İSLAMCILIKTAN LAİKÇİLİĞE, İSLAM'DAN SİYASAL DİNSİZLİĞE

 









Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinde “Öfke nefret cehalet el ele verince” başlığı altında dün yayınlanan (9 Nisan 2023 tarihli) yazısında şöyle diyor:

Adam medyada, ağzından köpükler saçarak mealen şöyle diyor: Bu seçimi Erdoğan kazanırsa Arap usulü bir İslam devleti kuracaklar…

Bir sınırsız bayan vardı (yine var) o da, bundan önce Erdoğan Başkan olunca “Türkiye’ye şeriat geldi, siz uyuyun bakalım” mealinde bir şeyler söylemiş ve yazmıştı.

Bu yazıdan maksadım “Arap usulü bir İslam devleti” cehalet ve ajitasyonunu irdelemektir, ama bu “şeriat geldi, geliyor” efsanesine de bir dokunup geçmekte fayda var sanırım.

Adamlar 28 Şubat bilmem ne darbesini yaptıklarında gerekçe olarak 18 madde ilan etmişlerdi; hemen tamamı “irtica” yaygarasından ibretti. O dönemde de irticadan maksatları, bütünüyle İslâmî hayat nizamına dönmekti.

TC’nin bir anayasası var, bu anayasanın “değiştirme teklifini bile yasakladığı” maddeleri var, bu maddelerden biri de “laik demokratik cumhuriyet” maddesidir.

Bu madde ne diyor?

MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.

Bu maddeye ve Türkiye’nin mevcut halk tabanına (ideolojik orana) göre Türkiye’ye şeriat (cahil tahrikçinin ifadesiyle Arap usulü İslam devleti) getirmek mümkün değildir; bunu da bilmeyecek ölçüde cahil olmadığına göre bu adamın ve benzerlerinin maksadı ajitasyondur vesselam.

*

Karaman doğru söylüyor, Türkiye’ye Şeriat getirmek, birincisi mevcut Anayasa, ikincisi de mevcut halk tabanı muvacehesinde mümkün değildir.

Amerikalılar’ın İslam dünyasının nabzını ölçtükleri, Şeriat isteyenlerin oranını öğrenmek için anketler yaptıkları biliniyor.

Bunlardan Pew Research Center’ın (Pew Araştırma Merkezi) ulaştığı rakamlar geçmiş yıllarda medyamıza yansımıştı.

Afganistan’da Şeriat’le yönetilmek isteyenlerin oranı yüzde 99.. Mısır’da yüzde 74.. Türkiye’de ise yüzde 12.. (Bu yüzde 12 de aldatıcı.. Çünkü hırsızlık ve zina gibi ceza hukukunu ilgilendiren sorular yöneltildiğinde oran yüzde 3’e düşüyor.)

Şeriat, Allahu Teala’nın rahmetidir.. Nasıl doğayı bizim faydamıza olacak şekilde tanzim etmişse, Dünya’yı yaşanabilir hale getirmişse, ve vücudumuzu en elverişli şekilde yaratmışsa, insanların uyması için koyduğu hükümler de aynı şekildee en uygun ve hayırlı olandır. Daha iyisi düşünülemez ve bulunamaz.

Ancak insanoğlu ilerleme ve gelişme adına sınırsız açgözlülüğü, doymaz oburluğu ve devasa hırsı ile nasıl doğayı ve çevreyi tahrip edip bozuyorsa, toplumsal alanda da aynı şekilde fesat çıkarmaktan geri kalmamaktadır.

Dolayısıyla, Şeriat’i ancak heva ve hevesini, nefsanî arzularını dizginleyip aklını kullananlar savunabilmektedir.

Böylelerinin (aklını kullananların) sayısı ne yazık ki ülkemizde çok az.

*

Evet, Karaman doğru söylüyor, Türkiye’ye Şeriat getirmek, birincisi mevcut Anayasa, ikincisi de mevcut halk tabanı muvacehesinde mümkün değildir.

Ancak, bir üçüncü neden daha var ki, Karaman onu ustaca gözlerden saklıyor.

O da, Türkiye’deki elit tavan da Şeriat’i istememektedir.

Ve asıl sorun da halk tabanı değil, bu elit tavandır.

İmdi, Erdoğan’ı Şeriatçılıkla suçlayan şahıslara Karaman’ın aslında şunu demesi gerekirdi: Mısır ve Tunus gibi (kâğıt üstünde de olsa) Şeriat’e bağlılık vurgusu yapan ülkelere “Şeriat’i bırakın laik olun” diyen bir adam Türkiye’ye Şeriat getirmeyi düşünür mü?! Getirir mi?!

Mısır’da Şeriat için engel ne anayasaları ne de halk tabanı.. Orada sapmalar “elit tavan” yüzünden yaşanıyor. Fakat, müslüman olmanın Şeriat’i savunmayı zorunlu kıldığını bilen halk tabanı yüzünden Şeriat’e açıkça cephe de alamıyorlar.

Türkiye’de ise halkın bir kesimi daha Şeriat’in ne olduğunu bile bilmiyor. Halkta da iş yok, elitlerde de..

Ve bu ülkede elit tavan, halkın Şeriat karşıtı olmanın imansızlık olduğunu bilmemesi için akla gelen her “önlem”i alıyor, her hilekârlığı yapıyor.

Mesela Diyanet’in cuma hutbelerinde Şeriat konusuna girmesi “fiilen” yasaktır.

Türkiye’de gerçekte din ve vicdan hürriyeti camide bile bulunmamaktadır.

*

Karaman bunu çok sık yapıyor. Doğruları ya eksik yazıyor ya da yanlış örnekler veriyor.

Mesela, “İslamcı ‘muhalif entelektüel’ midir?” başlığı altında 16 Mayıs 2013 tarihinde yayınlanan yazısında bazı temel gerçeklerin altını çiziyor, fakat örneklendirmede yaptığı hata ile, dile getirdiği gerçekleri berhava ediyordu.

Yazısının sonunda diyor ki:

Merhum Erbakan’ın kısmen ve zaman zaman açıklanan hedefi İslam idi, islamcılar bu hedefte ona muhalif olamazlardı, ama yöntem konusunda bazıları muhalif olabilirler, başka yöntem gruplarının yanında olabilirlerdi.

O ocaktan yetişen başkaları için de aynı tutum meşrudur; bu mana ve mahiyette yanlarında olmak da olmamak da islamcılığa aykırı değildir.

Böylece Karaman, bir “fetva” vermiş oluyor.

Ancak, yazısının başında dile getirdiği “genel doğrular” gerçekte bu sonuca varmasını haklılaştırmaya yetmez.

O genel doğrular, bu “özel” olaya uymuyor.

*

İlk sorun, Erbakan’ın hedefi ve yöntemi ile ilgili..

Erbakan’ın “kısmen ve zaman zaman açıklanan hedefi” ne anlama gelmektedir?

İslam, sadece “kısmen ve zaman zaman açıklanan” bir hedef olabilir mi?!

Parçalı ve bütün zamanları kapsamayan bir İslam hedefinden söz etmek ne kadar mantıklıdır?!

Bu ne anlama gelmektedir? Hedefinizin kısmen İslam, kısmen de başka birşey olması mı?..

Zaman zaman İslam’ı, zaman zaman da başka birşeyi savunmak anlamına mı geliyor bu?

Böyle birşey, İslam açısından caiz olabilir mi?!

*

Karaman, lütfedip, bu saf ve yalın olmaktan uzak hedefte değilse bile, yöntemde Erbakan’a muhalif olunabileceğini kabul ediyor.

Peki Erbakan’ın kendisi bunu kabul ediyor muydu?

Hayır!..

Tam aksine, yöntemde kendisine muhalif olanları “patates dini”nden olmakla suçluyordu. (Ondan bizzat duymuş bulunuyorum.)

Karaman, yazısında şunu da söylüyor:

“Usulüne göre yapılmış ictihadlar, yorumlar ve yetkilisi tarafından alınmış kararlara fikir ve ilim yönünden muhalif olmak caizdir, ama bu muhalefet kardeşlik, yardımlaşma, destek, sevgi hal ve davranışlarına zarar verecek şekilde olamaz.”

Evet, “usulüne göre yapılmış ictihadlar”da durum budur.. Ancak, Erbakan’ın yaptığı ictihadlar, “usulüne göre yapılmış ictihadlar” mıydı?

*

Sen kendin, “bütüncül” ve “tam zamanlı” hedef olarak İslam’ı ilan edemeyeceksin, bunu yapmamayı kendin için caiz göreceksin, sonra da, senin kısmen şöyle kısmen böyle olduğu ilan edilen ve zaman zaman farklı telden çalındığı için tam olarak ne olduğu bir türlü anlaşılmayan hedefin konusunda tereddütleri bulunan insanları patates dininden olmakla suçlayacaksın..

Seni desteklememelerini caiz görmeyeceksin..

Böyle birşey, bu kurt taksimi, “usulüne göre yapılmış ictihad” mıdır?

*

Evet, birçokları Erbakan’a sırf müslüman olduğu için zarar vermeye çalıştı; ancak, onların bu sınırsız ve ölçüsüz İslam düşmanlığı, Erbakan’ın İslamî açıdan hatalı görüşlerini “usulüne göre yapılmış” ictihad kabul etmeyi gerektirmez.

Ne yazık ki, Karaman’ın yazısı zımnen bu varsayım ya da ön kabul üzerine kurulu.

Doğal olarak, bu söylediklerimiz, Erbakan’a muhalif İslamî grupların, onun aksine, savundukları görüşler ve yöntemleri konusunda tümüyle haklı olduklarını düşündüğümüzü göstermez.

Mesela, Demirel’e destek verebilmiş, şimdi de Kılıçdaroğlu’na destek verebilecek birilerinin, Erbakan’a destek vermeme konusunda demagoji hokkabazlığı dışında mazeret bulmaları mümkün değildir.

Erbakan’a destek vermemek için öne süreceğiniz bütün gerekçelerin, Demirel ve Kılıçdaroğlu gibiler için fazlasıyla mevcut bulunduğu kesindir.

*

Görüldüğü gibi Karaman, Erbakan örneğini verdikten sonra, “O ocaktan yetişen başkaları için de aynı tutum meşrudur” diyerek, sözü isim vermeden Erdoğan’a ve Akparti’ye getirmektedir.

Bu da, gerçekte fasit bir kıyastır.

Ne Erdoğan, Erbakan’dır, ne de Akparti MSP ya da Refah Partisi’dir.

Karaman’ın, (“usul” bilen) hiç kimsenin itiraz edemeyeceği, etmeyeceği “genel” doğrulardan hareketle kaşla göz arasında vardığı sonuçlar, hiç de tutarlı değil.

Önce, Erbakan’ın yöntemini, desteklenmesi de muhalefet edilmesi de caiz “usulüne göre yapılmış bir ictihad” seviyesine yükseltiyor, sonra da, “aynı ocak”tan yetişmiş olanlara da benzer şekilde yaklaşılmasını “meşru” ilan ediyor.

Ne yazık ki Erbakan’ın usulsüz ictihatları, meşru olmayan söylemleri vardı.

*

Patates dini söyleminin gizli olmasının pek fazla önemi yoktur, çünkü hedefinin İslam olduğunu da gizlice dile getiriyor, zahirde “millî görüş”, “ahlâk ve maneviyat”, “adil düzen” vs. gibi kavramları kullanıyordu.

“Aynı ocak”tan yetişenlere gelince, bunların Erbakan tarafından yapıldığı şekilde gizlice de olsa ilan edilen bir İslam hedeflerinden söz edilemez.

Bu, onların İslamî değerleri hiç önemsememeleri ya da İslam düşmanı olmaları anlamına gelmemekle birlikte, ortadaki gerçek budur.

Mesela, Akparti’de genel başkan yardımcılığı yaptığı gibi başbakan yardımcılığı ve TBMM başkanlığı gibi görevlerde de bulunan Mehmet Ali Şahin’in Vatan gazetesinden Ruşen Çakır’a “Dindarları laikleştirdik” şeklinde açıklamada bulunduğu ileri sürülmüş, sonra Şahin bu ifadesiyle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştı:

Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı Mehmet Ali Şahin dün Vatan´ın manşetinde yer alan ´dindarları biz laikleştirdik´ sözünü kendisinin söylemediğini belirterek, gazeteyi yalanladı ve haberde imzası bulunan Ruşen Çakır´a kendisinin öyle bir söz söylemediğini açıkladı.

´Dindarları biz laikleştirdik´ ifadesinin kendisine ait olmadığını belirten Bakan Şahin, ´Ruşen Çakır´a böyle bir söz söylemedim Sözlerimle uzaktan yakından alakalı olmayan böyle bir ifadeyi neden kullandı, o ifade bana ait olmadığı halde niçin bana mal etti bilemiyorum´ dedi.

Vakit gazetesi yazarı Serdar Arseven´in sorularını yanıtlayan Şahin, ´Ben asla öyle bir ifade kullanmadım. Aksine, kişilerin laik olamayacağını, devletin laik olacağını söyledim. kişi laik olmaz, devlet laik olur. Devletin dini olmaz çünkü dinin muhatabı şahıstır. Her şahıs da olmaz, akıl baliğ olacaktır. Ruşen (Çakır) bana sorduğunda, Cumhuriyet´in tüm niteliklerinin şu anda her zamankinden fazla güvence altında olduğunu söyledim. Anayasamızdaki laiklik anlayışına vurgu yaptım. ´Hiç bir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laikliğin, herkesin inancında mezhebinde, özgür olması, dini inancından dolayı farklı bir muameleye tabi tutulmayacağı´ anlamına geldiğini söyledim. Ben Ruşen´e ´dindarları biz laikleştirdik´ demedim. Benim söylediklerimin bazıları yer almamış´ dedi. (http://www.haber7.com/medya/haber/175985-bakan-sahin-vatana-dindarlari-laiklestirdik-demedim)

*

Doğal olarak, “Devletin dini olmaz” diyenler, “Devletin dili olmaz, insanların dili olur, o halde resmî dilden söz etmeyelim” demiyorlar.

Şahin, “Dinin muhatabı şahıstır” diye fetva veriyor, “Dinin muhatabı aynı zamanda toplumdur, devlettir” diyemiyor, demiyor. Tam aksini söylüyor, “Devletin dini olmaz” diyor.

İslamcılık buysa (ki bu görüş sahiplerini Karaman, “ocak” gerekçesiyle İslamcı kabul ediyor), İslamcı olmamak nasıl birşeydir?

Avrupa usulü, yani hristiyanca bir laikliği savunmak (ki John Keane gibi Avrupalı yazarların dile getirdiği üzere, laiklik bir “hristiyan projesi”dir), İslamcılık mıdır?!

İslamcı sayılmak için, “din düşmanı” olmayan, her dine karşı hoşgörülü bir laikliğin (siyasal dinsizliğin) savunucusu olmak yeterli midir?!

Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek, insanların sağlığını korumak anlamına mı gelir?!

Din düşmanlığından ibaret bir laiklik yorumunun karşısına hristiyanca/Avrupalı bir laikliği tek alternatif olarak koymak, “Devletin dini olmaz” demek, İslamcı olmak mıdır?!

*

Şahin’in bu “laik ictihadı”nın “usulüne uygun” bir ictihad olduğu, dolayısıyla Erbakan’la “aynı ocak”tan yetişmiş bu kişilere destek verme ya da vermemenin aynı ölçüde “meşru” (Şeriat’e uygun) olduğu öne sürülebilir mi?

İslam, böylesi bir konuda bu şekilde Cumhuriyet’in temel “nitelik”lerinden ve Anayasa’daki “ilke”lerden hareketle yapılan bir “ictihad“a izin vermiş midir?

Erdoğan’ın, Arınç’ın vs. beyanlarından hareketle de konuya ilişkin çok şey söylenebilir (Mesela Erdoğan’ın millet tanımı ve milliyetçilik anlayışı tamamen laik karakterde). Fakat, meselenin anlaşılması için bu kadarı yeterlidir.

*

İslam davası "siyasal" düzeyde ancak (bedeli göze alınarak, Taliban gibi) bir bütün halinde savunulduğunda başarıya ulaşabilir. Bu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yöntemidir.

Aksi durumda gelecekteki düzelme uğruna şimdiki bozulmayı satın almış, malumu meçhul için harcamış olursunuz.

Bununla birlikte şartlar ve toplumsal durum elvermediğinde salt tebliğle yetiniyor olabilirsiniz. Aciz olmak, suçlu olmak anlamına gelmez.

Ancak bu durumda da konjonktürel hesaplar ve geçici çıkarlar için İslam'ı yamuk yumuk anlatmamalı, hakkı olduğu gibi söylemelisiniz.

Ya da bu konulara hiç girmemelisiniz.

*

Meselenin özü şu:

Birileri akıllarınca kurnazlık yaparak laikliği laikçilerin (İslam düşmanlarının) elinden alıp “İslamî hedefler için kullanılabilir” hale getirmek, içini kendi kafalarına göre doldurmak istediler.

Halbuki her paradigma ancak kendi kavramlarıyla bütünlüğünü koruyabilir ve ayakta kalabilir.

Ödünç bir kavram, öldürücü bir virüs gibi, girdiği yapıyı içerden çürütür, bozar ve çökertir.

Bu olayda da öyle oldu..

Laiklik kavramını sözde istismar edip yeniden şekillendirmek için yola çıkanlar, savunmaya başladıkları laiklik için dini yeniden şekillendirmeye, dini (adını koymadan) güncelleyip reforme etmeye başladılar.

Savunmaya başladıkları laiklik onları bu noktaya getirdi.

Laiklik için İslam’dan da, İslamcılıktan da, Şeriat’ten de (sadece amel değil, zihniyet düzeyinde) vazgeçebilir hale geldiler.

Geriye elde, canla başla savunulan sadece laiklik kaldı.

Bu, siyasî bir yenilgi değildi, itikadî bir savruluştu. 

Cumhuriyet'in başlangıcında yenilgi "siyasî" mahiyetteydi, bugünse "itikadî"..

Bu ülkedeki bütün depremlerin anası "yüzyılın felâketi" budur.


VEDA EDELİM



 (Mehmed Zahid Kotku rh. a.'i anma programı, 13 Kasım 1992, Süleymaniye Camii)


E-KİTAP: 28 ŞUBAT SÜRGÜNÜ: PROF. ESAD COŞAN HOCA

 

https://www.academia.edu/4239138/28_%C5%9Eubat_S%C3%BCrg%C3%BCn%C3%BC_Prof_Esad_Co%C5%9Fan_Hoca

 

28 ŞUBAT SÜRGÜNÜ:

PROF. ESAD COŞAN HOCA

 

Dr. Seyfi SAY

 


İÇİNDEKİLER

 

GİRİŞ YERİNE: TASAVVUF VE TARİKATLARI ANLAMADA YÖNTEM 4

 

BİRİNCİ BÖLÜM: MEHMED ZAHİD KOTKU RH. A.

"SANKİ RESULULLAH'I GÖRÜYOR DA, O NASIL HAREKET EDİYORSA ÖYLE HAREKET EDİYORDU" 15

HOCAEFENDİ RH. A. 17

MEHMED ZÂHİD KOTKU (RH. A) HAZRETLERİ'NİN SİYASÎ GÖRÜŞLERİ 21

BAKKALLAR VE ÇAKKALLAR 34

TARİKAT VE İSLAMCILIK 41

 

İKİNCİ BÖLÜM: MAHMUD ESAD COŞAN RH. A.

PROF. DR. ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ 43

ESAD COŞAN HOCA 65

M. ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ’Yİ ANARKEN 68

ESAD EFENDİ’NİN TOPLUMSAL KONULARA DAİR GÖRÜŞLERİNE GENEL BİR BAKIŞ 74

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: ANALİZ VE KRİTİK

GÜNÜMÜZ MEŞAYİHİNİN TASAVVUF TELAKKİSİNDEKİ SORUNLAR: MAHMUD ESAD COŞAN ÖRNEĞİ 148

ESAD EFENDİ’NİN MEŞAYİH VE TASAVVUF TELAKKİSİNE DAİR 175

ESAD EFENDİ’NİN MEŞAYİH VE TASAVVUF TELAKKİSİNE ZEYL 177

ESAD COŞAN HOCA’NIN LEVH-İ MAHFUZ DÜŞÜNCESİ 189

ESAD COŞAN HOCA’NIN ŞEYHLİK ANLAYIŞINA DAİR 197

ESAD COŞAN HOCA’NIN KERAMET ANLAYIŞINA DAİR 201

ESAD EFENDİ, TAKVA VE MÜZİK 207

İTİRAZLAR, SORULAR VE CEVAPLAR 220

*

PROF. DR. ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ

 

Seyfi Say - Kemal Kaptaner

(Yeni Şafak, 9-12 Şubat 2001; http://www.sonuyari.org/ha/ha05.htm)


...

Böylece, Ankara’da oturmakta olan Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi, her Pazar günü ders vermek için İstanbul’a gelmeye başlar. Yaptığı yolculuklarla ilgili bir anısını 13 Kasım 1992 tarihinde Süleymaniye Camii’nde yatsı namazını müteakip şu sözlerle anlatmış bulunuyor:

Ankara’dan ben çıktım, Pazar günü vaaz vereceğim. Emrediyor bana, Ankara’dan atlıyorum otobüse, buraya geliyorum. Pazar günü vaazı veriyorum, hem de ziyaret etmiş, el öpmüş oluyorum. Otobüse bindim. Kalbimden bir ilahi geçiyor:

Gönül ayinesin sufi,
Eğer kılur isen safi,
Açılur sana bir kapı,
Ayan olur cemalullah!..

Çok güzel bir bestesi de var.. İlahi olarak içim söylüyor, gönlüm söylüyor. Ankara’yla İstanbul’un arası dokuz saat.. Gönlüm bunu söylüyor, ben de hayret ediyorum, “Niye gönlümde bu ilahi var?’ diye.. Kendi kendime sun’i olarak zorlama yapıyorum. Diyorum ki: ‘Takıldı aklım buna, bozuk plak gibi aynı şeyleri söylüyor; başka ilahi bulayım kendime!..’

Uyuyorum, uyanıyorum; yine o ilahi.. Bütün gece bu ilahiyi talim ederek, Ankara’dan İstanbul’a geldim. Topkapı garajında indim, sabah namazını ancak orada kılabildim. Minibüse atladım. Vatan Caddesi’nde indim, camiye doğru yürüyorum. Kalbim hala aynı ilahiyi söylüyor. Geldim, içeri girdim, elini öptüm. Namazı kılmışlar, işrağı kılmışlar; oturuyor. Pırıl pırıl yüzü, mütebessim siması; gülerken güleç yüzünden güller açılıyor.. Elini öptüm. ‘Bak Es’ad, ne kadar güzel söylemiş şair!’ Orada telefon vardı duvarda, tel rafta.. Başka kitap da yoktu. İncecik bir kitap çıkarttı ordan.. ‘Bak, ne güzel söylemiş şair!’ dedi. Ben de aldım baktım:

Gönül ayinesin sufi,
Eğer kılur isen safi,
Açılur sana bir kapı,
Ayan olur cemalullah!..

...

GÖNÜL ÂYİNESİN SÛFÎ

 


BİHAMDİLLAH DEREM ALLAH

Bihamdillah derem Allah
Alup aklımı fikrullah
Hamdülillah derem Allah
Alup aklımı fikrullah.

Dilimde Zât’ın esmâsı
Bana üns oldu zikrullah
Selâtullah, selâmullah
Aleyke ya Resulallâh.

Ben ol pervaneyem geldim
Cemâlin şem’ine yandım
Yanuben küllî kül oldum
Beni mahvetti aşkullah.

Bu tevhitten murat olan
Cemâli-Zât’a ermektir
Görünen kendi Zâtıdır.
Değildir sanma gayrullah.

Gönül âyinesin sûfî
Eğer kılur isen sâfî
Açılur sana bir kapı
Âyân olur cemâlullah.

Şems-i Tebrîz bunu bilir
Ehad kalmaz fenâ bulur
Bu âlem küllî mahvolur
Heman bâkî kalur Allah.

*

Meşhur mutasavvıflardan Niyazî-i Mısrî'nin “Tarikatın Usûlü ve Hakikatin Rumuzu” başlıklı risalesinden:

“- Bunlar (sufîler, mutasavvıflar), ‘Biz Allah’ı görürüz’ derler. Dünyada bu hazret (yakınlık, huzurda olma) Resulullah’tan başkası için mümkün müdür?

“- Mümkün değildir. ‘Biz Allah’ı görürüz’ demeleri, ‘Biz Allah’ı biliriz ve kudretinin eserlerini müşahede ederiz’ demektir.

“- Bu sözler bunlara yalan olmaz mı? Birşeyin eserlerini görmek kendisini görmek demek olur mu?

“- Olur... Bir kimse güneşin ışığını görse ve ‘Ben güneşi gördüm’ dese caizdir. Halbuki görmemiştir. Başka bir örneği: Eline bir ayna alırsın, içinde suretini görürsün. Gördüğün kendi yüzün olmadığını bilirken ‘Yüzümü gördüm’ dersin. Bu söz de yalan değildir.” 

(Mehmet Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, sad. Hüseyin Rahmi Yananlı, İstanbul 1992, s. 330-331.)


GAFİL OLMA...



 

HOCALAR ŞEYHLER TAMAM.. PEKİ YA SİYASETÇİLER?










Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman, “Beşer şaşar” başlığını taşıyan 22 Ocak 2017 tarihli yazısında şunları söylüyordu:

De ki: “Ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. Şu var ki bana, ilâhınızın, sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim rabbine kavuşmayı bekliyorsa dünya ve âhirete yararlı iş yapsın ve rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın” (Kehf: 110).

İmam Malik Medîne’de Peygamber Mescidi’nde ders verirken şöyle diyor: “Şu Ravza’da medfun bulunan zat dışında kim olursa olsun sözü kabul de edilir red de edilir”.

Âyetlere, açıklayıcı hadislere ve Ehl-i Sünnet temel kabullerine göre yanılmamak ve günah işlememek özelliği beşer içinde yalnızca Peygamberimize (s.a.) aittir; o da aslında ümmetinin her bir ferdi gibi bir beşerdir, bu bakımdan günah işlemesi ve yanılması mümkündür; ancak Allah Teâlâ onu ümmetine örnek kıldığı ve örneğin yanılması, günah işlemesi ümmetinin bunları doğru ve meşru bilmesine sebep olacağı için Peygamberini günah işlemekten korumuş (ma’sûm kılmış), dini hükümlerde yanılması halinde de bunu derhal düzeltmiş, yanlış olanın din hükmü olmasını engellemiştir.

Ehl-i Sünnet müçtehitleri ve mezhep imamları şu konuda ittifak etmişlerdir: Bir müçtehidin içtihadı diğerinin farklı içtihadını bozmaz ve geçersiz kılmaz. Her müçtehit isabet de hata da edebilir. İçtihat ehliyeti taşıyan ve usulünce içtihat eden bir alim içtihadında hata ederse bir sevap, isabet ederse iki kazanır. Allah katında isabetli olan içtihada göre kulluk eden de, hatalı olan içtihada göre kulluk eden de meşru yoldadır ve kulluğu bu cihetten makbuldür. 

*

Önce, muhtemelen dalgınlıkla yapılmış bir hataya işaret edelim..

Yazarın, "Âyetlere, açıklayıcı hadislere ve Ehl-i Sünnet temel kabullerine göre yanılmamak ve günah işlememek özelliği beşer içinde yalnızca Peygamberimize (s.a.) aittir" şeklindeki sözü doğru değildir.

Diğer peygamberler de aynı durumdadır. 

İkincisi burada "yanılmamak" kaydının işin içine katılmaması, sadece "günah işlememek"ten söz edilmesi gerekirdi.

Çünkü peygamberler de yanılabilirler, fakat bu yanılgıları günah işleme şeklinde olmaz.

İçtihatlarında hata ettikleri de olur, fakat onlar peygamber oldukları için hataları o şekilde bırakılmaz, düzeltilir.

Ulemanın ise böyle bir mazhariyeti yoktur. 

*

Evet, farklı içtihatlara saygı duyulabilmesi için öncelikle onların “ehliyet” sahipleri tarafından “usulünce”, yani usul-ü fıkıh çerçevesinde ve dini istismar için değil, hakkı bulma niyetiyle, ihlasla, sırf hakkı bulmak için yapılması gerekir.

Ehliyet sahibi olmayan ve usule uymak bir tarafa, onu bozanların görüşleri “meşru içtihat” değildir. 

Karaman’ın yazısına dönelim:

"İçtihatların farklı olması tefrikaya sebep kılınamaz, bütün müçtehitler ve onlara tabi olanlar din kardeşleridir, mezhep farkına dayalı dışlama ve ayrımcılık meşru değildir."

İşte burası, Karaman'ın dikmekte olduğu elbisenin dikişlerinin patladığı yer.

Ehliyeti olmayan ve usule uymayanların meydana getirdikleri mezhepler tabiî ki dışlanırlar ve onların meşru olmadıkları tabiî ki söylenir.

Karaman’ın bunu da açıkça belirtmesi gerekirdi. Fakat o başka bir yazısında ("Kucaklamanın sınırı", Yeni Şafak, 1 Ocak 2017) kendince birtakım “kırmızı çizgiler” icat ederek, mevcut laik devletin “laikliğe ayarlı” din anlayışı çerçevesinde zararlı görünenlerin dışlanmasını, hatta devlet tarafından bunlara karşı önlem alınmasını teklif etmişti.

*

Öte yandan, Karaman’ın, hak-batıl ayrımı yapmadan bütün mezhepleri eşitleyerek onları “din”den farklı birşeymiş, meşru değillermiş, adeta din dışı imişler gibi göstermiş olan Erdoğan’ı da açıkça uyarması beklenirdi.

"Güncelleme" lafı konusunda da tepki göstermesi, "İslam'ı 14 asır öncesi hükümleri ile bugün uygulayamazsınız" diyen Erdoğan'a, "Sözünü ettiğin hükümler nassla sabitse dinin tam da kendisidir, yok eğer içtihadî hususları kastediyorsan bil ki, senin laiklik illetiyle malul ehliyetsiz ve keyfî sözde içtihadın o köklü içtihatları nakzedemez. Haddini bil!" demesi gerekirdi.

Demesi gerekirdi çünkü sonuçta Erdoğan da beşer.

Yoksa, yoksa o, beşer değil mi?

*

Karaman’ı dinlemeye devam edelim:

"Bir de gaybı bilme konusu var; Kur’ân-ı Kerim’in açık ve kesin ifadesine göre insanlar (beşer) ve cinler gaybı bilemezler. Hiçbir kimse yarın başına ne geleceğini, neyi kazanıp neyi kaybedeceğini, nerede hayatının son bulacağını bilemez."

Bu ifadeler de doğru olmakla birlikte eksik. Allahu Teala bildirirse de mi bilemez?!

Kur’an’ı yine öncelikle Kur’an tefsir eder. Bazen “mutlak”ını “takyid”, bazen de “mücmel”ini “beyan” eder. Ayetlerden biliyoruz ki gaybden bir kısmı, Allahu Teala’nın bildirmesiyle bilinir.

Hz. İsa a.s., insanların evlerinde neler sakladıklarını, ne yiyip içtiklerini biliyordu:

Ve İsrâiloğullarına bir peygamber olarak (şöyle diyecek): “Hiç şüphesiz ben, size Rabbinizden bir delil (bir mu'cize) ile geldim. Doğrusu ben, size çamurdan kuş şekli gibi birşey yapıp içine üflerim, Allah'ın izniyle (o) hemen bir kuş olur! Hem Allah'ın izniyle(anadan doğma) körü ve (teni) alacalıyı iyi ederim, ölüleri de diriltirim! Ve evlerinizde ne yiyorsanız ve ne biriktiriyorsanız size bildiririm! Eğer mü'min kimseler iseniz, şüphesiz bunda sizin için elbette bir delil vardır.” (Âl-i İmrân, 3/49)

Hz. Yusuf a.s., rüyasını tabir ettiği kişilerin başına nelerin geleceğini haber vermiş ve bunun kesinleşmiş bir hüküm olduğunu belirtmişti.

Örnekler çoğaltılabilir.

*

Karaman’ın yazısına dönelim:

"Falcılara, büyücülere, cincilere, kâhinlere; hasılı gaipten haber verenlere inananlar Hz. Peygamber’e inanmamış olurlar."

Peygamberler dışındaki kimselerin gaipten verdikleri haberleri, bunlar büyücü, cinci, kâhin vs. olunca kesinlikle tasdik etmemek gerekir.

Salahı, takvası, doğruluğu, dürüstlüğü ve faziletiyle tanınmış, keramet sahibi diye bilinen kişilerin verdikleri haberlerin de doğruluklarının kesin bir garantisi yoktur, çünkü “keşf”te hata olabilir.

İsabetli görünseler bile (Kur'an ve Sünnet'ten delili bulunmayıp) salt keşfe dayanan bilgilerin tasdik edilmesi gerekmez. Gerekmemenin de ötesinde mahzurludur, bid'at kapsamına girerler. 

Ehl-i Sünnet itikadınca, ilham ve keşf “kesin” doğru bilgi kaynağı değildir.

Fakat bazen doğru da çıkabilirler. Mesela Akşemseddin k.s.’nun Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethedeceğini söylemesi, Ebu Eyyub el-Ensarî’nin kabrinin yerini keşfetmesi gibi.

*

Karaman’ın yazısı şöyle devam ediyor:

Bu temel bilgileri niçin hatırlatmaya ihtiyaç duydum?

Ehl-i Sünnete mensup olmayı başkalarına bırakmayanlar var; bunların bir kısmı şeyhlerinin, önderlerinin, hoca efendilerinin, üstadlarının gaybı bildiğine, yanılmaz ve günah işlemez olduğuna inanıyorlar. Evet sorsanız “beşer şaşar, insan hata da eder günah da işler” diyorlar, ama sıra tabi oldukları kişiye gelince “Evet o da yanılabilir, günah da işleyebilir; bu sebeple ondan sâdır olan sözleri ve davranışları Ehl-i Sünnet ilkelerine göre değerlendirmek, uyanı almak, uymayanı almamak gerekir” demiyorlar, diyemiyorlar ve bunu yapmıyorlar! 

Karaman gibiler bu gerçekleri yazıyorlar, fakat sıra tabi oldukları Recep Tayyip Erdoğan gibi kişilere gelince ayarları bozuluyor.

Erdoğan gibilere "beşer üstü" muamelesi yapıyorlar, her yaptıklarına bir altın yaldızlı "hikmet" kulpu takıyorlar. 

“Evet o da yanılabilir, günah da işleyebilir; bu sebeple ondan sadır olan sözleri ve davranışları Ehl-i Sünnet ilkelerine göre değerlendirmek, uyanı almak, uymayanı almamak gerekir” demiyor, diyemiyorlar.

Böyle yapmadıkları gibi bunu yapanları suçlamak için bin dereden su getiriyorlar.

Herşey ortada..

*

Karaman şunları da söylüyor:

İslam bilinecek, her mümin kulluğunun gerektirdiği kadar din bilgisine sahip olacak (bu farzdır), sonra bu bilgisini hayatına uygulamaya çalışacak; iradesi ve gücü zayıf kaldığı için bir güzel topluluk (Allah’ın salih bilinen kulları) ile beraber olmak, Allah’ın salih bilinen bir kulunu örnek almak istiyorsa onların ve onun “herkesin bildiği, bilmesi gereken sahih İslam bilgisine” uygun olan davranışlarını örnek alacak, kendi yapamadığını onların nasıl olup da yapabildiklerini öğrenecek, imanı, iradeyi, Allah ve Resulullah sevgisini güçlendirecek tecrübe ve yöntemlerinden istifade edecek, ama Ehl-i Sünnet ilkelerine uymayan, ittifakla İslam dışı olduğu kabul edilmiş bulunan bir söz, bir davranış kimden gelirse gelsin onu reddedecek, kabul etmeyecek. 

Şurası bir gerçek:

Türkiye’de şeyhlere, hocalara, üstadlara, dedelere, grup ve topluluk liderlerine itiraz etmek, bizim milletimizin alışkın olduğu birşey değildir.

Mesela, FETÖ’ye “dünya lideri, İslam aleminin umudu” Recep Tayyip Erdoğan hazretlerinden önce itiraz etme bahtsızlığına uğrayan Nurettin Veren, neredeyse verem olmuştu ve vebalı muamelesi görmüştü.

Ancak partiler de aynı durumdadır, cemaatler ve tarikatlar gibidir.

Bu ülkede siyasal parti mensupları için de lideri ve liderin makbul (torpilli) adamlarını sorgulamak mümkün değildir, aforoza uğrar, hain ilan edilirsiniz.

Eğer o partinin mensubuysanız, parti ağalarının sözlerini tenkit edemez, “Yanlış konuşuyorsun kardeşim” diyemezsiniz. Kayıtsız ve şartsız itaat istenir.

Bazıları bunu açıkça söyler, bazıları da "Arife tarif gerekmez" fehvasınca "Anlarsın ya..." babından işaret diliyle ifade ederler.

Yağ çekme, doğru-yanlış demeden her yapılana bir kulp takma hürriyetiniz ise sınırsızdır.

Devlet kurumları ve (yasal olsun olmasın) sivil toplum örgütleri de böyledir.

Mesela siz Kürtçü hak hukuk, özgürlük fedailerinden "Apo'nun da gözünün üstünde kaşı var" diyene rastlıyor musunuz?

*

Aslında Karaman'dan beklediğimiz Erdoğan gibi siyasetçilere açıkça ve isim vererek karşı çıkması da değil..

Kullandığı genel ifadelere siyasetçileri de dahil etmesi..

Mesela yukarıya aldığımız ifadelerinde "şeyhlerinin, önderlerinin, hoca efendilerinin, üstadlarının" ifadesi geçiyor, fakat "parti liderleri, siyasetçiler" yok.

"Önderleri" lafının başına bir "siyasal" eklese, "siyasal önderler" dese, o da kabulümüz. 

Çünkü mesele sadece hacı hocanın konumunun abartılması değil..

Mesela.. Hristiyan tutuyor Hz. İsa'nın konumunu abartıyor, buna karşılık öbür müşrik de Firavun'a tapıyor.

Tamam "Şeyhim ne derse doğrudur" diyen, yanlış yolda, fakat "Parti liderim ne derse kayıtsız şartsız itaat ederim, liderim öl desin ölürüm, öldürürüm" diyenler de var.

Ya da, "Devletim ne isterse yaparım, öl derse ölürüm, öldür derse öldürürüm, benim için devletin emirleri tartışılmaz doğrudur" diye düşünenler, böylesi lafları söyleyenler de var.

Bu ikinci türden abartma "siyasal güç" de içerdiği ve maneviyatla sınırlı kalmayıp maddî alana uzandığı için ilkinden daha tehlikeli.

Belki de Karaman gibilerin bu tür konulara girmemeleri "tehlike" konusunda herkesten uyanık olmalarından kaynaklanıyor.

*

Durum biraz Mevlana'nın anlattığı hikâyedeki gibi..

Okuyalım:

Bir Yahudi, bir Müslüman, bir de Hıristiyan yolda arkadaş oldular. 

Bir mümin, iki sapıkla yoldaş oldu. Aklın şeytan ve nefisle arkadaş olması gibi.

Yol hali bu bir de bakarsın, bir Maraga’lı ile bir Rey’li arkadaş olur. Beraber yerler, beraber içerler. 

Baykuş, karga ve doğan, bir kafese düşebilir. Hapiste bir temiz kişiyle bir beynamaz arkadaş olabilir. 

Bir konaktaki kervansarayda doğu ve batı halkıyla Maveraünnehir’li bir araya gelir.

Aşağılık ve yüce kişiler, kış ve kar yüzünden bir kervansarayda günlerce beraber kalırlar. Fakat yol açıldı, mani kalmadı mı hepsi ayrılır, her biri bir yana gider. ...

Bu üç yoldaş bir konağa vardılar. Orada bir devletli, kendilerine helva hediye etti. ...

Şehirliler edep ve zeka ehli olurlar. Toy vermek, yoksul doyurmak da köylülere verilmiştir. ...

O iki yabancı, adamakıllı yemek yemişler, imtilaya uğramışlardı. O müslüman ise oruçluydu. 

Akşam namazı vakti o helva gelince müslüman, pek aç olduğundan yemek istediyse de, ikisi de "Biz boğazımıza kadar tokuz. Bu yemeği bu gece bırakalım da yarın yeriz. Bu gece sabredelim, yemeyelim de helvayı yarına saklayalım" dediler.

Mümin dedi ki: "Sabrı bırakalım da bu gece yiyelim, yarının sahibi var." Ona "Sen, böyle hikmet satarak yalnız yemek istiyorsun galiba" dediler.

Dedi ki: "Dostlar, biz üç kişi değil miyiz? Bana razı değilseniz pay edelim. Kime ne düşerse dilerse yesin, dilerse saklasın." İkisi birden hayır dediler, ....

... Onların kastı o müslüman’ın gam yemesi, o geceyi aç geçirmesiydi.

Tanrı'ya teslim oldu, boynunu eğdi, "Dostlarım" dedi, "baş üstüne, dediğiniz gibi olsun". 

O gece yatıp uyudular, sabahleyin kalkıp kendilerini bezediler. Yüzlerini ağızlarını yıkadılar. Her biri, kendi yolunca virdini okumaya koyuldu.

... Her üç dost da ibadetlerini bitirdikten sonra dostçasına birbirlerine yüz çevirdiler.

Biri dedi ki: "Her birimiz gördüğü rüyayı anlatsın. Kimin rüyası daha güzelse bu helvayı o yesin, üstün olan alt olanın payını alsın." ...

Bunun üzerine önce yahudi, gördüğünü söyledi, .... 

Dedi ki: "Yolda önüme Musa çıktı. .... Musa’nın ardında Tur dağına gittim. Ben de, Musa da, Tur dağı da nura gark olduk, görünmez bir hale geldik. ..... Ondan sonra o nurdan bir kapı açıldı. O nurun içinden bir başka nur göründü. O ikinci nur, çabucak yüceldi. Ben de, Musa da, Tur dağı da... Üçümüz de o nurun doğmasıyla kaybolduk. ..."

O çıfıt böyle söyleyip duruyordu. 

Nice yahudi vardır ki sonu iyi olur. Hiçbir kâfiri hor görmeyin. Müslüman olarak ölebilir, olur ya. Ömrünün sonundan ne haberin var ki ondan tamamı ile yüzünü çeviriyorsun. 

Ondan sonra hıristiyan söze geldi. Dedi ki: "Rüyada Mesih (İsa) göründü. Onunla dördüncü kat göğe, alemin güneşinin bulunduğu durağa çıktım. Gök kalelerinin şaşılacak şeylerini gördüm. Bu alemdeki alametlere hiç benzemiyorlardı. ..."

Hıristiyan da, "Hepiniz bilirsiniz ki" dedi, "bu yüce gök, şu eski yeryüzünden yüzlerce defa geniştir. Nerede gökyüzünü acayip genişlikleri, nerede şu yerin köşeleri, bucakları?"

Müslüman bunun üzerine dedi ki: "Dostlar, sultanım (Muhammed) Mustafa (s.a.s.) zuhur etti. Bana dedi ki: 'Onların birisi Tur’a gitti, Tanrı Kelîm’ine arkadaş oldu, aşk tavlası oynamaya girişti. Öbürünü de sahipkıran İsa aldı, dördüncü kat göğe çıkardı. Kalk a arada kalmış, zarar görmüş adam! Bari o helva ile yahniyi sen ye. O hünerli, sanatlı kişiler, koştular; devlet ve mevki mektubunu okudular. O iki faziletli er, lütuf ve ihsanlar buldular, meleklere karıştılar. Ey arada kalmış saf ve bön! Kalk, sıçra da helva kâsesinin başına otur!' "

Bu sözü duyunca Hıristiyan’la Yahudi "A haris (hırslı kişi)" dediler, "yoksa helvayı yedin mi?"

Müslüman, “O emrine itaat edilen padişah emredince, ben kimim ki buyruğuna uymayayım? Sen yahudisin, Musa’nın emrinden baş çekebilir misin? Seni iyi ve kötü bir şeye koşsa emrinden nasıl olur da dışarı çıkabilirsin? Sen de Mesih’e tabisin, hayır veya şer, herhangi bir işte Mesih’in emrine karşı durabilir misin? E... Artık ben nasıl olur da peygamberlerin övündüğü Peygamberimin emrinden dışarı çıkabilirim? Helvayı yedim tabii, şimdi de sarhoşum işte!” dedi.

Bunun üzerine "Vallahi" dediler, "rüya, senin rüyan. Bu gördüğün rüya, bizim yüzlerce rüyamızdan üstün. Ey neşeli zat, senin uykun uyanıklık. Rüyanın eserini uyanıklıkta bile görüyorsun."

(Mesnevî, C. VI, çev. Veled İzbudak, İstanbul: MEB Yayınları, 1988, s. 189-197.)

*

Evet, asıl mesele "şeyhler, hoca efendiler, üstadlar" değil, asıl mesele "parti liderleri, siyasetçiler, siyasal önderler, devletlular, devletçiler, derin devlet"..

Ve onlara sırtını dayayan hocalar, üstadlar..

Onların hükmü "maneviyat" aleminde kalmıyor, maddî aleme de uzanıyor. 

Asıl maneviyat onlarınki.. 

Onların maneviyatının etkisi maddiyatta da görülüyor.

*

Mesela, bu satırların yazarı, üniversitede akademisyen olarak görev yaparken, sırtını derini ve yüzeyseliyle "laik" devlete dayamış  "müslümanca düşünme" işportacısı Rasim Özdenören'in bazı yazılarını tenkit etmiş olduğu için baskı görmüş durumda.

Bir başka olay:

Sene 2016.. Aylardan Ağustos..

Babam, vefatına neden olan hastalığından dolayı hastanede olduğu için Sivas'tayım.. 

İkindi namazını, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden emekli akrabam Murat Abi ile birlikte Yeni Cami’de kılıp, karşısındaki, sırtını Vakıf Subaşı Hanı’na vermiş kafeye geçiyoruz..  

Bu arada yanımıza ciddi bir yüz ifadesiyle iki sivil polis geliyor, akrabam kimliğini göstermek için cebine davranıyor.

"Hayır" diyorlar beni göstererek, "bu arkadaş için geldik. Yeni Şafak gazetesi yazarı Hayrettin Karaman aleyhinde yazı yazıyormuş."


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."