ÖLDÜRMEKTEN DAHA BETER OLAN

 





Diyanet’in 15 Ocak 2016 Cuma günü okuttuğu hutbe şöyleydi:

Okuduğum âyet-i kerimede Yüce Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Sizden sadece zulmedenlerle sınırlı kalmayacak fitneden sakının. Ve bilin ki, Allah’ın cezası oldukça şiddetlidir.” (Enfâl, 8/25.)

Okuduğum hadis-i şerifte ise Peygamber Efendimiz (s.a.s) şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz bahtiyar kimse, fitnelerden uzak kalandır. Bir musibete uğradığında sabredendir. Yazıklar olsun fitneye sebebiyet verenlere ve destek olanlara!” (Ebû Dâvûd, Fiten ve Melâhim, 2.)

Kerim Kitabımızda farklı anlamlarda kullanılan fitne kelimesi aynı zamanda “imtihan” anlamına gelir. …

Kimi zaman da imtihanımız, türlü huzursuzluklara, karışıklıklara sebep olan fitne karşısındaki tutumumuzdur. Yüce Rabbimiz, fitnenin öldürmekten daha kötü, daha korkunç olduğunu belirtir. Peki fitne neden bir insanı öldürmekten daha kötü ve korkunç olarak takdim ediliyor bizlere? Çünkü fitne, kin ve husumete sebep olur. Kardeşliğimizi ve birliğimizi sarsar, gücümüzü zayıflatır. Fert ve toplumların güne ve yarına dair umudunu yerle bir eder.

Fitne, insanların onurlarını, şeref ve haysiyetlerini zedeler. Fitneyle iştigal etmek zihni kirletir, gönlü kirletir, dili kirletir. Fesat peşinde koşan ve insanları birbirine düşürmek için çalışanlar, sadece şeytanın amacını kolaylaştırırlar. Benliğindeki fitne duygusu, kişinin yalnız kendisini değil, aynı zamanda toplumu ve hatta insanlık ailesini tarumar eder. İşte bu nedenledir ki, Yüce Rabbimiz ve Peygamber Efendimiz, fitneyi değil, ıslahı; çatışmayı değil, kaynaşmayı esas almamız hususunda bizleri sıkça uyarır. Kerim Kitabımız, fitne çıkararak huzursuzluk ve kargaşaya neden olanların ahirette ağır bir cezaya çarptırılacaklarını bildirir. (Bürûc, 85/10.)

Tarih, fitnenin sebep olduğu nice yıkımlara, nice kıyımlara, nice karanlık dönemlere şahit olmuştur. Geçmişte yaşanan kavgaların, savaşların, katliamların birçoğunun temelinde fitne vardır. Biz de geçmişte türlü fitnelere maruz kaldık, türlü fitnelerle imtihan edildik. Bugün de ülke olarak, millet olarak en ağır imtihanlardan geçiyoruz. Birlik beraberliğimize kast eden ve bizi birbirimize düşürmek isteyenlerce fitne ateşi her geçen gün bütün şiddetiyle körükleniyor. Pek çok kardeşimiz ve masum insan, fitnenin sebep olduğu hain saldırılarla, vicdan ve insafını kaybetmişlerin sınır tanımayan vahşetleriyle can veriyor. Cehaletten kaynaklanan taassupla, birtakım mihrakların yönlendirmesiyle her türlü şiddet ve cinayeti meşru gören bir anlayış, kalbimize bir hançer gibi günden güne saplanıyor.

Diğer yandan hiçbir ahlaki değer ve sınır tanımaksızın ortaya atılan ve aslı astarı olmayan ithamlarla diller kirletiliyor, zihinler ve gönüller bulandırılıyor. Fitne ve huzursuzluklara sebep olunuyor. Görsel ve sosyal medyada asılsız söz ve töhmetlerle nice masum insanın onur ve haysiyeti, izzet ve şerefi ölçüsüzce dile dolanıyor. Oysa en büyük fitnelerden biri, bir insanın onur ve haysiyetine kast etmek değil midir? En büyük zulümlerden biri, dili zehirli bir ok haline getirerek nazargâh-ı ilahî olan kalpleri yaralamak değil midir?

Bizler, geçmişten günümüze her zorluğu, her imtihanı Rabbimizin emirlerine, Peygamberimizin öğütlerine riayet ederek geçtik. Fitne, fesat, kaos ve desiseleri basiretle, ferasetle hep birlikte aştık. Gönülleri bir, hüzün ve kederleri bir, gayeleri bir kardeşler olduk. Öyleyse geliniz, bugün de millet olarak bizi kuşatan, yarınlarımızı tehdit eden fitne ve güçlükleri aşabilmek için rahmet, adalet, hak ve hakikat dini İslam’a sımsıkı sarılalım. Hep birlikte fitne ateşini söndürmenin yollarını arayalım. Bizi birbirimize düşürmeye yönelik tuzak ve komplolara, içimizden ve dışımızdan beslenen fitne uzantılarına karşı uyanık olalım. Farklıklarımızı bir eksiklik, ayrılık ve çatışma nedeni değil, bir zenginlik vesilesi olarak görelim. Kardeşliğimizi, birlik ve beraberliğimizi her türlü aidiyet ve çıkarın üstünde tutalım. Önyargılardan sıyrılarak birbirimizin izzet, onur ve haysiyetini saygın, muhterem ve mükerrem görelim. Allah’a, Peygambere, ahlaki değerlere gönül vermiş müminler olarak fitne ve fesadın değil, ıslahın öncüsü olalım. Boş, asılsız, aslına vakıf olmadığımız, fitneye sebep olan dedikodu ve töhmetin peşinde koşarak ömrümüzü ve zamanımızı israf etmeyelim. Elimizle, dilimizle, hâsılı bütün bir bedenimizle bir gün mutlaka hesaba çekileceğimizi unutmayalım. …

*

Bunlar, kulağa hoş gelen, ilk anda hatasız gibi görünen güzel sözler.

Ancak, son tahlilde laik zihniyetle yazılmış bir hutbe.

Hutbeye göre, farklılıklarımızı zenginlik olarak görmeliymişiz.

Hangi farklılıkları?

Her ihtilaf rahmet olmadığı gibi, her farklılık da zenginlik değildir.

Bazı farklılıklar fakirliktir, çirkinliktir, kötülüktür, şirktir, nifaktır, küfürdür, müptezelliktir.

Her farklılık nasıl zenginlik olabilir ki?!

*

Hem siz mesela resmî dil söz konusu olduğunda bunu neden hiç hatırlamıyorsunuz?

Neden o zaman hemen farklılık düşmanı tekelciler haline geliyorsunuz?

Farklılık zenginlikse, Anayasa’nın ilk dört maddesinin de farklılıklara açık olması gerekmez mi?

Mesela Ankara ebediyen başkent olmak zorunda mıdır? Mekke gibi kutsallığı mı var?

Osmanlı niçin başkenti Bursa iken daha sonra Edirne'yi başkent yapmıştır?

Madem farklılıklar zenginlik, “Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez anayasa maddelerinden söz etmek, milleti fakirliğe mahkum etmek, farklılıkların zenginliğinden mahrum etmektir” diye niye diyemiyorsunuz?

Farklılıklar zenginliktirmiştir!..

Mesela haktan hukuktan, doğrudan iyiden ayrılıp farklılık sergilemek zenginlik kaynağı olabilir mi?!

*

Asıl facia, bu lafların camide, bir hutbede söyleniyor olmasıdır.

Bunları yazdıranlar ve okutanlar vebal altındadır. 

Hutbedeki saçmalıklardan, daha doğrusu manevî cinayetlerden biri de, birlik ve beraberliğimizi her türlü aidiyetin üzerinde tutmamız öğüdü..

Birlik ve beraberliğimiz, hak dine aidiyetimizden daha mı önemlidir?!

Birlik ve beraberlik çağrısı yaparken aidiyetlerin hepsini bir torbaya koyup değersizleştiriyorsanız, birlik ve beraberlik sizin putunuz olmuş demektir.

Evet, asıl facia, bunların bir hutbede söyleniyor olmasıdır.

Konjonktürel nitelikteki, (belirli bir tarihe ve coğrafyaya özgü olması itibariyle) “tarihsel” olan (yani evrensel olmayan, zaman ve mekân üstü nitelik taşımayan), kadere ve takdire inanmayan birinin tesadüfî olarak nitelendireceği arızî bir birlikteliği, birlik ve beraberliği, zamanlar ve mekânlar üstü olan İslamî aidiyetin üstünde gören bir anlayış, şirkin ta kendisi olur.

Diyanetçiler, uyur gezer halde hutbe metni yazmamalı, laflarının ucunun nereye gittiğine dikkat etmelidirler.

Milletin laik efendilerinin hoşuna gidecek lafları yazmaya kendilerini fazla kaptırmamalı, bu arada Allahu Teala'nın gazabına uğrayıp çarpılabileceklerini hesaba katmalıdırlar.

*

Fitne konusuna gelince..

Öldürmekten daha beter olan fitne, insanların ölümden sonrasını mahveden fitnedir.

Çünkü dünya hayatı geçicidir. “Her nefis ölümü tadacaktır.” Ahirette ise ölüm yok, sonsuzluk var.

Öldürmekten daha beter olan fitne, hakkın açık ve yalın bir biçimde savunulmasına doğrudan ya da hileli yollarla engel olunması, hakkın batıla karıştırılması suretiyle batıla hak bir görünüm verilerek insanların aldatılıp batıla meylettirilmesi, ve böylece batılın peşine takılan insanların ahiretlerinin mahvolmasına sebep olunmasıdır.

İnsanların İslam’a göre küfür ve şirk olan sözleri söylemeden kimi vatandaşlık haklarından yararlanmasına izin verilmemesi, bunun sonucu olarak, baştan istemeyerek söyledikleri bu sözlere vatandaşların zamanla alışıp benimsemeleri, öldürmekten beter olan fitnelerdendir.

Bugün camilerde böylesi laikleştirilmiş hutbeler okunurken Şeriat’in önemine dair bir hutbenin asla okutulmayışı, okutulmasına müsaade edilmeyişi, bu yüzden halkımızın büyük çoğunluğunun Şeriat karşıtlığının küfür olduğunu hâlâ bilmiyor olmaları, devletin birtakım kurumlarının Diyanet'i (bu küfür nedeni olan cehaletin sürmesine neden olacak şekilde) din ve vicdan hürriyetinden mahrum bırakması, öldürmekten beter olan bir fitnedir.

Eğer malum devlet kurumları Diyanet'i perde arkasından buna zorlamıyorlarsa, Diyanet kendi inisiyatifi ile böyle hareket ediyorsa, o takdirde Diyanet'in bizzat kendisinin hıyanet içinde olduğu, Türkiye'deki camileri bir tür mescid-i dırar'a dönüştürdüğü, Diyanet'in fitnenin lokomotifi haline geldiği kabul edilmelidir.

*

Merhum büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hoca, Hak Dini Kur’an Dili adlı muhalled eserinde Bakara Suresi’nin 191 ve 193’üncü âyetlerini tefsir ederken fitne konusunda şu bilgileri vermektedir:

… Gerçi öldürme, aslında fena bir şeydir. Fakat fitne de öldürmeden daha şiddetlidir, daha ağırdır. Çünkü öldürmenin zahmet olması çabuk geçer, fitneninki devam eder. Öldürme, insanı yalnız dünyadan çıkarır. Fitne ise hem dinden, hem dünyadan eder. Bunun için fitneye tutulmaktan ise o fitneyi çıkaranları öldürmek veya ölmek, yahut da çıkardıkları fitneyi kendi başlarına yıkmak elbette daha iyidir. “Ehven-i Şerreyn” (iki şerrin en zararsızı) tercih edilir” kaidesi de bu gibi nasslardan çıkarılmıştır.

FİTNE: Aslı, sözlükte, karışığını almak için altını ateşe koymaktır. Bundan sıkıntı ve belaya sokmak mânâsında kullanılmıştır ki burada bu mânâyadır. Yani vatandan çıkarmak gibi, insanları azaba uğratacak bela ve sıkıntı öldürmekten daha ağırdır.

Ölümden daha ağır ne vardır, demeyiniz. Çünkü ölümü temenni ettiren durum, ölümden daha ağırdır. 

Bu sözün gelişinde insanı vatanından çıkarmanın da ona, ölümü temenni ettirecek fitne ve sıkıntı cümlesinden olduğuna işaret vardır. 

Şirki küfrü yaymak, dinden dönmek, Allah’ın yasaklarını çiğnemek, genel sükuneti bozmak, vatandan çıkarmak hep birer fitnedirler. Müminin -Allah korusun- dönüp kâfir olması, öldürülmesinden ağırdır.

Doğru yola girmiş olan müminlerden bazı kimseler, Mekke müşrikleri tarafından küfre döndürülmek için azaba uğratılıyor, onlar da, “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Hayır, onlar diridirler.” (Bakara, 2/154) ilâhî emri gereğince ölmeyi göze alıp Allah’ın izni ile dayanıyorlardı. Bu şekilde haram ayda ashabdan bazılarını müşrikler öldürmüşler, bu da müslümanların gücüne gitmişti.

İşte bütün bunlar “Fitne öldürmeden daha ağırdır” prensibinde özetlenerek harb ilânının sebebi kısaca ifade buyurulmuş ve müslümanlar fitneyi ortadan kaldırmak için Allah yolunda ya gazi veya şehid olmaya teşvik edilmiştir.

Nüzul sebebi özel ise de söz, fitnenin mahiyetinin, öldürmenin mahiyeti ile karşılaştırılmasını ifade ettiğinden hüküm geneldir. 

193- “Onlarla o şekilde savaşın ki, hatta fitne, yani şirk ve ayrılık olmasın da, din hep Allah için olsun, yalnız Allah’a boyun eğilip, itaat edilsin.” Halbuki, “Allah katında gerçek din İslâm’dır.” (Âl-i İmrân, 3/19). Bu bakımdan, bunlarda gerçek tevhid dini olan İslâm’dan başka bir din bulunmasın. Fitnenin başı olan şirk kalksın. Bunun için Peygamber (s.a.v.): “Ben bu insanlarla ‘Lâ ilâhe illallah’ diyecekleri ana kadar savaşmakla emredildim. Onu dedikleri zaman benden canlarını kurtarırlar” buyurmuştur.

*

Demek ki, fitnenin başı şirktir.

Öldürmekten beter olan fitne de, insanları şirke çağırmak, şirke götürmek, şirki “Farklılıklarımız zenginliktir” diyerek güzel göstermektir.


MODERNİST VE YERLİ-MİLLİ “DÜZEN”BAZ İLAHİYATÇILIĞIN TASAVVUFÇU VERSİYONU

 



 

Din Öğretimi Genel Müdürlüğü ve Türkiye Maarif Vakfı, 2017 yılının Mayıs ayında Maltepe’de “Balkanlar ve Bazı Avrupa Ülkelerinde İmam Hatip ve Dengi Program Uygulayan Okullar Eğitim Yöneticileri Çalışma Toplantısı” düzenlemişti.

Orada bir konuşma yapan dönemin İstanbul Müftüsü Prof. Hasan Kamil Yılmaz’ın bazı sözleri şöyleydi:

“Sadece Ulum-u İslamiye okumuş, bugünkü modern ilimlerden, sosyal bilimlerden haberi olmayan, hiç felsefe okumamış insanların İslam’ın temel değerlerine, Kitap ve sünnete bakışı İmam Hatip mezunları kadar bütüncül ve usule dayalı olmuyor. Oralardan bakıyorsunuz DAİŞ benzeri, ifrat içinde, marjinal gruplar çıkabiliyor. Ama elhamdülillah, Türkiye’de İmam Hatip okulları ve İlahiyat fakültelerinin eğitiminden geçen insanların bu tür marjinal gruplara asla kapılmadığını, onların asla oyununa gelmediğini görmüş olmaktan mutluluk duyuyoruz. Türkiye’de belki o gruplara katılanlar var. Bunlar merdiven altında ya da başka yerlerde eğitim almış veya hiç eğitim almamış insanlardan oluşuyor. Demek ki, iyi manada eğitim verildiği, din iyi öğretildiği, dünyevi ilimler verildiği zaman insanlar daha iyi şeyler düşünüyor. Ülkemiz için, dünyanın geleceği için daha iyi fikirler üretiyor.” 

Prof. unvanını almış bu "ezberci" şahsın üç beş cümleye sığdırdığı muazzam ve derin hataların çetelesini tam olarak çıkarmaya çalışmamız durumunda hacimli bir kitap yazmamız gerekir.

Bu okumuş cahil bilmiyor ki, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in ashabı olsun, mezhep imamlarımız olsun, geçmişin ilk büyük müçtehitleri olsun, hiçbiri bugünkü “modern ilimler”i okumamışlardı.

Sosyal bilimler dediğin bugünkü akademik disiplinlerle de uğraşmış değillerdi.

Felsefeyle de (teknik anlamda) alâkaları yoktu.

Peki onların “İslam’ın temel değerlerine, Kitap ve Sünnet’e bakışı, bugünkü yüzeysel malumatlı İmam Hatip mezunlarınınki kadar "bütüncül ve usule dayalı” değil miydi?!

*

Bir insanın bugünkü modern ilimlerin, fen bilimlerinin ve sosyal bilimlerin hepsini bilmesi mümkün değildir.

Fen bilimleriyle uğraşıyorsan sosyal bilimlere, sosyal bilimlerle meşgulsen fen bilimlerine uzak kalırsın.

Diyelim ki sosyal bilimlerle uğraşıyorsun, tarihçiysen iktisada, hukukçuysan edebiyat alanına uzak kalırsın.

Farzedelim ki fen bilimleri alanında çalışıyorsun, fizikçiysen biyoloji ve kimyaya ancak göz ucuyla bakabilirsin. 

Hatta bir fizikçi, fiziğin her konusunu da tam olarak öğrenme fırsatı bulamayabilir.

Mühendislikte de durum budur, inşaat mühendisiysen bilgisayar mühendisliğinin cahili kalırsın. 

Tıp bile parçalanmış, bölünmüştür, "kulak burun boğaz"cı, "göz"den anlamaz.

*

Burada mesele, bilimlerin mantığını ve bilimselliğin ne anlama geldiğini bilmekle alâkalıdır.

Bütün bu konular dönüp dolaşıp, “akıl” (tümevarım, tümdengelim, kıyas) ve “sağlam duyular” (gözlem, deney, tecrübe) ile, bilgi ve bilim arasındaki ilişkiye gelip dayanır.

Eğer bilgi felsefesini (epistemolojiyi) ve bilim felsefesini biliyorsan, daha doğrusu bu felsefî disiplinlerin alanına giren konularda mantıklı ve doğru bir yaklaşıma sahipsen, bilgi ve bilim konusunda sağlam ve tutarlı bir bakış açısına ulaşabilmişsen, yani akıl ve duyular (beş duyu) ile edinilen bilgilerin ve varılan sonuçların bilgi ve bilim açısından nerede, ne zaman, ne kadar değer taşıyabileceğini biliyorsan, işin özünü anlamışsın demektir.

Bunları anlamamışsan, prof. da olsan cahilsindir. Mesela eczacılık fakültesinde prof. unvanıyla ders verebiliyor olabilirsin, fakat aslında cahilsindir.

Selef, felsefe okumamıştı, fakat bilgi ve bilim felsefelerinin alanına giren konularda sağlam ve tutarlı (başkalarının felsefe diye adlandıracağı) bir yaklaşımları mevcuttu.

Gazalî, Fahreddin Razî, Seyyid Şerif, Teftazanî … gibi sonraki dönem alimleri ise felsefeyi de zaten biliyorlardı.

Onlardan önce yaşamış olan İmam Matüridî de felsefeye mükemmelen vakıftı.

*

Ulûm-u İslamiye (İslamî ilimler) alanında da aynı durum geçerlidir.

Usûluddîn adı verilen temel bilgilere ve fıkıh usulüne vakıf değilsen, İslam’ı tam bildiğin söylenemez.

Hasan Kamil Yılmaz’ın alanı tasavvuf.. Şahsen, daha dinde neyin delil olduğunu bile anlayamamış, dinî bir meselede delil diye keramet hikâyesi anlatabilen tasavvuf doçentiyle bile karşılaşmışlığımız vardır.

Adam edille-i şer’iyyenin dörtten ibaret olduğunu okumuş, ezberlemiş. Peki anlamış mı, öğrenmiş mi?

Hayır!

*

“Merdiven altı” İslamî öğretime gelince.. 

Yarım yamalak, eksik gedik eğitim alan birtakım cübbe meraklılarının “yarım hoca” olarak yetişip ukalalık yapacakları, “modern dünya”nın gerçekleriyle karşılaşınca oradan oraya savrulacakları kesindir.

Ancak, geleneksel usulde tam tekmil bir eğitim almış olanlar (Ki sayıları çok çok azdır), modern bilimlerin verilerinin ne kadarının kesin bilgiye, ne kadarının zan ve tahmine, ve ne kadarının da safsataya dayandığını kolayca anlayabilecekleri gibi, ilahiyat fakültelerindeki “modern ve modernist” sapmaların da anında röntgenini çekebilirler.

Bu donanıma sahiptirler.

*

Şu sözler de Hasan Kamil efendiye ait:

“Balkanlar’daki İslami algı; Osmanlı ve İstanbul’la çok bütünleşen bir algıya sahip. Suudi Arabistan ve benzeri ülkelerden selefilik algısıyla gelen insanlar, Balkanlar’daki geleneksel anlayışla çatışıyor. Bizim geleneksel olarak çok anlamlı bulduğumuz pek çok şeyi bid’at, her bid’at’ı delalet ve sapıklık olarak değerlendiren bir algı Balkanlar’da gerçekten çatışma ortamlarını tetikledi.”

İşte usul edebiyatı yapan fakat usul bilmeyen bir okumuş cahilin zırvaları.

Bir defa, usul noktasından Osmanlı ve İstanbul doğruluk ölçütü değildir.

Burada önemsenmesi gereken Kur’an ve Sünnet’e, selefin (ashabın) yoluna uygunluktur.

Hadîs-i şerifte sözü edilen fırka-i naciye (kurtulan topluluk) ne Osmanlı’dır ne de İstanbul’da yaşayanlar. Fırka-i Naciye Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile onun ashabının (selefin) yolunda olanlardır.

O yüzden, muhtevayı bir tarafa bırakıp meseleyi sadece şekil şartları ve usul açısından ele aldığımızda, selefî olduklarını söyleyenlerin doğru, Osmanlı ve İstanbul edebiyatı yapanların ise daha baştan yanlış bir noktada durduklarını söylemek gerekiyor.

İlk düğmeyi yanlış ilikliyorsan gerisini sormaya gerek yok.

*

Bid’at meselesine gelelim..

Her bid’atın dalalet/sapıklık olduğunu bildiren, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem..

Bu, selefî olduklarını ileri sürenlerin icadı değil.

Bunu söyleyenler kafalarından bir şey uydurmuyorlar, Rasulullah s.a.s.’in sözünü tekrarlıyorlar.

Selefî olduklarını söyleyenlerin bid’at anlayışlarında aşırılıklar olabilir, fakat şu gerçek ki, selefîlik karşıtlığını bir ideolojiye dönüştürenlerin bid’atlerle mücadele konusunda hiçbir hassasiyetleri yok.

Her bid’ati öpüp başlarına koyabiliyor, mukaddes belleyebiliyorlar.

Onlara göre, ortada bid’at türünden sapıklıklar yok, Rasulullah s.a.s. insanları olmayan, olmayacak birşeyden sakındırmış.. Sapıklık varsa da, insanları bid’atlerden sakındırmaya çalışma ifratından ve marjinalliğinden ibaret.

Bu kafadaki “düzen”bazların, laik (siyasal dinsiz) Türkiye tipi “dindar”ların önce hadîs-i şerîfi öğrenmeye (yani İslam’ı öğrenmeye) ihtiyaçları var:

“… şüphesiz sözlerin en güzeli Allah’ın kelamı, yolların en hayırlısı Muhammed’in yoludur. İşlerin en kötüsü sonradan çıkarılanlardır. Sonradan çıkarılan her şey bidattir, her bidat sapıklıktır, her sapıklık da ateştedir.” (Müslim, 867: Neseî, 3/188)


"DİNİ NAMAZ, ORUÇ, ZEKAT VE HACLA SINIRLANDIRIP DEVLETTEN UZAKLAŞTIRAN LAİKLİĞİ KÜFÜR OLARAK KABUL ETTİĞİMİZE DAİR ALLAH'I KENDİMİZE ŞAHİT TUTARIZ"

 





İki buçuk yıl önce, 2020 yılının Kasım ayında, Mısır'ın darbeci yönetimi, bir âlimi tutuklamıştı.

Tutuklanan Mustafa el-Adevî’nin suçu, Fransız mallarına boykot uygulanması yönünde çağrıda bulunmuş olmasıydı .

El-Adevî'nin boykot çağrısının nedeni, Fransa medyasının Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i aşağılayan karikatürler yayınlanmasına bu ülke yönetiminin engel olmaması, icat ettikleri “nefret suçu”na Peygamber Efendimiz s.a.s. söz konusu olunca saygı göstermemeleriydi.

*

Mustafa el-Adevî, Türkçe’ye iki eseri tercüme edilmiş bir âlim.

Bir kitabının tanıtımı Dunyabizim.com’da şu şekilde yer almıştı:

Mustafa el-Adevi, Türkçe okuyanların hemen hemen hiç tanımadığı bir kalem. El-Adevi’nin yakınlarda İnsan Yayınları'ndan basılan Kur’an ve Sünneti Anlamanın Temel İlkeleri adını taşıyan kitabını görmeseydim, hazreti ben de tanımayacaktım. Kitap, bize Mısırlı bir âlimi tanımamız ve onun İslam’ın iki temel delili olan Kuran ve Sünnet’e bakışını anlamamız için önemli bir fırsat veriyor. Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Hukuku Anabilim Dalı hocalarından Prof. Dr. Şevket Topal’ın çevirisiyle dilimize kazandırılan eseri, ehl-i sünnet perspektifinin yeniden değerlendirilmesi olarak görüyorum.

Mustafa el-Adevî, 1954 yılında Mısır’da dünyaya gelmiş, yüksek tahsilini mühendislik okuyarak tamamlamış. Üniversiteden sonra İslami ilimlerde ilerlemeyi gönlüne koyan el-Adevî, bu bağlamda ilk olarak Kur’an-ı Kerim’i hıfz etmiş ve Yemen’de İslami ilimler tahsil etmiş. Özellikle Mukbil bin Hadi el-Vadii’den 4 yıl boyunca ders alarak İslam ilimleri konusunda rusuh sahibi olmuş. El-Adevi, 4 yılın ardından ülkesine dönerek küçük bir mescit yaptırmış ve kendisini ilme adamış, ders halkaları oluşturarak öğrenciler yetiştirmiş. Özellikle İmam-ı Buhari ve İmam-ı Müslim’in hadis kitaplarının yanında tefsir ve fıkıh dersleri okutmuş.

Burada hoca-talebe ilişkisine dair, yetiştirdiği öğrenciler ile ders aldığı hocalar babında bir parantez açmak istiyorum. Eskiden, yani ilmin satırlarda değil de sadırlarda olduğuna itikat edilen devirlerde insanların hangi hocalardan ders aldıkları onların terceme-i hallerinde yazardı. Bu durum öğrenci için, önemli bir kayıt ve referans mektubu niteliğinde, değerinde bir nottu, tarih düşümüydü. Ancak bugün böylesi bir durum maalesef özellikle ülkemizin batısında yetişenler için pek fazla mümkün değil. Ancak Doğuda yetişenler için -İslam ilimleri konusundaki gelenek orada devam ettiğinden, henüz kaybolmadığından- mümkün.

*

El-Adevî, 2011 yılının Eylül ayında da Türk medyasında gündeme gelmişti. Ancak ismi el-Adevî değil, el-Advi olarak geçiyordu.

Gündeme geliş nedeni, Erdoğan’ın Mısır’da yaptığı laikleşme çağrısına yönelik itirazıydı.

Tepkisi şu şekilde haber olmuştu:.

Mısırlı Alimden Erdoğan`a: Tevbe Etmelisin

Mısırlı Şeyh Mustafa El-Advi, Erdoğan`ın Mısır gezisini yorumladı. Şeyh El-Advi Erdoğan`ın sözlerinden beri olduğunu ilan ederek kendisini Allah`a tövbe etmeye davet etti.

Şeyh El-Advi ülkenin yaşadığı olaylar ve geçirmekte olduğu şu zorlu dönemde Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ülkeyi ziyaretine dikkat çekerek sözlerini şu şekilde sürdürdü:

 ‘Çeşitli olaylar yaşamakta olduğumuz şu dönemde Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan Mısır’ı ziyaret etmiştir. Keşke etmeseydi! Zira sözlerinin arasında ‘laikliği’ tasdik etti. Oysa biz Allah’ı şahit tutarız ki laiklik ‘kafir’ bir düzendir. Biz bu kanun düzeninden; laiklikten beriyiz. Mısır Müslüman bir ülkedir, bir İslam devletidir. Laik Türkiye gibi değildir. Mısır Müslüman bir ülkedir ve Allah’ın izniyle Müslüman olarak yaşayacaktır. O başkanın; Türkiye başbakanının hitabı sırasında sarfettiği o sözleri tamamen reddetmekteyiz.’

İktisadi reformlar gibi dünyevi meselelere ilişkin reform önerileri getirdiği takdirde kabul edilebilir ve faydalı olabileceğine değinen Şeyh El-Advi: “… Aksine bizler kesinlikle dini namaz, oruç, zekat ve hacla sınırlandırıp devletten uzaklaştıran laikliği küfür olarak kabul ettiğimize dair Allah’ı kendimize şahit tutarız. Öyle ki Rabbimiz Allahu Teala yüce kitabında şöyle buyurmaktadır: ‘Kitabın bir kısmına inanıp da bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir’ dedi.

Başbakan Erdoğan’ın Müslüman bir ülkeye Allah’ın emrine muhalif olmayan öneriler, ülkeye ve ekonomisine faydası olacak önerilerle gelmiş olması gerektiğini vurgulayan Mısırlı Şeyh, laiklik sistemini tavsiye veya övgünün ise, ister Erdoğan ister başkası tarafından gelmiş olsun kesinlikle kabul edilemez olduğunu söyledi. Şeyh El-Advi şöyle devam etti:

Laikliği inkar ettiğimize Allah’ı şahit tutarız. Bu kişiye de hitabı esnasında sarfettiği sözlerinden, laikliği övmesinden ötürü Allah’a tövbe etmesini tavsiye ederiz.’

Dünya işlerinde ise deneyim sahiplerinin tecrübelerinden faydalanılabileceğini dile getiren El-Advi, ekonomik ve siyasi reformların da İslam Şeriatı çerçevesinde gerçekleştirilmesi ile emrolunduğunu, ancak asla ve asla laiklik metoduna tabi olmakla emrolunmadığını vurguladı. El-Advi şöyle dedi:

‘Ancak asla kafir laik metoda tabi olmakla emrolunmadık. Allah’ın dostu İbrahim (a.s.), Musa (a.s.), İsa (a.s.), Hud (a.s.) ve diğer peygamberlerin hiçbiri laik değildi. Aksine hepsi gerek kanun gerek yöntem olarak İslam üzerineydi.’

Şeyh Mustafa El-Advi konuşmasının sonunda Başbakan Erdoğan’ın konuşmasında laikliğe övgüsünü tekrar reddini ortaya koyarak şöyle dedi:

‘Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşması esnasında Türkiye’de yürürlükte olan kafir mezhep laiklik hususunda insanları mutmain etmesini tam reddimi ilan ediyor ve Allah’a karşı laiklikten, liberalizmden ve demokrasiden, İslam’a aykırı olan tüm kanunlardan kendimi temize çıkarıyor ve Allah’ı bu sözlerime şahit kılıyorum.’

(https://dogruhaber.com.tr/haber/13634-misirli-alimden-erdogana-tevbe-etmelisin/)


DİYANET, KEŞF Ü KERAMET, VE RÜYA

 





Diyanet, 15 Temmuz’un ardından okuttuğu hutbelerden birinde, Allah’ın Kitabı (Kur’an-ı Kerîm) dururken keşf, keramet, rüya vs.ye itibar edilmemesi gerektiği mesajını vermişti.

Yapılan doğruydu.

Edille-i şer’iyye arasında keşf, keramet, rüya yer almadığı halde istismar konusu olabildiği için, bu uyarının yapılması gerekiyordu.

Ancak, “sahih İslam”ı anlatma iddiasındaki bir kurumdan, halkı müslüman bir ülkede hiç kimsenin Allah'ın Kitabı'nı devlet hayatından sürüp atmasının, onun yerine emperyalist Batı'nın düzenini muhalefetsiz tek parti otoriterliğiyle millete dayatmasının, ve bu yaptıklarını ilke ve inkılaplar adı altında sanki beşer ürünü değil de sorgusuz sualsiz iman edilmesi gereken lahutî "değiştirilemez" hikmetlermiş gibi göstermesinin İslam nazarında caiz olmayacağını da anlatması beklenirdi.

Ancak Diyanet bunu yapmıyor. 

Yapamıyor.

Ona bunu yaptırmıyorlar.

*

O yüzden, Cuma namazlarında mesela Şeriat konulu bir hutbe duyamıyoruz.

Şu ayet-i kerime meali hutbelerde hiç geçmiyor:

 “Sonra emirden bir şerîat üzere seni me’mur kıldık, onun için sen o şerîate ittiba’ eyle de ılmi olmıyanların hevalarına uyma.” (Elmalılı meali, Casiye Suresi, 45/18)

Evet, Şeriat, akıl ve ilimle beraberdir..

Şeriat’in karşısında ise cehalet ve heva yer alır..

Birilerinin Şeriat’e ait olup da beğenmedikleri her meselede akıl ve ilim Şeriat’in yanındadır.

Onların heva, heves, tutku, şehvet ve arzuları da, Şeriat’in karşısında…

Diyanet, neden bunu açıkça söylemiyor, söyleyemiyor?

Neden, Şeriat bahsini sükutla geçiyor, geçmek zorunda?

Din ve vicdan hürriyetinin "şu sizin lehçede manası bu mu"?

*

Evet, keşf, keramet, rüya vs. dinde delil olmaz..

Diyanet’in hutbesinde de belirtildiği gibi, dinî konularda sadece peygamberlerin rüyaları delildir.. (Buna bir de peygamberlerin tasdik edip tabir ettikleri rüyaları eklemek gerekir..)

Fakat, dinde delil olmamakla birlikte, sahih rüyalar da vardır..

Diyanet’in hutbesi ise, zımnen, sanki bütün rüyalar “adğâsü ahlâm” (karmakarışık düş) imişler gibi bir mesaj veriyordu.

Halbuki, bizzat “adğâsü ahlâm” tabirinin geçtiği ayet-i kerime, Diyanet’in hutbesinde verilen mesajı çürütüyor.

Çünkü, Mısır Meliki (Kralı), etrafındaki ileri gelenlerden, rüyasını tabir etmelerini istemiş, onlar da, “Bunlar karmakarışık rüyalar (adğâsü ahlâm), biz bu tür rüyaların tabirini bilmeyiz” demişlerdi. (Yusuf, 12/44)

O karmakarışık rüyayı Hz. Yusuf a.s. tabir etmiş, ve tabir ettiği gibi de çıkmıştı..

*

Gerçekten olgun olanlar hariç, insanlar hata, noksan ve cehaletlerini genelde itiraf etmekten kaçınırlar, kusuru başka şeylere yüklerler.

Bu olayda da söz konusu ileri gelenler, “Bizim bilgimiz, bu rüyayı tabir etmeye yetmiyor” demek yerine, kusuru rüyaya yüklüyorlar.

Yani, cahil birilerinin “adğâsü ahlâm” (karmakarışık düş) saydıkları rüyalar da sahih olabilir, ve geleceğe (gaybe) ilişkin bilgi verebilir.

Bunu ben söylemiyorum.

Allah’ın Kitabı söylüyor..

Peki, Diyanet İşleri Başkanlığı hazretleri, Allah’ın Kitabı böyle söylerken, neden bunu gizliyor da, sanki Allah’ın Kitabı rüyalardan hiç bilgi edinilmez mesajı veriyormuş gibi bir çarpıtmaya hutbede yer veriyor?

Neden, Allah’ın Kitabı’na çağırma görüntüsü altında, Allah’ın Kitabı’nın mesajını saklıyor?

*

Ehl-i Sünnet’in itikadına göre, keramet haktır..

“Derin” güçler tarafından üretilip palazlandırılan, önü açılan, yalan rüyalar ve (istihbarata dayanan) sahte kerametlerle insanların gözünü boyayan kişilerin varlığı, keramet (Allahu Teala’nın salih kullarına ikramı) diye birşeyin hiç bulunmaması anlamına gelmez.

*

Doğrusunu söylemek gerekirse, Diyanet İşleri Başkanlığı ile FETÖ arasında, dinî hassasiyet ve sorumluluk duygusu bakımından mahiyet değil, derece yahut boyut farkı var.

Biri, “ulusal” laik Kemalist düzenin hoşuna gitmeyecek gerçekleri söylemiyor, söyleyemiyor..

Diğeri de, “küresel” Yahudi-Hristiyan düzeninin hoşlanmadığı İslamî gerçekleri saklıyor ya da çarpıtıyor..

Batıl (İslam’a göre batıl), “küresel” değil de “ulusal” (yerli-milli; milli piyango gibi milli) olunca makbul hale mi geliyor?!

Bu arada olan, ne yazık ki, halkın İslam anlayışına oluyor..

Diyanet’in ulusal/devletçi kaygılarıyla FETÖ’nün küresel/Amerikancı kaygıları çarpışırken, İslam, moda tabirle özne olmaktan çıkarılıp nesneleştiriliyor.

Her iki tarafça da kullanılıyor.. İstismar ediliyor..

Bu istismar işinde "ekmek" olduğunu küresel emperyalistlere öğretenler de bir ölçüde yerli-milliler.

*

Hutbede bir de kıyametten bahsediliyor, Abdurrahman Dilipak ağzıyla, “kurtarıcı (yani Mehdî) beklememe” mesajı veriliyordu..

Sırtlarını aynı yere dayamış oldukları, ya da aynı kaynaktan beslendikleri belli..

Ne yapalım yani, sahte peygamberler vardı diye, gerçek peygamberlerin varlığını da kabul etmeyelim mi?!

Sahte Mehdî‘ler türemiş diye, konuyla ilgili hadîslere sırt mı çevirelim?!..

Fakat, Diyanet’i anlayabiliyoruz..

Laik düzen açısından, Mehdî beklemenin bir faydası yok..

Onlar için, Mehdî’den çok daha fazla birşey olan Atatürk var…

Nitekim, Diyanet İşleri Başkanlığı, hutbelerinde her ne kadar Şeriat‘ten bahsetmese de, 30 Ağustos Zafer Bayramı gibi vesilelerle, “Başta Gazi Mustafa Kemal Paşa olmak üzere bütün şehit ve gazilerimizi rahmet, minnet ve şükranla anmayı” ihmal etmiyor.

Gazi Mustafa Kemal Paşa gelmiş, bizi kurtarmış.. Önce Yunan’dan, sonra hain Padişah‘tan..

Başka bir kurtarıcıya laik (siyasal dinsiz) devletin ihtiyacı yok..

Kurtarıcı konusunda şerik/ortak kabul etmemeye kararlılar..

*

Sonra, laik düzenden memnun zevat, neyden kurtarılacaklar ki?!..

Laiklikten (siyasal dinsizlikten) mi?..

Zevk ü sefasını sürdükleri nimetlerden mi?!.

Onların, kurtarıcı beklememek için yüzlerce nedeni var..

Allah’ın Kitabı, bir “kurtarıcı” bekleyen insanların var olabileceğini haber veriyor, fakat bu, laik düzenin Diyanet’inin umurunda mı?!..

Sözde Allah’ın Kitabı’na çağırıyorlar, fakat Allah’ın Kitabı’ndan haberleri yok. Ya da, haberleri yokmuş gibi yapıyorlar:

“Size ne oluyor da: ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lutfet’ diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?” (Eski Diyanet İşleri Meali, Nisa, 4/75)

*

Mardin Artuklu Üniversitesi’nde, 4-6 Ekim 2018 tarihlerinde, İslâm âleminin muhtelif yerlerinden “ilim erbabı”nın katıldığı “İslâm Medeniyetinin Geleceği” konulu bir çalıştay yapılmıştı.

Gelecek, malum olduğu üzere, gaybdır.

Bilimsel analizlere göre tahminlerde bulunmak mümkün olabilir elbette.

Bazen rüyalar da bilgi verebilir.

Ancak, ne bilimsel tahminlerin ne de rüyaların “kesin bilgi” vermesi beklenebilir.

Doğru çıkabilirler tabiî, ama bunu ancak olay olup bittikten sonra anlayabilirsiniz, doğru çıkacaklarını önceden bilme şansınız yok.

Bunu bilmek ancak Yusuf aleyhisselam gibi peygamberlere özgü.

İşte, Müslüman “ilim erbabı”nın İslam medeniyetinin geleceği hakkındaki sözleri ancak Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in kıyamet alâmetleri ve ahir zamanla ilgili hadîslerine dayandıkları ölçüde “kesin” bilgi verebilirler.

*

Kıyamet alâmetleriyle ve ahir zamanla ilgili hadîs-i şerîfleri çok iyi ve dikkatli bir biçimde okuyup anlamadan değil geleceği, bugünü de doğru yorumlayamayız.

Anlayamayız.

Resulullah s.a.s. başkalarına iş bırakmamış, “İslam medeniyetinin geleceği”ni anlatmış.

Söz konusu hadîs-i şerîfler aynı zamanda “mucize” niteliği taşıyor.

Mesela Peygamberimiz s.a.s., Yahudiler‘in gün gelip Filistin ve Kudüs‘te siyasal hâkimiyet kuracaklarını haber vermiş.

Yaşadığı döneme bakıldığında, normal şartlarda, hiç kimsenin gelecekle ilgili böyle bir tahminde bulunabilmesi mümkün değil.

Çünkü, Roma İmparatorluğu miladî 70’lerde Yahudiler’i Filistin’den kovmuş, sürgün etmiş..

Farklı beldelere dağılmışlar. Aradan nice yüzyıllar geçmiş.

Bir daha Filistin’e dönmeleri, umulmayan ve beklenmeyen birşey haline gelmiş.

Ama bu beklenmeyen şey, geçen yüzyılda gerçek oldu.

*

Bilindiği gibi, İslamî ilimlerin tedvinine temel teşkil eden Cibrîl hadîsinin kılavuzluğunda yapılan Kelam, Fıkıh ve Tasavvuf şeklindeki tasnif genel kabul görmüş bulunuyor.. 

Fakat söz konusu hadîste bir de kıyamet saati ile ilgili bir soru var.

O halde, bu hususun da ayrı bir ilim dalı olarak özel çalışma konusu yapılması faydadan hali değildir.

Çünkü Kıyamet’in zamanı değilse de, alâmetleri haber verilmiş.

Ve bu haberler, aslında ashabdan çok bizleri ilgilendiriyor.

Çünkü, bu alâmetleri asıl yaşayanlar, etkisine asıl maruz kalanlar bizleriz.

*

İslam medeniyetinin geleceği, ancak ahir zaman ve kıyamet alâmetleri ile ilgili hadîsler çerçevesinde ele alınırsa faydalı bir çalışma konusu olabilir.

Aksi takdirde, bir tür kâhinliğe, entelektüel şovmenliğe dönüşmesi engellenemez.

Bizi, yaşadığımız andan koparan, hayal âlemlerine daldıran bir tür uyuşturucuya dönüşür.

Ancak, günümüz Diyanet kurumu da, İlahiyatlar da, böylesi “ahir zamanla ilgili hadîslere” dayalı çalışmalardan fazla "hazzetmiyorlar".

Çünkü söz konusu hadîsler bugünkü “bulunmaz Hint kumaşı idarecilerimiz“in de, Diyanet’in de, bu zamanın “kapıkulu mollaları“nın da ipliğini pazara çıkarıyor.

Yüzlerine ayna tutuyor.

O yüzden, ahir zaman ve kıyamet alâmetleri ile ilgili hadîsleri fazla gündeme getirmemeye, mesela hutbe ve vaazlarda konu edinmemeye, halının altına süpürmeye devam ediyorlar.

*

Nitekim, Diyanet İşleri eski Başkanı Mehmet Görmez faciası, Mehdî konusuna kafayı takmış bulunuyordu.

Evet, hadîs bilmeyen, Sünnet cahili hadîs profesörü Mehmet Görmez efendi, Mehdî ile ilgili hadîs bulunmadığını iddia edebilmişti..

Halbuki, geçmişte bu meselede en eleştirel tutumu sergilemiş olan İbn Haldun şöyle demektedir:

Tirmizî, Ebu Davud, Bezzar, İbn-i Mace, Hâkim, Taberanî ve Ebu Ya’la Musulî gibi bir grup hadis imamı Mehdî hakkında bir çok hadis rivayet etmiş ve ileride zikredeceğimiz gibi bu hadisleri eleştiriye açık olabilecek senetlerle Hz. Ali, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Ömer, Hz. Talha, İbn-i Mesud, Ebu Hureyre, Enes, Ebu Said Hudrî, Ümmü Habibe, Ümmü Seleme, Sevban, Kurre bin İyas, Ali Hilalî ve Abdullah bin Haris bin Cüz’î gibi sahabelere dayandırmışlardır.”

(Mukaddime, çev. Halil Kendir, C. 1, s. 413.)

Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin Diyanet İşleri Başkanı’na göre ise, Mehdî hakkında hadîs yokmuş..

Önceki hadis “imam“ları cahil, bu ise, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği eşi bulunmaz bir allâme..

Kütüb-i Sitte arasında yer alan Tirmizî, Ebu Davud ve İbn-i Mace de hadîs kaynağı değilse, hadîs kaynağı nedir?

*

Laik-Kemalist-Atatürkçü imtiyazlı zümre ve onların şaklabanı omurgasız ilahiyatçılar Mehdi’den neden bu kadar rahatsızlar?

Mehdî’nin geleceğine inanıyorlarsa, buna göre hareket etmeleri akıllılık olur.

İnanmıyorlarsa, yani onlara göre Mehdî diye birşey yoksa, gülüp geçmeleri gerekirken neden böyle asabîleşiyorlar?

Mesela Ehl-i Sünnet camiası, Şia’nın (mağarada kaybolmuş olup da yeniden geleceğine inanılan çocuk) Mehdî’sini sorun yapıyor mu?!

Tebessüm edip geçiyor.

*

Evet, söz konusu hadisler, İbn Haldun’un belirttiği gibi, tek tek tenkide uğramış olabilir.. Ancak, hepsi birlikte düşünüldüğünde “manevî tevatür"ü akla getiren bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Tevatür, bu kelimenin anlamını “yalan yanlış rivayet” zannedenlerin bildiğinin aksine, “yalan üzerine birleşmesi mümkün olmayan bir topluluğun rivayeti” demektir ve aktarılan haberin kesinlikle doğru olması anlamına gelir.

Mesela, Kuzey Kutbu’nu görmemişizdir ama, varlığından şüphe etmeyiz. Çünkü bu kadar çok insanın bir araya gelip, böyle bir yerin varlığını uydurmaları ve birtakım alâkasız fotoğrafları ve kamera görüntülerini Kuzey Kutbu imiş gibi göstermeleri mümkün değildir.

Mehdî ile ilgili rivayetlerin her biri kendi başına sorunlu olsa da, hepsi bir araya geldiğinde, Mehdî’nin varlığını gösterir.

Bu, (Teşbihte hata olmaz derler) şuna benzer:

Diyelim ki bir mahallede pekçok kişi bir hırsızlık olayını anlatıyor.

Biri diyor ki, “Hırsız gençti”, diğeri “Hayır, yaşlıydı”, bir başkası “Elbisesi mavi renkteydi”, öbürü “Hayır, yeşildi”, bir diğeri “Hırsızlık gecenin ilk saatlerinde oldu”, başka biri “Hayır, sabaha doğru oldu” vs. diyor.

Olayı nakledenler arasında doğru sözlüler de, palavracılığıyla tanınanlar da var..

Böylesi bir durumda, her bir rivayet tek başına sorunlu olsa da, hepsi bir araya geldiğinde, bir hırsızlık olayının yaşandığını ve özellikleri tam bilinmese de, bir hırsızın varlığını kesin biçimde gösterir.


E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...