23 NİSAN VESİLESİYLE: GAYRİMEŞRU MEŞRUİYET ANLAYIŞI

 




Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman’ın 25 Ağustos 2016 tarihli (yani 15 Temmuz darbe teşebbüsünden 40 gün sonra yayınlanan) yazısı “Derin devlet de yapı da meşru değildir” başlığını taşıyordu.

Yazı aslında eskiydi..

22 Aralık 2013 tarihli yazı aynen yeniden yayınlanmış bulunuyordu. Yani yazı meşhur 17 Aralık olayından beş gün sonra yayınlanmıştı.

Karaman yazısını tekrar yayınlamış ve sonuna şu notu düşmüştü:

"Bu yazı üzerine örgütün kitabevi kitaplarımı raftan kaldırıp iade etti ve medyası da aleyhimdeki yazılara hız verdi."

*

Gelelim yazıya..

Karaman şöyle diyor:

“Devlet, kendisini temsil eden hakiki ve hükmi şahıslarda, sembollerde ete kemiğe bürünür 'devlet' olarak görünür. Yürütmenin başında olan hükümet (iktidar) yetkisini halktan alır.”

Her zaman değil..

Mesela Mustafa Kemal Atatürk’ün meşhur “İhtimal bazı kafalar kesilecektir”li nutkuna göre yetkinin kaynağı halk değil “kuvvet ve zor”dur:

““Egemenlik ve saltanat hiç kimse tarafından hiç kimseye, ilim icabıdır diye; görüşme ile, münakaşa ile verilmez. Egemenlik, saltanat kuvvetle, kudretle ve zorla alınır.”

(Kaynak: https://www.ktb.gov.tr/TR-96471/turkiye-buyuk-millet-meclisi.html)

Ancak, Türkiye gibi ülkelerde hükümetin, yetkisini, resmi ideolojinin “izin verdiği sınırlar içinde” halktan aldığını kabul etmek mümkün olabilir..

Mesela Türkiye’de halkın verdiği yetki ancak, başta laiklik (siyasal dinsizlik) olmak üzere, Atatürk ilke ve inkılapları denilen “kayıt ve şartlar” dahilinde geçerlidir.

*

Gayri İslamî (Şeriat karşıtı) rejimler hem 'süper' yalancıdır, hem de mantıksız.

Bir yandan "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyeceksin..

Milletin egemenliği için kayıt ve şart söz konusu olamayacağını savunacaksın..

Hem de, Atatürk ilke ve inkılapları denilen kayıt ve şartlar söz konusu olunca milletin egemenliğinden bahsedilemeyeceğini ileri süreceksin..

Millet egemenliğinin bu ilke ve inkılapları silip atmasının mümkün olmadığını söyleyeceksin.

Bu kadar açık, bu kadar ayan beyan, bu kadar mantıksız bir çelişkiyi bu millete anlatanların üçkâğıtçılık ve sahtekârlığı mı daha büyük, yoksa bu üçkâğıtçılık karşısında bir inilti, bir vızıltı, bir mırıltı ve bir sızıltı bile çıkarmayan millet fertlerinin aklını yele vermişliği mi?

Bu sadece aklını yitirme değil, aynı zamanda insanlık şeref ve haysiyetini de kaybetme demektir.

İnsanın aklıyla beraber iradesini, vicdanını ve hürriyetini de Atatürkçü "vesayet"e teslim etmesi demektir.

Demek ki insan Şeriatçılığı, "gerçek" müslümanlığı bırakınca, "samimi müslümanlığın" sadece edebiyatını yapınca aklını da yitiriyor.

Allahu Teala kitabında (yasa koyuculukta kendisine ortak koşan) müşriklerin "akıllarını kullanmadıklarını" boşuna bildirmiyor.

Kullarını en iyi kim bilir?.. Allahu Teala!..

*

Her neyse.. Karaman'ın yazısına dönelim:

"Bu yetkiye dayanarak devleti yönetir. Yönetimde eli ayağı olan bürokratlar da hükümete bağlıdır; yetkiyi kanunlar, yönetmelikler ve belli alanlarda hükümetin iradesi verir."

Yetkiyi kanunlar, yönetmelikler verirmiş.

Yönetmelikler kanunlara, kanunlar da Anayasa’ya uygun olmak zorunda.

Anayasa’nın ise, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” Atatürkçü/Kemalist hükümleri var.

Yani bu hükümler karşısında halkın eli kolu bağlı..

Sanki bunlar, gökten inmiş vahiy.. Herşeyi yaratan, her işi hikmetli olan, asla yanılmayan Yüce Tanrı tarafından konulmuş sanki..

*

Gerçekte, İslam açısından böylesi bir yönetim şirk yönetimidir ve devlet küfür devletidir..

Tabii ki, İslam açısından böyle, ve kimse müslüman olmak, müslümanca düşünmek zorunda değil.. "Dinde zorlama yoktur."

Benim gibiler de laikliğe göre düşünmek zorunda değildir elbette.. 

Madem fikir hürriyeti var, din ve vicdan hürriyeti var, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” olmak önemli, benim gibi müslümanlara göre mesele bundan ibarettir.

Ha, Hayrettin efendi bir de, kanun ve yönetmeliklere ilaveten hükümetin iradesinden söz ediyor. 

Hükümetin iradesi de tabii “değiştirilemez” hükümlerin yanında solda sıfır.. 

İşte, derin devlet, evet, asıl derin devlet, bu “değiştirilemezlik”te gizli..

Hayrettin bey, bunu neden tartışmıyorsun? Neden bunun meşruiyetini sorgulamıyorsun?

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Yönetme yetkisini halktan alan hükümetlerin ve bürokrasinin -devlet sırrı olan konular dışında- her işi açıktır, şeffaftır, denetime tabidir. Devlet sırrını da yine yetkili hükümetin ilgili birimleri bilir."

Tabii neyin devlet sırrı olabileceği konusunda objektif, denetlenebilir ve hesap sorulabilir bir kıstas yok..

Tek kıstas, birilerinin “kişisel kararı”..

Mesela, düşmana karşı bir silah geliştirir ve bunu sır olarak saklayabilirsiniz.. Ama Türkiye gibi ülkelerdeki devlet sırrı böyle olmuyor..

Tam aksine, mesela İsrail ile bir anlaşma yapıyor, birtakım maddelerini halktan gizliyorlar, ve bu, devlet sırrı olarak kalıyor..

İsrail devleti için, İsrail'in ağa babaları için sır değil, fakat "Türk milleti / Türkiye halkı" için sır.

Misal: Zamanında Muharrem İnce, Akparti iktidarının İsrail ile olan gizli anlaşmalarını TBMM kürsüsünde gündeme getirip devrin dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu'na soğuk terler döktürmüştü.

*

Karaman’ın yazısına dönelim:

"Devlet içinde; yetkisini, yönettiği halktan almayan, demokrasilerde sandıktan çıkmayan, yapıp ettikleri gizli ve yetki dışı olan yapılar meşru değildir."

Bilindiği gibi meşru kelimesi, Şeriat kelimesiyle aynı kökten geliyor; meşru, kelime anlamı itibariyle, "Şeriat'e uygun olan" demektir. 

Eski kelimeler bu ülkede revaçta olmadığı için meşruiyet ile "meşrutiyet"i karıştıranlar da çıkabiliyor. Meşrutiyet, şart kelimesiyle aynı kökten gelir; "meşrut", şartlı olan, şarta bağlanmış olan demektir, meşrutiyet de "şartlılık" demek oluyor. Yani meşrutiyet idaresinde padişahın otoritesi "kayıt ve şarttan azade olmaktan" çıkmış, şartlı hale gelmiş olmaktadır.

Şeriat kelimesindeki şer ile kötülük anlamındaki şer de farklı kelimelerdir; harf devrimbazlığıyla Latin harfleri gelişigüzel alınmış olduğu için yeni imlada kelimeler birbirine karışıyor. Kötülük anlamındaki şer'den farklı olarak Şeriat'teki şer kelimesinin sonunda bir "ayn" harfi vardır ve aynı şekilde telaffuz edilmezler. 

İlmî makalelerde bu farkı göstermek isteyenler Şeriat'teki şer kelimesinin sonuna bir apostrof (kesme işareti) ekliyor, şer' şeklinde yazıyorlar. Yani şer'îlik başka, şerlilik başkadır. 

*

Karaman’ın yazısına dönersek, "Devlet içinde; yetkisini, yönettiği halktan almayan, demokrasilerde sandıktan çıkmayan, yapıp ettikleri gizli ve yetki dışı olan yapılar meşru değildir" dediği görülüyor.

Burada meşruluktan kastı, doğal olarak, Şeriat'e uygunluk değil.. Demokratik olduğu söylenen mevcut sistemin meşruluk tanımına göre konuşuyor.

MİT’in de yapıp ettikleri gizli.. Ama yetkisini kanundan, yönetmelikten alıyor.

Çalışma esaslarını da, son tahlilde, “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümler belirliyor.

Ve, bu hükümleri sorgulayanların, bunlara inanmayanların canına okuyorlar.

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

Bu derin yapıları ikiye ayırmak uygun olur:

Birincisi kendilerine göre iyi niyetli, devlet ve millet hayrına faaliyeti amaçlayan yapılardır. Bunların ülkeye ve millete iyilik etme iddiasında bulunmaları kendilerini meşru ve haklı kılmaz. Ülkeye ve millete “iktidar gibi, devletin organları gibi” hizmet etmek istiyorlarsa yapacakları şey, devletin kanunlarına göre yetki almak ve açık/şeffaf olmaktır. Aksi halde çatışmalar, tasfiyeler, ülkede huzursuzluk ve güvensizlik kaçınılmaz olacaktır. 

Devletin kanunlarına göre yetki alınca mesele bitiyor mu?

Her kanun adil midir? Kanunlar vahiyle gökten mi indiriliyor?

Yazıya dönelim:

"İkincisi ülkenin ve milletin hayrına, menfaatine değil de kendi çıkarlarına ve/veya ideolojilerine hizmet için oluşan devlet içindeki gizli yapılardır. Bunların ortaya çıkmaları, hedeflerine ulaşabilmek için halktan usulüne göre yetki almaya teşebbüs etmeleri beklenemez. Ülke içinde ve dışında bazı güçler ve çevrelerle işbirliği yaparlar; bu başkalarını kullanırlar, kendilerini de onlara -bilerek bilmeyerek- kullandırırlar."

Peki, bırak derin yapıyı, yüzeydeki devletin bizzat kendisi bile Atatürkçü “ideoloji”ye hizmet etmek üzere kurgulanmışsa ne olacak?..

Ki Türkiye’de durum bu..

Hayrettin efendinin önündeki kuyudan haberi yok, yıldızlardan haber veriyor.

*

Görüldüğü gibi, Hayrettin efendi “derin yapı”ları (sözde) meşruiyet açısından sorguluyor.

Peki ya derin olmayan “yüzey”sel yapılar?

Onlar “otomatikman” meşru mu oluyor?

Hangi meşruiyet, kime ve neye göre meşruiyet?

Hayrettin efendinin meşruiyet konusunda yazdıkları İslamî açıdan bir cinayete, seküler sosyal bilimler açısından ise derin bir cehalete karşılık geliyor.

Adam ilahiyatçı, fakat meşruiyet anlayışı Kur’an ve Sünnet’e değil, Fransız Devrimi mamulü bir ideolojinin çarpık karikatürüne dayanıyor. 

Daha kötüsü, bunun farkında bile değil. (Yoksa farkında da bizi “kafaya” mı alıyor?)

Batıl bir beşerî ideolojiyi faşizm sularına yelken açmış bir devletçilikle savunmakta olduğundan bile habersiz, tutup, ideolojik hareket etmemekten de söz ediyor.

İdeolojinin ne demek olduğundan bile haberi yok.

*

Eğer ilim adamı ya da akademisyen olarak konuşuyorsan, “Meşruiyet meselesi İslam’a göre şöyle, seküler sosyal bilimlere göre de şöyledir” demen gerekir.

Ve bir müslüman olman hasebiyle de, o seküler sosyal bilimlerin ideolojik boyutunu da göz önünde bulundurarak “hakk”ı söylemen icab eder.

Adam bunu yapmıyor, fanatik bir iktidar yandaşı ve propagandisti gibi gündelik siyasetin diliyle konuşuyor.

Ki o siyaset dili de, İslam açısından batıl olan, şirk niteliği taşıyan bir “ideoloji”ye dayanıyor.

*

Bu ülkede 15 Temmuz olayından sonra bir cuma hutbesinde “haham ve rahiplerin rabler edinilmesi” (Tevbe, 9/31) meselesi Fethullah Gülen yüzünden konu edinildi, fakat, merhum Elmalılı Hoca’nın, Atatürk döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yayınlanan tefsirinde, günümüzde artık o haham ve rahiplerin yerini halkın seçtiği parlamenterlerin aldığını yazmış bulunduğunu yazan ve söyleyen yok.

Ve siz bu “rableştirme” olgusunu meşruiyetin temeli kabul ediyorsunuz.

Şeriat’le kayıtlı olmayan bir demokratik parlamenter sistemin tam da kurumsallaşmış-devletleşmiş şirk demek olduğunu saklıyorsunuz.

Müslüman halk da, siz ilahiyatçısınız ya da cenazelerde ve mezarlıklarda güzel Kur’an okuyorsunuz diye sözlerinize itibar ediyor, itikaden bozuluyor.

Peki, halk sizin gerçekte neyi savunduğunuzu anlamıyor diye, Allahu Teala’nın da bilmediğini, anlamadığını mı sanıyorsunuz?

Nereye gidiyorsunuz?.. "Fe eyne tezhebûn?"


ALEVÎ




CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir video yayınlayıp Alevî olduğunu açıkladı. 

Zaten biliniyordu. 

Alevî, "Alici, Ali taraftarı, Ali'ye mensup, Ali'ye bağlı" demek oluyor.

Kılıçdaroğlu "samimi müslüman" olduğunu da söylüyor. 

*

Arapça'da Alî (Aliyyün) gibi isimlere "ci'li, cı'lı" anlam kazandırmak istediğinizde bir "v" (vav) harfi eklemeniz gerekiyor. 

Mesela nebî/nebiyyün (peygamber) kelimesinden nebevî (peygambere özgü, peygambere mensup) kelimesi türetiliyor. 

Sünnî kelimesi ise "sünnet"ten türetilmiş durumda.. "Millete mensup, milletçi" demek olan millî'nin "millet"ten türemiş olması gibi. 

Evet, sünnî, "Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine bağlı olan" anlamına geliyor. 

*

Meseleye bu açıdan bakıldığında, "samimi müslüman" herkesin aynı zamanda sünnî olması gerektiği ortaya çıkar.

Dolayısıyla Kılıçdaroğlu'nun aynı zamanda sünnî olduğunu söylemesi gerekirdi. 

Erdoğan gibi isimler Alevî olduklarını söyleyebiliyor, fakat "en öz hakiki" Alevîler nedense "Biz de sünnîyiz" diyemiyorlar.

Neden?

Sünnî olmak, "müslüman" olmanın lazım-ı gayri mufarıkıdır. Sünnî olmadan müslüman olamazsınız. 

Buna karşılık, müslüman olmak için Alevî, Ebu Bekrî, Ömerî, Osmanî vs. olmak gerekmiyor.

*

İmdi, bir zamanlar Erdoğan'ın yaptığı gibi "Ben ne sünnîyim, ne Alevîyim, müslümanım" diye konuşmak, müslümanlığın ne olduğunu bilmemektir, som ve saf cehalettir.

Sünnî olmadan müslüman olamazsın. Ama istiyorsan Alevî olmayabilirsin.. Osmanî vs. olman da şart değildir. 

Fakat "gerçek anlamda" Alevî olman, yani Hz. Ali'ye gerçekten tabi olman, aynı zamanda sünnî olmanı gerektirir, çünkü Hz. Ali, Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine bağlıydı.

Bu yüzden gerçek Alevî, aynı zamanda sünnî olduğunu söyler. Söylemek ve Resulullah s.a.s.'in sünnetini savunmak zorundadır.

Yoksa samimi (gerçek) müslüman olamaz.

*

Gelelim İslamcılıktan rahatsız olan hassas müslümanlara..

Şu sözler Temel Karamollaoğlu'na ait:

"“İslamcı tabirini hiç beğenmem. Ben Müslümanım, İslamcı değilim. İslamcı tabiri dediğiniz zaman buradan bir hedefe ulaşabilmek için İslam’ı kullananlar diye anlarım, onun için İslamcı ile Müslüman birbirinden ayrılır. Müslüman İslamcı değildir Müslümandır.”

Adamın niyeti kötü.. Suizannı tepesinde, İslamcılığı illa da "bir hedefe ulaşabilmek için kullanma" olarak anlayacak.. 

E peki sen sıra Aliciliğe gelince de böyle konuşuyor, "Biz Alici değiliz, müslümanız, İslam'da Alicilik Velicilik yoktur, müslümanlıkta birlik dirlik vardır" diyebiliyor musun?!

Şu işe bak, İslamcı olamıyorsun fakat Alici olabiliyorsun..

Dahası, görüş-çü de olabiliyorsun.. Bu beyzade (mollazade) İslamcı olamıyor, fakat İslam'dan daha kutsal olan bir Milli Görüş'ü var ve o yüzden Milli Görüşçü.

Kendisinin ne olduğu belirsiz görüşü, Allah'ın dininden daha aziz, daha kıymetli..

Şu sözler ona ait:

"“Şimdi Millî Görüşçü değilsin; ama ‘Eski Millî Görüşçü’ diye ortaya çıkıyor. E ben ne yapayım senin eskiden Millî Görüşçü olmanı? Sen, Hoca hayattayken terk etmişsin zaten. Şimdi çıkıp da ‘Eski Millî Görüşçüler’ etkili olacak zannediyor. Herkesi teğet geçiyor. Onların o sözlerinden dolayı fikrini değiştiren, ben, bir kişi bile olduğu kanaatinde değilim; ama kendilerinin itibarını yerle bir ediyorlar.”

*

İşte Türkiye’deki siyaset karnavalının baş oyuncularının bilgi, bilgelik, ilim, mantık ve kültür düzeyi bu..

Sonra da bu, Afganistan’daki medreseli Taliban liderlerine talebe bile olamayacak adamlar, onlara İslam’ı öğretmeye kalkışıyorlar.

Sizin sadece ilminiz değil, zekânız da onları anlamaya ve ölçmeye yetmez gibi görünüyor.


E-KİTAP: EHL-İ BEYT VE MUAVİYE R. A.

 

https://www.academia.edu/100413350/Ehl_i_Beyt_ve_Muaviye_R_A


EHL-İ BEYT

VE

MUAVİYE R. A.

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

“ALEVÎLİK HZ. ALİ’Yİ SEVMEKSE…” LAFINDAKİ İSTİKAMETSİZLİK VE OMURGASIZLIK 3

MEHDİ VE MUAVİYE R. A. 6

İBN ARABÎCİ TASAVUFÇUDAKİ ŞİÎLİK 18

HZ. MUAVİYE VE EHL-İ BEYT 29

“SAHİH” İSLAM GÖSTERİŞÇİLİĞİ BURAYA KADARMIŞ 36

GEÇMİŞİ BIRAK, YÜREĞİN YETİYORSA BUGÜNLE HESAPLAŞ! 45

PEMBE GÖZLÜKLÜ 48

BİR DE BEN HATIRLATAYIM 50

MEVLÂNÂ’DAN ŞİA’YA CEVAP 53

ŞİÎLİK FANATİZMİ 60

TEKFİRCİNİN PAPAZ KARDEŞLERİ 65

KILIÇDAROĞLU’NUN ÖNERDİĞİ KİTAP 70

*

“SAHİH” İSLAM GÖSTERİŞÇİLİĞİ BURAYA KADARMIŞ

 

Prof. Hayrettin Karaman, “sahih İslam” hassasiyeti sergilemesiyle iştihar etmiş bir adam..

İslam’ın “sahih”liğini öyle dert edinmiş ki, sırf bu yüzden, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vahiy kâtipliğini yapmış, Hz. Ömer’in de liyakat sahibi olduğunu düşünerek vali olarak atamış olduğu Muaviye r. a. gibi bir sahabîye, “Rasulullah s.a.s.’in ashabıdır” demeden, yer misin yemez misin babından dayıyor sopayı..

Mesela “İslam bir tanedir” başlığını taşıyan (Yeni Şafak, 27 Şubat 2014) yazısında şöyle diyor:

"Muaviye b. Ebu Süfyan’dan itibaren, Peygamber (s.a.)’in ifadesiyle ‘acıtan, insanlara zulmeden, Allah’ın razı olduğu hilafet sistemine aykırı bulunan’ saltanat düzeni başlamış, bu düzende devleti yönetenler ile onlara uyum gösterenler sahih İslam’dan sapmışlardır."

Muaviye r. a., sahih İslam'dan sapmışmış..

Yani sapıkmış..

"Sahih İslam"la bir ilgisi yokmuş..

Onunki "sahih olmayan İslam"mış.. İslam’ı gayrisahihmiş..

Bunu yazan adam, Yeni Şafak'taki köşesinde zamane düzenperestlerinin hatırı için periyodik biçimde "Ehl-i kıble tekfir edilmez" diye tepinen adam..

Mısır ve Tunus'a gidip "Şeriat'i bırakın, laik olun" diyen Erdoğan'a toz kondurmayan adam..

Demek ki inandığı "sahih İslam" böyle birşey..

*

Kurnaz Hayrettin bey, “Peygamber (s.a.)’in ifadesi”ni neden tam olarak aktarmıyorsun?..

İşine gelmediği için mi?..

Hayrettin bey yerine biz, söz konusu hadîsi aktaralım:

“Nübüvvet içinizde, Allah’ın dilediği kadar devam eder; sonra dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olacaktır. Bu da Allah’ın dilediği kadar devam eder; ardından Allah onu da -dilediği zaman- ortadan kaldırır. Sonra ısırıcı bir saltanat olur. O da Allah’ın dilediği kadar devam eder, sonra Allah dilediğinde onu ortadan kaldırır. Daha sonra ceberut bir saltanat/bir krallık/zalim yönetimler başa gelir; o da Allah’ın dilediği kadar devam eder, ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldırır. Sonra, nübüvvet sisteminde bir hilafet olur.” buyurdu ve sonra sustu. (bk. Ahmed b. Hanbel, el- Müsned,  4/273)

Hafız el-Heysemi; “hadisi, Ahmed b. Hanbel, Bezzar -daha tam-, Taberanî -bir kısmını- rivayet etmiştir; Ravileri sikadır.” diyerek hadisin sıhhatine hükmetmiştir. (bk. Mecmau’z-Zevaid, 5/226) Beyhakî de aynı hadise yer vermiş ve herhangi olumsuz bir beyanda bulunmamıştır. (bk. Beyhakî, Delailu’n-nübüvve, 7/413)

[Mustafa Çelik, “Hilafet Allah’ın vaadi, Peygamberin müjdesidir”, Yeni Akit, 3 Mart 2021; https://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/mustafa-celik/hilafet-allahin-vaadi-peygamberin-mujdesidir-35136.html]

Burada, en son gelecek olan peygamberlik tarzında hilafetMehdî’nin hilafeti olarak yorumlanmıştır.

İkinci olarak, buradaki meliklik (mülk/hakimiyet) kelimesi, “yönetimin babadan oğula geçmesi”ni değil, bir yönetim tipini ifade ediyor.

Üçüncü olarak, hadiste geçen ve “ısırıcı bir saltanat” diye tercüme edilmiş bulunan “mülkün adûdun” tabiri (Ki Karaman “acıtan, insanlara zulmeden, Allah’ın razı olduğu hilafet sistemine aykırı bulunan” diye çeviriyor) izaha muhtaçtır.

Nitekim, merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hoca, Ashâb-ı Kirâm Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları adlı kitabında bu kavram etrafında pekçok açıklamada bulunuyor (s. 81-90).

*

Merhum Ömer Nasuhi Hoca’nın yazdıklarını bir tarafa bırakıp kendimiz düşünelim..

Hadîsten anlıyoruz ki, “ısırıcı” (adûd) meliklik (mülk/hakimiyet sahipliği, hükümranlık, egemenlik, hâkim olma) ile ceberût (cebrde, zorlamada bulunan, zorba) meliklik/hakimiyet/sulta/egemenlik aynı şey değil.

Zorba/baskıcı olmayan bir “ısırıcılığı” nasıl yorumlamalıyız?

Isrıcı meliklik tabiri, baskıcı ve zorba (ceberut) olmasa da, sen ona yaklaşınca ya da o sana yaklaşınca kendisinden emin olamadığın, ummadığın bir zamanda seni ısırabilen bir rejimi akla getiriyor.

En doğrusunu Allahu Teala bilir.

Ceberut (baskıcı ve zorba) rejimin elinden ise uçan kaçan kurtulamaz.

Mesela “Şu şapkayı başına koyacaksın, koymazsan asarım” der ve asar.

Eğer onun resmî ideolojisini benimsemiyorsan sana fikirlerini insanlara her türlü kanalı kullanarak serbestçe ve etkili bir biçimde anlatma ve o doğrultuda örgütlü çalışma yapma imkânı vermez.

Öncelikle onun örgütlenme (dernek, vakıf ve parti kurma) ile ilgili yasalarına uyman, yani rejime biat etmen, onun getirdiği sınırlamalara ve yasaklara uyman gerekir.

Fakat bu da yetmez, “gizli” niyetler taşımadığından emin olmak isterler, şayet senden şüphelenirlerse takip ve tacize uğrarsın.

Kumpasa da uğrayabilirsin.. Yanına yörene adam yerleştirir, onlara birtakım uygunsuz işler yaptırırlar, sonra da onları bahane edip senin icabına bakarlar. (Alparslan Kuytul’un durumu biraz buna benziyor gibi.)

Diyelim ki, bu oyunlara da gelmedin.. Başın yine dertten kurtulmaz..

Misal, Nurettin Yıldız..

Odatv’nin 17 Nisan 2023 tarihli bir haberi şöyleydi:

Nurettin Yıldız’ın sicili kabarık… Tek adliyede 934 dosya… Odatv, şikâyet maddelerine ulaştı

Odatv, Nurettin Yıldız hakkında İstanbul Cumhuriyet Savcılığı’na yapılan şikâyet sayısına ulaştı.

Sicili kabarık çıkan Nurettin Yıldız’ın İstanbul’daki tek adliyede 934 dosyası var. 

Sosyal Doku Vakfı Başkanı Nurettin Yıldız, kendisine yönelik eleştiri ve sözlerle ilgili sık sık adliyeye başvuruyor.

Ancak bugüne kadar Nurettin Yıldız hakkında kaç kişinin şikâyetçi olduğu bilinmiyordu.

Odatv, bunu araştırdı. 

İstanbul’daki 9 adliyeden sadece birindeki şikâyet sayısı Nurettin Yıldız hakkındaki rahatsızlığı gösterdi.

TEK BİR ADLİYEDE 934 SUÇ DUYURUSU

Nurettin Yıldız hakkında, sadece İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na toplamda “934” adet suç duyurusu yapıldı.

Yapılan suç duyurularının büyük bir kısmı, “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama”, “Hakaret”, “suç işlemeye alenen teşvik”, “suçu ve suçluyu övme” gibi suçlamalardan oluşuyor.

MİLLETVEKİLLERİ, SİYASİ PARTİ TEMSİLCİLERİ, STK’LAR

Nurettin Yıldız’ı savcılığa şikâyet edenler arasında milletvekilleri, siyasi partilerin temsilcileri, kadın ve çocuk dernekleri ile sivil toplum kuruluşları yer alıyor. 

Öyle ki, bazı davalarda mahkemeler de Nurettin Yıldız hakkında suç duyurusu yapıyor. 

ODATV YAZMIŞTI

İstanbul Asliye Ceza Mahkemesinde şikayetçi olarak yer alan Nurettin Yıldız’ı davanın hakimi de şikayet etmişti. Bu davayı ve hâkimin suç duyurusunu kamuoyu Odatv haberiyle öğrenmişti. 

(https://www.odatv4.com/guncel/nurettin-yildiz-in-sicili-kabarik-tek-adliyede-934-dosya-odatv-sikyet-maddelerine-ulasti-280948)

*

Görüldüğü gibi, Resulullah s.a.s., demokrasiden, cumhuriyetten bahsetmiyor.

Hilafetin yerini “ısırıcı hükümranlığın” alacağını, onu da “zorba” bir rejimin takip edeceğini bildiriyor.

Bu hadîs-i şerife göre, günümüz İslam dünyasında bütün yönetimler (Şeriat’ten saptıkları oranda) zorba/ceberut/baskıcı rejimlerdir.

Sadece “adûd” olsalar öpüp başımıza koyacağız.

Evet, görünüşte bir hürriyet vardır, fakat bu, resmî ideolojiye biat edenlere özgüdür.

Şayet resmî ideoloji ile aranız iyi değilse, kimi zaman açık, kimi zaman da “örtülü” yöntemlerle sizinle mücadele edilir.

Bu zorba rejimlerin, görünüşteki “hukukun üstünlüğü” ve “hukuk devleti” edebiyatları, “özel yasalar”a tâbi, bir başka deyişle başına buyruk ve sorumsuz hareket etme imkânına sahip gizli servis faaliyetleri ile lime lime, delik deşik edilir.

Kimse de birşey yapamaz.

*

Resulullah s.a.s. ceberut derken doğru söylemiştir. Bugünkü yalancılar ise, bize hukukun üstünlüğü, hukuk devleti vs. edebiyatı yapıyorlar.

Bizim kurnaz müçtehit Hayrettin bey, acaba neden, Hz. Muaviye’ye “laf çakmak” için hadîse müracaat ederken, söz konusu hadîsin günümüzü de ilgilendiren kısmını atlıyordu?

Unutkanlıktan mı?

İmdi, şunu biliyoruz ki, Muaviye r. a.’in idaresi özü itibariyle meliklik olsa da, o, “hilafete karşı melikliği” savunmuyordu.

Hilafeti savunuyordu, ve kendisinin otoritesinin, halife olmasından, halife sıfatıyla biat almış bulunmasından kaynaklandığını söylüyordu.

Oğlu Yezid için biat sözü alırken de “Hilafeti bırakalım, artık meliklik düzenine geçiyoruz” demiyordu.

Ancak, şeklen hilafet sistemi devam ediyor olsa da, olayın özü itibariyle ortaya bir meliklik çıkmış bulunuyordu.

Bu kadarı, Muaviye r. a.’i ve ona tabi olanları “sahih İslam”dan sapmış olarak görmek ve göstermek için yeterli değildir.

Onların durumunu “günahkârlık” olarak nitelendirseniz bile bundan hareketle “sahih İslam”dan sapma suçlamasında bulunamazsınız.

Ayrıca bu meliklik durumunu “mutlak” olarak zulümle eşdeğer de göremezsiniz.

Meliklik (mülk) mutlak olarak zulüm anlamına gelmez.

Nitekim Yusuf Suresi’nde Hz. Yusuf’un şöyle dua ettiği belirtiliyor: “Rabbi kad âteytenî mine’l-mülki…” “Rabbim bana mülkten/meliklikten (nasip) verdin…”

*

Söz konusu hadiste “Emevîler (Ümeyye oğulları) hilafeti melikliğe çevirirler, böylece sahih İslam’dan sapar zulmederler, ardından amcam Abbas’ın torunları ve daha sonra da Türkler’den Selçuk’un ve Osman’ın nesli işi tekrar hilafete döndürürler” buyurulmuyor.

Eğer Muaviye r. a. için “İdaresi meliklikti, meliklik de zaten zulüm ve sahih İslam’dan sapma demektir” hükmünü verirseniz, aynısı Abbasîler, Selçuklular ve Osmanlı için de geçerli olur.

Onların da, “ısırıcı melikliği” sürdürmek suretiyle sahih İslam’dan saptıklarını kabul etmeniz gerekir.

Fakat, o yönetimlerin sahih İslam’dan saptıklarını söylemek için bu kadarı yeterli olmaz.

Sahih İslam’dan sapmakla suçlayabilmeniz için, adamın İslam’ın hükümlerini (yönetimle ilgili olsun olmasın) reddediyor olması gerekir.

Mesela Osmanlı, babadan oğula bir saltanat sistemini sürdürmüş ve kendisini halife ilan etmiş olmakla sahih İslam’dan sapmış olmaz, fakat uyguladığı sistemin tam anlamıyla İslamî olduğunu, İslam’ın istediği yönetim biçiminin tam da kendilerinin yaptığı uygulama olduğunu savunduğu zaman sapmış olur.

*

Şimdi gelelim bugünkü, adları cumhuriyet olan zorba (kanla ve içi boş irfan edebiyatıyla kurulan kanlı) diktatörlük rejimlerine..

Bunların cumhuriyet ve demokrasi masallarının hadîs-i şerifteki karşılığı “ceberut/zorba meliklik/hükümranlık” demek oluyor.

Birçok ülke bu zorbalığa bir de “laiklik” (siyasal dinsizlik) ekliyor.

İmdi ey Hayrettin Karaman, senin liderin Erdoğan’ın kalkıp Mısır ve Tunus’a gittiği zaman “Maşallah bizim Türkiye gibi dinsiz devlet değilsiniz, resmî dininiz İslam, bunun kıymetini bilin, İslam’ı tam ve sahih biçimde uygulayın” demek yerine “Şeriat’i bırakın, laik olun!” demiş olması, “sahih İslam”da neye tekabül ediyor?

Haydi bunun itikadî ve fıkhî hükmünü söyle!

Muaviye r. a. gibi ölmüş bir zat hakkında atıp tutmak kolay..

Vay “sahih İslam” edebiyatçısı vay!

*

Gelelim Hayrettin beyin bir başka yazısına.. Şöyle diyor:

“Hiçbir devlet, içine sızmış ve emri kanunlardan ve amirlerinden değil, devlet dışı şahıslar ve kuruluşlardan alan bir yapıya müsamaha edemez, farkına vardığında bu yapıyı derhal tasfiye eder.”

(“Cemaat, camia ve paralel yapı”, Yeni Şafak, 28 Şubat 2014.) 

Görüyor musunuz kurnaz müçtehit Hayrettin beydeki kıvırma yeteneğini!..

Hayrettin bey, Hayrettin bey, “devlete uyum sağlama”nın bundan daha iyisi bulunur mu?!

Vatandaş, “Hiçbir devlet … müsamaha etmemektedir” bile demiyor, “müsamaha edemez” diye konuşuyor.

Kullandığı dil tasvirî/deskriptif değil, normatif..

Devletten fazla devletçi, kraldan fazla kralcı, sulta sahibinden fazla saltanatçı, diktatörden fazla diktatörcü bir dille konuşuyor.

Sonra da, utanmadan Hz. Muaviye eleştirisi yapıyor.

Yukarıya aldığım cümleyi yazabilmiş birinin, Muaviye r. a.’den bahsetmeye yüzü olamaz!


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."