HAYRETTİN KARAMAN “FIKIH USÛLÜ”NÜ GERÇEKTEN BİLİYOR MU?

 

Hayrettin Karaman’ın Yeni Şafak’ta yayınlanan 6 Ocak 2019 tarihli yazısı “Kabir ziyareti, tevessül ve şefaat” başlığını taşıyordu.

Orada şöyle diyor:

Kabir ziyaretinin amacı, ölüden yardım dileme (istiğâse), dualarda bir peygamberi veya veliyi aracı kılma (tevessül), ahirette sıkıntılardan kurtulmak ve bazı geçitleri aşabilmek için Allah’ın sevdiği kulların yardımından faydalanmak (şefaat) asırlardan beri Müslümanlar arasında doğru veya yanlış anlaşılmaya, ulema arasında da tartışmaya konu olmuştur. Bu saydıklarımı caiz ve vaki görenler karşı tarafı tekfirden tebdî’a (bid’at ehlinden olmaya) kadar damgalamışlar, bunları caiz ve vaki görmeyenler de karşı tarafı şirke düşmekle itham etmişlerdir.

Bu tartışmaları takip ederken dikkatimi çeken husus şu oldu: İstisnaları bulunmakla beraber taraflar birbirinin görüş ve delillerini olduğu gibi değil, kendilerine uygun düşecek ve ithamlarına dayanak olacak şekilde aktarıyor, sonra da genellikle insaf ve itidal ahlakı dışına çıkarak konuşuyor ve yazıyorlar.

He iki tarafın da akıl ve nakil delilleri var; bu delillere dayanarak düşünüyor, yorumluyor ve bir sonuca ulaşıyorlar. Sonuç beşeri bir yorum olduğuna göre “Deliller bizi bu sonuca götürüyor, bize göre başka bir görüş ve yorum hatalıdır, ama madem ki tevil vardır, şu halde tekfir yoktur” deseler mesele kalmayacak ve ümmet bölünmeyecek. 

*

Bu ifadeler büyük ölçüde doğru olmakla birlikte sorunlu yanlar içeriyor.

Çünkü bu konulardaki ihtilaflar her zaman tevile müsait değil..

Tarafların haklılık durumları ve birbirlerine yaptıkları suçlamaların (tekfir, bid’at ithamı, şirkle suçlama) isabet derecesi de duruma göre değişiyor.

Mesela Selefî olduklarını söyleyenlerin muhataplarına yönelttikleri şirk suçlaması genelde aşırılık içeriyorsa da, itham ettikleri insanlar arasında gerçekten şirke düşenlerin bulunmadığı söylenemez.

Tevil kabul etmeyecek şekilde şirk..

Aynı şekilde kendilerini Ehl-i Sünnet‘ten kabul edenlerin karşı tarafa yönelttikleri bid’at ve küfür ithamı da, duruma göre, isabetli olabilmektedir. Bazen de, heva ve hevesleri, tarafgirlik duyguları ile delilsiz ve mesnetsiz suçlamalar yaparak kendileri Ehl-i Sünnet dışı bid’atçi vs. haline gelmektedirler. (Mesela şu, Genelkurmay İstihbaratı‘nın başında bulunmuş bir generalin ajanları olarak gösterdiği İngiliz "düzen"i hayranı Mehmet Şevket Eygi, hiçbir aklî ve naklî delil getirmeden “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazarak Ehl-i Sünnet dışına savrulmuştu. Son zamanlarda Atatürkçü/Kemalist Ehl-i Sünnetçiler de türemiş durumda.)

Dolayısıyla, Hayrettin Karaman’ın yaptığı şekilde toptancı bir hüküm vermek, genelleme yapmak doğru değildir.

*

Hayrettin Karaman yazısına şöyle devam etmiş:

Kısaca kendi görüşümü arz edeyim:

Allah Teâlâ izin vermedikçe kimse kimseye hiçbir yardımda bulunamaz. Yaşayan veya ölmüş bulunan bir kimsenin bir başkasına yardımcı olabilmesi için kendisine Allah Teâlâ tarafından böyle bir izin ve imkânın verilmiş olması gerekir. Peygamberimiz’e (s.a.) şefaat ve duada aracılık yetkisi verildiğine dair sağlam hadisler vardır, bunlara dayanarak O’nunla (hayatta iken veya vefatından sonra) tevessüle ve ahirette şefaatine inanan kimseleri şirk ile suçlamak asla yerinde değildir. Bunları yine delile dayanarak caiz görmeyenlere kâfir veya bid’at ehli demek de doğru değildir. Ben sevgili Peygamberimiz’in (s.a.) ahirette şefaat yetkisine Allah’ın izniyle sahip olduğuna inanıyorum. “Allah’ım, Peygamberinin hatırı için duamı kabul buyur” demekte de bir sakınca görmüyorum.

Peygamberler dışında müminlerin de ahirette birbirine şefaatçi olabileceklerine dair sahih hadisler vardır.

Karaman’ın bu ifadeleri, yazısının başında savunduğu görüşü çürütüyor.

Çünkü, şefaat konusunda sahih hadîslerin bulunduğunu kabul ediyor.

Sahîh hadîsler bulunduğuna göre, şefaati reddedenlerin delili geçersiz (daha doğrusu yok) demektir.

*

Gerçekten de, hiçbir hadîs kitabında, “Şefaat yoktur” şeklinde bir hadîse rastlayamazsınız.

İşlerine gelmeyen hadîsleri uydurma ilan edenlerin bu noktada Peygamber Efendimiz s.a.s.’in Hz. Fatıma’ya yaptığı uyarıya yapıştıkları görülüyor.

Bu hadîs, Hz. Fatıma’nın salt baba-kız yakınlığı dolayısıyla özel muamele göremeyeceğini, ümmetin diğer fertlerine göre “torpilli” olmadığını ifade eder.

*

İkincisi, şefaat son tahlilde Allahu Teala’nın iznine bağlıdır, yani Allahu Teala’nın müsaadesinin olmaması durumunda peygamberler kendi çocuklarına da şefaat edemezler.

Yani bir peygamberin çocuğu, “Babamdır, bana mutlaka şefaat eder, edebilir” diye düşünemez.

Hz. Nuh, gemiye binmeyen çocuğu için Allahu Teala’ya “Rabbim! Şübhesiz ki oğlum benim âilemdendir (sen bana âilemin kurtulacağını vaad etmiştin, fakat o kurtulamadı, öldü); muhakkak ki senin vaadin haktır ve Sen hükmedenlerin en iyi hükmedenisin!” diye dua etmişti (Hûd, 11/45). Allahu Teala da şöyle vahyetmişti: “Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.” (Hûd, 11/46)

Hz. Peygamber s.a.s.’in kızının akıbeti için endişelenmesi tabiîdir.

Bu durumda, söz konusu sahîh hadîsler çerçevesinde varılacak hüküm, o hadîsleri reddedenlerin bid’at ehli olduklarını söylemekten ibarettir.

Şefaati kabul edenler için Hz. Fatıma ile ilgili olan türden hadîslerin tevilusûl çerçevesinde mümkündür. Reddedenler ise işlerine gelmeyen hadîsleri tevil edemedikleri için kökünden reddediyorlar ve buna bağlı olarak usûlü de tanımıyorlar.

*

Hayrettin efendi iki tarafı birden terazinin aynı kefesine nasıl koyabiliyor?

Şayet o hadîsler mütevatir derecesine ulaşmışsa, inkâr ettikleri için kâfir olurlar.

Ulaşmıyorsa, o takdirde de, bid’at ehli olduklarını söylemek zorunluluktur. Bid’atçinin önde gidenidirler.

Burada tevilin mümkün olmasından, her iki tarafın da delilinin bulunmasından söz edilemez.

Usûluddîn bunu gerektirmektedir. Ama usûle/yönteme itibar etmeden gelişigüzel akıl yürütürseniz, istediğinizi söyleyebilirsiniz.

*

Karaman, “Kısaca kendi görüşümü arz edeyim” derken böyle bir zeminde konuşmaktadır.

Madem deliller bakımından bir belirsizlik var, iki tarafın da akla ve nakle dayanan delilleri var, “kendi görüşünü” nasıl oluşturdun?

Yazı tura mı attın?

Şayet böyle her iki tarafın da delili mevcut olursa, şu iki durum ortaya çıkar: Ya, tevakkuf eder, “Doğrusunu Allah c. c. bilir” deyip susarsın.

Ya da delillerin kuvvet derecesini anlayabilen ve onlardan hüküm çıkarabilen birisindir, ve de delillerin eşit derecede kuvvet arzetmediğini, bir tarafın delilinin daha güçlü olduğunu görürsün, ve buna göre bir kanaatin oluşur.

Karaman böyle birşeyden söz etmiyor.

*

Kur’an-ı Kerîm‘e bir bütün olarak bakan kişinin, orada şefaatle ilgili olarak verilen asıl mesajın, şirkten uzak bir şefaat anlayışını oluşturmak olduğunu fark etmemesi imkânsızdır.

Kur’an‘ın temel mesajı aslında Tevhîd inancını ortaya koymaktan ve insanları Allahu Teala’ya şirk koşmaktan uzak durmaya davet etmekten ibarettir.

Şefaatten de böylesi bir bağlamda söz edilir.

Zaten Mekke toplumunun temel itikadî hatası da bu noktadaydı. Putlarının Allahu Teala’ya ortaklığını şefaat bağlamında düşünüyorlardı. Yani Mekke toplumunun şefaat anlayışı şirkin ta kendisiydi.

Dolayısıyla şefaat konusunu şirke götürmeyecek şekilde ele almak gerekmektedir.

Fakat bu hassasiyetin bugün toplumumuzda yeterli derecede mevcut olduğunu söylemek mümkün değildir.

*

Biz, bu dünyada şeyhine, ahirette şefaat siparişi verenler bulunduğunu duyduk..

Rebîa r. a.’den şöyle bir hadîs rivayet edilmiştir:

Ben, [bir yolculuk esnasında] geceleri [ola ki Allah Resûlü’nün bir şeye ihtiyacı olur diye] Allah Resûlü’nün (s.a.v.) yakınlarında geceliyordum. Bir defasında ona abdest alması için su ve ihtiyaç duyduğu başka şeyleri getirdim. Bunun üzerine “[Bana olan bu hizmetine karşılık] benden [bir şey] iste!” buyurdu. Ben de “Cennette sana yakın olmak istiyorum” dedim. Resûlullah (s.a.v.) “Başka bir şey isteseydin” dedi. Ben “Ben bunu istiyorum” dedim. Bunun üzerine bana “Öyleyse çok secde etmek suretiyle kendi nefsin konusunda bana yardım et” buyurdu.

(MüslimSalat, 226; Ebû DavudSalat, 310; NesâîTatbik, 62.)

Böyle birşey Peygamber Efendimiz s.a.s. için söz konusu olabilir, fakat bir şeyh için olmaz. (Aziz Mahmud Hüdayî rh. a. gibi dua edebilir, fakat Allahu Teala o duayı kabul eder mi, etmez mi, bilemeyiz.)

Böyle bir şeyhin, kendisinin akıbetinin de garanti olmadığını, kendisiyle ilgili böyle bir itikadın çok ciddi bir hata olduğunu söylemesi gerekir. “Sen kendin, ibadetine dikkat et, bana güvenme!” diyerek geçiştiremez.

*

Bununla birlikte, ahirette şefaatin mevcut olduğu, ayet-i kerime ile sabittir:

“Allah’ın huzurunda şefaat da fayda vermez. Ancak izin verdiği kimseninki müstesna. Nihayet kalblerinden dehşet giderildiği zaman “Rabbiniz ne buyurdu?” derler. (Şefaat sahipleri de): “Hakkı söyledi” derler. O, her şeyden yüksek ve büyüktür.” (Elmalılı Meali, Sebe, 34/23)

Şimdi bu ayet-i kerimeyi nasıl tevil edecek de, “Şefaat yoktur” diyebileceksiniz?

Allahu Teala, olmayacak birşeyi olacakmış gibi mi haber veriyor?!

Dolayısıyla, Hayrettin Karaman’ın “Her iki tarafın da delili var, tevil söz konusu vs.” şeklindeki sözlerinin bir değeri yoktur.


HAYRETTİN KARAMAN BÖLÜCÜ AVINDA

 



İşgüzârın birisi, Prof. Hayrettin Karaman’a, saf ayağına yatarak algoritma hesabı gibi (aptalca görünen kurnazca) sorular yöneltmişti (“Fetvalar arasında”, Yeni Şafak, 10 Nisan 2022).

“Hocam hayırlı günler. Sevgi, saygı ve hürmetlerimi sunarım” diyerek söze başlayan vatandaş lafını şöyle sürdürüyor:

Uzun zamandır cevabını öğrenmek istediğim bir sorum hakkında size yazıyorum. Bu konuda dinimizin uygulamasını bizlere, tavsiyesini bana anlatabilirseniz çok mutlu olurum. Günümüzde karşılaştığımız problemlerle sıradan Müslümanlar olarak sizin gibi din konusunda bilgili hocalarımıza soruyorum. Fetva sorduğum hocamız da o konunun hükmü ilgili hakkında caiz / caiz değildir diye belirttikten sonra helâl olanı, dinen uygun olanı yapmaya çalışıyorum. Şimdi örnekler vererek aşağıda sorularımı sormak istiyorum. Bu örneklerle sorumu daha iyi açıklayacağımı düşündüğüm için bu şekilde soracağım. Sizin fetvalarınızdan çok yararlandığım için vereceğim örnekte sizi ve karşısında da isim vermeyeceğim (hayali). İslâm hukuku alanında bir hocamız veya Din İşleri Yüksek Kurulunda bir hocamız veya fıkıh alanında bilgili bir hoca ya da müftü vb. bir X hocamız olsun.

Hayreddin hocam size örneğin; ekonomi alanında katılım bankası işlemleri, sigorta, kasko, borsa vb gibi herhangi bir soru sormuş olduğumda o konunun dini hükmüyle ilgili bana cevabınız “caiz değildir” olursa:

1) Ben bu fetvayı ilk olarak size sorduğum için dinen bunu uygulamak zorunda mıyım? Yoksa bu konuda caiz diyen X hocalarımız var mı diye araştırma yapma, aldığım bu fetva sonrası başka birine danışma hakkım var mıdır? Yoksa artık bu konuda bu aldığımız fetvaya uymayarak “Caiz diyen var mı?” diye başkasına danışmak nefsine uymak- şeytanı sevindirecek bir iş midir?

*

Karaman’ın cevabı şöyle:

“Bir başkasına daha sormaktan maksat; kolay olanı uygulamak, karşılaşılan problemi çözmek, sıkıntılı durumu aşmak, İslâmî-ictihâdî hükmün bir konudaki genişliğini ve ümmete rahmet oluşunu idrak etmek gibi meşru maksat olduğu sürece elbette yetkili olan birden fazla âlime sorma hakkınız vardır.”

Bir defa, cevap totolojik bir nitelik taşıyor. Meşru olan meşrudur (Şeriat’e uygun olan Şeriat’e uygundur) demek gibi birşey..

İkinci olarak, soru ile cevap birbirine tam uygun düşmüyor. Adamın sorduğu şey şu: Caiz değildir fetvasını aldığımda caizdir diyeni arayabilir miyim?

Elbette her konuda isteyen istediği her alime her meseleyi sorabilir. Burada kısıtlama olmayacağı açıktır.

Hiç şüphe yok ki, caiz değildir fetvası verilmiş bir konuda caizdir fetvasını yapıştıracak birilerini bulmak her zaman mümkündür. Arayan Mevla’sını da, belasını da bulurmuş..

Burada tavsiye edilmesi gereken şu: Niyetin, caizdir diyeni aramak olmamalıdır, hakka tabi olmak, günaha düşmemek olmalıdır.

Daha baştan caizdir cevabını aramak için yola çıkmanın nefsanî bir tutum olduğu açıktır.

*

Vatandaşın ikinci sorusu şöyle:

“Birinci sorumun devamı olarak danışma hakkım varsa danıştığım X hoca caiz derse, bu durumda ilk fetva benim işimi çözmediği, nefsime zor geldiği için ikinci aldığım X hocamızın caiz fetvasına göre (benim işimi gören / işimi halleden / bana uygun / maddi olarak beni zarara sokmayacak vb. gibi işime yarayan fetva ile) olan hareket etmemde dinen bir mahzur var mıdır? Fetva konusunda caiz/caiz değildir diyen iki farklı görüş olursa caiz/dinen uygun diyenler de var diye o işi yaparsak bundan dolayı ahirette mesul olur muyuz?”

Görüldüğü üzere, matematik denklemi gibi x’li soru yönelten vatandaş, akıl, mantık, vicdan vs.den söz etmiyor. Nefse zor gelmeden bahsediyor.

Karaman’ın cevabı yine totolojik mahiyette:

 “Benim işimi gören/işimi halleden/bana uygun/maddi olarak beni zarara sokmayacak vb. gibi işime yarayan” dediğiniz fetva ile amel etmeniz, onu uygulamanız caizdir. Hz. Aişe’nin rivayet ettiği bir sahih hadise göre, “Peygamberimiz (s.a.) dine ve dünyaya ait bir işin iki çözümü arasında muhayyer bırakıldığında -biri günah olmadıkça- kolay olanı seçerdi…”.

Müctehidlerin ve yetkili âlimlerin bir konuda verdiği farklı fetvaların hiçbiri günah değildir.

Evet, Karaman burada yine totolojik bir kurnazlıkla topu taca atıyor.. Ayrıca, vatandaşın caizdir fetvası almak için başvuracağı kişileri “müctehid” ve “yetkili alim” konumuna çıkarıyor.

Eh, fetvayı bir müctehid ve de “yetkili” alim vermişse, artık tartışacak birşey zaten kalmıyor.

*

Ancak, adamın sözünü ettiği hocalar “İslâm hukuku alanında bir hocamız veya Din İşleri Yüksek Kurulunda bir hocamız veya fıkıh alanında bilgili bir hoca ya da müftü vb. bir X hocamız“..

Müctehidlerden ve yetkili alimlerden söz etmiyor.

İmdi, bu X hocaların hepsi müctehid midir?.. 

İctihad seviyesindeler mi?.. 

Fıkıh alanında bilgili her hoca ya da müftü, “yetkili alim” kabul edilebilir mi? 

Fıkıh alanında “yeterli düzeyde” bilgili kabul edilmenin ölçüsü nedir?

Mesela Turan Dursun da medrese tahsili görmüş bir emekli müftüydü.. Her müftüye güvenilebilir mi? (Tabiî bu tür çekinceler, nefse zor gelen fetvaları veren hocalar için de varittir.)

Vatandaşın “Birinci sorumun devamı olarak danışma hakkım varsa …” diye lafa başlaması da gösteriyor ki, aslında birinci sorusunun cevabını biliyor. 

Maksadı başka..

Soru üç gaye ile sorulur: Öğrenmek için, öğretmek için, imtihan için.. Bu vatandaşın, tecahül-ü arifane sanatı sergileyerek Hayrettin Karaman’a birşeyler söyletmek istediği, gönlünden geçenleri Karaman’ın söyleyeceğini umduğu anlaşılıyor.

*

Vatandaşın üçüncü sorusuna gelelim:

“Okuduğum bazı yazılarda farklı fetvaların olduğu durumda şüpheli durumlardan kaçınılması tavsiye edilmiş. Fetva konusunda caiz/caiz değildir diyen iki farklı görüş olursa bu konuda iki görüş olup, iki farklı hocamızdan fetva aldığımız için ayrıca caiz değil diyenler de olduğundan bu işi yapmaktan vazgeçmek dinen gerekli midir? Bu, takvalı olmak mıdır?”

Hayrettin Karaman cevabında yine totolojinin emin ve sakin limanına sığınmış:

Takvâlı olmak, yetkili âlimin verdiği fetva ile amel ederek şeriatı uygulamaktır. Yetkili âlimlerin verdiği farklı fetvaların tamamı şeriattır.”

Soru ile cevap, farklı telden çalıyor.

Adam “şüpheli“lerden bahsediyor, bu ise, “yetkili alim” limanına gemisini yanaştırmakla meşgul.

Böylece, Hayrettin Karaman’a göre, “şüpheli” hiçbir durum kalmamış oluyor.

“Yetkili alim”lerinin “yetki“sini kurtarıyor. Fakat bu arada, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemi tabiri caizse “boşa düşürüyor”.

*

Çünkü Resulullah s.a.s., şöyle buyuruyor (Hadislerle İslâm, Cilt 5, Sayfa 83):

Nu”mân b. Beşîr, parmaklarıyla iki kulağını göstererek, Resûlullah”ı (sav) şöyle derken işittiğini nakletmektedir: “Helâl bellidir; haram da bellidir. İkisinin arasında ise birtakım şüpheli şeyler vardır ki insanların çoğu bunları bilmezler. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını (namus ve haysiyetini) korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse, harama düşmüş olur…”

(M4094 Müslim, Müsâkât, 107)

Bu hadîs başka kaynaklarda da yer alıyor: Buharî, İman 39, Büyû 2; Ebu Davud, Büyû 3, (3329, 3330); Tirmizî, Büyû 1, (1205); Nesâî, Büyû 2, (7, 241).

Karaman’ın da yazısında belirttiği gibi, ictihad ictihadı nakzetmez, iptal edemez, fakat nassın bulunduğu yerde ictihad işgüzârlığına kalkışmak da, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde geçtiği gibi, ulemanın (din bilginlerinin) rabler edinilmesinin kapısını açar. “Mevrid-i nassda ictihada mesağ yoktur.”

Karaman, totolojinin emin limanına demir atmış olduğu için, “Yetkili alim zaten nass bulunan yerde ictihada kalkışmaz, nassa teslim olur” diyecektir.

Fakat, “şüpheli”ler konusundaki yaklaşımının tam da buna karşılık geldiğini, nassı gözardı etmek demek olduğunu unutmamalıdır.

Çünkü Resulullah sallalhu aleyhi ve sellem, “Benden sonra gelecek yetkili alimler sayesinde şüpheli mesele kalmayacaktır” diye buyurmuyor.

Her devirde şüpheliler olacaktır.

*

Bir başka soru:

“… bir kesim insan caiz değildir diyen sizin, diğer kesim insanlar da X hocamızın fetvası ile amel ettiğinde bu işi caiz değildir fetvasına göre yapmayan kişiler, X hocamızın caizdir fetvasına göre o işi yapan insanlara günahkâr gözüyle bakması dinen uygun mudur? Caiz fetvasını uygulayanlara Müslümanca bir bakış açısıyla nasıl bakmalıdır?”

Karaman’ın cevabı şöyle:

“…X hocanın caizdir fetvasına göre o işi yapan insanlara günahkâr gözüyle bakmak” günahtır, bölücülüktür, fitneciliktir.

İşte burası, Karaman’ın totoloji kurnazlığının dikişlerinin patladığı bir başka yer oluyor.

İmdi, (Erdoğan gibi konuşmak gerekirse) eyyyyyy Karaman, bir müctehid, bir yetkili alim “Caiz değildir” fetvası vermişse, bu, “Yapılan şey günahtır, işleyen de günahkârdır” demekten başka ne anlama gelir?

Günah değilse, caiz demektir. Caiz değilse, günahtır. Bu kadar açık.

Şu hale bakın, o alim, kendi ictihadından dolayı sana günahkâr gözüyle bakamıyor, fakat tam da senin gibi düşünmediği için sen onun düşünüş biçimi hakkında hemen “Günahtır” damgasını basıyorsun.

Hiç beklemeden.. Tereddütsüz..

Bu da yetmiyor, “bölücülüktür, fitneciliktir” diye höykürüyorsun.

Yani ona, senden farklı fetva verme kapısını kapatıyorsun.

“Bu taksimi kurt yapmaz, kuzulara şah olsa!”

*

Bu yolun sonu, “Yok şu tarihseldir, yok bu hüküm zamanın değişmesiyle değişmelidir” filan diyerek herşeye “caiz” fetvası verenlerin daima onaylanması, onlara “Dur bakalım, bu din sizin oyuncağınız mı!” diyenlerin ise “Bölücü ve fitneci günahkârlar” olarak lanetlenerek taşa tutulmalarıdır.

Bunun adı protestanlaşma mıdır, katolikleşme midir, yoksa yahudileşme temayülü müdür, bilemem. 

Adını siz koyun.


SUİKAST

 



Konuyu gündeme getiren kişi bir CHP'li.. Alaattin Aldemir.

Ancak eski MHP'li.. Ülkü Ocakları eski genel başkanı..

Halk TV’den İsmail Küçükkaya’ya şunları söyledi:

"Diyorlar ki ‘Sandık güvenliği’. Sandık güvenliğinden önce millet ittifakını oluşturan liderlerin can güvenliği… Bir mafya grubu üzerinden Kılıçdaroğlu’na hamle yapılacağıyla ilgili duyumlarım var. Devlet görevlilerini göreve çağırıyorum. Hepsi ortağı olur bu işin. Genel başkana haber vermeden ben bunu sizinle paylaşıyorum. Bir mafya grubunun üzerinden, Sinan’a (öldürülen eski Ülkü Ocakları başkanı Sinan Ateş) yaptıkları gibi bir uyuşturucu grubu üzerinden bir şeyler duyuyorum liderlere yönelik, sakın ha. Sakın ha. Bu ateş hepimizi yakar. Çok açık söylüyorum.”

Bunları söylediğinde takvimler 7 Mart'ı gösteriyordu.

13 Mart günü ise Kılıçdaroğlu T24'ten Murat Sabuncu'ya şunları söyledi:

“Olur, böyle şeyler; önemsemiyorum. … Bu türden haberlerin aynı zamanda bazı mahfillerin propaganda enstrümanı olduğunu da biliyorum. Toplumda bu tür haberler üzerinden korku, endişe yaratmaya çalışırlar; bu tür haberlerle toplumu sindirmeye çalışırlar.”

Konuyu gündeme getiren CHP’li Aldemir olduğuna göre, toplumda korku ve endişe yaratmaya çalışan odak da CHP olmuş oluyor.

*

Böylesi dedikoduları Kılıçdaroğlu karşıtlarının çıkarması ihtimali düşük.. Çünkü bu, onu mağdur hale getirir ve toplum nezdinde güçlendirir.

Henüz adaylık başvurularının yapılmadığı bir zamanda ona yönelik bir suikast da Kılıçdaroğlu karşıtları için faydalı olmazdı.. Diyelim ki hayatını kaybetti, yerine gösterilecek aday ezici bir galibiyet sahibi olurdu.

Siyasî suikastler sadece iç ihtilaflardan beslenmez, dış güçler de içerdeki uzantılarını kullanarak bunu yapabilirler.

Mesela Sultan Abdülhamid’e böylesi bir suikast düzenlenmişti. Ölseydi mesele yoktu, fakat atlatınca suikasti planlayan dış güçler deşifre oldular.

*

Şu anda dünya karmakarışık durumda..

Rusya-Ukrayna savaşı devam ediyor.

Suudi Arabistan ve İran yakınlaşıyor, beklenmedik gelişmeler yaşanıyor.

Türkiye’de Erdoğan’ın kesin olarak kaybetmesini isteyen dış güçlerin içeride onu zor duruma düşürecek bir suikast düzenlemeleri mümkündür.

Diyelim ki düşündüler, kurban kim olabilir?

Kılıçdaroğlu ve Akşener olmaz. Onlar lazım.

Gültekin Uysal da olmaz.. Önemsiz figür.

Babacan da olmaz, ABD’lilerin seveceği türden bir “ılımlı”.

Geriye Davutoğlu ve Karamollaoğlu kalıyor..

Davutoğlu çok sert bir üslup kullandığı için ideal “kurban” gibi görünüyor.


DÂRU'L-HARB KONUSU

 



 

Dinî konularda yazıp konuşmak, görüş beyan etmek, başka konularda yazıp konuşmaya benzemez.

Tek bir derdiniz olmalıdır, hakikati söylemek.

Niyetiniz sadece bu olmalıdır.

İşin içine başka kaygılar girince sapıtır ve sözünüze itimad eden insanları saptırırsınız.

Ahiretinizi de mahvedersiniz.

*

Hayrettin Karaman, dâru’l-harb konulu yazısında, mesele ile ilgili olarak kendisinden farklı düşünenlere böyle bir niyet bozukluğu atfediyor.

Önce, rüşvet-i kelâm kabilinden, bu konuyu sorgulayanlar arasında “iyi niyetli” bazı insanların da bulunabileceğini ifade ediyor.

Sonra da, meseleyi getirip olmadık yerlere bağlıyor.

Bunu yaparken de gayet rahat.

Evet, Karaman’ın Yeni Şafak gazetesinin 21 Haziran 2020 tarihli sayısında yer alan “Dâru’l-harb konusu” başlıklı yazısında şunları söylediği görülüyor:

Bundan altmış yıl öncesinden beri bu soru bana ve tabii diğer ilgililere soruluyor. Elbette soranlar arasında iyi niyetli ve öğrenmek isteyen insanlar da vardır. Ancak genel olarak bu soru masum bir soru değildir. Soranların önemli bir kısmının maksadı, Türkiye ve benzeri ülkeleri dâru’l-harb ve kâfir ülke ilan etmek, sonra yetkisi kendinden menkul veya yetkisiz kişiler tarafından seçilmiş bir kişiyi halife, Mehdî, Îsâ ilan etmek, onun etrafında toplanıp İslâm ve ümmet düşmanı kâfir ülkelerden ve istihbaratlarından aldıkları destek ile ülke içinde terör eylemleri yapmak, “Allahu ekber” diyerek kâfir ilân ettikleri Müslümanları boğazlamak; kadın, çocuk, yaşlı demeden ele geçirdikleri aciz insanlara esir muamelesi yapmaktır.

*

30 sene önce böyle bol keseden atıp tutamaz, esip gürleyemezdi.

Çünkü henüz Türkiye Hizbullahı denilen (Özel Harp ve MİT güdümlü, tabiri caizse “iti ite kırdırmak için” PKK‘ya karşı kurulmuş) terör örgütü imal edilmemişti.

(Eski Hizbullahçılar yıllar sonra Peygamber Sevdalıları diye şiirli, ilahili Mevlevîvari mevlid kandili kutlamaları yapmaya başladıklarında, MİT‘in bu hareketin kalıntılarını ve mevcut potansiyeli değerlendirmek, ortaya çıkan boşluğu bu defa “yasal” şekilde doldurup “kullanmak” ve eski militanları başıboş bırakmayıp “sisteme dahil etmek” için bunlara parti kurduracakları tahmininde bulunmuş ve bunu açıkça yazmıştık. Tabiî önce bunların imajlarının kamuoyu önünde ilahilerle, şiirlerle, “gözlerde kalan veya kalmayan” sevda vs. ile düzeltilmesi gerekiyordu.)

Evet, Hayrettin efendi 30 yıl önce bu kadar rahat esip gürleyemez, içini bu kadar açık bir biçimde dökemezdi.

Çünkü, IŞİD’in başındaki Ebubekir Bağdadî adlı soytarı CIA tarafından hapishanede keşfedilip piyasaya sürülmemiş, malum icraatını sergilememişti.

Şimdi, bu kötü örneklerin gölgesine sığınarak, sû-i misalin emsal olmayacağını gözardı ederek, dâru’l-harb meselesi hakkında kendisi gibi düşünmeyenleri Allah yarattı demeden dövüyor.

*

Karaman, yukarıya aldığımız ifadelerinde “Türkiye ve benzeri ülkeleri dâru’l-harb ve kâfir ülke ilan etmek”ten söz ediyor.

Kâfir olmamak, mümin-müslüman olmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti (İslam nokta-i nazarından) kâfir ülke değilse, müslüman (yani Allahu Teala’ya, O’nun hükümlerine teslim olmuş) ülke demektir.

Bir defa bu, Türkiye’yi İslam devleti ilan etmek, laikliğe aykırıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tanımamak anlamına gelir.

Hukuk ilkesi olarak, gerçek ya da hükmî şahısların kendi beyanı esastır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi beyanına göre, bir İslam devleti değildir, “Atatürk milliyetçisi ve laik (siyasal dinsiz)” bir devlettir.

Devlet idaresi söz konusu olduğunda din (İslam, Allahu Teala’nın emir ve yasakları) diye birşey tanımamakta, bunun istenmesini bile “tehlike” kabul etmektedir.

Tabiî ki bu, resmî ideolojiye göre çağdaşlık/uygarlaşma, İslam’a göre ise küfür (gerçeği tanımama, gerçeği örtme, Allahu Teala’ya şirk koşma, kâfirlik) anlamına gelmektedir.

Soru şu: Türkiye’yle ilgili olarak bu gerçeğin söylenmesi, yani Türkiye’nin İslam devleti/cumhuriyeti olmadığının (dolayısıyla küfür devleti olduğunun) açıklanması, Hayrettin efendiyi neden rahatsız etmektedir?

*

İhsan Süreyya Sırma şöyle anlatıyor:

… Allah rahmet eylesin, bir Mela Ali vardı Van’da.. Çok büyük bir hocaydı. Rahmetli Erbakan Hoca çok mühim meselelerde onu uçakla getirtir; sorar geri gönderirdi. Türkçe’yi sonradan öğrenmiş, … Arapça’sı çok iyiydi. Muazzam bir vahiy kültürü vardı…. Bir bayramda, Beşir Atalay Bey’le Van’a gidip Molla Ali’yle bayramı yapalım, diye bir karar verdik…. Oraya ulaştığımızda Hoca namazı kıldırmış, eve geçmişti. Hoca’nın bir salonu vardı. Oturmuş, suratı beş karış.. “İstemiyorsan gidelim, bu ne surat böyle bayram sabahı? Böyle surat edeceksen biz gidelim” dedim. “Sizinle alâkası yok, kendime kızıyorum. Bu genç, Ankara’dan gelmiş, birşeyler soruyor. Sorduğunu dahi anlamıyorum, onun için kendime kızıyorum” dedi…. “Gel oğlum, gel bakalım.. Hoca’ya ne soruyorsun?” dedim. “Hocam, ben Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyorum … Hoca’yı duymuştum….” “Peki sorun ne?” dedim. Soru “ülke”“Darü’l-İslam, darü’l-harb” meselesini soruyor. Ama “ülke” diyor, Seyda [Molla Ali Hoca], “ülke”nin ne olduğunu bilmiyor. “Seyda! Bu, dâr meselesini soruyor” dedim. “Öyle mi, gel oğlum gel. Kâğıdın kalemin var mı?” dedi…. Yazdırdığı cümleyi aklımda tutuyorum: … “Ülke… virgül…” Noktalamasını da söylüyor. “Başkalarının değil… Noktalı virgül… Benim ilkelerimin uygulandığı yerdir… Nokta.” [ÜLKE (VATAN), BAŞKALARININ DEĞİL; BENİM İLKELERİMİN (ŞERİAT’İN) UYGULANDIĞI YERDİR.]

(Adnan Demircan, İhsan Süreyya Sırma Kitabı, İstanbul: Beyan, 2018, s. 136-8.)

*

Başka bir örnek: Seyyid Abdülhakîm Arvasî k. s..

Şöyle diyor:

Dâr’ül-harb diye, ahkâm-ı şer’iyyenin (Şeriat hükümlerinin) cârî (yürürlükte) olmadığı memâlike (memleketlere) denir.

Ahkâm-ı şer’iyyenin cârî olmadığı ülke (ahali olarak) ister müslümân ister müslümândan gayri kimselerle meskûn olsun dâr’ül-harbdir.

Ahkâm-ı şer’iyyenin cârî olduğu yerler dâr’ül-İslâm’dır. Ahâlî gerek müslim ve gerek gayrimüslim olsun.

Bu cereyândan (carî/yürürlükte olmadan) murâd, mehâkim (mahkemeler) ve hukûmetce olan cereyândır.

Yoksa eşhâs (bireyler) beyninde (arasında) cereyân-ı ahkâma (hükümlerin yürürlükte olmasına) bu bâbda (konuda) hüküm yokdur (itibar edilmez).

Zîrâ şahs-ı müslim[in] (müslüman kişinin) her ne zamân ve mekânda olursa olsun ahkâm-ı şer’iyye ile âmil olmasına bir mâni’ yokdur.

(http://buyukveli.com/efendi-hazretleri-nden/muhtelif/74-d%C3%A2r-%C3%BCl-harb-ve-d%C3%A2r-%C3%BCl-isl%C3%A2m)

*

Demek ki neymiş, Türkiye dâru’l-harpmiş.

Bunu ben söylemiyorum. Seyyid Abdülhakîm Arvasî k. s. söylüyor.

Dâru’l-harp olduğu için resmî ideolojiye dolaylı ifadelerle onay vermeyen, devlete, yani siyasetçi/bürokrat tanrılaştırılmış ekabire devletin laikliğini/dinsizliğini umursamadan biat etmeyenlere bu ülkede bazı zamanlar yaşama hakkı bile çok görüldü.

Görünüşte fikir ve inanç hürriyeti tanınırken perde arkasında, ideolojik anlamda tehlikeli bulunanlar zehirleme, trafik kazası vs. gibi usturuplu yöntemlerle ortadan kaldırılmaya çalışıldı. 

Psikolojik harp, taşeron terör örgütlerinin, mafyanın vs. kullanılması gibi “konvansiyonel olmayan harp biçimleri” kesintisiz bir biçimde sürdürüldü. Faili meçhuller bunun sonucuydu. 

Takip, taciz, tuzak, örtülü ya da açık tehditlerle yüzleşmek zorunda kalanlar oldu.

*

Seyyid Abdülhakîm Arvasî k. s.’nun sözlerine dönelim.

İfade ettiği gibi, müslüman bireyin davranışlarının, daru’l-harbde bile, azimet ya da ruhsat şeklinde, Şeriat’in sınırları içinde gerçekleşmesine bir engel yoktur.

Hatta, bir müslüman, fiilen öldürülme ya da yaralanma tehlikesi yaşadığında küfür söz söylese bile, kalben razı olmamak şartıyla, Şeriat sınırları içinde kalmış olur.

Beldenin daru’l-harb olması, orada müslümanın mutlaka savaşmak zorunda olması veya fiilen savaşıyor olması anlamına da gelmez.

Daru’l-harp, İslam’a ve müslümanlara karşı açık veya örtülü bir biçimde savaş açılan, aşikâre ya da gizli biçimde (özel harp yöntemleriyle, gizli servisler ve taşeronları marifetiyle) düşmanlık yapılan yerdir.

Bir ülkede İslam’ın tam ve eksiksiz biçimde, çarpıtılmadan, olduğu gibi anlatılması ve hayata geçirilmesi için çalışılması “yasalar çerçevesinde” (yani yasaların ve devlet kurumlarının himayesi altında) mümkün değilse, kanun baskısı ve sınırlaması ile karşılaşılıyorsa, orası kesinlikle daru’l-harptır.

Orada, Allah’a c.c. ve Resulü’ne savaş açılmış demektir.

Önce Diyanet İşleri Başkanlığı (Süleyman Soylu’nun ifadesiyle “sıkıysa, sıkıyorsa”) camilerde Şeriat konulu bir cuma hutbesi okutsun, sonra Hayrettin Karaman çıkıp böyle konuşsun.

*

Evet, Hayrettin efendi, vakıayı çarpıtıyor.

Bir defa, bir kişiyi halife, Mehdî, Îsâ ilan etmek için önce bir ülkeyi daru’l-harp ilan etmek gerekmez.

Mesela Sudan Mehdîsi, Sudan’ı daru’l-harp mi ilan etmişti?

Erbakan, kapalı kapılar ardında “cihat emirliği” paravanasının ardına saklanarak halifeliğini ilan ediyor, herkesin kendisine biat etmek zorunda olduğunu ileri sürüyordu.

Prof. Esad Coşan hoca ile olan anlaşmazlık ya da kavgasının ardında da bu vardı.

Hayrettin efendinin bakış açısına göre, Erbakan’ın, etrafında toplanan insanlara, İslâm ve ümmet düşmanı kâfir ülkelerden ve istihbaratlarından aldıkları destek ile ülke içinde terör eylemleri yaptırmış olması gerekiyor.

Ayrıca, kâfir ilân ettikleri Müslümanları “Allahu ekber” diyerek boğazlamış; ele geçirdikleri aciz insanlara kadın, çocuk, yaşlı demeden esir muamelesi yapmış olmalılardı.

Demek ki Türkiye’de bunlar olmuş, biz farkedememişiz. Hayrettin efendi uyanık ya, o farketmiş.

İsrail ve ABD gibi kâfir ülkeler ve istihbaratları, D-8’leri kuran Erbakan’ı siyasî mevta (ölü) haline getirmek için Türkiye’deki işbirlikçilerini kullanmış olamazlar. Biz halüsinasyon görmüşüz.

Hayrettin efendinin bizi irşad etmesini beklemek gerekiyormuş.

*

Bir başka pejmürde halifemiz, emekli müftü Cemalettin Kaplan‘dı.

Erbakan’ın adamıyken, 12 Eylül Darbesi sayesinde, rakibi haline gelmişti.

Türkiye’de bile değil Almanya’da halifeliğini ilan etmişti. Ölünce yerine oğlu Metin geçti, “hilafet devleti” başsız kalmadı.

Ancak, bilenler biliyor ki, bu “az gelişmiş” halifeliğin perde arkasındaki kuklacıbaşısı, Almanya istihbaratı değildi, MİT‘ti..

MİT’in gediklilerinden (aktör Tamer Yiğit‘in kayınpederi) işadamı Murat Bayrak‘tı. (Tamer Yiğit şöyle diyor:  “Okuyanlar bilir Ecevit “3. Adam” kitabında [benim] kayınpederin MİT ajanı olduğunu yazmış [söyleyip yazdırmış].)

Erbakan’a Türkiye’de darbe vurmayı yeterli görmemişlerdi, (para kaynağı olan) Almanya‘da da “altını oymak”, teşkilatını darmadağın etmek için Cemalettin’i “gaza getirmişlerdi”.

*

Birilerini Hz. İsa ilan etmeye gelelim..

Bir İsa‘mız var, Hasan Mezarcı.. (Emekli İsa’mız Mehmet Ali Ağca‘yı saymıyoruz.)

Hayrettin efendiye bakılırsa, Hasan Mezarcı’nın şu sıralarda etrafında adam toplamaya çalışıyor olması gerekiyor.

Yabancı istihbarat teşkilatları da, akıl hastanelerinde yani tımarhanelerde kurulan örgütler oldukları, ajanlarını seçerken adaylardan “tımarhane yeterlilik belgesi” getirmelerini istedikleri için, Hasan Mezarcı’yla işbirliği yapmak için sıraya girmiş olmalılar.

Biz farkedemiyorsak suç bizim, Hayrettin efendi ne yapsın!

*

Ha, Hayrettin efendinin bir de Mehdî ilan etme keşf ü kerameti var..

Nazar değmesin, bu ülke Mehdîsiz de kalmadı.

En meşhurları Adnan Oktar..

Nurcuların bir bölümüne göre de (kendisi aksini söylediği halde) Bediüzzaman “beklenen Mehdi” idi. (Yani artık başka bir Mehdi gelmeyecek, “siyasal dinsiz” devletlerin istikbali kurtuldu.)

Hayrettin efendiye göre, Bediüzzaman’ın Mehdi olduğuna inanan Nurcuların “Allahuekber” diyerek birilerini boğazlamış olması gerekiyordu.

Adnan’ın da..

Ancak Adnan, Hayrettin efendiden de uyanık olduğu için böyle yapmadı..

Etrafında insan toplamasına topladı da, özellikle nisa taifesini toplamayı, onlarla çiftetelli oynayıp dans etmeyi daha çağdaş buldu..

İslam’ı bu yönde güncellemek için acayip atraksiyonlar icra etti.

Uzun süre keyfe mâ yeşâ, ferih fahur Mehdîlik yaptı, karışan görüşen olmadı.

Sonunda hakkındaki şikâyetler ayyuka çıktı, Arş’a kadar yükseldi, Mehdîliği değil fakat şüpheli sıfatıyla soruşturma konusu yapıldığı adi suçlardan dolayı tutuklandı.

Suçlandığı konular arasında Allahuekber diyerek adam boğazlama da, karı kızla televizyon ekranında dans etme de yok.

Bu şekilde dans etmek, Atatürkçü bir eylem olduğu için suç değil. Çağdaşlık.

*

Nerdeyse unutuyorduk, bu ülkenin bir de “Son Peygamber” s.a.s.’den sonra gelen bir (tuluatçı görünümlü) post-nübüvvet peygamberi vardı: İskender Evrenesoğlu.

Bu soytarı da, Türkiye’nin daru’l-harp olup olmaması gibi konularla ilgilenmemiş bulunmasından kaynaklanıyor olsa gerek ki, tıpkı Adnan Oktar gibi, Hayrettin efendinin radarına yakalanmadan gönlünce peygamberlik yaptı.

Karışan görüşen, hakkında istihbarat teşkilatlı, gizli servisli komplo teorileri üreten olmadı.

Gerçi 28 Şubat sürecinde ismi akredite zamane şeyhlerinden Ömer Öngüt’ünkiyle birlikte geçmişti.

Öngüt, Kemalistlerle ortak bir düşmana sahipti: Erbakan.

Bu yüzden, rejimperestlerin doğal müttefiki durumundaydı.

28 Şubat süreciyle ilgili belgelerden, darbeci taifesinin (BÇG vs.), siyasal İslamcılara karşı (ki siyasal İslamcılar daru’l-harp gibi konuları yok saymayanlardı) Ömer Öngüt ve İskenderkebapoğlu gibilerden yararlanılması yönünde karar aldıkları anlaşılıyordu.

Belgelere göre, bunlardan yararlanmak isteyenler ABD ve İsrail gibi kâfir ülkeler ve onların istihbarat örgütleri değildi.

*

Hayrettin efendinin “İslâm ve ümmet düşmanı kâfir ülkelerden ve istihbaratlarından aldıkları destek” ifadesine gelelim..

28 Şubat‘ta bunu kim yapmıştı?

Senin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin MİT’i ile TSK’sı..

Türkiye’nin daru’l-harp olduğunu söyleyenler değil.

*

Karaman şunları da yazmış durumda:

Bir ülkenin ilk defa İslâm ülkesi vasfını kazanması Müslümanların veya İs­lâm düzeninin hâkim olması ile gerçekleştiğine göre bunları kısmen veya ta­mamen kaybeden İslâm ülkesi yeniden harb ve küfür ülkesine dönüşür mü?

Bu soruya cevap arayan müçtehitler ikiye ayrılmışlardır. Ebû Yûsuf, Muhammed gibi müçtehitlere göre bir İslâm ülkesinde İslâmî olmayan hüküm­ler (düzen) hâkim hale gelir, açıkça icra edilirse ülke yeniden küfür ve harb ül­kesi haline gelir. İmam Ebû Hanîfe’ye göre ise, bir İslâm ülkesinin harb ve kü­für ülkesine dönüşebilmesi için üç şartın birden gerçekleşmesi gerekir:

a) Ül­kede İslâmî olmayan hüküm ve uygulamaların açıkça icrası (başka bir düze­nin hâkim olması),

b) Ülkenin, aralarında bir başka İslâm ülkesi bulunmaksızın harb ülkesine bitişik hale gelmesi,

c) Müslüman veya zimmî olduğu için İs­lâm’ın kendilerine can ve mal güvenliği verdiği kişilerin bu güvenliklerinin or­tadan kalkması.

*

İmameyn’e (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre) göre, küfür kanunlarının/düzeninin hakim hale gelmesi, bir memleketin daru’l-harbe dönüşmesi için yeterli.

Ancak İmam-ı Azam Ebu Hanife farklı kanaatte.. İki şartın daha bulunmasını istiyor.

Ve, Karaman’ın (hakikat arayışının bir sonucu olarak mı, yoksa konformizmin risksiz ve asude iklimi heva ve hevesine hoş geldiği için mi, onu bilemem, Allah Celle Celalühû bilir) gönlünün Ebu Hanife’nin görüşünden yana olduğu açık.

Ancak, Türkiye söz konusu olduğunda o iki şartın da gerçekleşmiş bulunuğunu söylememiz gerekiyor.

*

Farzedelim ki İmam-ı Azam'ın şartlarına göre Türkiye daru'l-harb olmuyor, bu durumda Karaman'ın "Hayır, daru'l- harbdir" diyenlerin görüşüne yine de saygı duyması gerekir. 

Çünkü ortada İmam'ın içtihadına karşı başka müçtehitlerin içtihadı söz konusu.

Sürekli "Farklı içtihatlara saygı duyalım, tek doğru benimkidir demeyelim" diye yazan kim?

Hayrettin efendinin kendisi..

O zaman niye "Türkiye daru'l-harbdir" diyenlerin dayandıkları içtihatları yok sayıyor, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti hesabına onları bir kaşık suda boğmak istiyorsun?

Bu çifte standart hangi fıkhî ve ahlâkî zeminden besleniyor?

*

Ebu Hanife rh. a.’in sıraladığı şartlardan ne anlaşılması gerektiği üzerinde biraz durmak gerekiyor.

İlk şarttan başlayalım..

“Ül­kede İslâmî olmayan hüküm ve uygulamaların açıkça icrası (başka bir düze­nin hâkim olması)” tam olarak ne anlama gelmektedir?

Mesela, yöneticilerin bir yandan devletin hukuk sisteminin temel ilkesinin Kur’an ve Sünnet’e bağlılık olduğunu (sözlü olarak) deklare ettikleri..

Diğer yandan da (uygulamada) kimi konularda Şeriat‘le çelişen hükümler koyup faaliyetlerde bulundukları durum ile, aynı yöneticilerin, resmen artık Kur’an ve Sünnet’i tanımadıklarını, onları çağdışı (veya faydasız, zararlı, uygunsuz) bulduklarını, yönetim ilkelerinin (Cengiz Yasası ya da Atatürk ilke ve inkılapları gibi) başka yerlerden alınacağını beyan etmeleri durumu, evet bu iki durum bir olur mu?

İlk durum günah işlemek anlamına gelirken, ikinci durum küfürdür.

İmam Ebu Hanife, bu iki durum arasında mutlaka bir fark görüyordur.

Ve Karaman’ın anlatımında bunun karşılığı yok.

*

İkinci şarta gelelim..

Bu şart, “Ülkenin, aralarında bir başka İslâm ülkesi bulunmaksızın harb ülkesine bitişik hale gelmesi” olarak gösteriliyor.

Burada Karaman’ın kafasının kısa devre yapmış olduğunu kabul etmek gerekiyor.

Buradaki harb ülkesinden (daru’l-harb) kasıt nedir? Savaşılan, harp edilen ülke midir?

Öyle olsaydı, İmam-ı Azam’ın daru’l-harbe dönüşme şartlarına fiilî savaşı da eklemesi, şartları dörde çıkarması gerekirdi.

Bunu yazmış olmamız sebepsiz değil, çünkü Karaman, aktardığımız ifadelerinden önce şunu da söylüyor:

“Bir ülkenin gayr-i Müslim ülke olması aynı zamanda harb ülkesi olmasını gerektirmez. Eğer bu ülkenin karşısında bir İslâm ülkesi varsa aralarında ateşkes, antlaşma, barış, İslâm’a göre de hayırlı olan bir amaçla işbirliği… ilişkileri içinde olmak caizdir. Bu ilişkiler kurulunca da o ülkeye karşı fiili savaş kuralları uygulanamaz.”

Buradan anlaşılıyor ki, Karaman, okuduklarını anlama bakımından sorunlu..

Çünkü, görüşlerini aktardığı imamlar, harb ülkesi kavramını gayrimüslim ülke anlamında kullanıyorlar, fiilen savaşılan ülke değil.

*

Üçüncü şarta gelelim..

Karaman, İmam-ı Azam’dan naklen, “Müslüman veya zimmî olduğu için İs­lâm’ın kendilerine can ve mal güvenliği verdiği kişilerin bu güvenliklerinin or­tadan kalkması”ndan söz ediyor.

Konunun uzmanı Prof. Ahmet Özel, bu şartı, TDV İslâm Ansiklopedisi için kaleme aldığı maddede şöyle ifade ediyor: “Ülkede ilk emanları üzere bulunan hiçbir müslüman veya zimmînin kalmaması.”

İkisi aynı şey değil..

İlk eman, Şeriat’in hakim olduğu zamanki emandır.

Eğer siz, Şeriatçı olduğunuzu beyan etmeniz durumunda cezalandırılıyorsanız (yani devletin/hükümetin zulmü ve tecavüzü ile karşılaşıyorsanız) böyle bir emandan söz edilemez (Mesela Türk Ceza Kanunu’nun, Özal’ın kaldırdığı 163. maddesini hatırlayalım).

“Önce bizim ilke ve inkılaplarımıza bağlı olduğunu, yani bizim tanrılaştırdığımız/putlaştırdığımız şahıs ya da topluluklara biat ettiğini açıklayacaksın, onlara bağlılık yemini edeceksin” deniliyorsa, yine önceki emanın izi ve tozu kalmamış olur.

*

Eman için tarihten de örnek verelim.

Resulullah s.a.s. Taif’e gidip oradan eza ve cefa ile kovulduğunda, Mekke’ye Mut’im bin Adiyy’in emanı ile girebilmişti.

Bu emanda, Resulullah s.a.s.’e, “Bizim putlarımız aleyhinde konuşmayacaksın, bizim inancımızı kabul etmek zorunda değilsin fakat saygı duyacaksın, saygısızlık etmeyeceksin, inancının propagandasını yapmayacaksın, düzenimizi/rejimimizi karalamayacaksın” vs. türünden şartlar koşulmamıştı.

Böylesi şartlar koşulduğunda, daha doğrusu, bir memlekette ancak böylesi dayatmalara boyun eğmeniz durumunda sizi bir nebze rahat bırakıyorlarsa, buna eman mı denir?

*

Tarihi bırakıp günümüze gelelim..

Günümüzde birçok ülkede (şayet Şeriatçı bir müslümansanız, İslamcı iseniz, ve de küfür “düzen”bazları ile açık ya da örtülü işbirliği yapmıyorsanız) gerçek bir can ve mal güvenliğine sahip olmanız mümkün değildir.

Çünkü, bu ülkelerin bir “deklare ettikleri hukuk sistemleri”, bir de perde arkasından yürüttükleri “gizli servis hizmetleri” ve hukuksuzluğu vardır.

Bu hukuksuzluk da, özel yasaları çerçevesinde hukukî kabul edilir.

İkincisi, bu ülkelerde “değişmeyen” Şeriat‘in aksine, “sabit bir kanunlar manzumesi” bulunmaz.

Güç sahiplerinin keyfine ve gündelik menfaat hesaplarına göre kanunlar yap boz tahtasına çevrilir.

Dolayısıyla, bugün bir emana sahip olsanız bile, aynı durumun yarın da devam edeceğinin garantisi yoktur.

Yani sizi, aciz ve zavallı bir sinek kabul edip dokunmayabilirler, fakat güçlendiğinizi düşünmeleri durumunda ümüğünüzü sıkar, nefes almanıza imkân vermezler, boğarlar.

(Üniversitede anayasa hukuku hocası Almanya’yı örnek vererek bize böyle anlatmıştı. Nazi eğilimli partilere yüzde 2-3 filan oranında oy aldıkları sürece siyaset yapma özgürlüğü tanındığını, palazlanmaları durumunda ise anayasa hukuku literatüründe “parti yasaklama rejimi” diye adlandırılan uygulamalara başvurularak kapılarına kilit vurulduğunu söylemişti.)

*

Karaman’ın yazısına dönelim..

Sözlerini şöyle sürdürüyor:

İlk müçtehitler zamanında nazarî olarak yürütülen bu münâkaşa, Moğol­ların İslâm ülkelerini istilâsı ile fiilî ve amelî bir saha bulmuş, o zamanda ya­şayan fıkıh bilginleri, istilâya uğrayan ülkelerin durumunu münakaşa etmiş­lerdir. Ebû Hanîfe’nin ileri sürdüğü şartlar açısından meseleye bakan Hanefî fukahâsının görüşlerini, 827/1424 yılında vefat eden Muhammed el-Bezzâz, meşhur Fetâvâ kitabında şöyle dile getirmiştir: Bugün kâfirlerin elinde bu­lunan (eski dâru’l-İslâm) ülkeler, şüphesiz İslâm ülkeleridir… Kâfir idarecile­rin idareleri altında bulunan memleketlerde cuma ve bayram namazlarını kılmak caizdir… Kabul edilmiştir ki illetin (hükmün dayanağı olan vasfın) bir parçası kaldıkça ona bağlı olan hüküm de kalır. Bu ülkelerin Moğol istilâsın­dan önce İslâm ülkeleri olduğuna ittifakla hükmetmiştik. Onların ülkelere hâ­kim olmalarından sonra da ezan, cuma ve cemaatle namazın açıkça îfâsı, şerîatin gerektirdiği şekilde fetva vermek, hüküm vermek ve öğretim yapmak, onların idarecilerinin itiraz ve engellemeleri olmadan yaygın bir şekilde yü­rütülmektedir. Bu ülkelere harb ve küfür ülkesi demenin mesnedi ve delili yoktur.” Halvânî (v. 448/1056) şöyle demiştir: “İslâm ülkesi ancak küfür ah­kâmının (düzeninin) yürütülmesi, İslâm’ın hiçbir hükmü ile hükmolunmaması, yerin harb ülkesine bitişik olması, orada hiçbir Müslümanın ve zimmînin mal, can ve namus güvenliğinin kalmaması halinde harb ülkesine dönüşür; bu şartların hepsi birden bulunursa harb ülkesi olur. Delil ve şartlar birbirine karşı gelir, çelişirse ihtiyaten İslâm yönü ağır basar; yani ülke, İslâm ülkesi olarak kabul edilir…” (el-Bezzâz, el-Fetâvâ, Mısır, 13210, C. VI. s. 310 vd.)

*

Muhammed el-Bezzâz, “bugün” diye konuşuyor.

Onun “o gün”ünü dikkate almak gerekiyor.

Vefat ettiği tarih 1424..

1424 yılında İslam ülkelerindeki Moğollar artık müslümanlaşmış durumdaydılar.

İran’da İlhanlılar daha 1200’lerin sonlarında İslam’ı kabul etmeye başlamışlardı.

1300 sonları ve 1400 başlarında ise Timurlenk ortaya çıkmıştı. Müslümandı.

Bilindiği gibi Timur, kendisinin han ya da hakan olduğunu söylemiyordu. Cengiz neslinden gelen Moğol hanını yanında aksesuar kabilinden taşıyordu. Kendisi sadece “emir” unvanını kullanıyordu.

O günkü Moğol hanları da müslümandı.

Ayrıca, Muhammed el-Bezzâz, “Şerîatin gerektirdiği şekilde fetva vermek, hüküm vermek ve öğretim yapmak, onların idarecilerinin itiraz ve engellemeleri olmadan yaygın bir şekilde yü­rütülmektedir” diyor.

Sadece fetva verme değil, hüküm verme..

Yani Şeriat’in “mer’î (yürürlükteki) yasa” olması söz konusu..

*

Şimdi bir de bugünkü Türkiye’ye bakalım..

Bugünkü Türkiye’de Diyanet İşleri Başkanlığı Şeriat konulu bir hutbe bile okutamaz.

Nerde kaldı ki mahkemeler “Şeriat’e göre böyle” deyip hüküm versinler.

Kurnaz Hayrettin efendi reklamlarda 1300’lü, 1400’lü yılları gösteriyor, teslimatta ise kaşla göz arasında el çabukluğu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin laikliğini (siyasal dinsizliğini) yutturma derdinde..

Değilse, neden böyle lafı eğip büküyor, insanların gafletinden (sorgulamasız okumasından) istifade etmeye çalışıyor?

*

Karaman, günümüz hakkında da konuşmuş..

Tabiî yine meseleyi yanlı ve tek yönlü, yanlış anlaşılmaya müsait şekilde aktarmış.

Başvurduğu kişi Abdülkerim Zeydan..

Şöyle diyor:

“Prof A. Zeydân yukarıdakine benzer görüşleri inceledikten sonra günü­müze gelerek yabancı hâkimiyetine girmiş İslâm ülkelerinde ezan, cemaatle namaz gibi bazı sembol hadiseler (İslâmî şiarlar), evlenme, boşanma gibi birtakım İslâmî hükümler cari oldukça bu ülkelerin İslâm ülkesi sayılması ge­rektiği kanaatini ileri sürmektedir. (Ahkâmu’z-zimmiyyîn ve’l-müste’minîn…, Bağdâd, 1963. s. 21)”

Karaman efendinin kafası burada da kısa devre yapmış, bu yüzden baltayı taşa vurmuş, Kadir Mısıroğlu çizgisine savrulmuş.

Laik/dinsiz devlete bir helal kulp uydurabilir miyim diye saçını başını yolarken, kafasını olmadık kayalara vururken farkında olmadan feleğini şaşırmış, sömürgeci/emperyalist işbirlikçisi” zihniyeti savunmaya başladığını fark edemeyecek hale gelmiş.

*

Evlenme boşanma gibi İslamî hükümlerin yürürlükte olması şu demek oluyor:

Erkek, maddî imkânı yerindeyse, ve birden fazla kadını (onların velîlerinin onayıyla) kendisiyle evlenmeye ikna edebiliyorsa, dörde kadar evlenebilir, dilerse “Boş ol!” demekle de onları boşayabilir.

Yani Şeriat hükümleri geçerli olur.

Anadolu’da “Bekâra karı boşamak kolaydır” derler; “Boş ol!” demekle boşamanın mümkün olmasıyla iş bitmiyor, olayın bir de sosyolojik, ailevî, ekonomik vs. boyutları, mahalle baskısı gibi vecheleri var.

Ancak böylesi bir kapıyı tümden kapattığınızda da, boşanacak hale gelmeleri durumunda tarafların birbirlerini mahkeme kapılarında suçlamalarının, ayıplarını ortaya dökmelerinin, rezil kepaze etmelerinin önünü açmış oluyorsunuz.

Taraflar şerefli bir biçimde ve daha fazla örselenip yara bere almadan, büyük travmalar yaşamadan kendi yollarına gitme imkânlarını kaybediyorlar.

Günümüzde boşanma oranlarının, o “Boş ol!” demekle boşanmanın mümkün olduğu Şeriatlı zamanlara göre çok daha fazla olduğu da bir sır değil.

*

Böylece Hayrettin Karaman, dolaylı olarak, Şeriat’in aşağılandığı, tehlike olarak gösterildiği Türkiye gibi ülkelerin, kısmen de olsa uygulanabildiği sömürge ülkelerden daha kötü durumda olduğunu ileri sürmüş oluyor.

Kadir Mısıroğlu da buna benzer birşey demiş, “Keşke Yunan galip gelseydi, hiç olmazsa medreseler, şer’î mahkemeler vs. kapanmazdı” diye konuşmuştu.

Mustafa Müftüoğlu’nun kitabının adı meşhurdur: Yalan Söyleyen Tarih Utansın!

Takımı 12 ciltten oluşan bir kitap..

Hayrettin Karaman’ın bazı yazılarına bakınca, insan, “Yalan Söyleyen Hayrettin Karaman Utansın” adlı bir çalışmanın da bu cesamette bir hacme ulaşabileceğini düşünmeden edemiyor.

Mesela “Devlet ve rejim: Devlet gemisi” başlığını taşıyan 12 Ocak 2017 tarihli yazısının ilk paragrafı şöyle:

Bir toprağın İslam vatanı (dâru’l-islam) olması Müslümanlar tarafından fethedilmesi ile gerçekleşir. Bir kere İslam vatanı olmuş bir yerin tekrar “küfür ve harb ülkesi”ne dönüşmesi mümkün müdür ve mümkün ise bu hangi şartlarda olur? Bu konu tartışılmış, farklı içtihadlar ortaya çıkmıştır. Bir başka yazıda açıklayacağımızda görülecektir ki, Hanefî müctehidlerine göre Türkiye İslam vatanıdır.

Hayrettin Karaman’ın bir başka yazısını heyecanla bekleyenler çıkabilir. Fakat, meseleyi tek araştıranın Hayrettin Karaman olmadığını da biliyoruz.

Türkiye’de bu mevzuda uzmanlaşmış bir isim var: Prof. Dr. Ahmet Özel..

Aşağıya, Özel’in konuyla ilgili bir makalesinden bazı bölümleri almış bulunuyoruz.

Özel, İmam-ı Azam, Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in konuyla ilgili kanaatlerini özetle aktarmış durumda.

Buna göre, Hayrettin Karaman’a inanacak olursak, İmam-ı Azam ile diğer iki müçtehit imamın Hanefî mezhebinden kabul edilmemeleri gerekiyor.

Daha doğrusu, Hanefî mezhebini Ebu Hanife rh. a. değil de, Hayrettin Karaman biliyor.

Her neyse..

Özel, konuyu şöyle özetliyor:

Fıkıh kitaplarında dârulislâm için “müslümanların hâkimiyeti altındaki yer” veya “müslümanların imamının (devlet başkanı) hüküm ve sultasının yürürlükte olduğu ülke”; dârulharp için ise “küfür yönetiminin hâkim olduğu ülke”, “kâfir liderin emir ve idaresinin yürürlükte olduğu ülke” şeklinde tarifler yapılmıştır.

İslâm hukukçuları devletin egemenlik sınırları, egemenliğin el değiştirmesinin sonuçları ve diğer devletler ve vatandaşlarıyla siyasî, hukukî ve ticarî ilişkiler gibi pratik sebeplerle devletin ülkesini tarif ve tespit ederken dünyayı iki kısma ayırmışlar; yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin İslâmî otoritenin elinde bulunduğu ülkelere dârulislâm, bu yetkilerin müslüman otoritenin elinde bulunmadığı ülkelere de dârulharp adını vermişlerdir.

“Dârü’l-harp” terkibi her ne kadar ilk bakışta “kendisiyle dârulislâm arasında savaş halinin mevcut olduğu ülke” mânasını ifade ediyorsa da İslâm hukuku kaynaklarında “dârulislâm dışındaki ülkeler” anlamında ve bugünkü “yabancı ülke” tabirinin karşılığı olarak kullanılmıştır. İslâm hukukçularının ülkeleri bu şekilde ikiye ayırmaları ve yabancı ülkeleri dârulharp şeklinde adlandırmaları konusunda bazı Batılı müelliflerin ileri sürdüğü, müslümanların gayri müslimlere karşı sürekli savaş hali içinde bulundukları ve dolayısıyla dârulislâmın diğer ülkelerle münasebetinin savaş esasına dayandığı, söz konusu ayırım ve adlandırmanın da bundan kaynaklandığı şeklindeki iddia gerçeği yansıtmamaktadır. İslâm hukukundaki hâkim telakkiye göre gayri müslim milletlerle savaşın meşruiyet sebebi onların müslümanlara savaş açmalarıdır; yabancı ülkelerin dârulharp şeklinde adlandırılmasında da Ortaçağ boyunca milletlerarası münasebetlere hâkim olan tarihî ve siyasî şartlar etkili olmuştur. Müslüman hukukçular, mevcut ilişkileri yansıtan en bâriz özellik olarak bu ülkeleri genellikle dârulharp şeklinde adlandırmakla birlikte aynı anlamda “dârülküfr”, “dârüşşirk” ve diğer bazı tabirleri de yaygın şekilde kullanmışlardır.

Dârulislâm ve dârulharp terimleri iki ayrı devletin hakimiyet alanını ifade ettiğinden bir toprak üzerindeki hakimiyetin diğer devlete geçmesiyle ülkenin de hükmü ve adı diğerine dönüşür. Dârulharp sayılan bir ülke, halkının müslüman olması veya fetihten sonra orada İslâm hükümlerinin uygulanmasıyla dârulislâm haline gelir. Bu hususta fıkıh âlimleri arasında görüş birliği vardır. Ancak bir ülke yalnız fethedilmiş olmakla dârulislâm haline gelmez. Dârulislâm sayılması için yurt edinilmesine karar verilmesi, başka bir ifadeyle yönetici tayin edilerek İslâm ahkâmının uygulamaya konulması gerekir.

Dârulislâmın hangi durumlarda dârulharbe dönüşeceği konusunda İslâm hukukçuları arasında görüş ayrılıkları mevcuttur….

… hangi şartların gerçekleşmesiyle istilâ edilen yerlerin dârulharbe dönüşmüş olacağı hususundaki görüşler de şöyledir:

1.                                     Mâlikî ve Hanbelî fakihleriyle Hanefîler’den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre dârulislâm, içinde küfür ahkâmının uygulanmasıyla dârulharbe dönüşür. Bu görüş kıyasa dayanmaktadır; yani dârulharp İslâm hükümlerinin tatbikiyle dârulislâma dönüştüğüne göre dârulislâm da küfür hükümlerinin uygulanmasıyla dârulharbe dönüşür.

Ebû Hanîfe’ye göre dârulislâmın dârulharbe dönüşmesi için şu üç şartın gerçekleşmesi gerekir: a) İstilâ edilen yerde küfür ahkâmının (İslâm dışı hukuk düzeninin) uygulanması. b) Ülkede ilk emanları üzere bulunan hiçbir müslüman veya zimmînin kalmaması. c) Ülkenin dârulharbe bitişik olması.

Burada bir duralım.

Tabiî ki buradaki eman (emniyette olma), Şeriat çerçevesinde sahip olunan güvenceleri ifade etmektedir. Yoksa, Şeriat’in yani İslam ahkâmının hakim olması için çalışma durumunda emanın ortadan kalktığı köleleştirici bir sözde eman kastedilmemektedir.

Aynı şekilde bu eman, sözde hukuk devleti olan, fakat gizli servisleri eliyle hukuk dışı cinayetler vs. işlemeyi hukuka uygun kabul eden göstermelik hukuk devleti safsata ve sefil tiyatrosu ile de ilişkisizdir.

Bu çağdaş hukuk devleti tiyatrosu gerçek anlamda sadece egemenlerin çıkarlarını güvence altına alır ve yasalar, onların istikbal hesapları çerçevesinde yap-boz oyununa dönüştürülür.

Bu yasalar, en iyi halinde bile adaleti değil, egemenlerin ulusal/etnik/ırksal/zümrevi çıkar tanımları muvacehesinde menfaatperestliği (çıkar tapınmacılığını) temel alır.

Böylesi rejimler, yasaları keyfî biçimde değiştirmekle de yetinmez, çıkarı gerektirdiğinde kendi koyduğu yasaları gizli servis eliyle “ulus”undan da “gizleyerek” çiğner.

Böylesi sözde “hukuk” devletlerinin “gizli” gerçek yüzünde sadece Karaman gibiler gerçekten “eman” içinde yaşama mutluluğunu tadabilirler.

*

Prof. Özel’in sözlerine dönelim: 

Şâfiîler’e göre dârulislâm daha sonra istilâya uğramış olsa, hatta istilânın üzerinden uzun yıllar da geçse dârulharbe dönüşmez. Dârulislâmın dârulharbe kesinlikle dönüşmeyeceği şeklindeki bu görüş, mülkiyetin hukuken gayri müslimlere geçmeyeceği anlamındadır. Çünkü diğer üç mezhebin aksine Şâfiîler’e göre gayri müslimler istilâ ile müslümanların mal ve mülklerine hukuken sahip olamazlar. Ancak gerek bir İslâm ülkesini istilâ etmesi gerekse Şâfiîler’e göre savaşın sebebinin küfür olması göz önüne alındığında bu devletle savaş halinde bulunulacağı ve ülkenin siyasî ilişkiler açısından dârulharp sayılacağı açıktır. Nitekim halkının irtidad ederek istilâ ettiği ülke, İmâm Şâfiî’ye göre küfür hükümlerinin uygulanmasıyla dârulharbe dönüşür. Zira malların ve arazilerin mülkiyeti esasen irtidad edenlere ait olup bir el değiştirme söz konusu değildir.

(Ahmet Özel, “Klasik İslâm Devletler Hukukunda Ülke Kavramı ve Günümüzdeki Durum: İbn Teymiyye’nin Mardin Fetvası ile Benzeri Diğer Bazı Fetvalar”, M.Ü. İlâhiyat Fakültesi Dergisi, 43 (2012/2), s. 43-45.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."