HZ. ÖMER R. A., İMAM MATÜRİDÎ VE MÜELLEFE-İ KULÛB

 



Evet, tarihselci diye bilinen hristiyan ve yahudi taklitçisi modernist ilahiyatçılar, İmam Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” kavramını dillerine doluyor, sanki kendi tarihselcilikleri ile İmam’ın kastettiği şey aynıymış gibi konuşuyorlar.

Bilindiği gibi İmam bu kavramı Hz. Ömer r. a.’in (daha doğrusu Hz. Ebubekir r. a.’in) bir icraatı bağlamında dile getiriyor.

Olayı Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde müellefe-i kulûbla ilgili ayeti (Tevbe, 9/60) tefsir ederken şöyle anlatıyor:

Müellefe-i kulûb: Yani kalbleri İslâm dinine ısındırılacak olanlar. Çeşitli rivayetlerden çıkan sonuca göre, bunlar başlıca üç kısım idiler.

Bir kısmı bazı azılı kâfirler idi ki Resulullah, bunların şerlerini defetmek ve müslümanlara eziyetlerini önlemek, diğer kâfirler ile müşriklere ve zekât vermek istemeyenlere karşı çıkmalarını sağlamak ve İslâm tarafını tutmaları için böyle ihsan ve yardımlarla kendilerini İslâm'a meyilli kişiler yapardı.

Diğer bir kısmı ise kabile reisi ve ileri gelen kimseler durumunda idi ki Hz. Peygamber, bunlara bol bol ikram ve ihsanda bulunur, kendi kabilelerinden İslâm'a girenlere eza ve cefa etmelerini önlemeye çalışırdı. Kendilerinin ve emrindekilerin İslâm'a girmeleri ve İslâm'da sebat etmeleri gibi bir takım İslâmî amaçlar ve maslahatlar gözetilirdi.

Üçüncü bir kısım da İslâm'a yeni girmiş, niyetleri ve iradeleri henüz iyice pekişmemiş olan zayıf karakterli kişiler idi ki, fakir ve muhtaç olmasalar da kalbleri iyice İslâm'a ısınsın, imanları pekişsin ve İslâm'ı iyice benimsesinler diye özellikle fazla fazla ikram ve ihsan görüyorlardı. Ki Uyeyne b. Hısn, Akra' b. Hâbis ve Abbas b. Mirdas bunlar arasındaydı.

İşte "müellefetü'l-kulub" sıfatı her üç kısma da verilir.

Üçünde de durumun gereğine göre, İslâm'a hizmet ile cihadın mânâsı ve fakir fukaranın çıkarlarının gözetilmesi ve korunması gibi hikmetler söz konusudur.

Bununla beraber Hz. Peygamber tarafından birinci kısma verilen ihsan ve yardımların resmî sadakalardan (zekâttan) verildiği hakkında sarih ve kesin bir rivayet yoktur. Rivayetler bunun ganimetlerden verildiğini gösteriyor. Büyük bir ihtimalle bunun "Biliniz ki, ganimet olarak elde ettiğiniz bir şeyin beşte biri muhakkak ki, Allah ve Resulü'ne aittir..." (Enfâl, 8/41) âyetinin hükmünce, bilhassa Hz. Peygamber'in [devletin] hissesi olan beşte birden verilmiş olmasıdır ki, bu da onun öz malıdır [onun tasarrufundadır].

Bundan dolayıdır ki, İmam Şafii gibi diğer bazı imamlar buradaki "müellefetü'l-kulub" vasfının, gayr-i müslimlere değil, müslümanlara ait olduğu görüşünü savunmuşlardır.

Bundan başka Hz. Ebu Bekir'in hilafeti sırasında yukarıda adı geçenlerden Uyeyne b. Hısn ile Ekra' b. Habis, ki ikisi de Necid'li idiler, gelmişler "Ey Allah'ın Resulü'nün halifesi, bizim tarafta otsuz, işe yaramaz bir kıraç arazi var, onu bize ver, tahsis et" demişler. Hz. Ebu Bekir de o araziyi onlara ikta' [mülkiyeti devlette, kullaım hakkı onlarda olma] yoluyla tahsis eylemiş ve buna dair bir de yazılı belge düzenleyip, şahitlere imzalatmış. Fakat o anda orada hazır olanlar arasında Hz. Ömer yoktu. Bu ikisi şahit olsun diye Ömer'e vardılar, durumu anlattılar. Hz. Ömer bunu işitince yazılmış olan yazıyı ellerinden aldı ve yırttı attı. Dedi ki: "Resulullah sizi İslâm'a ısındırıyordu ve o gün müslümanların sayısı azdı. Şimdi ise Allah Teâlâ müslümanların sayısını çoğalttı. Gidiniz gücünüz yettiği kadar çalışıp çabalayınız, siz size düşeni yaparsanız Allah da sizi gözetir."

Bunun üzerine öfkelenerek Hz. Ebu Bekir'e müracaat ettiler. “Halife sen misin, Ömer mi?" dediler. Ebu Bekir de "(Eğer) isterse (halifeliği kabul ederse) odur" dedi, bu konuda Ömer'e muvafakat ettiğini göstermiş oldu. Onun yaptığını yanlış bulmadı, ashabtan karşı çıkan ve yanlış bulan kimse de olmadı.

Bundan şu hukukî sonuç çıkar ki, Hz. Ebu Bekir iktaı (bağışı) yapmış ve hatta imzalamışken sonradan Hz. Ömer'in bunu engelleme işini yanlış bulmayarak, kendi kararından rücu eylemiştir. Bu şuna delalet eder: Demek ki, bu meselede Hz. Ömer'in hatırlattığı mânâ ve maksadı derhal anlayıp tasdik etmiştir. Yani "müellefetü'l-kulub"a yapılan özel bağışlar ehl-i İslâm'ın azınlıkta olduğu zamanlara mahsus bir uygulamadır. Ve bunda ictihada mesağ yoktur. Zira Ebu Bekir ictihada yol görse idi imza ettiği bir hükmün feshini caiz görmezdi. Ashaptan bunu inkâr eden kimse çıkmayınca da mesele sosyal bir mahiyet almış olur [icma teşekkül etmiş olur].

Merhum Elmalılı’nın anlattıkları, birçok hususun açıklığa kavuşmasını sağlıyor.

Herşeyden önce, söz konusu olay zekât dağıtımıyla ilgisiz.. Adamlar bir arazinin kendilerine tahsisini istiyorlar.

Buradan şu sonuç çıkar: Hz. Ömer’in itirazı, müellefe-i kulûbla ilgili ayet çerçevesinde değerlendirilemez.

Çünkü Hz. Ömer, bu adamlara verilen bir zekâta itiraz etmiş değil.

İtiraz ettiği husus ile ilgili bir ayet mevcut olsaydı, mesela “Sizden olan ulu’l-emr, müellefe-i kulûba arazi tahsisi yapabilir” denilseydi, işte o zaman, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûbla ilgili o ayet hakkında bir içtihatta bulunmuş olduğu belki söylenebilirdi.

Burada mevzubahis olan, “müellefe-i kulûb”a verilecek zekât olmadığı için, Hz. Ömer’in Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayeti hakkında (nesh olarak adlandırılabilecek veya adlandırılmayabilecek) bir içtihat yaptığı söylenemez.

Dolayısıyla “içtihat ile nesh”ten söz etmek de gereksizdir.

Olay sadece, müellefe-i kulûb sınıfına girdiği kabul edilebilecek kişilerin birtakım taleplerine maslahat (kamu yararı) icabı olumlu cevap verilip verilmemesiyle ilgili..

Ve bu konuda emredici açık bir nass (ayet ya da hadîs) yok..

*

Bu olay vesilesiyle söyledikleriyle Hz. Ömer, müellefe-i kulûb kavramına açıklık getiriyor. Herhangi bir nass hakkında içtihatta bulunmuyor.

Böylece, ayetteki ibareyi (müellefe-i kulûb kavramını) anlamamızı sağlıyor. Ayeti tefsir ediyor. (Ki İmam Matüridî’ye göre ayetleri tefsir etme ehliyeti ve yeterliliğine sahip olanlar ancak ashabdır.)

Elmalılı rh. a.’in dikkat çektiği gibi, Hz. Ebubekir r. a., Hz. Ömer’in ayette geçen kavramın manasını ortaya koyduğunu fark ettiği için, buna aykırı bir içtihat yapamayacağını, “mevrid-i nassta içtihada mesağ olmadığını” göz önünde tutarak onun görüşünü onaylıyor.

Eğer, söz konusu şahıslara böylesi bir bağışta bulunmasının caiz olduğunu düşünseydi, Hz. Ömer’in itirazını dikkate almazdı, alamazdı. Çünkü vaadinden, verdiği sözden dönmek (haram olan hususlar dışında) caiz değildir, haramdır, ve münafıklık alâmetidir:

“Verdiğiniz sözü ve yaptığınız antlaşmayı yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsrâ/17/34)

Bu noktaya daha önce Cessas da dikkat çekmiş bulunuyor: 

"Cessâs da Hz. Ebû Bekir’in kararından dönmesini, Hz. Ömer’in yaptığı hatırlatmayı anlamış olmasına bağlamaktadır. Hz. Ebû Bekir’in kararını değiştirmesini, bu konuda ictihadı uygun görmediğinin ispatı olarak görür. Aksi durumda âyetin yürürlükte olan hükmünü fesh etmeyi caiz görmüş olacağına dikkat çeker." (el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kur’ân, C. III, s. 161.)

(Fikret Gedikli, “İctihad İle Nesh’in İmkânına Dair”, Ekev Akademi Dergisi, Yıl: 24, Sayı: 84, Güz 2020, s. 281.)

*

İmdi, müellefe-i kulûb kavramına Hz. Ömer’in işaret ettiği şekilde (ve merhum Elmalılı’nın izahı veçhile) bir kayıt ve şart getirmediğinizde, kavramı mutlak olarak aldığınızda, bütün kâfirleri ve İslam’a yeni girmiş herkesi “müellefe-i kulûb” saymanız gerekir.

Bu durumda zekât, ayet-i kerimede sayılan diğer sınıfları geçtik, müellefe-i kulub sayılan insanların hepsine bile yetmeyecek, ancak küçük bir kısmının talebine cevap verebilecektir.

Kavramı Hz. Ömer’in işaret ettiği şekilde doğru anladığımızda ise taşlar yerine oturur. 

Madem ki müellefe-i kulub denilen insanlara zekât verilmesi ve bağışta bulunulması, İslam’a girmeleri muhtemel insanları olumsuz etkileyebilmelerinden ve sözlerinin geçtiği toplumlarda yeni müslüman olanlara zarar verebilecek olmalarından kaynaklanıyor, onlar etkilerini yitirdiği ve İslam devleti tam otorite tesis ettiğinde, onların zaten istikballerini ve menfaatlerini İslam devleti ile işbirliği yapmakta görecekleri hususu dikkate alınmalıdır.

Onlara özel muamele yapılması, İslam toplumunun (ümmetin) maslahatı (kamu yararı) içindi.. İslam devletinin güçlenip tam otorite tesis ettiği bir zamanda onlara özel muamele yapılmasında ise herhangi bir kamu yararı ve ümmetin çıkarı söz konusu olmamaktadır.

Tam aksine, ümmetin malı, belirli kişilerin özel çıkarları için heder edilmiş, kamu, zarara uğratılmış, emanete riayet hususunda ihmalkârlık gösterilmiş olur.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah.


TARİHSELCİLERİN İMAM MATÜRİDÎ İSTİSMARI

 



Önceki yazılarımızın birinde, Dr. Yüksel Macit’in 2009 yılında yayınladığı “Hz. Muhammed’den Sonra Nesh Meselesi” başlıklı makalesini konu edinmiştik.

Makalenin, yazarın kendi yaptığı özetini de aktarmıştık:

İslam alimleri genelde Peygamberden sonra neshi kabul etmezler, ancak birkaç alim Kur'an'dan bir hükmün kıyas ve icma ile neshini caiz görmüştür. Daha önemlisi imam Maturidi (ö333/944) Te'vilatu Ehli's-Sünne kitabında ictihad ile neshten bahsetmektedir. O, Hz. Ömer'in Kur'an'da geçen müellefe-i kuluba zekat vermemesini ictihad ile nesh olarak değerlendirmiştir. Biz de onunla aynı görüşteyiz. Peygamberden sonra nesh caizdir, çünkü şartlar değişiyor. Bu bir değerlendirmedir, başkaları başka değerlendirme yapabilir. Konu tartışmaya açıktır.

Yine yoz Türk pırasasör Mustafa Öztürk’ün laflarını da aktarmıştık:

Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. “İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam” diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi’yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?

Görüldüğü gibi bu adamlar, müellefe-i kulûbla ilgili ayetten hareketle birşey söylüyor değiller.

Herhangi bir hadîs-i şerîfe de dayanmıyorlar.

Hatta Hz. Ömer r. a.’in söz konusu uygulamasına da dayanıyor değiller.

Dayandıkları şey, İmam Matüridî rh. a.’in Hz. Ömer’in (devlet başkanı Hz Ebubekir r. a. tarafından onaylanan) görüşünden hareketle yaptığı bir kavramsallaştırmadan/isimlendirmeden ibaret..

İmam Matüridî’nin kullandığı kavram, “içtihad ile nesh”..

Evet, bu kavramı alıyorlar, sonra, Hz. Ömer’in görüşüyle hiç ilgisi olmayan ve de İmam Matüridî’nin bu kavramı kullanırken hiç kastetmediği hususları, bu kavramı bahane ederek “yutturmaya” çalışıyorlar: “Biz de Hz. Ömer gibi içtihat yapabilir ve Kur’an’daki hükümleri neshedebiliriz.

Dedikleri bu..

Ancak, birincisi siz Hz. Ömer değilsiniz..

İkincisi, sizin yaptığınız içtihat değil..

Üçüncüsü, sizin nesh kavramından anladığınız şey, İmam Matüridî’nin neshten kastettiği şey değil.

*

Evet, Yüksel Macit, İmam Matüridî için, O, Hz. Ömer'in Kur'an'da geçen müellefe-i kuluba zekat vermemesini ictihad ile nesh olarak değerlendirmiştir” diyor.

Bir defa, Hz. Ömer Kur’an’da geçen müellefe-i kulûba zekât vermemiş değil.

Çünkü, Hz. Ömer’in isteklerini geri çevirdiği şahıslar, “Kur’an’da adı geçen müellefe-i kulûb” değil.. Kur’an’da kimsenin adı geçmiyor..

Kur’an’da sadece müellefe-i kulûb kavramı geçiyor.

İkincisi, adamların istediği ve Hz. Ömer’in vermediği şey, zekât değil.. Adamlar bir arazi parçasını istiyorlar..

İslam devletinin arazileri zekât olarak toplayıp dağıtması diye birşey yok.

Yüksel Macit’in anlayış, idrak, fehm ve fıkıhtan nasibinin ne kadar olduğunu anlamanız için bu kadarı yeterlidir..

Adam, Hz. Ömer’in müellefe-i kulûba zekât vermediğini söylüyor. Olaya vukufu bu kadar.

Bu haliyle kalkıyor İmam Matüridî’nin sözlerini bahane ederek laga luga yapıyor.

Makalesindeki akıl yürütüş biçimi de şöyle: "Falan şöyle dedi, filan böyle dedi, filanca da şöyle demişti, ama o sanki şöyle demek istiyor gibi de diyemiyor, o halde nesh her zaman caizdir."

Makalesine tekrar döneceğiz inşaallah.

*

Macit’in yukarıya aldığımız cümlesini şu lafları izliyor:

“Biz de onunla (İmam Matüridî ile) aynı görüşteyiz. Peygamberden sonra nesh caizdir, çünkü şartlar değişiyor.”

Görüşünü ispatlamak için ileriye sürdüğü argüman bu: “Çünkü şartlar değişiyor.”

Böylece şartlar, hükmün kendisi haline geliyor. Daha doğrusu “hüküm koyucu” olma konumuna yükseliyor.

Hükmü koyan Allahu Teala olmaktan çıkıyor, “şartlar” haline geliyor.

Peki şartlar nedir, canlı mı cansız mı, yenir mi yenmez mi?

Şartlar denilen şey, insanlar arası ilişkilerin seyrinden başka birşey midir?!..

*

Mustafa Öztürk’ün lafları daha eğlenceli.. O şöyle diyor:

Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. 

Görüldüğü gibi Mustafa da Macit gibi aynı “zekât” hikâyesini anlatıyor.. 

Aslında yok birbirlerinden farkları, fakat bu, yoz Türk..

İdrak ve anlayış bakımından aralarında önemli bir fark bulunduğu söylenemez.. 

Tarihselci olabilmesi için insanın öncelikle belli bir ahmaklık ve gabavet düzeyini tutturması gerekiyor, o da bunlarda fazlasıyla mevcut.

Ancak, "zekât"tan söz etmeleri, idrak kıtlığından değil de olayın aslını bilmiyor olmalarından da kaynaklanıyor olabilir.

Fakat bu, kendileri açısından önemli bir hata, kusur ya da eksiklik sayılmaz.. Çünkü, dertleri olayı anlamak değil salt İmam Matüridî'nin sözünü istismar etmek olduğu için, meselenin aslını bilmeleri gerekmiyor.

Elde İmam'a ait istismar edilmeye müsait bir söz bulunması yeterli..

Ayrıca, bu konuda cesur olmaya ihtiyaçları var, bunun için de "Cahil cesur olur" fehvasınca cehalete muhtaçlar..

Olayın aslını bilirlerse cahillikleri azalacağı için cesaretleri de azalabilir, bu da tarihselcilik için bir kayıp demektir..

*

Evet, bu iki ilahiyatçı arasında idrak zaafiyeti ve bilgi eksikliği bakımından fazla bir fark yok.. Tarihselciliğin gerektirdiği formasyona tamamen sahip oldukları kesin.

Ancak, Mustafa'nın edebiyatı Macit'inkinden iyi, olayı bir romancı ya da hikâyeci gibi süslüyor, hayal gücünden faydalanıyor.. 

Hayal gücünün daha aktif olması, cehaletinin Macit'inkinden fazla olmasından da kaynaklanıyor olabilir, bilemem.. 

Nitekim, olayın kahramanları iki kişi olduğu halde bu, "grup" kelimesini kullanabiliyor. Sanki 30-40 kişiler..

Hakkını yemeyelim, romancı, hikâyeci filan olsaymış yoz Türk edebiyatına eğlenceli katkılar sunabilirmiş, fakat hangi akla hizmetse züccaciye dükkânına giren fil gibi tutup ilahiyat alanına dalmış..

Zararı çift katlı, böylece hem ilahiyat alanını masal bahçesine çevirmiş, hem de Türk edebiyatının, hayal dünyası geniş yetenekli bir masal anlatıcısını yitirmesine neden olmuş.

Evet, bu şahıs, romancılığını konuşturarak söz konusu "grub"un Hz. Ömer’e müellefe-i kulûbla ilgili ayeti hatırlatmasından, "zekât" istemesinden söz ediyor.

Halbuki böyle birşey yok..

Adamların ayet filan hatırlatması söz konusu değil.. 

Fakat, Mustafa’nın hayal dünyası geniş, edebiyatı coşkun, kolaysa tut!..

*

Olayı anlatacak, kahramanlarını tanıtacağız inşaallah, fakat önce ilgili ayetleri hatırlamak gerekiyor (Tevbe Suresi):

58. İçlerinden (münafıklar arasından) sadakalar konusunda sana dil uzatanlar da var. Kendilerine ondan bir pay verilirse hoşnut olurlar; eğer kendilerine ondan bir pay verilmezse, hemen kızarlar.

59. Eğer onlar Allah ve Resûlü’nün kendilerine verdiğine razı olup, "Bize Allah yeter. Lütuf ve ihsanıyla Allah ve Resûlü ileride bize yine verir. Biz yalnız Allah'a rağbet ederiz" deselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu.

60. Sadakalar (zekâtlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm'a ısındırılacak olanlar (müellefe-i kulûb) ile (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

İmdi, mesele sadece müellefe-i kulûb değil, zekât verilecek kesimler arasında mesela köleler de yer alıyor.

Bu ayet-i kerimeden dolayı o gün birtakım köleler Hz. Ebubekir’e gelip, “Hani bize zekâttan pay?” mı diyorlardı?!

Bu ayetten hareketle zekâtlar hemen kölelerin azat edilmesi için mi harcanıyordu?!

Sonra bu ayet, zekât bu sekiz sınıfın hepsine mutlaka verilmelidir, hiçbiri hiçbir zaman eksik bırakılmamalıdır diye bir hüküm mü getiriyor, yoksa, bu sekiz sınıfın dışındaki kesimleri hariç tutmayı mı hedefliyor?

*

Bu tarihselci taife biraz angut olduğu için müşahhas/somut örnekle izah edelim:

Diyelim ki bir zengin İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne gitti, “Alın size şu kadar para, devletin ilköğretim okullarının yoksul öğrencilerine yardım edin. Ancak bu parayı altı, yedi ve sekiz yaşındaki öğrencilere verebilirsiniz” dedi. Müdürlük de tuttu altı yaşındaki çocuklara dağıttı..

Bu, bağışçı zenginin talimatının çiğnenmesi anlamına mı gelir?!

Mesela on yaşındaki öğrencilere de yardım edilseydi bu söylenebilirdi, fakat öyle bir durum yok.

Diyelim ki ertesi sene olay tekerrür etti, bu defa sekiz yaşındakilere dağıttılar, bu durumda önceki senenin altı, o günün yedi yaşındaki bir öğrencisi kalkıp, “Ama bağışçı zengin yedi yaşı da sayıyor, hem geçen sene bize de vermiştiniz, yine vermelisiniz. Siz bağışçının talimatını yürürlükten kaldırdınız, uygulamadınız” diyor.

Böyle bir yedi yaş üstün zekâsına öğretmenleri ne derse Hz. Ömer de arazi isteyen söz konusu ahmak ve açgözlü istismarcı şahıslara onu demiş.

*

Konuya devam edeceğiz inşaallah..


KUR'AN İSLAMI EDEBİYATI YAPAN TARİHSELCİ DANGALAK DON KİŞOTLARIN HEDEFİNDE YELDEĞİRMENLERİ DEĞİL KUR'AN VAR

 



Önceki yazılarda da dile getirdiğimiz gibi, tarihselciler, İmam Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” kavramını dillerine doluyor, sanki kendi tarihselcilikleri ile İmam’ın kastettiği şey aynıymış gibi konuşuyorlar.

Bu aslında bir acziyetin ve iflasın ifadesi.. 

Tescili..

Kendi yaklaşımları için Kur’an ve Sünnet’ten bir delil bulamıyorlar, o yüzden İmam’ın kullandığı bir tabiri istismar ediyorlar.

*

Diyelim ki İmam’ın sözleri tam da kendilerinin savunduğu anlayışı yansıtıyor (Öyle değil, bu konuya döneceğiz, fakat öyle olduğunu varsayalım), bu tam da “mezhepçilik” diye eleştirdikleri yaklaşıma karşılık gelir.

Böylece “mezhebi (bir alimin içtihadını) din haline getirme” denilen tavrı sergilemiş olurlar.

Oturup kalkıp “mezhepler üstü İslam”dan söz eden, insanları Kur’an’a, Kur’an İslamı’na, Kur’an Müslümanlığı’na çağıran bu dangalakların böyle temel bir konuda, en iyi ihtimalle bir alimin içtihadı sayılabilecek bir görüşü (Ki içtihad kesinlik taşımaz, zan ifade eder) kesin delil gibi ortaya sürmelerine ne demek gerekir?

Eğer bunlar, mezheb (içtihat) olgusunun mantığını kavramış olsalardı, İmam Şafiî gibi konuşmaları gerekirdi: İmam Matüridî'nin bu tespitinin doğru olduğunu düşünüyoruz, fakat yanlış olabilir. Karşıt görüşün hatalı olduğunu düşünüyoruz, fakat doğru olabilir.

*

Üstelik bu Mustafa Yoztürk şunları söyleyebilmiş:

“Atalar dininin, fıkıh mühendislerinin, ruhban sınıflarının, efendileştirilmiş hocaların vesayet ve velayetine karşı İslam’ın özü olan Kur’ân, esas itibariyle bireyi akla ve düşünmeye davet eder…”

Reklamlarda Kur'an gösteriyorlar, teslimatta ise işi "abi"leri ve efendileri fıkıh mühendisi ruhbanımsı Fazlur Rahman'a (ve onun  efendileri olan papazlara ve oryantalistlere) bağlıyorlar.

Ya da "abi" olarak bizzat kendilerinin peşine düşülmesini istiyorlar.

Fakat bunu bile açıkça ve mertçe söylemiyor, söyleyemiyor, araya İmam Matüridî'yi sokuşturuyorlar. 

Ve böylece, "İslam’ın özü olan Kur’an", sözde Yoztürk’ün atası İmam Matüridî’nin (özde ise Fazlur Rahman gibi rahipleşmiş tiplerin) bir lafı için anında gözden çıkartılabiliyor, geçersiz hale gelebiliyor. 

Böylece, fıkıh mühendisliğine soyunan bu soytarının yukarıya aldığımız sözü, diğer sözleri ve genel yaklaşımı çerçevesinde şöyle bir anlam kazanıyor: “Kur’an’ı boş ver, onun davet ettiği akla bak!.. Esas olan akıl, Kur'an sadece ona çağıran bir davetçi.. Ancak bu işlere sizin aklınız yetmez, buradaki akıl, oryantalistlerin ve papazların aklı.. O aklın İslam ülkelerindeki distribütörü ise Fazlur Rahman gibi tipler.. Bizler de Türkiye'deki bayileriz.” 

Nitekim bu münafık, mahrem muhitlerde kendisine benzeyen tiplerle bir araya geldiğinde küfrünü açıklayıp Kur’an’a inanmadığını söyleyebilen, Allahu Teala’yı günümüz romancı ve hikâyecileri gibi kıssa uyduruyor gibi gösterebilen riyakâr bir sahtekâr.

*

İmam Matüridî'nin sözünü bir içtihat kabul edersek şunu da hatırlamamız gerekir: Bir içtihat, ancak o içtihadı yapan kişiyi bağlar.. 

Başkaları için bağlayıcılığı yoktur, fakat o şahsın ilmine itimat eden kişiler onu taklid edebilirler. 

Buna amelî konularda izin verilmiştir. Bunda zaruret vardır, herkesin içtihat yapabilecek seviyeye gelmesi beklenemez. Bir toplumda herkesin uzman hukukçu olmasının beklenemeyeceği gibi.. 

Ancak itikadî konularda durum böyle değildir. İtikatta taklid, Ehl-i Sünnet nazarında günahtır, iman mutlaka tahkike ve delile dayanmak zorundadır. Mukallidin (taklitçinin) imanı geçerliyse de, taklitle yetindiği, tahikiki terk ettiği için günahkârdır. Mutezile’ye göre ise böylesinin imanı geçersizdir.

İmdi, hükmü Kur’an ve Sünnet’te açıkça belirtilmemiş bir meselede bu iki asıldaki bir nasstan hareketle kıyas yapıp içtihatta bulunmakla, bir bütün olarak Kur’an hükümlerinin geçerliliği ve neshi meselesinde görüş bildirmek, aynı şey midir?!

İlki amelî bir mesele hakkında yapılmış (kesinlik taşımayıp zan düzeyinde kalan) içtihattır, Kur’an’daki bir hüküm hakkında “Bu hüküm geçerlidir veya değildir” diye bir hüküm verilmiş olmamaktadır.

İkincisinde ise, bizzat Kur’an’ın geçerliliği konusunda hüküm veriyorsunuz. Böylece mesele itikadî bir boyut kazanmaktadır. Ve siz bu konuda güya içtihat yapıyorsunuz. 

Ve şu da ortada ki, içtihat demek, zann-ı galiple hüküm vermek demektir. Sonuç itibariyle zan durumundadır.

Halbuki itikadî nitelikteki hükümler kesin delillere dayanmak zorundadır. 

Üstelik, kesin bir delil karşısında zannî bir delilin söz hakkı olamaz, fer', asl'ı iptal edemez.

Mecelle’de ifade edildiği gibi “Şek (şüphe, tereddüt, zan) ile yakîn (kesin bilgi) zail olmaz (ortadan kalkmaz).”

Kur’an’daki hükümlerin doğruluğunda, kesinliğinde, geçerliliğinde ve bağlayıcılığında herhangi bir şüphe yoktur, hidayetin ta kendisidir:

 “İşte bu, o Kitab'dır ki, onda şüphe yoktur. Takvâ sâhipleri için hidâyettir” (Bakara, 2/2)

Kendisinde şüphe bulunmayan bir kitap, süpheli/zannî olan bir görüş/içtihat (değerlendirme) ile geçersiz hale getirilemez.

*

Söz bu noktaya geldiğinde Mustafa Yoztürk gibi yarım akıllılar şöyle diyeceklerdir: “Kur’an’ı Kur’an’la ispat etmek safsatadır.

Ardından da bilgiç bir eda ile şöyle diyeceklerdir:

Çünkü burada siz bir şeyi yine kendisinden hareketle ispatlamaya çalışıyorsunuz ve böylece mantık açısından “müsadere ale’l-matlûb” ya da “safsata” diye ifade edilen çok sıkıntılı bir durumla karşılaşıyorsunuz. 

Bu sözler Mustafa’ya ait..

Evet, Mustafa Yoztürk gibi tiplerin “tarihsel, tarihte kalmış” geçmiş âlimlerden alıp artistik şovlarına malzeme yaptıkları bu akıl yürütüş esas itibariyle doğrudur, fakat tarihselci dangalakların eline düştüğünde onların ahmaklıklarını sergileyen bir turnusol kâğıdına dönüşmektedir.

Doğrudur, mahkemede davalı ya da davacı şahit olarak kendisini gösteremez, “Ben doğru söylüyorum” demesini doğruluğunun delili olarak ileriye süremez.

Ancak, bir kimse, haklı olduğunu kendi sözleriyle, mesela muhataplarının çelişki ve tutarsızlıklarını ortaya sererek, ve çürütülemeyecek aklî deliller getirerek ispatlayamaz mı?!

Mesela birisi senin kör olduğunu iddia etse, senin kör olmadığını göstermek için şahit getirmen mi gerekir? “Bak ben görüyorum, şurada bir genç oturuyor, diğer tarafta bir hanım teyze var, duvarda fotoğraf asılı, senin üzerindeki elbise şöyle söyle, rengi de şu, suratın da yolunmuş tavuk gibi traşlı, daha sayayım mı?” diyemez misin?!

Bu, müsadere ale’l-matlub mudur, safsata mıdır, hanzo?!

*

Kur’an, kendisinin Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sözü olmadığını, Allah kelamı olduğunu belirtiyor, insan sözü olduğunu iddia edenlere ise meydan okuyor:

“De ki: Yemîn olsun ki, eğer insanlar ve cinler bu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine yardımcı da olsalar, (yine) onun benzerini getiremezler.” (İsra, 17/88)

Üstelik, istenen Kur’an’ın bütününün bir benzeri de değil..

Sadece bir surenin (Mesela sadece birer satırdan ibaret olan Kevser ve İhlas Surelerinden birinin) benzerini getirseler kâfi gelecek:

"Eğer kulumuza indirdiğimizden şüphe içinde iseniz, haydi onun gibi bir sûre getirin, Allah'tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırın; eğer doğru iseniz.

 "Yok yapamadıysanız, ki hiçbir zaman yapamayacaksınız, o halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının." (Bakara, 2/23-24)

“Yalnız başınıza uğraşın, okullardaki sınavlarda olduğu gibi yeteneğinizi ve bilginizi tek başınıza ispatlayın, kopya çekmeyin, yardımlaşmayın” denilmiyor.

“Teker teker gelmenize gerek yok, hep birden gelin, hatta gidip toplayabildiğiniz kadar adam toplayın, ben buradan bir yere gitmiyorum, işte meydan!” diye meydan okunuyor.

Bir yazar düşünün ki, herkese şöyle meydan okuyor: “Ey bu memleketin kendisini çok akıllı zanneden üniversite hocaları, yazar çizerleri, gazetecileri, edebiyatçıları, şairleri, devlet büyükleri, bürokratları, elinizden geliyorsa benim yazdığım gibi iki satırlık bir metin oluşturun. Tek başınıza da uğraşmayın, yardımlaşın” diyor.

Ne düşünürsünüz?..

Böyle bir adamı memleketin ulema ve üdebası bile değil, kabiliyetli lise talebeleri bile kepaze ederler.

Peki, niye bin 400 senedir bunca kâfir bir araya gelip de mesela tek satırlık Kevser Suresi’ne benzer bir metin meydana getiremediler, getiremiyorlar?

*

Bir boks ya da futbol maçını düşünün.. Bir taraf ringe ya da sahaya çıkıyor, diğeri yenilgiyi baştan kabul edip gelmiyor.. Sonuç nedir? Hükmen galibiyettir.

Bu müsadere ale’l-matlub mudur, safsata mıdır, angut?

Bir alanda üstün kalitede orijinal bir eser ortaya koymak zor olabilir, fakat onun benzerini yapmak sıradan bir iştir.

Mesela yeni bir icat yapmak zordur, fakat bir defa yapıldı mı hemen hakikisinden farksız, hatta bazen ondan daha iyi taklitleri piyasayı doldurur.

Edebiyat ve sanatsal akımlar böyle oluşur, birbirinin benzeri resim, şarkı, roman, film, piyes, hikâye ve şiirler peşpeşe üretilir.

Peki niye birileri Kur’an’ı taklit edip de “kutsal kitap yazma akımı, geleneği” oluşturmamışlar, oluşturamamışlar?

Normal şartlarda mesela bir Kevser Suresi’nin en az yüz tane, hatta bin tane benzerinin yazılmış olması gerekirdi.

Mesela Kanunî’nin meşhur şiirini alalım..  Bâkî onun beyitlerine üçer mısra ekleyerek tahmise (beşliklere) dönüştürmüş bulunuyor. İlk beşliğe bakalım:

Câme-i sıhhat Hudâ’dan halka bir hil’at gibi,
Bir libâs-ı fâhir olmaz cisme ol kisvet gibi,
Var iken baht ü saâdet kuvvet ü kudret gibi,

Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi.

Sadece Bâkî değil, hemen her yetenekli şair herhangi bir şiirin mısralarının bu şekilde benzerlerini yazabilir, fakat başka şairleri taklit ediyor görünmek istemezler. Burada Bâkî, Cihan Padişahı’na saygısını gösterip ona “kıyak” geçmiş durumda..

Kur’an surelerine gelince, bu kadar kâfir neden biraraya gelip de bu meydan okumaya cevap verememişler, Kevser Suresi’nin başına ya da sonuna ona benzeyen ifadeler ekleyememişler?..

Kur’an, kendisinin Allah kelamı olduğunu başka nasıl ispatlayacak, ahmak soytarı?! Cebrail a.s.’ı getirip şahit olarak mı konuşturacak?

Yoz Türk aklı böyle birşey işte.. Bu rezil dangalak bir de tutup akıl ve düşünme edebiyatı yapıyor..

*

Ancak, mesele bundan ibaret değil..

İmdi, Kur’an’ın bu meydan okuyan ayetleri herkese karşı delildir.

Kur’an, ortaya bir iddia atıyor, ve bu iddia, Marksist kehanetler kabilinden (Karl Popper’ın tabiriyle) “yanlışlanabilirlik” (yani test edilebilirlik) niteliği taşımayan iddialar değil.

Yanlışlanabilir nitelikte fakat yanlışlanamıyor. Demek ki doğru..

Eğer sizde akıl ve fikir, mantık ve düşünce diye birşey varsa, mesele açık..

Ancak, Kur’an’daki bütün ayetler, tek başına alındıklarında, böyle herkes için delil olarak ortaya sürülemez, kimi ayetler ancak ona inanan için delil olur.

Mesela, Kur’an’a inandığını söylüyorsan, Hz. Nuh a.s.’ın bir peygamber olduğunu gösteren ayetler senin için delildir, sana karşı delil olarak getirilebilir. 

Yine Mecelle’ye atıfla söylemek gerekirse, “Kişi ikrarı ile muaheze olunur”.

*

İşte aynı nedenle, İmam Matüridî’yi bir imam olarak kabul eden kişiye karşı onun sözlerini delil olarak söylemek mümkün olabilir. Fakat bir Selefî meşrebe ya da Eş’arî mezhepliye onun sözünü delil olarak söyleyemezsiniz.

Evet, bir mezheb mensubu, başka mezhebe mensub birine karşı doğrudan kendi imamının içtihadını değil, ancak o içtihada medar olan nassı delil olarak ortaya sürebilir. (Delaleti kat’î olmayıp da zannî olan aynı nassa dayanıp farklı yorumluyorlarsa, ortada tartışılacak birşey zaten kalmaz.)

Şimdi sen, İmam’ın (en iyi ihtimalle içtihat olarak kabul edilebilecek) bir sözünü delil olarak ileri sürüyorsan, bunun ancak Matüridî mezhebinden olan için değer taşıyor olabileceğini, başka mezhep mensupları içinse bunun müsadere ale’l-matlub ya da safsata olacağını anlaman gerekir.

Fakat heyhat, sende o kafa nerde!..

Ayrıca, eğer sen İmam’ın sözlerini delil kabul ediyorsan, onun içtihat usulü ve nesih konusuyla ilgili bütün değerlendirmelerini onaylıyorsun demektir?

Bu durumda, İmam’ın tarihselcilikle uyuşmayan, onu mahkum eden sözleri sana söylendiğinde onlara da “Evet” demen gerekir. 

Ya da “Ben de onun söylediğini söylüyorum” demekten, yalan söylemekten vazgeçmek durumundasındır.

*

Buradaki usul sorunlarından (mantıksızlıklardan) bir başkası ise şu:

İçtihadın (kıyasın), bir nassa dayalı olarak yapılması gerekirken, tarihselciler, en iyi ihtimalle içtihat ürünü sayılabilecek bir görüşü, bir başka içtihat için delil kabul ediyorlar.

Kendi içtihatları için delil kabul ettikleri ilk içtihat/görüş zaten zannî idi, kesinlik taşımıyordu, durum böyleyken bundan hareketle tavşanın suyunun suyu kabilinden bir başka zannî görüş ileri sürülüyor,.

Bir başkası da bu ikinci zannî görüşü temel kabul edip üçüncü bir zannî görüş ileri sürebilir ve bu bir silsile halinde gider.

Akıllı ve tedbirli insanlar, dünya işlerinde birinci dereceden bir zanna itibar etseler bile, bir zan üzerine bina edilen ikinci bir zanna göre amel etmekten kaçınırlar, bunu kumar oynamak gibi riskli bir iş sayarlar. 

*

Ancak konuyla ilgili sorunlar bunlardan ibaret değil.. Devam edeceğiz inşaallah.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."