‘SÜNNET’SİZ BUDALALIĞIN ALTIN ÇAĞI

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 4 


Bir önceki yazıda, Ankara ‘Sünnet’sizler Birliği divanelerinden İlyas Canikli’nin şu akademik ve de epidemik vecizesi üzerinde durmuştuk:

“Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.” (s. 163)

Bu yazı serisinin ilk ikisinde, bahis konusu rivayetlerin sübutunun kesin olduğunu ortaya koymuş, üçüncüde ise, onların “Hz. Peygamber döneminde” gündeme gelmemiş (yani hiç söylenmemiş) olması iddiasının “gaybı taşlama” (ya da “zaman makinalı” yolculuk macerası) anlamına geleceğine dikkat çekmiştik.

Ankara ‘sünnet’sizlik ekolünün bahtsız üyesi İlyas, tuhaf sayıklamalarıyla yeterince kepaze olmadığını düşünüyor olacak ki, bir de, söz konusu rivayetlerin “ilk halife seçiminde gündeme gelmemiş” olduğunu söyleyerek zekâsı hakkındaki kanaatimizi pekiştiriyor.

Şunu demek istiyor: Böyle bir hadîs mevcut olsaydı ilk halife seçiminde (Hz. Ebubekir’in halife olması hadisesi sırasında yaşanan tartışmalarda) gündeme gelirdi.

Oysa gündeme gelmemiştir, dolayısıyla Hz. Peygamber s.a.s. tarafından böyle bir hadîs söylenmiş olamaz.

Zekâyı görüyor musunuz!.. Analar neler doğuruyor.

*

Meseleyi, zekâ yaşı sekizi aşmayan angut sünnetsizlerin de anlayacağı şekilde basitleştirerek ve somutlaştırarak anlatmamız gerekiyor.

Zahmetli iş..

Ne yapalım ki, angutlar da merhameti hak ediyorlar. Sünnetsizler ekolünün bütün kulağı kesikleri dikkatle dinlesin, bu iyiliğimizin kıymetini bilsinler.

Özellikle de Caner Taslamaklıman’ın idolü duayen bön jön Prof. Mehmed Said Hatipoğlu’nun iyi dinlemesi gerekiyor, çünkü İlyas’ın dahiyane bir buluş gibi ortaya koyduğu “ilk halife seçiminde gündeme gelmeme” uçuk kaçık kriterinin kâşifi, ilahiyat sinemasının bu ihtiyarlayıp çaptan düşmüş jönü..

Onun bu babda sergilediği maskaralıkların çetelesi hayli uzun, sonraki yazılarda inşaallah hak ettiği özel ilgiyi göstereceğiz, fakat şimdilik biz, İlyas’ın kafayı taktığı hadîsin “ilk halife seçiminde gündeme gelmemesi” bahsi üzerinde duralım.

*

İlk halife, Hz. Ebubekir r. a…

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Ebû Bekir” maddesinde, halife oluş serüveni şu şekilde özetlenmiş:

Ensarın Sakīfetü Benî Sâide’de toplanarak halife seçimi konusunu görüştüğünü öğrenince Hz. Ömer’le birlikte oraya giden Hz. Ebû Bekir, ensar ve muhacirlerden birer emîr seçilmesini isteyen sahâbîlere bu görüşün doğru olmadığını, İslâm birliğini sağlamak için tek lider etrafında toplanmak gerektiğini söyledi. Aday olarak da Hz. Ömer’le Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı gösterdi. Fakat sahâbîler onun halife olmasını uygun görerek Mescid-i Nebevî’de kendisine biat ettiler.

Olay, özetle bu..

Konuyla ilgili rivayetleri İslâm Tarihi adlı eserinde toplamış olan merhum Asım Köksal Hoca, olayı (dipnotların önemli bir yer kapladığı büyük punto harfler ve birer cümlelik paragraflarla) 15 sayfada anlatıyor.

Beş on dakikada okumak mümkün.

Oysa, olay sırasında saatler süren tartışmalar yaşanmış..

Konuyla ilgili rivayetler, olayın sadece can alıcı önemli noktalarına işaret ediyor.

Bu tür olaylar sonradan anlatıldığında, hiç kimse yaşanan tartışmaların tamamını aktarmaz, aktaramaz. Çünkü genelde, ancak verilen kararın oluşumunda etkisi bulunan sözler hatırlanır. Ve ancak o tür sözler aktarılmaya değer bulunur.

Dahası, insanlar söz konusu sonuçla ya da kararla doğrudan ilgisi bulunmayan sözleri, sırf o tartışmalar sırasında söylendi diye aktarmayı, gereksiz ve yersiz bulurlar.

Dolayısıyla, sadece eldeki rivayetlere bakarak, “Orada bu rivayetler dışında bir şey konuşulmuş olamaz, falanca hadîsin orada söylendiği bu rivayetlerde geçmediğine göre, konuşulmamıştır. Konuşulmamış olduğuna göre de, böyle bir hadîs yoktur” şeklindeki bir mantık, Afrika ormanlarının uzun kuyruklu bir maymunu için doğal karşılanabilirse de, doktora tezi yazmış bir Ankara Angut Sünnetsizler Birliği mensubu için bile hoşgörü sınırlarını zorlayan tahammülfersa bir aptallıktır.

*

Modern ilahiyat sinemasının aklı kıt jönleri anlamakta zorlanacağı için bir örnekle daha anlaşılır hale getirmeyi deneyelim..

Bilindiği gibi Sakarya Savaşı öncesinde bir Eskişehir bozgunu yaşanmış, Yunan ordusu Polatlı’ya kadar gelmişti. Ankara’nın düşmesi an meselesiydi.

Bu yüzden Mustafa Kemal (O sıralarda henüz Atatürk soyadını almış değildi), TBMM’nin ve TBMM hükümetinin Kayseri’ye taşınması kararını almıştı.

"Birinci Meclis" buna itiraz etti (Çünkü sonraki "seçme" meclisler gibi Mustafa Kemal'in "seçtiği" isimlerden oluşmuyordu.. Kayseri'nin şanssızlığı.. Başkent olma fırsatı heba oldu).. 

Evet, Birinci Meclis'teki çatlak sesler, Ankara’da oturduğu yerden “kurtuluş savaşı” veren Mustafa Kemal’in cepheye, ordunun başına gitmesini istediler.

Kahraman Mustafa Kemal bunu kabul etmedi.

Direndi.

Tam dört gün (evet, dört koca gün) gidersin, gitmezsin tartışması yaşandı.

Sonunda Mustafa Kemal, birincisi TBMM’nin bütün yetkilerinin kendisine devredilmesi (Falih Rıfkı Atay’ın tabiriyle diktatör olması), ikincisi, bir yenilgi durumunda kendisine hesap sorulmaması şartıyla (Çünkü “çılgın” değil) cepheye gitmeyi kabul etti.

(Hayır, “Mevzubahis olan benim istikbalimse vatan da teferruattır” diye bir vecizesi yok.. "İstikbal göklerdedir" var.)

*

Mevzumuza dönersek..

Bu dört günlük tartışmalara şahit olan insanların yıllar sonra mesele hakkında konuştuklarını farz edelim..

Dört günlük uzun tartışmalara dair bütün söyleyecekleri, üç beş dakikalık bir özeti geçmeyecektir.

“Mustafa Kemal’i cephede görmek isteyenlerin gerekçeleri şuydu, cepheye gitmeyip Ankara’da koltuğunda oturmak (daha doğrusu Kayseri’ye postu sermek) isteyen M. Kemal’in buna yanaşmak istememesinin ardındaki etkenler şunlardı” diye üç beş cümle söyleyip susacaklardır.

İmdi, olay daha sonra birileri tarafından dört dakikada hikâye edildiğinde, bu, dört gün boyunca insanların sadece bunları söylemiş olduklarını iddia etme imkânını herhangi bir kimseye verir mi?!

Şöyle olduğunu mu düşünmeliyiz: TBMM kürsüsüne bir konuşmacı çıkıyor, bir cümle söylüyor, sonra 15 dakika susuyor, ardından iki cümle daha ediyor, bir yarım saat susuyor, arkasından birkaç kelime daha sıralıyor, böylece dört koca günde toplamda beş dakika eden bir konuşmalar bütünü ortaya çıkıyor..

Böyle mi düşünmeliyiz?

*

Eğer bir yerde yapılan uzun bir tartışmanın tamamı tutanağa geçirilmiyorsa, sonradan yapılan üç beş dakikalık bir özete bakarak bir kimsenin, “Bakın gördünüz mü, şu şu konular konuşulmamış” diye hüküm vermesi için, ondaki budalalık katsayısının kaç olması gerekir?

Ne yazık ki böylesi budalalıklar Türkiye’de akademisyen diye ortalıkta dolaşan boş beleş Goldziher şakirtlerinin (Ki kafalarının içi gibi dışını da ona benzetmeye çalıştıkları, "sünnet"ini milim milim takip ettikleri gözümüzden kaçmıyor) alâmet-i farikası durumunda.

Prof. Mehmed Said Hatipoğlu ve İlyas Canikli gibi tipler (her ne kadar Ömer Özsoy ve Mustafa Öztürk gibilere yetişemiyorlarsa da) bu budalalık ikliminden nemalanıyor, burdan ekmek yiyorlar.

*

Aklı ve mantığı yerinde olanlar için bu kadarı bile fazla olmakla birlikte, Hatipoğlu ve Canikli gibi tiplerin kronik belahetini tedaviye bu açıklamalar yetmez.

Takviye dozaja ihtiyaç var.

Bir sonraki yazıda devam edeceğiz inşaallah.


ANKARA İLAHİYAT TİPİ “ZAMAN MAKİNASI” YA DA “GAYBA VUKUF” MUCİZESİ

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 3 


Önceki iki yazıda, Ankara İlahiyat’ın modernizm-tarihselcilik karnavalında “metin tenkidi” deresine baş aşağı batırılıp vaftiz edilmiş olan İlyas Canikli adlı azgelişmiş zekânın “doktora tezi” diye hazırlamış olduğu zırvalar koleksiyonunu konu edinmiştik.

Sahih bir hadîs-i şerifi inkâr için başvurduğu ahmakça (ve de sahtekârca) çarpıtmalara vakıf olmuştuk.

Sadece söz konusu hadîs hakkındaki akılsızca lafları bile, bu akademik zavallının diğer “bilimsel keşif”lerinin mahiyeti hakkında fikir vermeye yeter.

Dolayısıyla, diğer zırvalarına da değinip zaman harcamaya gerek olmadığını düşünmek uygun olabilir.

Ancak, “laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”ni Türkiye tipi bir “ulusal bayram günü”, hatta “bayram haftası” haline getirmiş olan modernizm-tarihselcilik karnavalı palyaçolarının tipik bir temsilcisi olması hasebiyle, İlyas efendinin sanatını icra ederken sergilediği komiklikler üzerinde biraz daha ayrıntılı biçimde durmakta fayda var gibi görünüyor.

Çünkü söz konusu akademik tüberküloz salgını sadece İlyas efendinin değil, aynı vaftiz ameliyesinden geçen pekçok ilahiyat zombisinin ciğerini hurdahaş etmiş durumda.

Üstelik kuyruklarını dik tutuyor, beş para etmez ciğerleriyle övünerek kendilerini “Ankara ekolü” diye adlandırıyorlar.

*

Ekol diye adlandırılmayı hak ediyorlar, çünkü bunlar birbirinin kopyası tipler..

Ezber”leri, dillerindeki tekerlemeler aynı.. 

Aynı bayat ve mikroplu sakızı ağızdan ağıza aktararak yaşayıp gidiyorlar.

İçlerinden birini dinlediğinizde hepsini dinlemiş gibi oluyorsunuz. Diğer "Ankara fabrikası robotları"na dönüp bakmanıza ihtiyaç kalmıyor. 

Birinin ciğerinin tomografisini çektiğinizde hepsininkini tanımış oluyorsunuz.

Öyle ki, İlyas efendi hazretlerine cevap verdiğinizde, duayen maskara Prof. Mehmed Said Hatipoğlu'na da, İlyas’ın (Sezen Aksu’nun eski, Eda Taşpınar’ın turfanda hayranı) hocası Hayri Kırbaşoğlu’na da, diğer bilumum gözünü kan bürümüş hadîs kasabı (katili) ilahiyat mezbahası personeline de, hak ettikleri “hadîs katilliği başarı belgesi”ni hazırlayıp sunmuş olursunuz.

*

Dolayısıyla, İlyas efendinin türrehatı için biraz zaman ayırmaya değer..

Böylece, onun üzerinden bütün tarihselci-modernist soytarılar kumpanyası ekibi için bir tür anma merasimi düzenlemiş olacağız inşaallah.

Yani muhatabımızın görünüşte İlyas’tan ibaret olması okurları yanıltmamalı, aslında sözlerimiz soytarılık, maskaralık, palyaçoluk ve türevleri ekolünün tüm mensuplarına..

Anlattıkları masallar, sergiledikleri şaklabanlıklar, “çığırdıkları” türküler, tekrarlayageldikleri komiklikler duayen maskara Hatipoğlu’ndan beri tıpatıp aynı olduğu için, bizim İlyas dediğimiz yerde siz onu “Ankara hadîs kasaplığı ekolü” diye anlayın.

*

Bir önceki yazıda, Ankara ilahiyat kasaplığı ekolünün orta yaşlı üyesi İlyas’ın şu vecizesini aktarmıştık:

“Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.” (s. 163)

Önceki yazılarda, bahis mevzuu rivayetlerin sübutunun (mevcudiyetinin) kesin olduğunu, sübutu şüpheli olan şeyin İlyas’ın beyni olduğunu ortaya koymuştuk.

Beyin ölümü gerçekleşmiş olduğu için İlyas, dört ayrı sahabînin rivayetiyle sabit olan hadîs için “… ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir” diyor.

Sanırsınız ki “zaman makinası” vasıtasıyla Asr-ı Saadet’e gitmiş, bir hafaza meleği gibi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün hayatı boyunca yanı başında durmuş, o dönemde böyle bir konunun hiç gündeme gelmediğine şahit olmuş.

Ya da, “zaman makinası” ile gidip bu kadar uzun bir zaman harcamamış olmakla birlikte, (bizim gibi sıradan fanilerin aksine) “gaybe vakıf” hale gelmiş, Hz. Peygamber s.a.s. döneminde hangi konunun gündeme gelip gelmediğini en ince ayrıntısına kadar biliyor.

Ve, gaibten haber getirerek, söz konusu dört sahabînin yalancı olduğunu bize bildiriyor.

Zaman makinası” icadıyla ya da “gaybe vukuf” gibi bir olağanüstülükle böyle bir bilgiye sahip olduğunu (şıracının şahidi bozacıdır hesabı) tasdik eden tanıkları ve destekçileri de var.

Başta geleni, hocası Kırbaş oğlu Hayri..

Jüri adı verilen sazendeler takımı (ilahiyat caz orkestrası) da İlyas’ın söylediklerinin doğru olduğunu YÖK’ün huzurunda ikrar etmiş durumdalar. 

Peygamberlerin mucizelerini inkâr edenler varsa da, Ankara ekolünün İlyas gibi yetenekli kâhin ve arraflarının modernist-tarihsel nitelikteki mucizelerine kimse itirazda bulunmuyor.

Ankara ekolü mucizesi karşısında dört tane sahabînin lafı mı olur!

Ankara ekolünün yetiştirdiği süper zekâ aslanlar, kaplanlar, develer, düveler, danalar, camızlar, tilkiler ve çakalların yanında ashab nedir ki!

*

Bir sonraki yazıda buradan devam edeceğiz inşaallah..


TARİHSELCİ-MODERNİST İLAHİYATÇILARIN “ZEKÂ YAŞI” ORTALAMASI SEKİZ GİBİ GÖRÜNÜYOR

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 2


Bir önceki yazıda ilahiyatçı şımarık tufeylîler kumpanyasının seçkin yıldızlarından İlyas Canikli’nin doktora tezi etiketli güldürü metninde yer alan bir “laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”ni konu edinmiştik. 

Sahih bir hadîs için şunu diyor:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir.” (s. 163)

Tamam da, o hadîsi Ebu Said el-Hudrî r. a.’den rivayet eden Ebu Nadra “cerh” edilmişse (bazı suçlamalara hedef olmuşsa) bile, cerh edilmeyen bir başka isim de (Muttalib bin Abdullah bin Handab) aynı hadîsi aynı zattan rivayet etmiş ve Kudâî bunu eserine yazmış.

Sadece bu kadar mı?

Hayır!

Ayrıca aynı hadisi Ebu Said el-Hudrî dışında üç ayrı sahabî daha rivayet etmiş, bunlardan Ebu Hureyre’nin rivayetini hem Taberanî hem de Heysemî eserlerine almışlar.

*

Ancak, ilahiyatçı ciddiyetsizlik mesleğinin güzide temsilcisi İlyas hazretleri onların rivayetini beğenmiyor:

“Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir.” (s. 163)

Diyelim ki zayıflar.. Onların zayıflığı, diğer rivayetleri de güvenilmez hale getirir mi?!

Diyelim ki sen matematiği zayıf bir adamsın, çarpma ve bölmeyi bazen doğru bazen yanlış yapıyorsun.. Arkadaşın Mehmet ise matematikte iyi.. Bir gün ikinize “Yarım ile yarımı (0,5 ile 0,5’i) çarptığınızda sonuç kaç olur?” diye soruldu.. Mehmet de, sen de, “Çeyrek, yani 0,25 olur” dediniz. Soruyu soran da şöyle dedi: “Sen matematikte zayıf bir adamsın, dolayısıyla cevabına güvenilemez. Mehmet de senin gibi cevap verdiğine göre o da güvenilmez hale geldi. Dolayısıyla ‘metin tenkidi’ yöntemine başvurmak gerekiyor. Bu yöntemle olaya baktığımızda sonucun ‘iki buçuk’ olması gerekiyor.”

Böylesi bir akıl yürütmede bulunan bir dangalak için ne demek gerekir?

*

Hadîsler böyle bir kafayla mı değerlendirilir?!

Onu da geçtik, aynı hadîs iki sahabî tarafından daha rivayet edilmiş.

Abdullah bin Amr’ın rivayetini Ebu Davud Sünen’ine almış.

Abdullah ibni Ömer'in rivayeti ise Ebu Yusuf tarafından kaydedilmiş.

Kimse bunların ravîlerine laf söyleyememiş.

Üstelik, yukarıda da söylediğimiz gibi, Ebu Said el-Hudrî vasıtasıyla gelen rivayetin tek ravîsi Ebu Nadra da değil.. Muttalib bin Abdullah bin Handab da aynı hadîsi aynı zattan rivayet etmiş ve Kudâî bunu eserine yazmış.

*

İlahiyat alanının güldürü ana bilim dalında bölüm başkanı olmayı hak eden İlyas efendi bu söylediklerimizi anlamakta zorluk çekeceği için “çağdaş/modern” dönemden örnek verelim.

Diyelim ki rahmetli Necmettin Erbakan’ın bir sözünü Lütfi Doğan, Tahir Büyükkörükçü, Recai Kutan ve Süleyman Arif Emre aktardılar.

Recai Kutan’dan bize nakilde bulunanlar, iki kişi: Biri Temel Karamollaoğlu, diğeri laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”nin İlahiyat sirkindeki mucidi Prof. Mehmed Said Hatipoğlu.

Ve birileri, M. Said Hatipoğlu için “Bu adam bu işlerde gevşektir, yalan da söyleyebilir” diyerek güvensizlik izhar ediyorlar.

Fakat Karamollaoğlu’na itirazları yok.

Süleyman Arif Emre vasıtasıyla gelen rivayet silsilesinde ise Prof. Hayri Kırbaşoğlu’nun da adı geçiyor.

Hatipoğlu’na itiraz edenler Kırbaşoğlu için de “Bu Eda Taşpınar ve Sezen Aksu avukatına bizim güvenimiz yok” diyorlar.

Fakat, Lütfi Doğan ve Tahir Büyükkörükçü hocalar vasıtasıyla gelen rivayetlere itirazları yok.

İmdi, bu durumda “Erbakan böyle bir söz söylemiş olamaz, çünkü rivayet edenler arasında Hatipoğlu ve Kırbaşoğlu gibi cemaziyelevvelleri malum kulağı kesikler de var” denilebilir mi?!

*

Denilemeyeceği açık..

Ancak bu tespit, akıl ve mantığı düzgün işleyenler için geçerli..

İlahiyat sirki ya da gazinosunda, orada ne yiyip ne içiyor, ne tür gösteriler izliyor ve ne makamda şarkılar dinliyorlarsa, kafalar farklı çalışıyor.

Nitekim, sirkin yeni yetme canbazlarından İlyas Canikli yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.” (s. 163)

İlahiyat gazinosunun dumanlı havasında kafası iyice çalışmaz hale gelmiş olan bu heyecanlı canbaz, sübutunda şüphe bulunan hususun Ebu Nadra ile Ebu Hilal’in hadîs alanındaki güvenilirliğinden ibaret olduğunu, güvenilirliğinde şüphe bulunmayan kanallardan da gelmiş olduğu için hadîsin kendisinin sübutunda (sabit oluşunda, mevcudiyetinde) şüphe bulunmadığını anlayamıyor.

Ya da sahtekârlık yapıp anlamamış görünüyor. 

Bu, hamakatten kaynaklanan anlayışsızlıktan daha kötü bir haslet.. Şenaet ve denaet anlamına gelen bir felaket.. 

*

Evet, söz konusu hadîs, (Ebu Nadra ile Ebu Hilal’in yer almadığı) güvenilir üç kanaldan daha geliyor.

Bu güvenilirliği zayıf kişilerin de rivayet zincirinde yer aldıkları iki ayrı senet ise, onları destekliyor, güvenilirliklerine güvenilirlik katıyor.

İlyas efendi (bütün milleti aptal zannettiği için) tecahül-i arifane sanatından faydalanan bir sahtekâr değil de sadece idrak yetersizliği ile malul bir azgelişmiş zekâ olabilir. Bu ihtimale binaen, onu aydınlatmak için şöyle bir misal getirelim:  

Diyelim ki bir haberi güvenilir, yalan dolan bilmeyen üç haber kanalı yayınladı, ayrıca (Odatv.com gibi) yalan ve çarpıtmalara çok başvuran iki mecra daha aynen yayınladılar..

İmdi, çıkıp şunu diyebilir misiniz: Odatv de bu haberi yayınladı, dolayısıyla haberin gerçekliği şüpheli..

Tam aksine şunu demeniz gerekir: Odatv de ara sıra doğru haber verebiliyor.

Ne yazık ki bu ülkede, bu kadarına bile aklı yetmeyen adamlar tutup Sünnet gibi İslam’ın iki temel kaynağından biri hakkında hezeyanlarda bulunabiliyorlar.

*

Üstelik, Ebu Nadra ile Ebu Hilal’i güvenilir bulanlar da var.

Ebu Nadra’dan başlayalım..

Onun durumu (İlyas Canikli’nin anlatımıyla) şu:

“Ebû Nadra  … Yahya b. Maîn kendisinin güvenilir olduğunu söylemektedir.  Bunun aksine, Buhârî’nin kendisinden hadis almadığı, çok hadis rivayet ettiği ve hata yaptığı, her rivayetiyle amel edilemeyeceği haber verilmektedir”. (s. 152.)

Bir: Yahya bin Maîn, ravîler konusundaki değerlendirmeleri dikkate alınması gereken bir isimdir.

İki: Buharî’nin ondan hadîs almaması, ihtiyaç duymamasından kaynaklanıyor da olabilir.

Üç: Çok hadîs rivayet etmek tek başına bir kusur değildir.

Dört: Hata yaptığının söylenmesi her zaman hata yapması anlamına gelmez.

Beş: Her rivayetiyle amel edilemeyeceğini söyleyenler, bazı rivayetleriyle amel edilebileceğini de söylemiş olurlar.

Altı: Ebu Nadra, bu örnekte olduğu gibi, hata yapmayan güvenilir kişilerin rivayet ettiği bir hadisi aynen naklettiğinde, bu, söz konusu hadîsin sübutu aleyhinde delil olmaz, tam aksine, Ebu Nadra’nın kimi rivayetlerinin güvenilir ve hatasız olduğunu gösteren bir delil olur.

*

Gelelim Ebu Hilal’e..

İlyas Canikli şunları yazıyor:

“Ebû Hilâl … Hakkında rical kitaplarında çok değişik bilgiye rastlamak mümkündür. Ebû Davud, onun hadiste güvenilir bir kimse olduğunu söylerken Nesâî , “Hadiste kuvvetli değildir” demektedir. Fellâs ise, onunla ilgili şu bilgileri vermektedir: “Yahya b. Saîd Ebî Hilâl’den hadis rivayet etmezdi. Abdurrahman ise kendisinden hadis rivayet ederdi.” İbn Ebî Hatim “Buharî onu zayıf kimseler arasında saydı” derken, Ebû Hâtim de onu hadiste gevşek kimselerden kabul etmektedir. Yahya b. Maîn de “Hadiste güvenilir değildir. Hadisine ekler yaparak rivayet ederdi” demektedir. (s. 152.)

Görüldüğü gibi Ebu Davud onu “güvenilir” buluyor. Ondan hadîs rivayet eden muhaddisler mevcut.

Zayıf ya da gevşek bulanlar da, onu yalancılıkla veya hadîs uydurmakla suçluyor değiller.

“Hadîsine ekler yaparak rivayet etmesinden” neyin kastedildiği belli değil. “Hadîsten şu anlaşılır” diyerek kendi yorumunu ekliyor olabilir.

Bununla birlikte, bu kusur, burada tartışma konusu olan hadîs için söz konusu değil.

Söz konusu hadisi diğer “güvenilir” senetlerde geçtiği gibi rivayet etmiş olduğuna göre, “Her zaman da ekleme yapmıyormuş” hükmünü vermek gerekir.

İlyas efendi ise, bu hükmü vermek yerine, “Bak gördünüz mü, hadîslere ekleme yapabilen bir adammış, dolayısıyla bu hadisi de atalım” demeye getiriyor.

Tamam da, güvenilir rivayet silsileleri neyine yetmiyor!

O rivayet silsilelerinin varlığı, Ebu Hilal’in kimi rivayetlerinin son derece güvenilir olduğunu ispatlar, başka birşeyi değil.

*

Ürettikleri saçmalıkların dipsiz hamakatlerinden mi yoksa derin sahtekârlıklarından mı kaynaklandığı konusunda tereddütte kaldığımız böylesi kişilerin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadîsleri söz konusu olduğunda hadlerini bilip edeplerini takınmaları gerekiyor.


BİR İLAHİYAT GAZİNOSU ASSOLİSTİNİN ENCAMI

 









ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 1 


Önümde Ankara İlahiyat’ta hazırlanmış bir doktora tezi var. Başlığı şöyle: “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki”.

Tetkik, inceleme demek oluyor.

Başlık yanlış konulmuş, doğrusu şu olmalıydı: “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Çarpıtılması ve İnkârı”.

Hazırlayan tipin adı İlyas Canikli.. İnternetteki malumattan anlaşıldığına göre şu anda doç. unvanıyla bir ilahiyat fakültesinde engin ve derin cehaletini öğrencilerle paylaşıyor durumda.

Tezin hazırlanması sürecinde danışmanlık yapan kişi ise Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu..

Danışmanlığını yapıp onayladığı teze bakarak Kırbaşoğlu’nun ilmî yeterlilik ve ciddiyet notunu veriyoruz: Sıfır.

Bu vatandaşın durumuna baktığımızda, notlandırma sisteminde bir yenilik yapıp “eksi” notlar da icat etmek gerektiği kanaatine varıyoruz.

Gerçekten de Hayri’nin hak ettiği not aslında “eksi 10”.. 

İlmî kepazelikte sınırları zorlamış.

*

İlyas Canikli’nin 2004 yılında assolistlik yaptığı bu ilahiyat eğlence ve gösteri merkezinde saz ekibi olarak yer alan jüri üyeleri ise şunlar: Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal, Prof. Dr. Mehmet Özdemir, Prof. Dr. Şamil Dağcı, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım.

Böyle eşsiz bir şova sazende olarak katkıda bulunmuş olmaları bu beyzadelere şeref ve övünç kaynağı olarak ölene kadar yeter.

Evet, İlyas’ın şovu sıradan bir şov değil.

O yüzden önümüzdeki birkaç yazıyı (istemeyerek de olsa) ona ayıracağız nasipse.

Eşsiz şovunun tam bir “tetkik”ini yapmamız durumunda tuğla kalınlığında kitap yazmak gerekeceğinden işin kolayına kaçacak, "Arif olana bir işaret kâfidir" diyerek mümkün mertebe kısa bir tetkikle yetineceğiz.

Umarım gücenmezler.

*

Söz konusu şov (tez) bir “giriş” ve üç “bölüm”den oluşuyor.

Biz “tetkik”imizde şovdaki sıralamayı takip etmeyecek, İlyas’ın sanatçılıkta sınırları zorladığı noktaları öne alacağız.

İkinci bölümden bir örnekle başlayalım..

Bölümün başlığı şöyle: “Rivayetlerde Saltanatla Yönetim ve İki Halife Sorunu”.

“İki halife de ne demek, nerden çıktı bu?” diyebilirsiniz.. Mesele şu: Hadîslerde Müslümanların iki halifesinin olamayacağı (yani iki devlet halinde bölünemeyecekleri, bir devletleri varken bölücü bir adamın halifeyim diye ortaya çıkarak bölücülük yapamayacağı ve bunun için silahlı terör anlamına gelen bir örgütlü isyan başlatamayacağı) bildiriliyor ve Müslümanların birliğini parçalayıp düzenini bozmak isteyen ikinci “sözde” halifenin (günümüzde PKK’lıların devletin şefkatli ve sevecen bombalarıyla parça parça edilip leş diye çukurlara atılmalarını hatırlatacak şekilde) öldürülmesi emrediliyor.

İşte, İlyas’ın ve hocası Hayri’nin dertlerinden biri bu.. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle birşeyi söylememeliydi.. 

Söylememiş olması gerekiyor. Söylememiş olmalıydı..

O halde, laik (siyasal dinsiz) rejimin "siyasal ilahiyatçıları" olarak milletin “Söylememiştir” diye düşünmesi için gösteri ve şov sanatlarının bütün imkânlarını ve teknik hilelerini sonuna kadar kullanmaları lâzım.

Çünkü devlet İslam devleti olunca karpuz gibi bölünebilmeli, ulusçu (milliyetçi) açgözlü iştah şampiyonlarının önüne dilim dilim servis edilebilmeli..

Bölücülükle mücadele ancak “Tanrı korusun” Türk’ünün “ırk” esaslı devletine ait bir ayrıcalık olabilir..

Hatta İslam’ın (bölünmesi bir tarafa) devleti hiç olmamalıdır bile.. (İlyas, açıkça diyemese de bunu demeye getiriyor, sonraki yazılarda inşaallah eşsiz şovundaki bu türden ancak starlardan beklenebilecek performans şahikalarına da değineceğiz.)

*

Evet, assolist İlyas, şovunun ikinci bölümünü şu şirin laflarla bitiriyor:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir. Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.

“Bu rivayeti de hilâfet ve saltanat ile ilgili rivayetlerin bir uzantısı olarak düşünmekteyiz. İlk dönemlerde tek devlet, tek yönetici fikrini benimsemiş olan kimseler tabiî parçalanma ve fikir ayrılıkları sonucunda merkezî yönetime muhalif olan veya olabilecek kimseleri bu yolla susturma yoluna gitmişlerdir. Muaviye’den sonraki dönemlerde çeşitli bölgelerde başlayan iktidar mücadeleleri bunu doğrular niteliktedir. Abdullah b. Zubeyr olayının iki halife rivayetinin ortaya çıkmasında etkili olduğu düşüncesindeyiz. Tarih sahnesinde meydana gelen herhangi bir olaya haklı gerekçe aramak başka bir şey, bu olayların Hz. Peygamber kanalıyla dile getirilmesi bambaşka bir şeydir. Birtakım siyasî rivayetlerde olduğu gibi, bu tür siyasî rivayetlerin de Hz. Peygamber ile ilgisinin olduğunu düşünmemekteyiz.” (s. 163)

Görüldüğü gibi ilahiyat assolisti İlyas, çok düşünceli bir sanatçımız..

Onu düşünüyor, bunu düşünüyor, biraz ara verip kaşınıyor, sonra tekrar düşünüyor..

Düşünüyor da düşünüyor.

*

Sorun şurada ki, Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi düşünüyor.

Kafası çalışmadan..

Bununla birlikte, hindide bulunmayan bir meziyeti var: Konuşabiliyor.

Fakat papağan gibi.. Ne söylediğinden, ne dediğinden haberi yok..

Ezbere şarkı söylüyor.. Sırf melodisi için.. Manasına aşinalığı yok..

Aşina olmadığını, ruhsuz ve akılsız bir “dijital ayna” olmaktan öteye gitmeyen “yapay zekâ” gibi hazırlamış olduğu “İki Halife Hadisinin Geliş Yollarının Şematik Olarak Gösterilmesi (Şema:3)” başlıklı şema da gösteriyor. (s. 151)

*

Şemadan şunu anlıyoruz:

İlgili hadîsi tam dokuz (rakamla 9) âlim, senediyle (rivayet zinciriyle, hadisin kendilerine hangi aktarıcılar vasıtasıyla geldiğini söyleyerek) eserlerine almışlar: Müslim, Ebu Davud, Beyhakî, Heysemî, Taberanî, Ebu Yusuf, Kudâî, Neysaburî ve Ebu Avane.

Ancak, ravîleri (rivayetçileri, aktaranları) ortak değil.

Hadisi Peygamber Efendimiz s.a.s.’den dört ayrı sahabî rivayet etmiş: Ebu Said el-Hudrî, Abdullah bin Amr, Ebu Hureyre ve Abdullah ibni Ömer.

İmdi, “yapay zekâ” İlyas’ın hadis hakkında şüphe uyandırmak için diline doladığı Ebu Nadra’nın adı, sadece Ebu Said el-Hudrî r. a.’e ulaşan senette geçiyor.

Üstelik hadisi Ebu Said el-Hudrî’den sadece Ebu Nadra değil, Muttalib bin Abdullah bin Handab da rivayet etmiş.

*

Gelelim “yapay zekâ” İlyas’ın diline doladığı ikinci isme, Ebu Hilal’e..

Ebu Hilal’in ismi de sadece Ebu Hureyre kanalıyla gelen senette (rivayet silsilesinde) yer alıyor.

Şemaya bakıldığında ortaya çıkan sonuç şu: Bu hadis kesinlikle sahih.. İmam Müslim’in “Sahih”ine almış olması sebepsiz değil.

*

İlyas gibi “yapay zekâ”ların bu kadarına aklı yetmeyebilir (sonuçta yapay); bir de bunlar “güncellik” ve “çağdaşlık” meraklısı oldukları için çağımızdan örnek getirerek anlatılmadığında zihinleri patinaj yapabiliyor.

Dolayısıyla bunların biraz özel ilgiye, sabırlı bir hoşgörüye ve merhamete ihtiyacı var.

Mesela bir ilkokul çocuğuna birşeyi öğretirken biraz sabırlı olmanız, meseleyi onun anlayacağı şekilde basitleştirerek anlatmanız gerekir.

Assolist İlyas’a da (ilkokul birinci sınıf değilse de ikinci sınıf çocuğuna anlatır gibi) şunları söylemekte fayda var:

Bak İlyas, kulağını iyi aç, şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dört tane önde gelen adamına (Bakan Ali Yerlikaya, Bakan Fahrettin Koca, Bakan Hakan Fidan, MİT Başkanı İbrahim Kalın) bir talimat verdiğini düşünelim..

Bunlar, talimatı birer yardımcılarına söylemiş olsunlar.

Bu yardımcılar da birer genel müdüre söylemiş olsunlar.

Genel müdürler de birer daire başkanına “Böyle bir talimat var” demiş olsunlar.

O daire başkanları da kendilerine bağlı birer şube müdürünü haberdar etmiş bulunsunlar.

Diyelim ki Ali Yerlikaya’nın meseleyi söylediği bakan yardımcısının adı (veya lakabı) Ebu Nadra.. Fakat, meseleyi diğer yardımcısı Mehmet Aktaş’a da söylemiş.

Sağlık Bakanlığı’nda mesele kendisine iletilen şube müdürünün adı ise Ebu Hilal..

İlk ödevin bu, İlyas.. Kafana iyice yaz..

*

Anladıysan devam edelim..

İmdi, bir gazetecinin Erdoğan’ın talimatından haberdar olduğunu, sonra da bunu haber yaptığını varsayalım..

Diyor ki: “Haberi önce Ali Yerlikaya’nın yardımcısı Mehmet Aktaş’tan duydum, sonra da başka pekçok kanaldan teyit ettim.” 

Buna karşı bir şaklaban çıkıp şöyle diyor: 

“Tamam Mehmet Aktaş böyle söylemiş olabilir, ama diğer Bakan Yardımcısı Ebu Nadra’nın sözüne itibar edenler de, etmeyenler de var. Biz etmeyenleri dikkate alıyoruz. Ayrıca, Sağlık Bakanlığı’ndaki şube müdürü için de kimileri 'Sözüne itibar edilir' kimileri de 'Edilmez' diyor. Bizce de edilmez. Dolayısıyla bu haber inandırıcı değil."

Buna karşı söz konusu gazeteci haberini şöyle savunuyor: 

"Benim meselem Ebu Nadra ile Ebu Hilal'in güvenilirliği değil, bu haberin doğruluğu.. Haber bana sadece bu iki isim kanalıyla ulaşmış değil.. Hakan Fidan ile İbrahim Kalın'ın ekibi bu haberi doğruluyor. Ayrıca Ali Yerlikaya'nın bildirimi bana Mehmet Aktaş vasıtasıyla da ulaştı. Ebu Nadra ile Ebu Hilal'in teyitini yok saymanıza razıyım, benim diğer haber kaynaklarıma güvenim tam."

Buna karşı söz konusu şaklaban şöyle bir çıkıntılık yapıyor: 

"Bana ne, bana ne, ben kabul etmiyorum, bana ne!.. Ben 'metin tenkidi' yapacağım.. Benim cumhurbaşkanım böyle bir talimat vermiş olamaz, vermemiş olmalıdır, bir 'metin tenkidi' yapacağım ve ona göre bu haberin doğruluğu konusunda hüküm vereceğim."

*

Şu rezil ve laubali, çivisi çıkmış Türk medyasında bile böyle bir dangalak şaklabanla karşılaşmanız mümkün değildir. 

Çünkü, medyanın (hayatın soğuk ve acımasız kurallarının hüküm sürdüğü) işleyişi içinde hiç kimse, böyle bir angutu karşısına alıp gazetecilik dersi vermeye, onu eğitmeye çalışmaz..

Ona doğrudan kapıyı gösterir, hiç konuşmadan kovarlar. 

Çünkü böyle bir akılsız dangalağa bir şey anlatmaya çalışmanın zaman kaybı olduğunu bilirler.

Çünkü böylesi dangalaklara laf anlatmak isteseniz de başaramazsınız. 

Cehaletin ilacı var da, ahmaklığın yok.

*

Ne yazık ki böylesi dangalaklar ilahiyat fakültelerinde sözde tez hazırlıyor, dinî konularda ahkâm kesiyor.

İlahiyat fakülteleri laçkalık ve seviyesizlikte Türk medyasına nal toplatır hale gelmiş olduğu için "ilahiyatçı dangalaklar"ın tekerine taş değmiyor.

İşleri tıkırında.. Atış serbest.. Andavallar cennetinde yaşıyor olmanın keyfini çıkarıyorlar.

Doç., prof. vs. oluyor, İslam'ın Paul'ü (Pavlos'u), Augustinus'u, Martin Luther'i, Calvin'i olmak için canlarını dişlerine takıyorlar. 

Luther filan olamasalar da rezil ve kepaze olmayı hakkıyla başarıyorlar.

İlahiyat gazinosu assolisti İlyas ile hocası Hayri'nin durumu da böyle.. 


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."