AFOROZ TEKELİ






Prof. Yasin Aktay, Yeni Şafak gazetesi yazarlarından..

Bu gazetede yazıyor olması tesadüf değil, Akparti'de siyaset yapıyor.

Yapsın, fakat dinî konularda Akparti meşrebine uygun fetvalar vermeyi de unutmuyor.

Bugün (12 Temmuz 2023) yayınlanan yazısının başlığı şöyle: "Ehl-i Sünnet adına bir tuhaf tekfircilik".

Yazısına Cemalettin Efgani ve Fazlur Rahman güzellemesi yaparak başlamış.

Birilerini eleştiriyor fakat tenkit ettiği kişilerde gördüğü hataları, yaptığı eleştiriler sırasında kendisi çok daha fazla sergiliyor.

*

Mesela birileri için şöyle diyor:

… birçok İslam âlimini başı-sonu belli olmayan, aslıyla hiçbir alakası olmayan bir Ehl-i Sünnetçilik adına “sapık”, “mezhepsiz”, “doğru yolun sapık kolu”, “Ehl-i Sünnet-dışı” diye mahkûm eden, garip bir tekfirci dil.

Belki son zamanlarda aşina olduğumuz tekfirci jargonu kullanmıyor ama tekfircilerden daha da dışlayıcı, daha yargılayıcı ve mahkûm edici bir dildi bu. ...

Suçladığı kişiler, kendileri gibi düşünmeyenleri sapıklık, mezhepsizlik ve Ehl-i Sünnet dışı olmakla itham ediyorlarmış.

Tamam da, sen de, "başı sonu belli olmayan, aslıyla hiçbir alâkası olmayan bir Ehl-i Sünnetçilik adına" diyerek aynı şeyi yapıyorsun.

Aynı şekilde karşındakini Ehl-i Sünnet'ten olmamakla suçluyor, onu, aslıyla hiçbir alâkası olmayan sahte ve yalan bir Ehl-i Sünnetçiliğe nisbet ediyor, (senin tekelinde olan hakiki) Ehl-i Sünnet'in dışına atıyorsun.

“Belki aynı jargonu kullanmıyorsun ama onlarınkinden daha dışlayıcı, daha yargılayıcı ve mahkûm edici” bir dilin var.

Zehirli bir dil.

*

Yazar sözlerini şöyle sürdürüyor:

Ehl-i Sünnet’ten anladıkları tek şey ne Kur’an’dan ne Sünnet’ten temeli olmayan asırların köhne, bidat ve hurafeleriyle kutsanan, otoritesi kendilerinden menkul bir sözcüğe indirgenmiş. Hani Kur’an-ı Kerim diyor ya “kendi isimlendirdiğiniz isimlere tapınıyorsunuz”.

Çok kibar ya, "mezhepsiz" ya da "sapık" demiyor, adamların inancını "köhne, bidat ve hurafeleriyle kutsanan" ilan ediyor.

Ey zahid, sen adamları “mezhepsiz” bile değil, Kitapsız (Kur’an’sız) ilan ediyorsun.

Bu, “mezhep”sizlikle değil, “dinsiz”likle suçlamaktır. (Mesela merhum Zahidü’l-Kevserî “Mezhepsizlik dinsizliğe köprüdür” demiş de, “Mezhepsizlik, dinsizliktir” dememiş.)

Orada da durmuyor, müşrikleri (kâfirleri) anlatan bir ayetin mealini onlar için aktarıyorsun: "Kendi isimlendirdiğiniz (aslı olmayan) isimlere tapıyorsunuz". 

Böylece, zannına göre, "bir tuhaf tekfircilik" yapmamış oluyorsun.

*

Kibar Yasin'in iltifatları bitti mi?

Hayır!

Şöyle diyor:

“Ehl-i Sünnet ismine kutsallık atfediyorlar ama Rasul-i Ekrem’in ne sünnetiyle ne ahlakıyla ne velayeti ve düşmanlıklarıyla uzaktan yakından alakaları yok.”

Yani Sünnet'in ehli değiller..

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'le hiçbir alâkaları yok..

Yasin efendi muhataplarını bu şekilde aforoz ettikten ve onları paklayacak tek yer olan Cehennem'e doğru törenle yolcu ettikten sonra dönüp şöyle diyor:

"İşin daha trajikomik tarafı aforozlarıyla Ehl-i Sünnet’in dışına çıkardıkları büyük zatların hepsi de bütün İslam âleminde Ehl-i Sünnet’in en bariz, en canlı isimleri sayılmaları."

Hepsi mi?

Yazısında geçen isimlere bakılırsa bu büyük zatların önde gelenlerinin Cemalettin ile Fazlur Rahman olması gerekiyor.

Öyle olduğu, yazısının devamından da anlaşılıyor.

Çünkü, birilerini aforoz edip Ehl-i Sünnet'in (hatta İslam'ın) dışına attıktan sonra, Ankara Ekolü mensubu Fazlur Rahmancı dostlarından aferin almasını sağlayacak şu lafları sıralıyor:

Telefon eden şahsa “Fazlurrahman’ı eleştirmiş, hatta çok sıkı eleştirmiş olabilirim ama aynı zamanda onu sevdiğimi, çok da takdir ettiğimi ve düşüncelerini tartışmaya değer bulduğumu ve olması gerekenin de bu olduğunu” anlatmaya çalışıyorum.

*

Yasin kardeşimiz lafı bu minvalde uzattıktan sonra, aşırı uyanık ve kurnaz olduğunu düşünmemize yol açacak şekilde şunu diyor:

"Fazlurrahman’ın bana göre yanlış fikirleri olabilir, ki elbette var, kimin yok ki? Ama bu, onun bütün çabasında Allah için atan bir kalbi hissetmemi engellemiyor."

Böylece, Fazlur Rahman'ın yanlışlarını masum ve mazur gösterecek şekilde herkesi ona, yanlış fikirlilikte ortak ediyor.

Hz. Ali k. v. sağ olsaydı “Bu şahıs, hak bir sözle batılı kastediyor” der miydi, bilmiyorum.

Tamam, güzel kardeşim, herkesin yanlış fikirleri olabilir de, mesela Tanrı'nın tek mi yoksa üç mü olduğu konusunda yanlış fikirleri olan ile, tarım ve hayvancılık alanlarında izlenecek politikalar konusunda yanlış fikirleri olan bir midir?

*

Sonra sen, "onun bütün çabasında Allah için atan bir kalbi" hissetmeni sağlayan keşf ü kerametini niye böyle bonkörce izhar ediyorsun ki?

Değerli kardeşim, tamam sen insanların kalbini okumaya başlamış olan keramet ehli bir zat olabilirsin, fakat böyle uluorta keramet pazarlamacılığı yapmak, insanların kalbinden haber vermek ayıp olmuyor mu?

Ayrıca, lutfedip, Ehl-i Sünnet'e göre keşf ü kerametin dinî konularda delil olmadığını, senin "hissettiklerinin" sadece seni bağlayacağını hatırlatmamıza izin veriniz.

*

Yasin kardeşimizin yazısı Sünnet Ehli olmakla ilgili olduğu için, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in “sünnet”ini hatırlatmamızı da hoşgörüyle karşılayacaktır diye umuyorum:

İmam Nevevî'nin Riyazü's-Salihîn'e aldığı sahih bir hadîsde, hiç kimseyi övmememiz, illa da öveceksek "Ben onu şöyle şöyle zannediyorum, fakat Allah'a karşı hiç kimseyi temize çıkarmam" dememiz emrediliyor.

İmdi, zatıalilerinin yüksek müsaadeleriyle, Fazlur Rahman'ın "bütün çabasında Allah için atan bir kalbi"nin bulunmadığını, tam aksine "çoğu çabasında Batılı efendilerine yaranmak için çarpan bir kalp" bulunduğu kanaatini taşıdığımı, onun, “Allahu Teala'nın Kur'an'da ahlâkî idealden taviz vermiş olduğu" herzesini dile getirmiş olmasından hareketle söylemek durumundayım.

Adamın ahlâkî ideali, çağdaş Batılı efendilerinin ahlâk anlayışından alınma.. 

Ahlâkî ideali Allahu Teala'dan daha iyi bildiğini iddia eden, "Kur'an'da meseleyi iyi anlatamamışsın" dercesine Zât-ı Zülcelâl'e ahlâk dersi vermeye kalkışan bir ahlâksız densize şahsen sapık değil, "sapığın önde gideni" derim.

Evet, bazı Müslümanlar çıkıp Cemalettin ve Fazlur Rahman gibi gâvur yalakası şahsiyetsizler için “Bunlar ahlâkî ideali geçtik, böylesi zırvalarıyla itikadî ideali bile ayaklar altına alıyorlar” deyince hop oturup hop kalkan, Yeni Şafak gibi üslerden milletin tepesine tahrip gücü yüksek son model aforoz füzeleri yağdıran ince kalpliler, Allahu Teala’ya dil uzatılması karşısında niçin lâl ü ebkemler? 

Hayır, yanlış oldu, lâl ü ebkem değiller, susmak yerine, onların “bütün çabasında Allah için atan bir kalb” hissettiklerini hançerelerinin bütün kuvvetiyle haykırıyorlar.

Bu sütten çıkmış ak kaşık kral zatların üzerlerindeki mahir terziler elinden çıkmış muhteşem kostümleri onlar görüyor, biz ise zekâmız yetersiz olduğu için, divane gibi ortalıkta dolaşan bu dermansız Don Kişot’ların eski püskü don-kilotlarına niçin böyle hayran hayran bakmakta olduklarını çözemiyor olmanın ıstırabını yaşıyoruz.

*

Evet, ince kalpli yazarımız Fazlur Rahman için şöyle diyor:

O sempozyumda “Modernist Yorumun Tekno-Lojik Çıkarları” başlığı altında sunduğum tebliğde tabiri caizse yerden yere vurmuştum, ama asla tekfir etmeyi veya onun üzerinde kendimde daha mutlak bir hakikat iddiası yüklenmeyi düşünmedim.

Güzel kardeşim, sen bunları gerçekten ayık kafayla mı yazıyorsun?

Madem "daha mutlak bir hakikat iddiası yüklenme"ye bu kadar uzaksın, o halde hangi hakikat adına (yukarıya aldığımız ifadelerinde geçtiği şekilde) birilerini Ehl-i Sünnet'ten (hatta İslam'dan) aforoz edebiliyorsun?

Hangi hakikat adına?

Yazdığın yazının altı kaval üstü şeşhane..

Hani farklı yazılarda ayrı telden çalsan anlayacağız, bunu unutkanlık gibi etkenlere bağlayacağız da, aynı yazıda sergilediğin bu çifte standart "Yeni Şafak okurlarına ne versem yerler" demek gibi olmuyor mu?

*

Yasin beyin Ehl-i Sünnet'ten ne anladığına gelince..

Lafı getirip İmam Gazalî'ye bağlamış..

Şöyle diyor:

Aslında tarihte Ehl-i Sünnet’i ortaya çıkaran ve kristalleştiren en önemli tutum tam da ümmeti, bütün çeşitliliğiyle kucaklayan genişliği, toleransı, genişliği, İmam Gazzali’nin “Ehl-i Kıble tekfir edilemez” tutumu.

Değerli kardeşim, "Ehl-i Kıble birbirini bilmemek insâf değil". 

Senin bu cümleni okuyunca, "Bu kardeşimiz galiba bir koleksiyoner gibi İmam Gazalî'nin kitaplarını sadece satın alıp raflara dizmiş, bir tanesini bile (atlamadan başından sonuna kadar) okumamış” diye düşünmeden edemedim.

Son söz, yeri geldiğinde birilerini (Kıble ehli olmasına bakmadan) tekfir etmekten de, sapık/fasık ilan etmekten de kaçınmayan İmam Gazalî'nin olsun:

“Bid’atçi (mübtedi’) eğer bu bid’ati sebebiyle kâfir olmamışsa, [ve kendisi müçtehit konumundaysa] muhalefet ettiği takdirde icmâ kurulmaz. Tam tersine bu kişi “fasık müctehid” hükmündedir.

“… Ancak bid’ati sebebiyle kâfir olmuşsa, kıbleye yönelerek namaz kılsa ve kendisinin müslüman olduğunu zannetse bile artık bu durumda onun muhalefetine itibar edilmez. Çünkü ümmet, kıbleye yönelerek namaz kılanlardan değil müminlerden ibarettir. Bu ise, kendisinin kâfir olduğunu bilmese bile kâfirdir.” 

(Gazzâlî, Mustasfâ, C. 1, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, s. 301-302.)


“ANKARA ÖLÜ GOLDZİHER DÖLÜ EKOLÜ’NÜN HADÎS USÛLÜ’NDE YAPTIĞI “NİYET OKUMA” DEVRİMİ










ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 7

 

Önceki yazılarda, Ankara Sünnetsizler Ekolü’nün, “devlet yönetimi ve siyaset”le ilgili hadîslerin o dönemdeki siyasî şartlara bağlı olarak uydurulmuş olduğu şeklindeki ezberlerini, “manevî dölü” olmayı şeref bildikleri Goldziher adlı İslam düşmanı sinsi çıfıttan almış olduklarına dikkat çekmiştik.

Evet Ankara Ekolü adlı manen ölü ilahiyat eşkıyası (şakîler, bedbahtlar taifesi), İmam Buharî ve İmam Müslim gibi salih selefin halefi olmayı kendilerine yakıştıramıyorlar.

Hadlerini bilmelerinden, tevazularından kaynaklanmıyor bu..

Başı bulutlarda Himalaya heybetindeki o büyük âlimleri beğenmeyen vadi sürüngenleri olmalarından ileri geliyor.

Onların gözü, Goldziher adlı yahudinin Çıfitiye tarikatının müritliğinde, çıfıt çorbasında.

Goldziher’in ilk delik olarak Samirî’nin buzağısı gibi böğürdüğü zurnada bunlar da yerli milli son delik olma telaşındalar.

*

Hadîslere “senet”leri (rivayet silsileleri) üzerinden bir şey diyemeyince hemen “metin tenkidi” adlı modern kepçe makinasına (ekskavatöre) kuruluyor, başlıyorlar Goldziher’in işkembesinin ürünü olan “ezber” pislikleri merhum hadîs imamlarımızın kabirlerinin üstüne kova kova dökmeye..

Kendilerine ait bir tanecik olsun özgün ve orijinal fikirleri var mı?..

Yok!

Evet, bir tanecik bile yok..

Söylediklerinin hepsi temcit pilavı kabilinden “ithal” ezberler..

Hayır, zekâdan mahrumlar demiyorum, sütçü beygirleri ve Anadolu’daki çerçi eşekleriyle birlikte zekâ testine tabi tutulsalar onları kesinlikle geçerler.

*

Metin tenkidi” adı altında üretilen zırvalar ise bir yığın basmakalıp/klişe faraziyeden ibaret..

“Böyle olduğunu düşünüyoruz, şöyle olduğu anlaşılıyor” türünden acemi falcı diskuru “bilimsel” çalışma diye yutturulmaya çalışılıyor.

Yıldız falcılarının, astroloji gurularının, tarotçuların vs. kehanetlerinin bile, bunların “düşünce”lerinden daha fazla olgusal karşılığının bulunduğu görülüyor.

Çünkü yıldız falcısı “Elimdeki yıldız haritasına göre böyle”, tarotçusu “Tarot kartları böyle söylüyor” filan diyor, bu “metin tenkitçisi” ukala taifenin dağarcığında ise Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi sadece “düşünme” meziyeti var.

Onlar “düşünüyor”, ve “düşünce gücü” ile, hadîs imamlarının (“Bu hadisi Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’den falan sahabî, ondan filan salih zat, ondan da benim gayet iyi tanıdığım filanca değerli kişi rivayet etti, ondan duyduğum gibi yazıyorum” şeklindeki “yaşanmışlık”lara, zahmetli araştırmalara, emek sarfına dayanan) şahitliklerini geçersiz hale getiriyorlar.

Çünkü bunlar “düşünüyor”..

Dahası bunlar geçmişin hadîs imamlarının sahip olmadığı başka meziyetlere de sahipler, bunlar “üniversite” cemaatinden.. Bunların “doktora”sı var.

Böylece, “düşünce gücü” ile, hadîslerin uydurma olduğunu Goldziher’ce zehir gibi ispatlıyorlar.

*

Gel gör ki, bilgi ve bilim felsefelerinden biraz anlayanlar, bu akademik soytarılık ve şaklabanlık, üniversite tipi don kilotlu gulu gulu dansı karşısında ağlamaları mı gerekir, gülmeleri mi, karar veremiyorlar.

Düşünüyorum”lu üfürmelerin ispata değil iddiaya karşılık geldiğini ve iddianın tek başına bir değer taşımadığını bile anlayamamış böylesi akademik angutlara bir şey anlatmanın mümkün olmadığını bildikleri için yürekleri yanıyor.

Popper’ın jargonuyla konuşmak gerekirse, bir iddianın, bilimsel değerinin olması için “yanlışlanabilir” (yani sınanabilir, yanlışsa yanlışlığı gösterilebilir) nitelikte olması gerektiğini bile bilmeyen bu sözde üniversiteli özde ilkokullu “içindeki çocuğu öldürmemiş” sabi sübyana kim ne anlatabilir!.

Bin 200 – bin 300 sene önce yaşayıp vefat etmiş, hiç görmediğimiz insanları geçtik, şu anda aramızda yaşamakta olan insanların bile bir söz rivayet ettiklerinde bunu hangi niyetlerle yaptıkları konusunda kesin konuşmak mümkün olmaz.

Çünkü bu “niyet okuyuculuğu”dur ve sübjektif/öznel bir değerlendirme olması itibariyle “bilimsel”lik taşımaz.

Söylediklerimiz, karşımızdakinin niyetini değil, bizim zihniyetimizi, algılayış biçimimizi ve anlayış düzeyimizi gösteren bir belge olur.

*

“Niyet okuyuculuğu” yapan kişinin sözleri “yanlışlanabilir” olmaktan uzaktır. Dolayısıyla icat, buluş ve keşifleri bilimin değil (Popper’ın işaret ettiği gibi) falcılığın alanına girer.

Eğer böylesi kişilerin “niyet okuma” faaliyeti isabetli olabiliyorsa, şunu söylemek mümkün olur: İnsanların kalbini okuyan, düşünce akışını bilgisayar ekranı gibi seyreden bu “gaybe vakıf” kişilerden iyi kumarbaz çıkar, kumar masasında karşılarındakinin zihnini okuyarak herkesi soyup soğana çevirirler.

Ne var ki, kumarbazlar âlemi böylesi sıradışı zekâlardan mahrum, onların hepsi ilahiyat fakültelerine yönelmişler, ayrıca hepsi de Ankara Ölü Goldziher Dölü Ekolü üyesi olmuşlar.

İlahiyat Fakültesi’ni İlahiyat Falcılığı Meslek Yüksek Okulu haline getirmiş olan bu tipler, bin yıldan daha uzun zaman önce yaşamış insanların zihinlerini ve niyetlerini okuyarak İslamî ilimler alanında acayip keşifler yapmakla meşguller..

Bu sanatı öğrendikleri pîrleri, şıhları ise Goldziher çıfıtı.

Gaybın anahtarlarını ellerine geçirmişler, insanların akıllarından, kalplerinden geçeni okuyabiliyor, niyetlere vakıf oluyorlar, kumar masalarına çökseler dünyayı yalayıp yutacaklar, fakat kul hakkı ve haramlar konusunda son derece hassas oldukları için bu üstün yeteneklerini kötüye kullanmaktan özenle kaçınıyorlar..

Çok takvalılar canım!..

Sıradışı kabiliyetlerini sadece hadîs imamlarımızın mezarları başında höykürmek ve vahşi çığlıklar atmak için kullanıyorlar.

*

Goldziher’in sözünü ettiği “dinî metin (ayet, hadîs) uydurmacılığı” Yahudi milletinin karakteristik özelliği durumunda.

Kitaplarını ve peygamberlerinin sözlerini güncelleyip çağa uydura uydura bugünlere gelmişler.

Yaptıklarını savunabilecek halleri yok, o yüzden Müslümanların karşısına “Siz de bizim gibisiniz, siz de hadîs uydurmuşsunuz” diyerek çıkmak için efsun okuyor, masal anlatıyorlar.

İçimizdeki (aşağılık kompleksli gâvur hayranı) ciğeri beş para etmez soytarıları peşlerine takmayı da başarıyorlar.

Evet, bu (zekâ bakımından sütçü beygirlerinden daha iyi durumda olmak gibi inkâr edemeyeceğimiz bir meziyete sahip bulunan) kişilik özürlü soytarılar, Goldziher gibi çıfıtların işkembesinin ürünü olan ezberleri tekrarlıyor, onlardan ithal ettikleri “şablon” ret ve inkâr tekerlemelerini hıfzedip “akademik tez” ve makale görünümlü türrehatlarına kelimesi kelimesine aktarıyorlar.

Bu hususta birbirleriyle yarış halindeler, izdiham yaşanıyor. Aralarında “Yok ben daha fazla Goldziher oldum, yok sen daha fazla oldun” diye rekabet yaşanıyor.

Bu sayede kendilerini Ortaçağ’ın karanlığından kurtulmuş aydın bilim adamı gibi görmeye başlıyor, acayip bir ruh haline giriyorlar.

İşin kötü tarafı, bu ruh haline bir girdiklerinde bir daha çıkamıyorlar.

Esrarkeşleri, eroinmanları, bilumum uyuşturucu bağımlılarını tedavi etmek belki mümkün, fakat bunlardaki Hasan Sabbahvari haşhaşîyan cezbe iptilasının çaresini şimdiye kadar bulabilmiş biri yok.

*

Müslüman toplumlar içinden de hadîs uydurmacılığına yeltenen deccallar ve münafıklar çıkmamış değil, çıkmışlar.

Fakat hadîs imamlarımız o uydurmaları ayıklamış, “mevzu/uydurma” damgasını vurup bir kenara atmışlar.

Kimi hadîsler için de “zayıf” notunu vermişler.

Eğer o müstesna imamların değeri ölçülemez hizmetleri olmasaydı, hadîs kitaplarında at izi it izine karışır, Ehl-i Kitab’ın, müşriklerin ve münafıkların uydurmalarını hadîs diye okuyor olurduk.

İşte, Goldziher gibi sinsi çıfıtlar bundan dertliler.

Uydurmalara geçit vermeyen ciddiyet abidesi imamlarımızı uydurmacılığa alet olmakla suçlayarak akıllarınca yüreklerini soğutmaya çalışıyorlar.

*

İmamlarımızın mücadele ettiği hadîs uydurmacılığı ne yazık ki günümüzde de farklı şekillerde devam ediyor.

Sorun şurada ki, eskinin siyasî otoriteye gerektiğinde kafa tutan uleması şimdi yok.

İmam Buharî’ye laf atan tarihselci-modernist (laik düzenin “derin” güçlerinin yalakası) soytarılar, onun nasıl vefat ettiğine, yaşadığı beldenin hükümdarına yüz vermediği için başına nelerin geldiğine bir baksınlar.

İmam-ı Azam’ın, İmam Malik’in, İmam Şafiî’nin ve İmam Ahmed bin Hanbel’in, hapsedilme, kırbaçlanma ve sürgün edilme pahasına doğru bildiklerini eğip bükmeden söyledikleri biliniyor.

Salih selef, günümüzün kel-fodul ekol soytarıları gibi “düzen”in adamı değildiler, düzen-bazlık umurlarında olmayan adam gibi adamdılar.

Her devrin adamı değildiler, her devirde adamdılar.

Evet, onlar sayesinde, hadîslerin kayda geçirildiği ve İslam fıkhının tedvin edildiği o ilk asırlarda, uydurmacılar, uydurmalarıyla başbaşa kaldılar.

İslamî bilgi birikimine nüfuz edemediler. Marjinal gruplar haline geldiler.

Günümüzde ise tam tersi yaşanıyor.

Ülkedeki hakim siyasal eğilimleri, resmî ideolojiyi, laik (siyasal dinsiz) siyaseti umursamadan İslamî gerçekleri dile getirenler marjinal kalıyor.

*

Evet, uydurmacılık günümüzde de olanca hızıyla devam ediyor.

İki şekilde:

Birincisi, eski uydurmalardan günümüzün laik (siyasal dinsiz) siyasetinin işine yarayacak olanlar (ulema bunların uydurma olduklarını açıklamış oldukları halde) yeniden tedavüle konuluyor. (Mesela, 1990’lı yıllarda AKRA FM’de yorumları yayınlanan Agâh Oktay Güner şöyle bir hadîs rivayet etmişti: “Zaman sana uymazsa sen zamana uy!”)

Ancak, yeni hadîs uydurmak (daha doğrusu onlar için “kaynak” bulmak) artık mümkün değil..

Burada uydurmacılığın ikinci şekli devreye giriyor.

Bu ikinci şekil, uydurmacılık çarkının ters yönde döndürülmesi esasına dayanıyor.

Halihazırda hâkim olan siyasî anlayışa (laik yani siyasal dinsiz ulus-devletin resmî ideolojisine) aykırı hadîsler uydurma ilan ediliyor.

Beğenilmeyen hadîsler için birer “uydurma olma hikâyesi” uyduruluyor.

O hadîsler uydurma ilan edilip ıskartaya çıkartıldığında heva ve heves düzenlerinin ayaklarındaki hakikat prangaları çözülmüş olacak.

Çağdaşlaşıp güncelleşmenin, çağdaş yaşamın bütün güncel zevklerinden nasiplenmenin önündeki engeller kalkacak.

*

Evet, uydurmacılık günümüzde bu iki şekilde devam ediyor.

İlkine (eski uydurmaların bit pazarından toplanıp antika diye yeniden tedavüle konulmasna) örnek olarak, “Vatan sevgisi imandandır” şeklindeki sözü gösterebiliriz.

Geçmişte ulema, yöneticilerin (devletlerin) hoşuna gidip gitmemesini umursamadan bunun uydurma olduğunu söylemiş, eserlerine yazmışlar.

Batı’da vatan kavramı son yüzyıllarda laik-seküler “ulus-devlet”çilik ideolojisi çerçevesinde kutsal bir iman esası haline getirildiği ve bizimki gibi ülkelerde batılılaşma saplantısı “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” politika haline geldiği için, Ankara İlahiyat Eşkıyalığı Ekolü gibi Goldziherci şakiler “Vatan sevgisi imandandır” türünden uydurmaları sorun olarak görmüyorlar.

Onlar ancak, hadîs uydurmacılığının ikinci şekli söz konusu olduğunda devreye giriyorlar.

Çarkı tersine döndürüyor, “tersinden uydurmacılık” yapıyor, sahih hadîslerin uydurma olduğu uydurmasından oluşan bir balonu deccalâne bir ustalıkla şişiriyorlar.

*

Uydurma diye kesip biçmeye çalıştıkları hadîsler ise “tesadüfen” hep küresel küfür düzeninin ve onun (İslam dünyasındaki) yerli-milli ve de laik (siyasal dinsiz) acentalarının keyfini bozan hususlarla ilgili..

Hadîslerin devletin düzeni ve devlet başkanlığı (hilafet) konularında gündeme getirdiği ilkeler, onların başta gelen karın ağrısı..

İşte, şişirilmiş boş beleş balonlar demetinden ibaret oldukları halde “ekol” afra tafrası ile ahkâm kesen Goldziher “manevî döl”lerinin hilafet konulu hadîslere olan alerjilerinin altında yatan etken bu..

Atatürk ilke ve inkılaplarının en okkalısı olan (İngiliz-yahudi konsorsiyumu destekli) hilafetin ilgası politik manevrasına karınca kararınca destek olup omuz vermek, fiilen yok edilmiş olan hilafeti zihniyet düzeyinde de bitirmek için, kendilerini rezil kepaze ve madara etme pahasına akla ziyan saçmalıkları yazıyorlar, ve serapa mantık sefaleti olan hezeyanlarını akademik eser diye, bilimsel çalışma diye ortaya sürüyorlar.

Hilafet öldü, çıfıtlık ise kıtalar dolaşıyor, çıfıt yabanlar bayram yapıyor.


ÇIFIT GOLDZIHER’İN MANEVÎ DÖLÜ (MANEN ÖLÜ) ANKARA EKOLÜ

 






ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 6

 

Evet, Goldziher adlı İslam düşmanı sinsi çıfıtın, özellikle “devlet yönetimi ve siyaset”le ilgili hadîslerin, o dönemdeki siyasî şartlara bağlı olarak uydurulmuş olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış olduğunu belirtmiştik.

Yahudilerin böyle hareket ettiklerini, hem Tevrat ayetlerinde hem de peygamberlerinin sözlerinde zaman ve zemine göre değişiklikler yaptıklarını, dinlerini “donukluk”tan kurtarıp “yaşanabilir” hale getirmek için sürekli güncelleme ve “düzeltme”lere başvurduklarını biliyoruz:

“Ve onlardan bir fırka da vardır ki, Kitap ile dillerini eğer bükerler. Onu Kitap'tan sanasınız diye. Halbuki o Kitap'tan değildir. Ve derler ki, «O Allah katındandır.» Halbuki o, Allah tarafından değildir. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ'ya karşı yalan söylerler.” (Ömer Nasuhi Bilmen meali, Âl-i İmran, 3/78)

Allahu Teala böylece Goldziher tipi çıfıtların durumunu açıklıyor.

Hz. Musa’ya indirilmiş olan Tevrat’ı bile tahrif edebilen, kendi peygamberlerinin sözlerini değiştirebilen, hatta onları ahlâksız insanlar gibi gösterebilen bu çıfıtların, kendi sabıkalarını, adlî sicil kayıtlarını ortaya döken Kur’an hakkında ne tür “iyilikler ve güzellikler” düşüneceklerini varın siz hesab edin!

*

Bu çıfıtlar herhalde, İsrail’in oğullarından, kendi soylarından olmadığı için, bile bile inkâr ettikleri Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetinin doğru anlaşılması ve yaşanması, uydurmalardan arındırılması için alın teri dökecek değiller.

O alın terini, elimizdeki hadîs kitaplarını binbir meşakkat ve hadsiz hesapsız fedakârlıkla meydana getirmiş olan İmam Buharî, İmam Müslim ve İmam Tirmizî gibi müstesna âlimlerimiz döktüler.

Uydurma rivayetlere geçit vermemek için son derece ince eleyip sık dokuyucu doğruluk kriterleri belirlediler, yalan ve dolanların sızmasına izin vermeyecek aşılmaz ve geçilmez bariyer ve duvarlar ördüler, tarihte eşi benzeri görülmemiş bir “hadîs usulü (metodolojisi)” geliştirdiler.

Öyle ki, bugün revaçta olan tarih kitaplarındaki anlatılara (rivayetlere) o “usûl” (yöntem) uygulandığında ortada neredeyse tarih diye bir şey kalmıyor.

Diyelim ki elinizde bin sayfalık bir tarih kitabı var, o usulü uyguladığınızda geriye beş, bilemediniz 10 sayfalık “sağlam” (güvenilir) bir şey kalıyor. Gerisi “zayıfın da zayıfı” güvenilmez rivayet kategorisine giriyor.

Bazı kitapları ise toptan çöpe atmanız gerekiyor. Çünkü, yazılanlardan tek bir cümle bile hadîs usûlünün güvenilirlik kriterlerini karşılayamıyor.

*

Ancak, hayatında bir tane bile hadîs usulü kitabı okumamış Caner Taslamanlıman gibi şımartılmış ekran külhanbeyleri, kahvehane berduşu edasıyla yaylanarak oturdukları televizyon yayınlarında (bazen gömleklerinin üst düğmelerini de çözerek raconun gereklerini tamamlamayı unutmadan), İmam Buharî gibi hadîs imamlarımızı itibarsızlaştırmak için deve sidiği servisi bile yapabiliyorlar. (Galiba içmek için evlerinde epeyce miktarda stoklamışlar, lâzım olduğunda ellerinin altında.)

Pîrleri Çıfıt-ı Azam Goldziher sergerdesinin izinde sidik yarışı yapıyorlar.

Goldziher çıfıtı “Ecdadımın ajan tıynetlileri münafıklık yaparak Müslümanlar arasına sızma konusunda yeterince başarılı olamamışlar, onların Peygamberleri adına hadîs uyduramamışlar, âlimleri devreye girip hemen ‘Bunlar uydurmadır, mevzudur’ demişler, geriye tek bir yol kaldı, bari onların ellerindekilere uydurma diyelim, dinlerini bu şekilde bozalım der de, onun yerli milli manevî veletleri (döletleri) boş durur mu?!

*

Sadece Caner Taslamanlıman gibi ekran soytarıları değil, bütün bir Ankara Manen Ölü Goldziher Dölü Ekolü ayaktakımı da, pîrleri çıfıtın kesip biçip diktiği yahudi kefenini hadîs-i şerîflere giydirmek için canhıraş bir gayret gösteriyor, acayip ter döküyor, neredeyse kendilerini paralıyorlar.

İbn Haldun’un Mukaddime’sinde, “Sanatlarda fazîlet (üstünlük) başlatanlarındır, fakat kemâl (olgunluk ve gelişmişlik) onların izleyicilerine nasip olur” anlamına gelen bir tespit mevcut.. Çıfıt-ı Azam Goldziher’i pîr kabul edip onun Çıfıtiye tarikatını yayma işini bu ülkede Mehmed Said Hatipoğlu adlı duayen soytarı başlatmış olmakla birlikte, boynuz kulağı geçer hesabı çıfıtlığı kemâle erdirme arsızlık, densizlik ve şirretliği Caner Taslamanlıman gibi kendini bilmezlere nasip olmuş durumda.

Evet, sağ olsa da çağdaş müritlerinden mesela İlyas Canikli’nin şu satırlarını okusaydı çıfıt Goldziher herhalde “Bu kadar saçmalamayı ben bile beceremezdim, beceremedim, bu kadarına cesaret edemedim, ektiğim tohumlar Türkler’in başkenti Ankara’da, hem de onların ilahiyat fakültelerinde filizlenip yeşermiş, ortaya bir ebucehil karpuzu tarlası çıkmış, artık ölsem de gam yemem, gönül rahatlığıyla Cehennem’de emeklilik moduna geçebilirim” derdi:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir. Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.

“Bu rivayeti de hilâfet ve saltanat ile ilgili rivayetlerin bir uzantısı olarak düşünmekteyiz. İlk dönemlerde tek devlet, tek yönetici fikrini benimsemiş olan kimseler tabiî parçalanma ve fikir ayrılıkları sonucunda merkezî yönetime muhalif olan veya olabilecek kimseleri bu yolla susturma yoluna gitmişlerdir. Muaviye’den sonraki dönemlerde çeşitli bölgelerde başlayan iktidar mücadeleleri bunu doğrular niteliktedir. Abdullah b. Zubeyr olayının iki halife rivayetinin ortaya çıkmasında etkili olduğu düşüncesindeyiz. Tarih sahnesinde meydana gelen herhangi bir olaya haklı gerekçe aramak başka bir şey, bu olayların Hz. Peygamber kanalıyla dile getirilmesi bambaşka bir şeydir. Birtakım siyasî rivayetlerde olduğu gibi, bu tür siyasî rivayetlerin de Hz. Peygamber ile ilgisinin olduğunu düşünmemekteyiz.” (s. 163)

İmam Buharîlere, İmam Müslimlere, İmam Tirmizîlere artık Goldziher gibi çıfıtların saldırması gerekmiyor.

Goldziher çıfıtının manevî döllüğünü en büyük asalet unvanı kabul eden, ona yaraşır "dölüt" olmak için hezeyanlarını bir harf bile atlamadan ezberleyip tekrarlayan yerli milli (laik yani siyasal dinsiz rejimin istediği türden) ilahiyatçı kepazeler, bayrağı ondan devralmış durumdalar.

Çıfıtlık bayrağını yere düşürmemek için işkembeden atıyor, Goldziher’den düşünmeden, sorgulamadan aldıkları “ezber”lerini, içinde “düşünce” kelimesini kaynattıkları kapkara çıfıt kazanına daldırıp daldırıp çıkarıyorlar.


ÇIFIT GOLDZIHER’İN YERLİ-MİLLİ GAYRİMEŞRÛ (NESEBİ GAYRİ SAHİH) “DÖL”Ü: ANKARA EKOLÜ

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 5

 

Kaldığımız yerden devam edelim..

İlyas Canikli’nin “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki” başlıklı doktora tezini prototip (numune, örnek) metin kabul ederek, “Ankara Ekolü” adlı ses telleri güçlü bağırtkan ve çığırtkan ilahiyatçı soytarılar çetesinin boş beyinlerinin röntgenini çekiyorduk.

Tez adlı mahut paçavranın bir “giriş” ve üç “bölüm”den oluştuğunu, konuyla ilgili ilk yazıda dile getirmiştik.

Paçavranın ikinci bölümünün başlığını da yazmıştık: “Rivayetlerde Saltanatla Yönetim ve İki Halife Sorunu”.

Tavşanın suyunun suyu kabilinden çıfıt Goldziher’in gölgesinin gölgesi (yani Mehmed Said Hatipoğlu’nun izdüşümü) olmak için yerlerde sürünüp debelenen bu sürünme meraklısı şahsın kafaya taktığı hadîs, “iki halife” meselesiyle ilgili..

*

Bilindiği gibi, Goldziher adlı İslam düşmanı sinsi yahudi, özellikle “devlet yönetimi ve siyaset”le ilgili hadîslerin, o dönemdeki siyasî şartlara bağlı olarak uydurulmuş olduğunu iddia ediyor.

İftira ve uydurmalarına taktığı yaldızlı kulp bu: Dönemin siyasetinin ilmî faaliyete etkisi.. Siyasetçilerin ulemayı satın almaları..

Evet, böylesi saiklerle (yani devletin başına geçenlere yaranma, onlardan nemalanma maksadıyla) hadîs uydurmaya kalkışacak kadar zıvanadan çıkan deccallar ve münafıklar yok değiller, böyleleri her zaman mevcut olmuşlar.

Ancak, İslam uleması Peygamber hadisi diye rivayet edilen sözleri yazarken son derece titiz davranmış, değil yalan söylemeleri muhtemel olan kişilerin, unutkanlık gibi masum insanî kusurları bulunan dürüst şahısların rivayetlerini bile güvenilmez kabul etmişlerdir. 

Ümmetin Kur’an’ı nazil olduğu gibi ezberleyip sonraki kuşaklara aktarma hassasiyeti hadîsleri rivayet konusunda da kendisini göstermiş, böylece Kur’an bize hiç değişmeden ulaştığı gibi, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadîsleri de doğru bir şekilde aktarılmıştır.

Ayrıca ulema, işi bu noktada da bırakmamış, hadîsleri rivayet eden kişilerin durumlarını da (sonraki kuşaklar bilsinler diye) kayda geçirmişlerdir.

*

Çıfıt Goldziher’in dindaşı ve ırkdaşı Yahudilere gelince..

Onlar, değil peygamberlerinin sözlerini, Allahu Teala’nın kitabı Tevrat’ı bile değiştirmek, yaşadıkları döneme göre çağdaşlaştırıp güncellemek için deccallik sanatının bütün imkânlarını seferber etmişler, böylece ortaya, hak sözlerle çirkin, gülünç, edepsiz ve aptalca sözlerin karışımından oluşan bir Tevratımsı çıkmıştır.

Yine Yahudiler, Pavlos (Paul) örneğinde görüldüğü gibi, sözde Hz. İsa’ya iman etmiş gibi görünüp İncil’e de müdahalede bulunmuşlar, eklemeler çıkarmalar yapmışlar, böylece birbirinden farklı 100 (yazıyla yüz) kadar İncil üretilmiş.

Sonra da, (siyasî/politik etkilere açık bir sivil toplum faaliyeti sonucunda değil, bizzat siyasetin/devletin, yani Bizans’ın emriyle), bu İncil’lerden dört tanesi dışındakiler yasaklanmıştır.

Bu arada İncil’in aslı (ya da aslına en uygun versiyonu da) yasağa kurban gitmiştir.

Geriye dört ayrı İncil kalmıştır.. Sanki dört ayrı İncil vahyedilmiş gibi.. Seç beğen al..

Fakat Hristiyanlar durumlarından memnunlar..

*

Evet, çıfıt Goldziher’in milleti, kitap bozmakta, peygamberlerin sözlerini çarpıtıp ters yüz etmekte mahirdir.

Bunlar, (Bakara Suresi’nde geçtiği gibi) daha Hz. Musa a. s. zamanında bile, kendilerine verilen “Hıtta!” demeleri emrini “hınta”ya çevirerek Allahu Teala ile, Allahu Teala’nın kelamı ile alay edebilmiş dengesiz bir gel-git akıllılar topluluğu.. 

Dolayısıyla, bu hilekâr ve düzenbaz çıfıtların, kendilerini (herkesin düştüğü, düşebildiği hatalar ile malul) masum ve mazur insanlar olarak göstermek için kıyas bi’n-nefs (modern psikolojideki tabirle yansıtma/projection) denilen savunma mekanizmasına başvuruyor olmaları ‘doğal’ karşılanabilir.

Bu, onların doğasına/tabiatına, mizacına ve meşrebine uygun bir durum.. Bu anlamda doğal..

Goldziher adlı çıfıtın güvenilir ve doğru (sahih) hadîs kitaplarımızı “uydurma” ilan etmesi, onun yahudiliğinin doğal sonucu..

“Delidir, ne dese yeridir” hesabı “Yahudidir, her haltı yiyebilir” diyerek kendi işimize bakmamız, aldırış etmememiz gerekiyor.

*

Ancak, “yahudileşme temayülü”ne kendilerini kaptırmış olan yerli-milli (laik yani siyasal dinsiz rejimin istediği türden yerli-milli) ilahiyatçılar taifesi, Goldziher’in dağarcığındaki pislik yığınını son katresine kadar ülkemizdeki sözde “İslam araştırmaları” çalışmalarına sıvama gayreti içindeler.

Bunların “ezber”lerine baktığımızda, çıfıt Goldziher’in yahudice fitnelik ve fesatlıklarının tıpkısının aynısını büyük bir huşu, huzu/hudu ve cezbe (kendinden geçmişlik) hali içinde tekrarlamakta olduklarını görüyoruz..

Sadece bunu yapsalar..

Bir de bunu yaptıktan sonra “Ben de Goldziher oldum, ben de gâvur gibi makale yazabiliyorum” diye havalara giriyor, kendi kendilerine hayran oluyor, hallerinden memnun bir kendini beğenmişlik, enaniyet, gurur ve kibir hali içinde pişmiş kelle gibi arsızca ve utanmazca sırıtıyorlar.

“Hıtta”yı “hınta” yapma geleneğini sürdürüyorlar.

*

Evet, Allahu Teala’ya sonsuz hamd ü senalar olsun ki kitabımız Kur’an’da bir harf bile değişmemiştir.

Aynı şekilde Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in mübarek sözleri de bize sahih bir şekilde ulaşmıştır.

Hangi rivayetlerin zayıf olduğunu, ihticaca, delil kabul edilmeye elverişli olmadığını da biliyoruz.

Bunu, o sözleri mukaddes bir emanet bilerek aynen hafızalarına nakşeden, sonraki kuşaklara aktaran ravîlere (salih, Allah korkusu taşıyan selefe) ve söz konusu rivayetleri bize ulaştırmak için bütün bir ömürlerini harcamış olan İmam Buharî, İmam Müslim, İmam Tirmizî, İmam Ebu Davud, İmam Nesaî, İmam İbn Mace, İmam Ahmed bin Hanbel ve diğer hadîs imamlarımıza borçluyuz.

Bir de, mazinin sisleri içinde sıradağlar gibi, Himalayalar gibi heybetle dimdik yükselen bu yıkılmaz ilim kalelerine don kilot saldıran Don Kişotumsu çıfıtlar var..

Biri, Goldziher..

Ardında da “manevî döl”ü durumundaki diğerleri.. Kimisi don kilot, kimisi donsuz ve kilotsuz, baldır bacak..

En tiz sesli çığırtkan tip Mehmed Said Hatipoğlu gibi görünüyor.. Ardında da, temel alâmet-i farikaları suratlarındaki ortak angutluk mührü olan talebeleri..

Topuna birden Ankara Kel Fodullar Ekolü deniliyor.. Döl Ekol.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."