunu iddia ettiği söyleniyordu. Bunu kabul etmeyenlere göre icazeti salt Ramuz okutma icazetiydi. 

İcazeti var veya yok, fakat şeyhlik yapmıyor diye biliyordum.

Yapıyormuş.. 2000'li yılların sonu veya 2010'lu yılların başında duydum.

Bir "cemaat"inin ve müritlerinin olduğunu da Kayseri'de bulunduğum dönemde (2013-15) fark ettim.

*

Şeyh, âlim, kanaat önderi vs. diye bilinen ve örnek alınan, birilerini peşinden "takipçi, talebe" vs. diye sürükleyen kişilerin söz ve davranışlarına herkesten fazla dikkat etmeleri gerekiyor.

Çünkü insanlar onlara bakarak "Şu caizmiş, bu da yapılabilirmiş, böyle de konuşulabilirmiş" diyebiliyorlar.

Bu, yanlış bir ön kabul, fakat insanların durumu bu.. "Hocanın dediğini yap, yaptığını yapma" sözü de buradan geliyor. Hoca, ilminin gereğini hayatına tam aktaramıyor olabilir, fakat "gerçek" hoca, her halükârda doğruyu söyler, söylemek durumundadır.

Evet, örnek alınan, peşinden gidilen, "cemaat, grup" sahibi kanaat önderi taifesinin hal ve hareketlerine herkesten fazla dikkat etmesi gerekiyor.

O yüzdendir ki İmam Şatıbî, el-Muvafakat'ta, örnek alınan alimler için mekruhların haram hükmünde olduğunu söylüyor. 

*

İşte bu Cevat Akşit, Atatürk hakkında şöyle konuşmuş:

"Evet İslam'da kabir yapmak yok. Sadece büyük zatlar için gelecek nesillere örnek olur diye zararı yok. Onun için Mustafa Kemal Paşa'ya anıt kabir yapılmış. Minnet borcumuz var. Gâvura boyun eğmek dinen zillettir. Haramdır müslümana zillet. Çok büyük adamlara, çok büyük adamlara, gelecek nesillere örnek olsun, hatırlasın diye.. Mustafa Kemal'den bahsettim, zillete düşmüşüz, gâvura esir olmuşuz, haram. Şeyhülislamını, evliyasını, dinsizini, dinsiz var Atatürk'ün etrafında, ilericisini gericisini buluşturmuş, yumruk yapmış milleti vurmuş, ve denize dökmüş Yunan'ı. Bu akıl onun, minnet borcumuz olduğu için ona anıt kabir yaptık, böyle olalım diye. Evet, Mevlana'yı da anıyoruz, örnek diye. Evet efendim biz büyük adamları böyle anarız örnek oldukları için gelecek nesilleri uyarsınlar diye."

Evet, Cevat Akşit büyük saçmalamış.

Merhum Prof. Esad Coşan'ın varisinin söylemlerindeki ipe sapa gelmez savruluşları görünce, Gümüşhanevî Dergâhı'nın Mustafa Feyzi Tekirdağî k. s. kolunun irşad hizmeti belki Cevat Akşit vasıtasıyla devam eder diye düşünüyordum, yanılmışım.

*

Lafa, "İslam'da kabir yapmak yok" diye başlamış.

Yanlış!.. 

Kabir yapmak yok değil, mutantan kabir yapmak yok.. Türbe (anıt kabir, abide mezar) yapmak hiç yok.

"Sadece büyük zatlar için gelecek nesillere örnek olur diye zararı yok"muşmuş..

Bu bir fetva, bir içtihat oluyor.. Peki nasslardan delili, temeli?.. O yok..

Temeli var da, işkembe.. 

Normalde zaten kimse, bir ölü için durduk yere anıt mezar yapmaz, onu büyük bildiği için yapar.. 

Sen, İslam'da büyük mezar yapmak caizdir desen de bugünkünden farklı bir manzara ortaya çıkmaz.

Hatta, "Hali vakti yerinde olanların, ölüleri için görkemli mezar yapması farzdır, vaciptir" desen, müslüman olduğunu söyleyen bazı insanların zekât vermeyişi, namaz kılmayışı gibi, çoğu kimse bunu yapmaz. Gene bugünküne benzer bir tablo ortaya çıkar. 

Gümüşhanevî k. s., Ehl-i Sünnet İtikadı adlı kitabında bid'atçilikten bahsederken "en büyük on bid'at"ı sayıyor, ve bunlardan biri türbeler..

"Sıradan müslümanın kızı hırsızlık yaparsa elini keselim, Kureyş'in büyüklerinden birinin kızı hırsızlık yaparsa elini kesmeyelim.." 

Böylesi bir imtiyazlı büyüklük ya da büyüklük imtiyazı İslam'da yok. 

*

Mustafa Kemal'e minnet borcuna gelince..

Diyelim ki gerçekten var.. İslam'a göre ölüye minnet borcu ona saray gibi mezar yapmakla ödenmez. 

Bu, putperestlere (firavunlara, nemrutlara) özgü bir minnet borcu ödeme yöntemidir.

Mustafa Kemal'in büyüklüğüne gelince.. Büyüklük izafî birşeydir.. 

Sülün Osman da büyüktü, büyük dolandırıcıydı.. Tamam Mustafa Kemal büyüktü, fakat ne bakımdan büyüktü?

Allahu Teala'ya minnet/şükür borcunu ödeme bakımından büyük müydü?

Allahu Teala'nın kitabına ve Rasulü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) bağlılık bakımından büyük müydü?

Bu müslüman milletin kendisine verdiği desteğin dindarlığından kaynaklandığını bilerek Türk'ün müslümanlığına olan minnet borcunu ödeme bakımından büyük müydü?

Evet, sorulması gereken sorular bunlar..

Cevat Akşit gerçekten büyük konuşmuş.. Büyük saçmalamış..

"... Kebürat kelimeten tahrucu min efvâhihim..." ("Ağızlarından çıkan söz ne büyük oldu!") (Kehf, 18/5)

*

Gâvura boyun eğmeye gelince..

Bu bazen barış masasında da olur.

Olmayacak tavizler verirsin, bu, bir boyun eğmedir.

Lozan, bu açıdan (tarihçiler tarafından) ciddi bir biçimde gözden geçirilmesi gereken bir anlaşmadır.

Zillet sadece esaretle, kölelikle, hapislikle olmaz, bazen bir efendi, bir ağa, bir bey düşmanının kapısında ücret karşılığında yanaşma olur, hizmetçi hale gelir, böylece zillete düşer.

Şu Avrupa, NATO vs. kapısındaki halimize bir bakalım ve soralım: Zillet nereye düşer usta, izzet nereye?

Hadîs şöyle: "Mü'minin izzeti istiğnasıdır."

Avrupa'ya "Cehenneme kadar yolun var" dersin, böylece aziz olursun, kapısında bekleyip "Bizi de yanınıza alın" dediğin zaman sende izzet yok demektir.

Üzerinde sadece peştemali, üstünde dam olarak sadece fıçısı bulunan yok yoksul, aç açıkta bir Diyojen de olsan, dünyanın hakimlerine "Gölge etme, başka ihsan istemez" diyebildiğin zaman aziz olan sensindir.

Söylenecek çok şey var, fakat anlayan için bu kadarı kâfidir.


İSLAM HUKUKU, İSLAM AHLÂKINA KARŞI OLABİLİR Mİ? YA DA ŞU: İSLAM AHLÂKI, İSLAM HUKUKUNA KARŞI OLABİLİR Mİ?

 





Evet, bu soru önemli: İslam hukuku (Şeriat), İslam ahlâkına karşı olabilir mi?

Diğer bir ifadeyle, İslam ahlâkı, İslam hukukuna karşı olabilir mi?

Cevap açık..

Bu ikisi birbirine karşı olamaz.. Tam aksine birbirlerini bütünler, tamamlarlar.

Ne var ki Türkiye’deki irfansız irfan edebiyatçıları, ahlâksız ahlâk havarileri, sanki bunlar birbiriyle ilgisiz, hatta birbiriyle çatışan şeylermiş gibi yazıp çizdiler, nutuklar attılar.

Misal.. Tasavvuf prof.’u Mahmut Erol Kılıç, röportaj ve yazılarında “irfan” (tasavvuf) hesabına Şeriatçılığı aşağıladı (Ku bu, Şeriat’i aşağılamak demektir.)

Ondaki cevheri fark eden derin devletçiler ile iktidardaki yüzeysel devletçiler, bu yerli milli maden ocağını işletmek gerektiğini düşündükleri için Yeni Şafak gazetesinde ona bir köşe açtılar ve milletin din anlayışına “Anti-Şeriatçı irfan” tükürmesini sağladılar.

Bu irfan madeni, “devletçilik” elementi bakımından da gayet zengindi.

*

Aklı başında (ve samimi) bir müslüman, ne Şeriat hesabına İslam ahlâkını kötüler, ne de irfan ve ahlâk adına Şeriat’e laf söyler.

Şeriat hesabına ahlâk eleştirisine kalkışmak, Şeriat’e aykırıdır.

Aynı şekilde, irfan ve ahlâk adına Şeriat’i aşağılamak, aşağılama anlamına gelen laflar etmek, en büyük ahlâksızlıktır.

İrfan bakımından tam takır kuru bakır bir boş kafa ve boş gönül olmaktır.

Bu irfan ve ahlâk edebiyatçıları (Mahmut Erol örneğinde de görüldüğü gibi) bir yandan Şeriatçılığı tahkir edip aşağılarken diğer taraftan Türkiye Cumhuriyeti üzerinden devletçilik yapabildiler, yapıyorlar. 

(Mahmut Erol denizden bir damla.. Günümüzün tasavvuftan nasipsiz tasavvuf goygoycu ve şovmenlerinin büyük ekseriyeti bu durumda.. Aralarında düzgün bir Şeriatçı ara ki bulasın.. Günümüzde “Şeriatçı, İslam devletinden yana” tasavvufçu, handiyse kibrit-i ahmer gibi zor bulunur bir nesne haline geldi.)

*

Bu tasavvuf istismarcıları, “Şeriat’i küçümseyen irfancı sahtekârlık” ile (“İslam devleti” ideali hesabına değil, laik Türkiye Cumhuriyeti Devleti hesabına yaptıkları) devletçilik güzellemesinin birbiriyle çelişmekte olduğunun bile farkında değiller..

Çünkü devlet, ahlâk değil kanun (şeriat, hukuk) demektir.

(Laik "yasalar bütünü" de bir şeriattir, fakat İslam açısından batıl olan, zulüm anlamına gelen bir şeriat.)

Kanun nosyonu, devleti zorunlu kılar.. Çünkü kanunu kim uygulama konumundaysa o, “devlet”i temsil ediyor demektir.

Aynı şekilde devlet kurumu, kanun adı verilen dayatmaları (cebri, zorlamayı) beraberinde getirir.. 

Devlet, ahlâk vaz' eden ve vaaz eden bir kurum değildir..

Weber'in ifadesiyle devlet, "şiddet kullanımını tekeline alan" ve kendi şiddetini meşru (şeriate/hukuka uygun), kendisi dışındakilerin şiddetini ise gayrimeşru ilan eden bir örgütlenmeye karşılık gelir.

Hiçbir devlet insanları “Vatandaş, bu sana hiç yakışmadı, yaptığın şey ahlâka aykırı, çok üzüldük, lütfen yapma, ayıp oluyor” türünden ahlâkî öğüt ve nasihatlerle yönetmez.

Niye polislerin elinde cop, cebinde mermi dolu tabanca var?

Evet, irfan ve ahlâk adına Şeriatçılık (İslam Şeriati’ne bağlılık) eleştirisi yapan angutlarda bir parça zekâ olsa, bu bakış açısının devletçilik yapmaya da engel olduğunu anlayabilirlerdi.

Ne var ki, irfan ve ahlâk edebiyatı yapan dillerinin doluluğuna karşın nasıl kalpleri bomboşsa, irfandan nasipsizse, kafaları da bomboş..  

*

İslam uleması, “Sultanlığa/saltanata/sultaya (devlet başkanlığına) dair hükümler” (el-ahkâmu’s-sultaniyye) anlamına gelen başlıklar taşıyan kitaplar yazmışlar, fakat “el-ahkâmu’d-devletiyye” tabirini kullanmamışlardır.

Meseleyi sultan ve saltanat (hükümranlık, başkanlık) kavramları etrafında ele almak, kendisine her halükârda bağlı kalınması gereken soyut bir “devlet” kavramının ortaya çıkmasına engel oluyor, bunun yerine “Şeriat’e bağlılık” nosyonunun gündeme gelmesini sağlıyor.

“Laik de olsa, hak din ile öküze tapma gibi dinler arasında tarafsız da olsa, rejimi küfür ve küfürbazlık da olsa, dinsizlik de olsa, tağutîlik de olsa, sapıklık ve sapkınlık da olsa, şeytanlık da olsa, devletine mutlaka bağlı kalmalısın” diyerek insanları aldatacak bir söylemin zemininin oluşturulmasına izin verilmiyor.

"Tanrılaştırılmış devlet"e sapıkça bağlılık yerine, devletin Şeriat’e (Allahu Teala’nın hükümlerine) bağlılığı isteniyor.

Devletin şiddeti, sırf devlet yaptığı için tanım gereği meşru olmuyor (kendinden menkul meşruiyet, "Ben yaptım oldu" meşruiyeti) , tam aksine, devleti de meşruiyet (Şeriat'e uygunluk) ve adalet (Allahu Teala'nın koyduğu adalet ölçüsü) açısından sorgulamak mümkün hale geliyor. 

İşte bu, insanların (kendilerini devlet ya da devletin temsilcisi ilan eden) imtiyazlı insanlara kul olmaktan kurtulması, Yüce Yaratıcı karşısında eşit kullar (vatandaşlar) haline gelmesi demektir.

*

Meşru şiddetin Şeriat'e uygunluk şartına bağlandığı yerde yöneticiler yönetenlere tanrılık taslamış olmazlar, fakat laik (siyasal dinsiz) sistem, özü itibariyle devletin tanrılaştırılması demektir. Cemal Bali Akal'ın konuyla ilgili kitabının adı meseleyi çok güzel özetliyor: Sivil Toplumun Tanrısı.

Ne var ki, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti, bu adı konulmamış tanrılık imtiyazını kısmen "daha üst bir tanrı"ya bırakmış durumda: AİHM sopasını elinde tutan Avrupa Birliği.

İşte bu, Allahu Teala'ya kulluğu (Şeriatçılığı) gurur ve kibrine yediremeyen bir zihniyetin ibretlik yazgısıdır.

Sen tut, seni aziz edecek olan Şeriatçılığa (İslamcılığa) savaş aç, sonra da git elin taharetsiz gâvuruna tâbi ol..

Allahu Teala’nın hükümlerini beğenmez, fakat Avrupa tarafından yargılanmayı, elin gâvurunun kendisini yargılamasını (Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni yargılamasını) kabul eder.

Allahu Teala karşısında diklenir, Şeriat’i tanımaz, elin gâvurunun karşısında ise boynu büküktür.

Derin densizliğin (irfan palyaçoları ve ahlâk simsarı soytarılar eliyle) İslamcılıkla (Şeriatçılıkla) mücadele ettiği bir belde, izzeti bırakıp karşılığında dünyada zilleti, ahirette azabı satın almış demektir.

*

Durum buyken, bu ahlâksız ahlâkçılar ve irfansız irfancılar, Türkiye’de, “Devlet başka, rejim başka” şeytanî aldatmacası ile kafaları karıştırabildiler.

Mesela ajan Mehmed Şevket Eygi’nin dilinden düşürmediği vird-i zebanından biri buydu.

Rejim kötü olabilirdi, ama devlet, her halükârda savunulmalı, ona her daim sadakatle bağlı kalınmalı idi..

Bu akıl yürütüşe bakılırsa, sanki, devlet, Tanrı gibi birşeydi. Tanrı gibi sevilip sayılmalı, ona Tanrı’ymış gibi bağlı kalınmalı idi. Rejim kötü olabilirdi, fakat rejimden farklı olan devlet “la yüs’el”di, sorgulanamazdı, hikmetinden sual olunmazdı.

İşte bu noktada İslamcılık, oyunbozanlık yapıyordu.

Bir devlet küfür ahkâmı ile idare ediliyor idiyse, (hak ve hakikate savaş açmış olması anlamında) dâru’l-harpti.

İsterse halkı müslüman olsun ve yöneticileri müslümanlık iddiasında bulunsundu..

(Bir beldenin dâru’l-harp olması, orada yaşayan müslümanın birilerine savaş açmış olması anlamına gelmiyor. Böylesi ülkelere dâru’l-harp denilmesinin nedeni, oralarda “gerçek” İslam’a ve “devleti Allahu Teala’ya ortak koşmayan” müslümanlara karşı açık ya da örtülü bir savaş yürütülüyor olmasıdır.)

*

Evet, devleti kutsallaştıran ve tanrılaştıran sapık anlayış, rejimi küfür bile olsa ona sadakati gerekli görüyor.

Fakat, dâru’l-harp niteliği taşıyan böyle bir devletin, vatandaşlarına karşı, “inancı ne olursa olsun vatandaşına karşı dürüstlük, adalet, eşitlik ve hakkaniyet sergileme” diye bir derdi yok.

Müslümana, İslamcı olması, yani İslam’ın hükümlerini devlete hâkim kılmaya eliyle ve diliyle çalışması durumunda aman (eman, güven) vermeyebiliyor, onu, örtülü ve gizli yöntemlerle yaşama hakkından mahrum etmeye bile yeltenebiliyor.

En temel vatandaşlık haklarından mahrum etmeye gelince, bunu hiç saklama gereği bile duymayabiliyor.

Müslümanı, müslüman kimliğini korumaya çalışması durumunda normal “vatandaşlık” haklarından mahrum edebiliyor.

Müslüman kimliğinizi ve şahsiyetinizi, ideolojik bağımsızlığınızı (hak ve hürriyetiniz) koruyarak (yani rejimin ilke ve inkılaplarına bağlılık sözü vermeden, bağlılık yemini etmeden) yönetici olmanızı imkânsız hale getirebiliyor.

Yönetici olabilmeniz için, önce devletin resmî (İslam açısından küfür) ideolojisine, sahte tanrımsıların (tanrılaştırılmışların) ilke ve inkılaplarına bağlılık ve sadakat yemini etmenizi, müslümanlığınızın gereğini ayaklar altında çiğnetmenizi, şahsiyetinizi “satmanızı” isteyebiliyor.

*

Ya da, haddinizi bilecek, sadece yönetilen olarak kalmayı kabulleneceksiniz.

Yaşamanıza, hayatta kalmanıza, devlete hizmet etmenize izin veriliyor ya, daha ne istiyorsunuz!.. Mantık bu..

Bu arada devletinize vergi verebilir, böylece kazancınızın kutsallaşmasını sağlayabilir, kutsal devlet için “terörist”lerle savaşabilir, hatta (cihat etmeden) çok önemsediğiniz “şehitlik” unvanına da erişebilirsiniz.

Müslümanca siyaset yapamaz, savaşamaz, cihat edemezsiniz, ama müslümanca ölmeniz, şehid olmanız, müslümanca toprağa verilmeniz serbesttir..

Müslüman’ca (İslamcı, Şeriatçı) yönetici olamazsınız, fakat “müslüman yönetilen” olmanız takdire şayan bir durumdur.

*

İşte bunun için, günümüz Türkiye’sinde malum derin odak, müslüman halkın İslamcı olmaması hedefi doğrultusunda elinden geleni yapıyor.

Onların “İslamcılık karşıtı devletçi” olmalarını sağlamak için, bütün imkânlarını ve yandaşlarını seferber ediyor.

En çok işe yarayan yandaşları, bir taraftan ahlâkî öğütler veren, irfandan tasavvuftan bahseden, diğer yandan devletçilik yapan “kullanışlılar” oluşturuyor.

Onların ahlâkî ve dinî öğütler vermeleri, İslamcılığa savaş açmalarının mazur gösterilmesi için bir kalkan olarak kullanılıyor.

Ahlâkî ve dinî öğütler vermeseler, rahatça İslamcılık karşıtlığı yapmaları mümkün olmayacak. Kimse onları ciddiye almayacak..

Bu yüzden, dini, dinî öğütler vermek suretiyle istismar ediyorlar.

Laik (siyasal dinsiz) nitelikteki derin amaçları için dini kullanıyorlar.


“İSLAMCILIĞA KARŞI DEVLETÇİLİK” PUTPERESTLİĞİNİ “İSLAMCILIK İDEOLOJİSİNE KARŞI DİN OLARAK İSLAM” ETİKETİYLE PAZARLAMA DECCALLIĞI

 








Batılı-Batıcı illüzyonistlerin şapkalarından çıkardıkları “Islamism versus Islam” (İslam’a karşı İslamcılık) tavşanıyla hipnotize olup morfinlenen "dindar"lar, “İslamcılığa karşı devletçilik” boyasıyla boyanmaktalar.

Damarlarına “İslamcılığa karşı devletçilik” uyuşturucusu şırınga ediliyor ve putperestlik bağımlısı haline geliyorlar.

Türkiye'deki hikâye büyük ölçüde bu..

İslam’ın İslamcılık ile karşı karşıya gelmesi mümkün değildir, bu, sanatçılık ile sanatın, hukuk ile hukukçuluğun, iş ile işçiliğin birbirine karşı olması türünden bir imkânsız durumdur.

Birilerine (Türkiye'den örnek vermek gerekirse) sırf Batıcı (taklitçi maymun zihniyetli) ve Türkçü (kendi soyuna tapan ırkçı) olmadıkları, İslam'ı savundukları için önce İslamcı adını veriyorsun, evet sırf İslam'ı terk etmedikleri için birilerine İslamcı diyorsun, sonra da utanmadan "İslamcılık modern bir ideolojidir, müslümanlık değildir" diye yaygara koparıyorsun.

Böyle şerefsiz bir kültürel dolandırıcılık, böyle alçakça bir mantıksızlık olabilir mi?

Türkiye'de bu oldu.

Fakat, (özünde has halis som mantıksızlık olan) İslam düşmanlığının, böylesi bir mantıksızlıktan medet ummaktan başka çaresi yoktu.

İslam düşmanlığının kendisi mantıksızlık ve sahtekârlıktan ibaret olduğu için söylemleri de mantıksızlıklar üzerine kuruluydu.

En büyük alçaklık ise şu: (Batı'nın kültür emperyalizminin bir ürünü olan) İslamcılığın "din olan İslam'dan farklı" bir ideoloji anlamına geldiği yalanını "dindar"lara yedirmek için bu masalı "içeriden" birilerine söylettiler.

*

Batılılar, İslam ile mücadelelerini İslamcılık kavramı üzerinden maskeliyor, “Bizim İslam’la bir derdimiz yok, düşmanımız İslamcılık” diyerek İslam dünyasındaki münafıkları, işbirlikçileri ve dünyaperest cahilleri peşlerine takıyorlar.

Müslüman toplumlardaki “Batıcı taklitçi ve ideoloji ithalatçısı” zümre ile "derin" (CIA'in filan Türkiye'deki yerli milli şubesi) bayi ve acentalar, her konuda olduğu gibi bu noktada da Batılı efendilerinin izini takip ettiler.

Batılı efendilerinin söylemlerini aynen tercüme edip, yerli milli bir iki rötuş yaparak papağan gibi tekrarladılar.

Medyadaki, üniversitelerdeki, edebiyat camiasındaki, "dindar" gruplardaki adamlarına bu saçmalıkları söylettiler..

Onlara göre, İslamcılık devlet ve millet için “tehlike” idi, çünkü İslamcılık, bu küresel küfür cephesinin yerli milli işbirlikçilerinin imtiyaz düzeni için tehdit durumundaydı.

İslam’ın ibadet ve ahlâk esaslarının yanı sıra siyasal, ekonomik, hukukî ve toplumsal hükümlerini gündeme getiren İslamcılık bir ideolojiydi, din olan İslam değildi.

Dolayısıyla, İslamcılık adı verilen görüşler, "din ve vicdan hürriyeti"nin kapsamına girmiyordu.

İdeoloji hürriyeti ise bir yere kadardı.

*

İslam'ın "din" olan kısmı sadece laik (siyasal dinsiz) devlet için (mücahit olmadan, cihat etmeden) savaşarak "şehit" olmak, (sabır, kanaatkârlık, affedicilik, büyüklere saygı vs. türünden) ahlâkî öğütler, dinî bayramlarda yardımlaşma, mutasavvıf şairlerin bu minvaldeki şiirleri ve bazı ibadetlerdi.

İslam'ın devlet yönetimine ilişkin hükümleri din değildi. 

Her ne kadar onlar Kur'an'da da yer alıyorduysa da din sayılmazlardı, ideolojiydiler.

Laik (siyasal dinsiz) din mühendisliği (çakma şâri'lik, sahte tanrılık) böyle buyuruyordu.

Din olan kısım, Marksist açıdan bakıldığında "kitlelerin afyonu" olan, yöneticilerin yönetilenleri uyutmak ve uyuşturmak için istismar edip kullanabilecekleri ahlâkî öğütlerdi: Sabırlı olun, şikâyet etmeyin, sızlanmayın, büyüklerinize ve bu arada devlet büyüklerine saygı gösterin, yardımlaşın, kanaatkâr olun.. 

Olun da olun!.. 

*

Evet İslamcılık (İslam) Batılıların ve Batıcıların çağdaş “putperestçe imtiyazlılık düzenleri” için tehlikeydi, çünkü devlet kurumunu ve (kitleleri aldatmak için kullanılan, bazı geri kalmış ülkelere bir türlü gelmeyen, ha geldi ha geliyor denilen) demokrasi (ya da millet hakimiyeti) masalını, ideolojik düzeyde nerede olması gerekiyorsa oraya koyuyordu.

Devlet kavramının ardına saklanılarak putperestliğe ve imtiyaz düzenine kul köle olunmasına İslamcılık sessiz kalmıyordu.

İnsanları devlete, devletin unsurları olan “ülke”ye (toprağa, mala) ve “millet”e (halka, insan yığınına) kulluğa değil, onları yaratan Allahu Teala’ya kulluğa, O’na itaate çağırıyordu.

Devlet-çi zihniyetin putperestliğine göre ise, millet, bir toprak parçasının (ülke) mülkiyetini ele geçirince onun üzerinde bir “rejim” icat ediyor, böylece “devletin üçüncü unsuru”na da sahip olarak “devlet” haline gelmiş oluyordu.

Ve aynı devletçi putperestlik, Allahu Teala’nın yarattığı ülke üzerinde Allahu Teala’nın yarattığı havayı teneffüs edip, yarattığı suyunu içip, yarattığı rızkını yiyip yaşayan milletin icat ettiği bu rejimin temel ilkesi olan “devletin kutsallığı” inancının benimsenmesini istiyordu.

İşte İslamcılık, kendi amelini, kendi eserini, kendi elinin ürünü yapıyı, kendi yonttuğu putu Allahu Teala'nın yerine oturtan böylesi sapkınlıklar için tehlikeydi.

*

İslamcılık, ne devletin, ne milletin, ne de onların rejim türünden icatlarının kutsallığını kabul ediyordu.

Bu yüzden, devletçi putperestliğe göre, İslamcılıkla mücadele edilmesi gerekiyordu.

Fakat İslamcılığa cepheden mertçe saldırılması yerine psikolojik savaş yürütülmesi, yani dindar kitle içindeki beşinci kol ile içeriden darbe vurulması, daha masrafsız ve daha etkili bir çare gibi görünüyordu.

Özel harbin, psikolojik savaşın daha güvenli ve daha verimli olduğu kesindi.

Ve 'derin' devletin, dindar bilinen kesimde bunu ustalıkla ve maharetle yapabilecek (şair, yazar, düşünür, sanat adamı vs. diye gösterilip şişirilen) cicili bicili balonları, ağzı laf yapan yetenekli, donanımlı ve tecrübeli dolandırıcıları mevcuttu.

*

Devam edeceğiz inşaallah..


DİNDARLAR, ATEİSTLER, DEİSTLER, VE SAF YUSUFLAR

 



Tam da "En aklı başında bilinen adamların, hocaefendi diye önlerinde el bağlanan sarıklı mollaların, prof. vs. türünden unvan taşıyan kerli ferli zevatın, dünyaya akıl dağıtan yazar çizer taifesinin ve de cübbeli fırıldakların vird-i zebanı olan şu saçmalığı bir ara konu edinmek lâzım" diye düşünürken, Yusuf Kaplan'ın da aynı masalı yeniden servis etmiş olduğunu gördüm.

Yeni Şafak'taki (1 Ekim 2023 tarihli) son yazısında şöyle diyor:

"Deist ve ateist olanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, mütedeyyin olduğunu iddia eden insanlar. Meselenin temel sebebi hem teslimiyet’te hem de temsiliyet’te sorun yaşanıyor olmasıdır. Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor. Bu konu sosyal bilimcilerin özellikle araştırmaları gereken taze araştırma alanlarından biri şu ân."

Deist ve ateistlerin avukatlığı sana mı kaldı Yusuf abey?

*

Deist ve ateist olanlar suçludurlar.. Çünkü akıllarını kullanmıyorlar, Şeytan'a ve nefislerine uyuyorlar.

"Bizler"in suçlanmamıza gelince.. “Bizler” (artık kimlersek) kendi itikadımızdan ve amellerimizden sorumluyuz, başkalarının itikadından ve amellerinden sorumlu değiliz.

Bir sorumluluğumuz varsa o, emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münkerden, tebliğden ibarettir.

Mütedeyyin (dindar, dinine bağlı) olduğunu iddia etmeye gelince.. Deist ve ateist deistliğini ve ateistliğini saklamadığı gibi müslüman da müslümanlığını saklamamalıdır. 

Dindarlık gösterişçiliği ise ayrı konu.

*

"Meselenin temel sebebi hem teslimiyet’te hem de temsiliyet’te sorun yaşanıyor olmasıdır" şeklindeki cümleye gelince..

Teslimiyette sorun yaşanması mütedeyyinliğin (dine bağlılığın) bulunmaması anlamına gelir.

Temsiliyet ise kimsenin tekelinde değildir.

Kullar olarak Allahu Teala karşısında hepimiz aynı konumdayız, aramızda "rasul, nebi (elçi)" yok.

Dolayısıyla kimsenin kimseyi temsilci olarak görmesi gerekmiyor.

*

Böylesi özür dilemeci, aşağılık kompleksiyle malul söylemlere lüzum yok.

Atatürkçüler, laikler, İslam düşmanları "Şeriatçı olanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, Atatürkçü ve laik olduğunu iddia eden insanlar" diyorlar mı?

Demiyorlar..

Demedikleri gibi, (içlerinden bazıları) ellerinden gelse Şeriatçı müslümanları bir kaşık suda boğacaklar.. Köpek gibi zehirleyip itlaf edecekler.  

Daha geçen gün 16 ve 19 yaşında iki genç, Atatürk büstüne zarar verdiler diye tutuklandılar.

Kimse çıkıp da "Atatürk heykellerinden gıcık kapanları suçlamak çok yanlış. İlle de suçlanacak birileri varsa, onlar bizleriz, Atatürkçü ve laik olduğunu iddia eden insanlar" demedi.

Demiyor.. 

Şunu hiç demiyorlar: "Tuttuk Atatürk'ü putlaştırdık.. Atatürk'ün kendisi bir yana, heykelini ve fotoğrafını bile put yaptık.. Halbuki bu insanlar, Atatürk'ün şahsı söz konusu olmaksızın heykel putçuluğuna karşılar.. Bunlar Hz. Muhammed'in (s.a.s.) heykelini görseler onu da yıkarlar, bu, Hz. Muhammed'e saygısızlık etmek istemeleri anlamına gelmiyor.. Saygının tek yolu milletin parasını yüzbinlerce heykele, fotoğrafa harcamak mıdır?" 

*

Gelelim Kaplan'ın şu sözüne:

"Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor."

Kaplan merak etmesin, seküler insanların dindar insanlarla ilgili hayalleri yok, dolayısıyla hayal kırıklıkları da yok.

Masa (makam, mevki), kasa (para) ve nisa (kadınlar) konusunda dini kötü temsil etmeye gelince..

Bu konularda "dini temsil etme" diye birşey olmaz.

Olan şudur: Dindarlığınız bunlarla sınanır.. Dünya hayatı sınama üzerine kurulu..

Makam mevkinin bizzat kendisi zemmolunacak birşey değil, fakat makam ve mevki için dininizden taviz veriyorsanız, işte bu kötü..

Bu da, sekülerleri hayal kırıklığına uğratan birşey değil, memnun eden birşey..

Evet, dindarlık, makam ve mevkiyi terk etmeyi gerektirmiyor, makam ve mevki için dinden taviz vermemeyi gerektiriyor.

Ancak, bugünün bazı “dindar”ları, makam ve mevki için dinlerinden taviz vermekten hiç kaçınmadıkları gibi, taviz vermek istemeyenlerle uğraşıyorlar. 

Bunları yaşayarak gördük, müşahede ettik.

*

Kasa (para) meselesine gelince..

Bunun iki boyutu var..

Birincisi, para kazandığınız işin helal (meşru) olması.. Mesele sadece emek ve alın teri meselesi değil.. 

Mesela, işi gücü İslamî oluşumları "engellemek, engelleyemiyorsa çığırından çıkarmak, saptırmak, azdırmak için plan yapmak, tuzak kurmak" olan bir istihbaratçıyı düşünelim.. Bu kişi çok çalışıyor, aldığı maaşı hak ediyor olabilir, fakat kazancı külliyen haramdır. Para imtihanını kaybetmiştir.

İkinci boyut ise, helal (meşru) bir işte çalışan kişinin aldığı parayı hak ediyor olması.. Çalıştıran ve çalışan arasındaki sözleşmenin gereğini iki tarafın da yerine getirmesi gerekir.

*

Gelelim nisa (kadınlar) meselesine..

Nisa meselesinde dindarların dini kötü temsil etmesinden kasıt nedir?

Herhalde bundan kastedilen, zina..

Sekülerlerin bu noktada da hayal kırıklığı yaşıyor olduklarını zannetmiyorum.. Tam aksine bu, onların dert etmeyecekleri (hatta içlerinden birçoğunun hoşuna gidecek) bir konu.

Bu sekülerler, müslümanın zina etmesinden değil, mesela meşru bir ikinci, üçüncü evlilik yapmasından rahatsız olurlar, oluyorlar.

Kendisini dindar zanneden birçok angut da aynı durumda, birisinin zina yaptığı söylendiğinde umursamaz, fakat ikinci evlilik haberi duyduğunda ayıplar. (Ki, böylesinin ayıplanmayacağı ayetle bildirildiği için bu, haramdır. Helal olduğunun kabul edilmesi ise küfürdür.)

*

Kaplan'ın sözlerine tekrar dönelim:

"Dindar insanların masa, kasa ve nisa konusunda seküler insanları hayal kırıklığına uğratacak kadar dini kötü temsil etmeleri, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına yol açıyor."

Saçma bir mantık, saçma bir sebep-sonuç ilişkisi..

İmdi, "dindar" insanlar masa, kasa ve nisa konusunda dini kötü temsil ediyorlarsa, bu, toplumun dinden soğumasına, ülkede deizmin ve ateizmin yaygınlaşmasına neden yol açsın?

Çünkü, din, bu "dindar" insanların, "dini kötü temsil ettikleri" (dini yaşamadıkları) için ahirette ceza göreceklerini söylüyor.

Mantıklı bir insan şöyle düşünür: Demek ki bu dindar bildiğimiz insanlar gerçekte dindar değil.. Ya dine inanmadığı halde inanıyor görünüyor, ya da inancının gereğini yapmıyor. 

Din eğer insanlara sadece "Bir insan dindar oldu mu dininin bütün gereklerini mutlaka yerine getirir, onun için bir imtihan yoktur, ahirette hesaba çekilme diye birşey de bulunmamaktadır" mesajını veriyor olsaydı, böylesi "dindar olmayan dindar"lardan dolayı birilerinin ateist değilse de belki deist olmaları için bir mazeret ortaya çıkıyor olabilirdi. 

*

Fakat din tam aksini söylüyor: İnsanlar dindarım demekle bırakılmazlar, dünya hayatı bir imtihandır, herkes dünyada yaptığının karşılığını ahirette eksiksiz olarak alacaktır.

Bu durumda o ateist ve deistlerin, ateizm ve deizmi bırakmaları, ahiret inancına sarılmaları gerekir.

Deizm ve ateizm açısından bakıldığında, o "dindar olmayan dindar"ların hareket tarzına söylenecek birşey yok.. Çünkü ahiret yok.. Hesap yok.. Ceza yok.. Ne diye bu dünyada keyiflerine bakmayıp kendilerine sınırlar koysunlar ki?!..

*

Evet, Kaplan gibilerin sözlerinden, bazı insanların ateist ve deist olmadıkları halde "dindar"lara bakarak ateist ve deist oldukları sonucu çıkıyor.

Yani başta onlar da (dindar değilseler bile) dinliler.. 

Peki “dinli”ler de, neden dinlerini dindarca yaşamayı düşünmüyorlar da, "dindar" bilinen kişilerin hatalarına bakarak dinsiz oluyorlar?

Demek ki baştan da pek “dinli” sayılmazlarmış.

Ayrıca, dünyadaki bütün dindarlar da masa, kasa, nisa imtihanını kaybediyor değiller herhalde..

Mesela Afganistan'daki müslümanlar da aynı imtihanı yaşadılar.. Onlara da küresel küfür güçleri "Bizimle işbirliği yaparsanız Afganistan hükümetinde size de yer vereceğiz, sizin adamlarınız da bürokrat, bakan vs. olacak.. Dolu gibi yağan bombaların, mermilerin, kurşunların yerini yağmur gibi yağan dolarlar alacak.. Ölmeyeceksiniz, yaşayacaksınız, modern hayatın tadını çıkaracaksınız" dediler..

Fakat onlar kabul etmediler.

Bizim bu pek nazlı ve kırılgan ateist ve deistlerimiz demek ki Türkiye'de de Afganistan'daki gibi müslümanlar arıyorlar.

Arıyorlar mı?

Tı!..

Bu durumda ateist ve deistlere "Atma Recep, din kardeşi bile değiliz" demek gerekiyor.

Tamam bu ülkenin dindar bilinenleri (yüzde doksan küsur nisbetinde) üçkâğıtçı da, deist ve ateistlerinin onlardan kalır yanı var mı?

Yok!..

Hatta onlar çok daha üçkâğıtçılar..

Kaplan gibiler sekülerlere, deist ve ateistlere şirin görünmek için böyle konuşmuyorlarsa insan saflığının uçurum kenarındaki son sınırında tehlikeli akrobatik cambazlıklar yapıyorlar demektir.

*

Kaplan'ın son cümlesine gelelim:

"Bu konu sosyal bilimcilerin özellikle araştırmaları gereken taze araştırma alanlarından biri şu ân."

Evet, mesele sosyal bilimler açısından araştırma konusu yapılabilir.

Fakat işin bir de İslamî ilimler boyutu var..

İmdi, sosyal bilimler açısından meseleye baktığımızda şunu söylemek gerekir: İnsanların (başlangıçta deist ve ateist değilken) deist ve ateist olmaları salt onlarla aynı toplumda yaşayan "dindar" insanların hal ve hareketleriyle izah edilemez.

Neden aynı durumdaki bazı insanlar deist ve ateist olmamaktadır da diğerleri olmaktadır?

Sonra deizm ve ateizm esas itibariyle metafiziğin konusudur, sosyolojinin değil.. Dolayısıyla Allahu Teala'nın varlığı meselesi toplum fertlerinin davranış tarzları üzerinden tartışılamaz.

Genel olarak kâinata ve kâinattaki işleyişe, göklerdeki düzene, dünya üzerindeki sayısız canlılara (bitkilere, kuşlara, kara ve deniz hayvanlarına) bakmayıp salt kendi toplumundaki birkaç insanın yaşamına bakarak "Tanrı yoktur" ya da "Sadece Tanrı vardır, peygamberler ve ahiret yoktur" diyen bir angut öküzün ateistlik ya da deistliğini dert etmemek gerekir. Böylesi, imanı hak etmeyen bir öküzdür, onun için üzülmeye değmez. 

Böyle bir (sonradan deist ya da ateist olan) "dinli"de mantık ve samimiyet olsa, dindar görünüp de dindarlığın tam tersi yönde hareket edenler için bir ahiret hesabının bulunuyor olmasından memnuniyet duyar, "Tanrı yoktur, varsa bile kullara karışmıyor, istediğiniz her haltı gönlünüzce yiyebilirsiniz, buna dindarlar da dahil" diyen ateistlik ve deistliğe meyletmez, o dindarlardan daha sıkı dindar olurdu.

Çünkü, sahtekâr dindara bakıp ateist ya da deist olmak, söz konusu dindarın "dine aykırı" davranışını onaylamak anlamına gelir.

Çünkü ateizm ve deizme göre, din diye birşey yoktur, dolayısıyla dindar insan din vasıtasıyla aldatılan insandır, ve dine aykırı hareket etmesi, uydurma prangalardan kurtulması anlamına gelmektedir.

*

Ateizm ve deizm sadece dinsizlik değildir, aynı zamanda ahlâksızlıktır.

Çünkü ahlâk, dinden bağımsız olarak temellendirilemez.

Din yoksa, günah diye birşey de yok demektir. Bu durumda günah ve ahlâksızlık diye bilinen herşey “insan uydurması” hurafeler haline gelir.

Bu yolun sonunda varılacak nokta, Sofistlerin savunduğu “adaletin ve ahlâkî erdemin, güçlülerden kendilerini korumak isteyen zayıfların icat edip uydurdukları birer safsata olduğu” inancı olabilir.

Bir adım sonrası ise, yaşama hakkının sadece güçlülere ait olduğunu savunan Sosyal Darwinizm’dir.

Dolayısıyla, bir ateist ve deistten (teorik olarak), akla gelebilecek her tür kötülük beklenir. 

Çünkü ahlâkın gerçek tek temeli ilahî adalete olan inançtır.. Kişinin yaptığının yanına asla kâr kalmayacağı inancıdır.. Mehmed Akif'in dediği gibi, 

Ne irfandır veren ahlâka yükseklik, ne vicdandır; 

Fazîlet hissi insanlarda Allah korkusundandır.

Yüreklerden çekilmiş faz edilsin havfı Yezdan'ın,

Ne irfânın kalır te'sîri kat'iyyen, ne vicdânın.

Evet, Allah korkusunun (havfının) bulunmadığı (ya da zayıf olduğu) yerde irfan, ahlâk edebiyatı, vicdan vs. hepsi hava cıvadır.

Kısacası, deist ve ateiste göre, dinini yaşayan “dindar”, boş hurafelerle kendisini aldatan bir ahmaktır, takdir edilip de örnek alınacak, böylece onun hatırına ateizm ve deizmden vazgeçilecek biri değildir..

Dindar görünüp dinsizce hareket eden adam ise zekâ küpüdür, ateistlik ve deistliğin ruhunu yakalamıştır.

*

İmdi, meseleyi salt "masa, kasa, nisa" meselesi olarak görmek, olayı basite almaktır.

Bunlar işin "amel" boyutu, daha önemli olan ise itikat..

Bu dindar dediğimiz insanların büyük bir bölümünün Şeriatçılıktan vazgeçtiklerini, laiklik savunucusu hale geldiklerini, Atatürk dindarlığı, diyaneti vs. istediklerini görüyoruz.

Gördük.

Hayır, “masa, kasa ve nisa” avcısı bu şahıslardan Türkiye'ye Şeriat getirmek için çalışmalarını ya da yüksek sesle Şeriatçılık yapmalarını, Şeriat'i savunmalarını bekliyor değiliz.

"Şeriat şart değildir, laiklik de olabilir" dememeleri gerekiyordu.

Fakat dediler.

Bu konuda örnek aldıkları kişi ise Erdoğan’dı.. Mısır ve Tunus'a gidip "Şeriat yerine laiklik" tavsiye etmişti.

Hayır, ondan Türkiye'ye Şeriat getirmesi gibi bir talebimiz ve beklentimiz yok, hiçbir zaman da olmadı, fakat (en azından kâğıt üstünde Şeriatçı olan) Mısır ve Tunus'tan Şeriat'e sırt çevirmelerini istememeliydi.

Şu meşhur sözü bu olaya uyarlayalım: Şeriatçılık değirmeni sele gitmiş Yusuf Kaplanlar masa şakşağının derdinde..

*

Evet, bu meseleleler sosyal bilimler açısından ele alınabilir.. 

Fakat, aklı, fikri, kapasitesi, hafızası, mantığı sınırlı olan insanın bilgisi her zaman eksik olmaya mahkumdur, kesin bilgi (hüccetullahi'l-baliğa) ancak Allah Azze ve Celle katındandır.

Ateisti, deisti, şusu busu ahirette "Ben dindarlara baktım dinsiz oldum, mazeretim var, asabiyim ben" diyemeyecektir.

Dindarlar iyi örnek olacakmış da bu beyzadeler doğru yola gelecekmiş.. Sen onu külahıma anlat..

Hz. Nuh a. s. gibi bir peygamber yüzlerce sene insanlara "örnek" oldu da ne oldu?

"Çok doğru" bir peygamber olan Hz. Musa a. s.'dan daha örnek dindarı nerden bulacaksın?.. Ona bile Mısırlılar dönüp bakmadılar.. 

İsrailoğulları bile o kadar mucizeyi, hatta denizin önlerinde yarıldığını gördükleri halde Allahu Teala'yı bırakıp içine rüzgâr girince böğürme sesi çıkaran bir buzağı heykeline tapabildiler.

Bu zamanın dindarının gözünde de Allahu Teala'nın Şeriati'nin, bakırdan bir Atatürk heykeli kadar saygınlığı yok.

Mesela TBMM'de Şeriat kelimesini ağzına bile alamazsın, fakat Hasan Kaçan'ın filminde (Sürgün İnek) olduğu gibi kazara bir inek (gerçek inek) bir Atatürk büstüne zarar verse yandı gülüm keten helva (Filmde, olmuş bir olay anlatılıyor)..

*

İnsanların durumu bu.. 

Evet, Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Şiddetle arzulasan da insanların çoğu iman edici değillerdir." (Yusuf, 12/103)

".. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Fakat azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler...." (Araf, 7/146)

Bu deist ve ateist olan çıtkırıldımlar, kendileri gibi deist ve ateistlerin canavarlıklarını görüp durdukları halde niye deizmden ve ateizmden vazgeçmiyorlar peki?

*

Evet, Yusaf Kaplan'ın dile getirdiği görüş yeni değil.. Senelerdir duyuyoruz..

Kimisi şeyh, kimisi ilahiyat prof.u, kimisi meşhur yazar, kimisi sarık şalvar yerinde ekran soytarısı, yıllardır aynı hikâyeyi anlatıyorlar.

Müslümanlar (dindarlar) iyi örnek olursaymış bütün dünya müslüman olurmuşmuş..

O kadar kolay olsaydı Lut a. s. yaşadığı toplumun yola gelmesini sağlardı.. Ondan iyi "örnek adam"ı nerden bulacaksın?!.. Ama karısı bile iman etmedi.

"Kasa, masa, nisa" meselelerinde Hz. İsa a. s.'dan daha iyisini bul da getir bakalım.. Böyleyken "dindar" yahudiler onu "devlet"e şikâyet ettiler, yargılandı..

Ve mahkeme, devletin adaleti, anlı şanlı Roma hukuku, Hz. İsa’yı suçlu buldu..

O günün "kutsal devlet"i, Hz. İsa'nın din istismarcısı olduğuna hükmetti.

Mahkeme, Hz. İsa'nın "yasalara göre" çarmıha gerilip öldürülmesi kararını verdi. Böylece toplum, bu "kamu düzeni için çok tehlikeli" şahıstan kurtarılmış oluyordu.

Ateisti, deisti, putçusu, Sezarcısı, “örnek insan” Hz. İsa'ya bakıp yola gelmediler, onu öldürmeye karar verdiler.

Bu işler böyledir.. Gerçeklerle edebiyat, hayal dünyası ile hayat dünyası farklı..

Sanki sen iyi örnek olsan bu ateist ve deist angutlar hemen tevbe edecek!.. 

Mesela şu LGBT taifesine nasıl iyi örnek olacaksınız, onları nasıl ikna edeceksiniz, bir anlatın bakalım.

*

İmdi, "İyi örnek olacağız, millet yola gelecek" edebiyatı yapanlar için iki şey söylenebilir: 

Birincisi, Kur'an'dan habersizler. 

İkincisi, yaşadıkları dünyadan habersizler..

Gerçeklikle bağlarını koparmışlar.. Gerçekçilik notları sıfır.

Fakat idealist de değiller, konformistler.. Ateizm ve deizmin yükselen trend olduğunu görünce onu “masum ve suçsuz” ilan etmek için derhal sıraya giriyorlar.

Bununla birlikte, böylesi söylemlerin “derin” mahfillerde pişirilip fast food olarak servis ediliyor olması ihtimali de gözardı edilemez.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."