E-KİTAP: TÜRKİYE'DE DİN İSTİSMARININ DEVLETLEŞTİRİLMESİ (LAİK 'ALLAH İLE ALDATMA' REJİMİ)

 

https://www.academia.edu/94414163/T%C3%BCrkiyede_Din_%C4%B0stismar%C4%B1n%C4%B1n_Devletle%C5%9Ftirilmesi_Laik_Allah_ile_Aldatma_Rejimi_

 

TÜRKİYE’DE DİN İSTİSMARININ

DEVLETLEŞTİRİLMESİ

 

(LAİK ‘ALLAH İLE ALDATMA’ REJİMİ)

  

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

“ALLAH İLE ALDATMA” REJİMİ 6

LAİKLİK, DİNİN AFYONLAŞTIRILMIŞINI İSTER 8

MİSYONERLİKLE SÖZDE MÜCADELE YA DA “CANBAZA BAK, CANBAZA!” 11

TALİBAN’A KARŞI TÜRKİYE’DE “TASAVVUF EHLİ” YETİŞTİRMEK 20

KARAMAN’IN İLAHİYATÇISININ IŞIĞI VE SÖVGÜSÜ 26

YERLİ-MİLLİ DEVLETÇİLERİN LAİKLİĞİN (SİYASAL DİNSİZLİĞİN) HİZMETİNDEKİ DİN İSTİSMARI 35

REJİMPERESTSEN, DİNÎ DUYGULARI KULLANMAK MÜBAH 46

KADİR MISIROĞLU DİNCİLİK KARŞITI REJİMİN DİNDARLIĞINI ANLATIYOR 48

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) ZULME MEŞRUİYET KAZANDIRMAK 57

SANKİ LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET DEĞİL DE, ASR-I SAADET’İN DEVLETİ 62

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, CİHADI YASAKLADIĞI İNSANLARA ŞEHİTLİK DAĞITIYOR 73

 LAİK (SİYASAL DİNSİZ) ŞEHİTLİK 81

DEPREM, İMTİHAN, TESLİMİYET VE DE ERDOĞAN 84

DİNİN LAİK REJİM İÇİN İSTİSMARI, TAHRİFİNİ DE BERABERİNDE GETİRİYOR 89

ANAYASAL TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ HARİCÎLİĞİ 101

FARUK BEŞER’İN ŞEHİTLERİ 113

TÜRKİYE SEVGİSİ İMANDAN DEĞİLDİR, FAKAT İSTİSMARCI SEVGİ EDEBİYATI NİFAKTAN (MÜNAFIKLIKTAN) OLABİLİR 121

FETÖ, DEVLET TARAFINDAN DENETLENMEDİĞİ İÇİN DEĞİL, DESTEKLENDİĞİ İÇİN BÖYLE OLDU 125

FAKAT’LI, AMA’LI DİN VE VİCDAN HÜRRİYETİ 135

TÜRKİYE CUMHURİYET’İ (LAİK / SİYASAL DİNSİZ OLDUĞUNU İDDİA EDEN) ŞERİAT’LA İLGİSİZ BİR DİN DEVLETİDİR, DİNÎ DEVLETTİR 139

İNSANLAR LAİK OLMAZMIŞ DA, DEVLET OLURMUŞ MASALI 142

LAİKLİKLE UĞRAŞILMASINMIŞ, ŞERİAT’LE UĞRAŞILINSINMIŞ 143

DERİN (ÇUKUR) DEVLET İLE FETHULLAHÇILIĞIN (FETÖ’NÜN) BULUŞTUĞU NOKTA 147

LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, DİN İSTİSMARINDAN VAZGEÇMEZ, VAZGEÇEMEZ 149

ATATÜRK İÇİN CAMİDE RAHMET OKUMAK HARAMDIR.. BUNUN HELAL OLDUĞUNU İDDİA ETMEK İSE KÜFÜRDÜR 151

İSLAM’I İNKÂR ETMEMEK, TAHRİF ETMEK 161

LAİK DÜZENCİLİĞİN KANA SUSAMIŞ VAMPİRLİĞİ 164

MUTLAK GÜÇ, MUTLAK YOZLAŞMA; MUTLAK LAİK DEMOKRASİ, MUTLAK ŞİRK 168

ÇAĞDAŞ DEVLET, İŞKENCE, VE GÜNCELLENMESİ İSTENEN İSLAM’A (ŞERİAT’E) GÖRE İŞKENCENİN HÜKMÜ 174

BAYRAK VE VATAN 180

BİZANS İLE TÜRKİYE CUMHURİYETİ'NİN BENZERLİKLERİ 181

“SON KALE” (LAİKLİĞİN KALESİ) TÜRKİYE, ÇARLIK RUSYASI KADAR BİLE “İSLAM KALESİ” DEĞİL.. 190

İSLAM’IN İDEALİ SENİN LAİK “TEK DEVLET”İN DEĞİLDİR 193

TÜRK MÜSLÜMANLIĞI, TÜRK KÜFRÜ VE TÜRK MÜNAFIKLIĞI 196

LAİK “RESMÎ TOPLUM”UN, DİNE SADAKA KABİLİNDEN BAĞIŞLADIĞI “SİVİL TOPLUM” 203

LAİKLİK, İSLAMÎ HAREKET, NECİP FAZIL VE ERBAKAN 204

İMAM HATİPLİ “DÜZEN”BAZLIK 207

LAİKÇİ DİN İSTİSMARINDAN MEZHEB İSTİSMARINA (EHL-İ SÜNNET İSTİSMARI) 212

KAMALİZM'E KARŞI KEMALİZM'İ SAVUNMAK (ÖLÜMÜ GÖSTERİP SITMAYA RAZI ETMEK) 219

*

 “SON KALE” (LAİKLİĞİN KALESİ) TÜRKİYE, ÇARLIK RUSYASI KADAR BİLE “İSLAM KALESİ” DEĞİL..


Evet, İslam kalesi değil..

"İslam kalesi" derseniz anayasal düzeni tanımamış, laiklik ilkesini çiğnemiş olursunuz.

Fakat mesele bu kadarla kalmıyor.

Bizde laiklik, inançlar arasındaki nasıl bir tarafsızlıksa, dinsiz imansızın hemen her istediği olur, Müslümanın istediği ise kolay kolay olmaz.

Olduğu zaman da sanki bir lütufmuş gibi başa kakılır.

Eğer laiklik din hürriyeti ise, hiç değilse herkesi kendi inancına göre yaşamada serbest bırakırsınız.

Mesela Osmanlı’da böyleydi.

Hristiyanlar medenî hukuk bakımından kendi dinlerine göre yaşıyor ve aralarındaki bu türden ihtilafları mahkemelerde kendi dinlerine göre hallediyorlardı.

Şimdi ise Türkiye’de, Hristiyanlığın ve Roma Hukuku’nun etkisiyle şekillenmiş Batı’dan alınma Medenî Kanun Müslümanlara dayatılıyor.

Laiksen, mesela dersin ki, “Herkes kendi inancına göre kılık kıyafete bürünebilir”. Fakat zamanında yahudinin fötr şapkasına kutsal devrim meşalesi muamelesi yapılırken, Müslümanın başörtüsü “tehlikeli simge” kabul edildi.

Durum buyken Cumhuriyet’le birlikte hürriyete kavuştuğumuz, laiklik sayesinde din ve vicdan hürriyetine eriştiğimiz iddia ediliyordu.

Yakın dönemlerde ise bu palavraların yerini “son kale” masalları aldı.

*

Şu anda Türkiye’de, İkinci Katerina dönemi Rusyası’ndaki Müslümanlar kadar bile kaale alınmıyoruz.

İkinci Katerina, kendi hristiyan devletinde Müslümanlar için Şeriat mahkemesi (Orenburg Şer’î Mahkemesi) kurarken, bizim “dünya lideri”miz gidip Mısır ve Tunus’ta Şeriat yerine laiklik tavsiye ediyor.

Türkiye’de ne yapacağı buradan tahmin edilebilir.

Üstelik memleketin diğer siyasetçileri bunu da aratır.

İşte Türkiye Müslümanları olarak hal-i pür melalimiz..

* 

Merhum Abdurreşid İbrahim, Orenburg Şer’î Mahkemesi hakkında şu bilgileri veriyor:

 (…) Mezkur mahkeme 1787 senesinde İkinci Katerina hükümdarlığı esnasında kurulmuş bir şer’î mahkemedir…. siyasî bir desise [olarak kurulmuş] iken sonradan bu mahkeme İslamiyet’e hizmet etmiştir.

(…) Bununla beraber, kopmaz bağ olan şeriata manen bağlı bulunan Müslümanlar, bu mahkemenin açılışını müteakip aralarında ne gibi müşkülat çıktıysa hemen mezkur mahkemeye müracaat etmişler yahut hükümet bir şey teklif edecek olursa, Müslümanlar bu mahkemeden fetva almadıkça kabul etmemişlerdir.

Şimdi ise hükümetin maksadı bu mahkemeyi kapatarak, Müslümanların bütün yuvasını dağıtmaktır….

(Abdürreşid İbrahim, Âlem-i İslâm, haz. Mehmed Paksu, 2. b., İstanbul: Nesil, 2013, s. 101-3.)

*

Müslümanların yuvasının dağıtıldığı, şiarlarının çiğnendiği, ocağına incir dikilen tek yer Rusya değildi.


LOZAN: GİZLİ MADDE Mİ, GİZLİ CELSE Mİ? (LOZAN'IN GİZLİ ÖZÜ: MİLLETE İSLAM'I UNUTTURMAK)

 

Ali İhsan Çelikkan

Makale yazarı: Ali İhsan Çelikkan (Yıl: 1, Sayı: 4, 1 Ekim 1952, yayıncı: 
Türkiye Milli Talebe Federasyonu)

Ankara Adliye Hukuk Mektebi’nin 1928 yılında verdiği ilk mezunlar öğretim elemanlarıyla birlikte.. Önde soldan sağa beşinci sırada oturan kişi Nusret Metya‘dır. 

Nusret Metya, Devletler Hususi Hukuku Ders Notları, Ankara: Ankara Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti, 1939.

Nusret, Hukuk-i Hususiye-i Düvel, İstanbul: Hukuk Medresesi Talebe Cemiyeti, 1336.







SÜLEYMAN ARİF EMRE, LOZAN’DAKİ GİZLİ CELSEYİ VE LAİKLİĞİN TÜRKİYE’DEKİ İŞLEVİNİ ANLATIYOR

 

TBMM Tutanak Hizmetleri Başkanlığı

Komisyon: DARBE

Giriş : 12.00, Tarih: 26/6/2012, Grup: Uyan

 

DARBELERİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU BAŞKANI YAŞAR KARAYEL– Muhterem Süleyman Ağabey, ev sahipliği yaptığınız ve bizi kabul ettiğiniz için size teşekkür ediyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi ülkemizde demokrasiye müdahale eden tüm darbe ve muhtıralar ile demokrasiyi işlevsiz hale getirmek isteyen bütün girişim ve süreçlerin tüm boyutlarıyla araştırılarak, alınması gereken önlemlerin belirlenmesi amacıyla dört siyasi partimizin de müştereken vermiş olduğu Meclis araştırması önergesinin kabulüyle bir Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. Bu Darbeleri Araştırma Komisyonu üç kısımdan oluşuyor: 1960 darbesi, 1971 muhtırası, 80 darbesi ve 28 Şubat dönemindeki yaşadıklarımız ve 27 Nisan Bildirisi’yle oluşan üç tane komisyonumuz var. Biz bu 3’üncü komisyon olan, Darbeleri Araştırma Komisyonu, 28 Şubat ve 27 Nisan dönemini araştırıyoruz. Buradaki arkadaşlarımız, Avukat Feyzullah Kıyıklık Bey, İstanbul Milletvekilimiz; Avukat İdris Şahin Bey, Çankırı Milletvekilimiz, bizim aynı zamanda komisyon sözcümüz, AK PARTİ milletvekili her ikisi de; Sırrı Süreyya Önder Bey İstanbul Milletvekilimiz, kendisi Adıyamanlı, sizin de hemşehriniz, şu anda Barış ve Demokrasi Partisi adına burada bulunuyor. Benim ismim de Yaşar Karayel, Kayseri Milletvekiliyim, bu alt komisyonun başkanlığını yapıyorum. Bize ev sahipliği yaptığınız için size teşekkür ediyoruz.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Biz de teşekkür ederiz.

BAŞKAN – Sağ olasınız. Öncelikle, kayıtlara geçmesi açısından kendinizi kısaca, biyografinizi söyleyerek lütfederseniz memnun oluruz. Buyurun efendim.

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben, 1923 doğumluyum. Mesleğim avukat, önce Ankara’da, sonra Adıyaman’da avukatlık yaptım. Sonra Adıyaman’da politikaya giriştim, 65 seçimlerinde Yeni Türkiye Partisinden milletvekili seçildim. 

Şimdi, gerçekten Milli Nizam, Milli Selamet, Refah, Fazilet, bütün bu davalar nasıl oldu? Darbelerin meydana getirdiği yamukluk sebebiyle siyasi parti hak ve hürriyetleri nasıl ortadan kaldırıldı, onu anlatmak istiyorum. Şu şekilde: Gene belgelere hemen el konuluyor, bir yere, çuvala muvala saklanıyor. Ondan sonra, Başsavcı birçok kendi yakını olan yazarlara, gazetecilere delil ihdas etmek için makale yazdırıyor, o makaleyi Anayasa Mahkemesine götürüp veriyorlar…. Ondan sonra, belge yok, Partinin her şeyi kapalı, bir de üstelik partilerin hukukunu garantiye, istikrara kavuşturmak için Siyasi Partiler Kanunu tedvin edilmiş o sırada, 648 sayılı Kanun ve ondan sonra da onu takip eden kanunlar. Bu kanunları nasıl aşıyorlar? Despotluk yapmak için yani bir nevi darbe içgüdüsünden kaynaklanıyor.

Biz Anayasa Mahkemesine diyoruz ki: “Efendim, birkaç şahsın sözüyle milyonlarca oy almış bir parti kapatılamaz." Siyasi Partiler Kanunu’nda gerçekten isabetli bir hüküm var. Ne diyor o, "Evvela, o kişiler ait olduğu mahkemede yargılanır, siyasi yasakları çiğnediğine dair mahkeme karar verir. O kararı, Anayasa Mahkemesi Savcısı partiye gönderir, bir ay içerisinde o şahıslar ihraç edilmezse, parti kabullenmiş olur o yasak fiilleri, ondan sonra dava açılır." 

Anayasa Mahkemesi oturuyor, diyor ki: “Ben, o şahıslarla ilgili 3-5 kişinin mahkemeye sevk edilmesini edilmemesini ciddiye almıyorum. Ondan dolayı, sizin dayandığınız o savunma maddesini, biz hem Anayasa Mahkemesiyiz hem de kanunları yargılayan mahkemeyiz, iptal ettik. Başka diyeceğiniz var mı?” 

İnceliyoruz, bir madde daha buluyoruz, “Peki, öyleyse inceleyelim.” diyorlar. 

Ertesi gün, biri çağırıyor “Evvela bu davalara duruşmalı bakılır” dediği hâlde o zamanki 648 sayılı Kanun’da, “Peki, duruşmalı bakalım” dediler, sonra dediler ki “Yanılmışız, duruşmasız bakacağız.” 

Daha sonra 2’inci maddeyi de öne sürdük, “Bu varken de kapatamazsınız dediler. Biz onu da inceledik, onu da iptal ettik” dediler.

Hadi bakalım ne diyeceksin! [Erbakan] Hoca da o zaman Genel Başkan, dedi ki: “Ormanda bir fil çamları devire devire geliyor, hiç kurtuluş yok.” 

Refah Partisinin davası da o şekilde, aynı prosedürde, partilerin savunmasını sağlayan maddeler iptal edilmek suretiyle, Fazilet Partisi de o şekilde kapatılmıştır. 

Yani, Türkiye’de ne demek oluyor bu: Siyasi hak ve hürriyetler mahkemelerin darbe içgüdüsüne kapılmaları dolayısıyla işlemez hâle gelmiş bulunuyor. Mesela o zaman şeyle ilgili “kayıp trilyonlar davası” var. Makbuzları, belgeleri ortaya koyacağız, altmış sekiz çuvala doldurulmuş, üstü mühürlenmiş, onu çıkartıp okuyamıyor, kullanamıyorsunuz. Ondan sonra, hadi bakalım, sen hamasi bir nutuk çek de parti kurtulsun!…

Bildiğiniz gibi 1’inci, 2’inci Meşrutiyeti Abdülhamit Han ilan etmişti fakat Abdülhamit Han, darbeyle, darbe-i hükûmetle tahttan indirildi. İlk defa orada başladı böyle bir zorbalık diyelim. 

Cumhuriyetten sonra niçin sık sık darbe ve darbe gerilimi meydana gelmiştir? Bildiğiniz gibi, cumhuriyette, Avrupa’da olduğu gibi, din ve vicdan hürriyeti ilmî tariflerine uygun olarak kabul edilmemiştir. Devamlı tek taraflı, Müslümanları ezecek şekilde bir tatbikata müsait bir şey ortaya konmuştur. Niçin bu yapılmıştır? Şimdi "Efendim, biz yeni bir inkılap yaptık.”

İşte İstiklal Mahkemelerinin fonksiyonunu biliyorsunuz, birçok kişi hiç yüzünden, sorgusuz sualsiz idam edilmiştir. “Bu şartları da göz önünde tutarak, biraz da şey davranmak lazım, devrimler oturuncaya kadar yerine böyle şeylerden bahsetmemek lazım.”

Şimdi, şu şekilde bir hatıramı anlatacağım, kısa kesmek için, çok teferruatlı olaylar var da: 1965 senesinde Meclise ilk defa girdiğim zaman, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı Meclise getirilmişti, Yeni Türkiye Partisi milletvekili ya da grup başkan vekili olarak, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planına bir ek yapılmasını önergeyle teklif ettim. Dedim ki: “Yalnız maddi hedeflere yönelik bir planlama yetersiz kalır. Osmanlı devrinden beri sükûta başlayan ahlakımızı yeni nesilleri eğiterek bir de manevi kalkınma, ahlaki reform yapmamız lazım gelir" diye bir önerge verdim. 

Bu önergeden sonra, İsmet Sezgin çıktı, dedi ki: “Sarahaten böyle bir hükmü yok ama planı zımnen vardır, önergenin, teklifin reddine…”

O sırada da Ali İhsan Çelikkan diye bizim Yeni Türkiye Partisi’nin bir milletvekili vardı, Gümüşhane Milletvekili, Ekrem Alican Bey’in de akrabası. Ali İhsan Çelikkan dedi ki: “Arif Ağabey, ben senin önergene oy verdim, haberin olsun.” 

“Ya, İhsan aynı partideniz.” dedim. 

“Ondan dolayı değil de içtenlikle oy verdim. Şimdi bir hatıramı size anlatacağım.” dedi….

Şimdi, İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’na verdiğim önergesinden sonra Ali İhsan Çelikkan “Ben bu konuyla ilgili tarihî bir hatıramı size anlatmak isterim.” dedi ve şöyle anlattı:

... [Bunlar] 40- 50 tane solcu genç, Türk Millî Talebe Federasyonu solcu bir teşekküldü o zaman…. Celal Bayar’a gidiyorlar, Tevfik İleri’yi şikâyet ediyorlar, diyorlar ki: “Tevfik İleri, Milliyetçiler Derneğine para yardımı yaptı. İlerici, Atatürkçü olan Yalman’ı Hüseyin Üzmez ondan dolayı vurdu.” … 

Ali İhsan Çelikkan …, o solcu gençlerle beraber kendisi de talebeymiş o zaman, Ekrem Alican Bey’in tesiriyle düzeltmiş fikirlerini.

Celal Bayar … “Söyleyin bakalım gençler, laikliğin bizdeki esas hedefi nedir?” 

Gençler demiş ki: “Efendim, din işi ayrı olacak, devlet işi ayrı olacak.” 

“Hayır oğlum, sadece o değil.” 

"Kanunlar yapılacağı zaman dinî kurallara hiç müracaat edilmeyecek.” 

“O da değil, şu da değil.” 

“Peki efendim nedir?” demişler, 

Celal Bayar aynen şöyle söylüyor, Biz zor anda, gizli celsede Batılılara söz verdik, belli bir zaman süreci içerisinde bu millete bu dini unutturacağız. Bizdeki laikliğin gayesi budur diyor Bayar. 

Ali İhsan Çelikkan bunu duymuş.

O esnada solcu olmayan gençlerden birisi de Celal Bayar’ın bu sözüne şahit olmuş. Bizim eskiden “Hulusi Özkul” diye bir Adana milletvekili vardı, şimdi sağdır, mevcuttur…. Hulusi Özkul da orada, aynen Celal Bayar’ın bu ikrarını dinlemiş.

Şimdi yani esas maksat zamanla bu milleti, şehitleri şehit, gazileri gazi yapan ruh ve imandan ve karakterden uzaklaştırmak, gaye bu yani “maneviyatını öldürmek” desek de aynı manaya geliyor. Şimdi böyle olduğu için…

 Celal Bayar şunu da ilave ediyor: “Bu Batılılara verilen gizli sözün bekçiliğini bizde devlet başkanları yapar. Başka? Ordu yapar, devlet başkanları yapar ve ondan sonra mahkemeler yapar. Benden sonraki devlet başkanları da aynı görevi yapacaklardır. Batılılara biz böyle söz verdik, hadi bakalım inkılapçı gençler, böyle bilesiniz, böyle hareket edesiniz.”

Bu zihniyet ve bu iş birliği ortada olduğu için, sık sık bu sebebe dayalı olarak, laiklik de doğru dürüst tarif edilmediği için, bu yüzden partiler kapatılıyor, darbeler yapılıyor, “İrtica geliyor, geldi, gelecek, öyleyse bu partiyi kapatalım.”

Bakınız Menderes Meclis konuşmasında bir cümle söylemiş. Menderes’e karşı Meclis o kadar sert davranmıştı ki ben o hadiseleri hatırlıyorum. Ben o hadiseleri hatırlıyorum, demiş ki: “Arkadaşlar, Meclis her zaman gündemine hâkimdir, siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz.” 

Şimdi, bir general başka bir darbede, aynen, ben televizyondan dinledim, böyle dediği için bile onu idam ettiler. Şimdi, şey buradan başlıyor; gerçek demokrasiye geçmek şöyle dursun, milletin bütün manevi değerleriyle karşılaşma gibi, mücadele etme gibi bir mecraya girmiş bulunuyor. Onun için, bu sebepten, “Efendim, laikliğe aykırı hareket ettin, biz senin partini kapatacağız.” Adalet Partisinin de aleyhine dava açan bu sebepti, bu gerekçeydi. Hatta, gelelim 28 Şubata….

Şimdi, devamlı olarak İslami hareketin sindirilmesi, etkisiz hâle getirilmesine çalışılmıştır. Bilhassa, İnönü devrinde -ben İçişleri Bakanlığında memurdum, hem memur hem talebeydim- İnönü zamanında İmam Hatip okulları kurulması yasaktı, ilahiyat fakültesi kurulması yasaktı, İslami müessese kurulması yasak, hepsi yasak. 

Ahmet Hamdi Akseki, merhum -bilahare Diyanet İşleri Başkanlığında ben memur da oldum- “Memleket asıl irticaya şimdi girdi.” diyor. Şimdi, camilerde cuma hutbesi okuyacak hoca kalmamış, cenaze yıkayacak hoca kalmamış. Bir köylü delikanlısı “İşte, ben hocayım.” demiş, ona “Sen hoca değilsin.” diyen de yok. 

Öyle bir korkunç Fetret Devri uygulandı ki ben şuna şahit oldum İçişleri Bakanlığında memurken: 5-6 bin kişi listeye konuyor, eski müftülerden, dinî bakımdan, nice bilgili ilim adamlarından, şundan bundan, bunlar sürgüne gönderiliyor. Şarktaki garba, garptaki şarka, şimaldeki cenuba, cenuptaki şimale sürgüne gönderiliyor. Maksat, dine baskı yapıp sindirmek.

Ondan sonra ne yapılıyor? Aleyhlerine dava açılıyor, delil olsun, olmasın. Ertesi sene gene aynı tatbikat, ertesi sene gene aynı tatbikat. Dinî eğitim yasaklandığı hâlde yetinilmiyor onunla, bir de böyle bir idari mekanizma işletiliyor. Neticede, memleket, tamamen, Bayar’ın dediği şekilde dini unutturma politikasını önemli bir politika olarak benimsemiş sayılıyor.

Şimdi, bu 28 Şubatlar, bizim partilerin kapatılması falan filan aynı zihniyetin devamından ibarettir.

Bakınız, şimdi, Vural Savaş Refah Partisini kapatmak için dava açtı. İddianamesinde şuna dayanıyor: Erbakan on sekiz maddelik, Millî Güvenlik Kurulunun dayattığı laiklikle ilgili şartları kabul edip uygulamadı, ondan dolayı bunun partisinin kapatılması lazım diyor. Bu gerekçeyle dava açıyor. Anayasa Mahkemesi aynı gerekçeye başka gerekçeler ekleyerek parti kapatıyor. Fazilet Partisi de aynı şekilde kapatılıyor. 

Yani İslami herhangi bir mesele bir siyasi parti tarafından ele alınsa derhâl o şaibeli hâle düşmüş oluyor….

Bizim bu konuda, yalnız, Celal Bayar’dan edindiğimiz o itirafa ilaveten bir de şunu hatırladım: Hukuk fakültesinde 1944 senesinde Lozan seçmeli ders olarak bize okutulmuştu. Nusret Mete isminde bir profesörümüz, o da aynı şekilde söylemiştir, “Bizdeki laikliğin gayesi budur” demiştir. [Bant/kaset kaydı çözülürken Metya şeklindeki soyadının yanlışlıkla Mete olarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Nusret Metya, Lozan‘da, Dışişleri Bakanlığı İkinci Hukuk Müşaviri sıfatıyla görev yapmıştır.]

Bizim parti, Millî Nizam Partisi, [Milli] Selamet olarak ortaya çıktıktan sonra daha, henüz, tam manasıyla teşkilatlanmadan şöyle bir komployla karşılaştık: Orhan Birgit bana rast geldi -Hazineden geliyorum, ben hem avukatım hem Genel Başkanım o sırada- dedi ki: “Arif Bey, niye o kadar rahat adamsın sen? Bu Demirel ne yapmış? Demirel Selamet Partisinin kapatılması için bir dosya hazırlattırmış, bu dosyayı da Millî Güvenlik Kuruluna göndermiş, iki gün sonra Millî Güvenlik Kurulunun toplantısında kapatılmalıdır derse derhâl siz kapatılacaksınız” deyince tabii, ben çok üzüldüm, başımdan aşağı kaynar su döküldü….

Ne yapmışlar, biliyor musunuz? Kadir Mısıroğlu’nun harf inkılabı aleyhinde, Atatürk aleyhinde, getirilen Ceza, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu hepsi gâvur kanunudur diye yazdığı makalelerin üstüne şimdi Genel Başkan Süleyman Arif Emre konuşuyor diye bir sahte giriş eklemişler. Bunları banda çevirip bu bantları da paşalara göndermişler ki paşalar onu okuyacak, ertesi gün partiyi şey edecek….

Şimdi, benim hatırımda kaldığı kadarıyla Fransa’da buhranlı bir dönemde, sanıyorum, Vichy Hükûmeti diye beceriksiz bir hükûmet varmış. Dört kuvvet komutanı, aynen Türkiye’de olduğu gibi, deklarasyonla, “Çekilsin bu hükûmet, biz yenisini kuracağız.” diyorlar. Bütün Fransa halkı, bütün sivil toplum kuruluşları, sendikalar, partiler, hatta seksenlik kadınlar bile reaksiyon gösteriyorlar. “Darlan’ın askerlerine biz süpürge sopasıyla, ekmek bıçağıyla karşı koyarız.” diyorlar ve ilk yaptırım olarak Demokratik Cephe genel grev ilan ediyor. Genel grev ilan edince grevi kırmak için GMC’ler, cipler sağa sola gidiyor, hiçbir şey yapamıyorlar. Öyle bir Fransa. İki üç gün sonra bakıyorlar ki durum vahim, “Biz büyük milletimizden özür dileriz. Varsa cezamızı çekmeye razıyız, biz deklarasyonumuzu geri aldık.” 

Şimdi, Türkiye de demokrasiyi muhafaza konusunda buna benzer tavırları sürdürürse demokrasi gerçekten Türkiye’de yerleşir ve bir daha da geri dönülemeyecek hâle gelir. Ama darbe olacakmış, ben darbeci değilim ama yan cebime koyarsanız memnun olurum kabîlinden, 27 Mayısta İnönü’nün yaptığı gibi… İnönü 27 Mayısta tavır koysaydı bir şey olmazdı. 

Bütün diğer partiler “Bana ne canım, aleyhine darbe yapılacak olan parti düşünsün, ben bu işe karışmayayım.” dedi miydi, o zaman demokrasi gemisinin delinmesine izin verilmiş oluyordu….

BAŞKAN – Rahmetli Erbakan Hoca, bir televizyon programında Amerikan kriptolarınıgöstererek Amerika’nın Refah Partisi Hükûmetinden rahatsız olduğunu ve bu iktidarın düşmesine dair bir kriptodan bahsetti. Siz gördünüz mü onu?

SÜLEYMAN ARİF EMRE – Ben onu gördüm, okudum, Hoca’ya tekrar verdim. Tamamen CIA’nin öyle bir raporu var, o da bizim elimize geçmiştir. Bilhassa Hoca’nın D-8’leri kurmuş olması Amerika’yı son derece kızdırmış ve “Mutlaka bu Hükûmet bertaraf edilmelidir.” kanaati hasıl olmuş….

*


“İngiltere ile Lozan'dan önce gizli hilafet anlaşması yapıldı”


Derin Tarih yıllardır merak edilen gizli anlaşmanın perdesini aralıyor.

Atatürk’ün okul arkadaşı Ohrili Kemal Bey’in yakın dostu İsmet İnönü’ye yazdığı, Lozan Antlaşması öncesinde imzalanan gizli anlaşmayı ifşa eden mektupların tam metni ilk kez Derin Tarih’te.

Prof. Dr. Metin Hülagü mektupları tarihî önemi ve muhtevası açısından değerlendirirken, Mustafa Armağan Ohrili Kemal’in İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupla resmî tarihe ve Lozan’a dair hangi ezberlerin yıkıldığını analiz ediyor.

Prof. Dr. Cemil Koçak, Prof. Dr. Mustafa Budak ve Gazeteci – Yazar Avni Özgürel ise İngilizlerle yapılan gizli anlaşmanın Hilafet’in kaldırılmasına etkisini açıklıyor.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün Harbiye’den arkadaşı olan Ohrili Kemal Bey’in İsviçre’den Ankara’ya (Cumhurbaşkanı İnönü’ye) gönderdiği 1946 ve 1947 tarihli mektuplar yakın tarihin en merak edilen mevzularından birine ışık tutuyor. Ohrili Kemal Bey’in İnönü’ye sunduğu teklifler ve tavsiyelerin satır araları Lozan Antlaşması öncesinde Ankara ile Londra arasındaki hilafet pazarlığını ifşa ediyor. Kemal Ohri, Lozan Antlaşması öncesi hilafet ve saltanatı kaldıran, ayrıca din eğitimini yasaklayan Türk-İngiliz Gizli Antlaşması’nın hâlâ yürürlükte olduğunu İsmet İnönü’ye hatırlatmakta, anlaşmaya imza atan kişi olarak kendisine bu anlaşmanın İngiltere ile anlaşarak yine kendisi tarafından feshedilmesini teklif etmektedir.

(https://www.yenisafak.com/hayat/ingiltere-ile-lozandan-once-gizli-hilafet-anlasmasi-yapildi-3388486)


BATILI BEYAZ ADAM'IN YERLİ MİLLİ LAİK (SİYASAL DİNSİZ) UŞAKLARI İSLAM'I (ŞEHİRLİLEŞTİRME ADI ALTINDA) BATILILAŞTIRMAYA ÇALIŞIRKEN




Evet, Yeni Şafak'ın şehirli Kibar Feyzo'su İsmail Kılıçarslan'ın 31 Aralık 2022 tarihli yazısı üzerinde duruyorduk.

Onun, şehriye mezhebi kurucusu büyük âlim Nevşin Mengü'nün irşadı doğrultusunda kalem oynattığını görmüştük.

Batılı emperyalistlere ve yerli milli baskıcı düzenlere sitem ediyor, şehirli İslam'ın temsilcilerini yok ettiklerini, böylece meydanı dağlı-köylülerin toz toprak İslamı'na bıraktıklarını ileri sürüyordu.

Yani bu masala inanacak olursak, Batılı emperyalistler mesela Türkiye'de Tayyip'in iktidar olmasına imkân vermemiş, topla tüfekle Erdoğan'a saldırmış, Ankara'yı uçaklarıyla bombalamış, onun iktidarını engellemiş, buna karşılık Afganistan'daki köylü-dağlılara "Aslansınız, kaplansınız, müttefikimizsiniz, hadi gelin beraber Tayyip'in üstüne çullanalım" demiş oluyorlardı.

Şehirli Kibar Hanzo'nun yazdıklarından çıkan sonuç buydu.

*

Ağzı bozuk küfürbaz Kibar İsmail'in sözlerinin devamı şöyle:

Hasan el Benna’nın, Mevdudi’nin, Mehmet Akif’in, Babanzade’nin, Mahmut Kemal’in, Zahit Kotku’nun, Sezai Karakoç’un, İmam Harun’un, Aliya’nın ve daha nicesinin sesini özenle kesip yerine neyi savunduklarını kendilerinin bile bilmedikleri, nereden çıktıklarını kimsenin kestiremediği karanlık, çığırtkan, leş tiplemeleri toplumun karşısına diktiler. Buradan “şehirli bir refleks” çıkar mıydı, çıkabilir miydi?

Bunu yapanlar yabancı emperyalistler ile yerli milli baskıcı düzenlermiş.

Bu isimlerin önlerinin şu veya bu ölçüde kesildiği doğru..

Mehmed Akif, II. Abdülhamid'e dayılandı diklendi, "İhtimal bazı kafalar kesilecektir" diyen ("fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" edebiyatçısı) adamın blöf yapmadığını İskilipli Atıf Hoca gibi isimler sayesinde görünce, ona karşı ölene kadar gık bile diyemedi. 

Ona karşı sesini yükselten, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi'ydi.

Her devrin adamı değil, her devirde adam olan Mustafa Sabri Efendi.

Babanzade, aynı kafa kesme meraklısı tarafından üniversite hocalığından atıldı, maaşı kesildi, yoksulluk içinde öldü.

Aliya uzun yıllar hapis yattı.

İmam Harun, hapiste işkenceyle öldürüldü.

*

Sayılan isimlerin her birinin bir hikâyesi var, bunları biliyoruz da, Kibar Hanzo'nun kastettiği diğer kişiler hakkında bilgimiz yok.

"Neyi savunduklarını kendilerinin bile bilmedikleri, nereden çıktıklarını kimsenin kestiremediği karanlık, çığırtkan, leş tiplemeler" kimler?

Konu dağlı-köylü toz toprak İslamı olduğuna göre, asıl sayılması gereken isimler bu tipler olmalıydı.

Ancak, Kibar Hanzo'nun uzun dili bu noktada tutuklaşmış.. İsim yok, küfür var: Leş tipler..

Bu leş tipler, salt leş olarak kalsalar iyi, aynı zamanda karanlıklar, çığırtkanlar..

“Toz toprak İslam'ı, leşler bilmem ne” diye çığırtkanlık yapan Kibar Hanzo leş değil. Karanlık değil, aydınlık.. Köylü-dağlı da değil, şehirli.. 

En az Nevşin Mengü kadar aydınlık, kanlı canlı..

*

Bu ucuz ve be-leş şehirli tipin yazısının siyak ve sibakına, başladığı noktaya baktığımızda, sözünü ettiği leş tiplerin Taliban ile onların fikirdaş ve gönüldaşları olması gerekiyor.

Küresel emperyalistlerin ve yerli milli baskıcı düzenlerin bunların önünü açtıklarını söyleyebilmesi için insanın sadece yalancı ve palavracı değil, aynı zamanda iflah olmaz bir utanmaz olması gerekir.

Ar damarı çatlamış utanmaz..

Adama inanacak olursak bu topraklarda Erdoğan, Ömer Çelik, Mehmet Metiner vs. gibi aydınlık tiplerin şu anda hapishanelerde çile doldurduğunu, Alparslan Kuytul ile Halis Bayancuk gibi leş tiplerin ise Ankara'da saraylarda yaşadıklarını, özel uçaklarda dünyayı gezdiklerini düşünmemiz gerekiyor.

Almanya’ya kapağı atan kim, Halis ile Alparslan mı, yoksa Mustafa Öztürk mü? (Cemalettin Kaplan da Almanya'daydı, fakat onu gaza getirip yönlendiren MİT'çi Murat Bayrak'tı.. Ve o sıralarda derin devletin böylesi bir "uçuk kaçık irtica"ya ihtiyacı vardı. Henüz FETÖ icat edilmediği için de derin devletle Alman istihbaratı iyi anlaşıyordu. Kaplan'dan asıl zarar gören de, onu Almanya'ya göndermiş olan Erbakan'dı, Almanya'daki teşkilatı bölüp parçalamış, darmadağın etmişti.)

Ve bu tarihselci şehirli Mustafa’nın zırvaları tepki gördüğünde, ve de “Batılı abilerimin, amcalarımın, efendilerimin yanına gideceğim” diye nazlanıp zırladığında onu Ankara’dan arayıp teselli eden devletlular kimlerdi?

*

İşte bu şehirli tip, "neyi savunduklarını kendilerinin bile bilmediği" leş tiplerden söz ediyor.

Kendisi neyi savunduğunu biliyor olmalı.. Neyi savunuyor, neyi anlatıyor, sözlerinden çıkan anlam ne, biliyor olmalı ki böyle konuşuyor.

Ne var ki, yazdıklarına bakıldığında, şikâyet ettiği "neyi savunduğunu bilmeme" hastalığından bizzat kendisinin muzdarip olduğunu görüyoruz.

Dolayısıyla, kendi ifadeleri çerçevesinde karanlık ve çığırtkan bir leş olduğunu kabul etmemiz gerekiyor.

İtiraz etmiyoruz, kendisiyle ilgili hükmü kendisi vermiş.

Ancak, Kılıçarslan soyadını değiştirmesini tavsiye ederiz. Çünkü, hinoğlu hin nursuz suratına baktığımızda bir arslan değil tavşan görüyoruz.

Tavşana o kadar benziyor ki, resimli sözlüklerde tavşan kelimesinin yanına bunun fotoğrafını bassalar yadırganmaz. Hafiften tilkiliğe çalan bir tavşan suratı..

Tavşana kılıç sıfatı yakışmayacağı için soyisminin o tarafını da kılçık yapması yerinde olur gibi görünüyor.

Evet, soyadını Kılçıktavşan yapması, ismiyle müsemma bir mahluk olmasını sağlayabilir.

İsminin İsmail kısmı kalabilir, fakat Nevşin Mengü ile olan "inanç, dava ve zihniyet kardeşliği"ni ilerletmek için onu da Nevleş yapabilir.

Nev, yeni demek olduğu için, kendisindeki şehirli yenilikçiliğe uyar.

Nevleş Kılçıktavşan oldukça şehirli bir isim..

*

Aslında toz toprak İslamı lafını sevdim..

Çünkü biz topraktan yaratıldık..

Toprak, bizim için değerlidir. Vatandır. “Toprak, eğer uğrunda ölen varsa vatandır” diyen şairi anlayabiliyoruz.

Toz toprak İslamı, (bugünkü Afganistan’da olduğu gibi dâru’l-İslam durumundaki) vatanda yaşanan saf ve gerçek İslam’dır.

Emperyalistlerin/sömürgecilerin keşif kolu oryantalistlerin, yerli milli satılmış işbirlikçilerinin kulağına üfledikleri tarihselci şehriye mezhebinin güncellenmiş soytarılıkları değildir.

O yüzden, “Ben ay’ımı yerde gördüm, ne isterim gökyüzünde, / Benüm yüzüm yerde gerek, bana rahmet yerden yağar” diyen Yunus’a, ne bu toz toprak sevdası demiyoruz.

Onun sarı çiçeği gibi “Annem babam topraktır” diyoruz.

*

Batılı emperyalistlerin toprak ve şehir anlayışındaki bozukluk, ahlâksızlık, rezillik, haydutluk ve yağmacılığa 1854’de Kızılderili Şef Seattle kurşun gibi kelimelerle cevap vermişti.

Onun sadece kelimeleri vardı, başka türden bir cevap vermeye gücü yetmiyordu.

Müslüman Afganistan ise, ABD’ye ve onun (laik yani siyasal dinsiz Türkiye dahil) müttefiklerine bazen kurşunlarla bazen de atom bombasından güçlü kelimelerle cevap verdi.

Şef Seattle, Beyaz Saray’a gönderdiği mektubunda şunları yazmıştı:

Washington’daki Büyük Şef topraklarımızı almak istemesi konusunda sözünü iletmiş. Büyük şef aynı zamanda dostluk ve iyi niyet sözlerini de dile getirmiş. Bu çok nezaketli bir hareket. Çünkü karşılık olarak bizim dostluğumuza çok az ihtiyacı var. Ama biz teklifini düşüneceğiz. Çünkü biliyoruz ki, eğer satmazsak beyaz adam silahlarla gelip toprağımızı alabilir.

Gökyüzünü, toprağın ısısını nasıl satın alabilir ve satabilirsiniz?! Bu fikir bize tuhaf gelir. Eğer biz havanın tazeliğine ve suların parıltısına sahip değilsek, onları nasıl satın alabilirsiniz?! Bu dünyanın her parçası benim insanlarım için kutsaldır. Parlayan her çam iğnesi, bütün kumlu sahiller, karanlık ormanlardaki sis, her açık alan, vızıldayan böcekler, halkımın hafıza ve anılarında kutsaldır. Ağaçların gövdelerinden akan sular kızılderililerin anılarını taşır. …

O yüzden, Washington’daki büyük şef toprağımızı almak isterken bizden çok şey istiyor. 

Büyük şef bize rahatça yaşayabileceğimiz bir yer ayıracağını söylüyor. O bizim babamız ve biz de onun çocukları olacakmışız. O halde, toprağımızı alma teklifini düşüneceğiz, ama bu kolay olmayacak.

Çünkü bu toprak bizim için kutsaldır. Dereler ve nehirlerden akan, parıldayan  sular, sadece su değil, aynı zamanda atalarımızın kanlarıdır. Eğer size toprak satarsak, onun kutsal olduğunu hatırlamalısınız, ve çocuklarınıza da onun kutsal olduğunu öğretmelisiniz. …

Beyaz adamın bizim geleneklerimizi anlamadığını biliyoruz. Toprağın bir parçası diğeri ile aynı onun için, çünkü gezip dolaşıp topraktan ihtiyacı olanı alıp giden bir yabancıdır o. Dünya onun kardeşi değil fakat düşmanıdır, ve onu fethetti mi durmaz, ilerlemeye devam eder. Atalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmaz. Çocuklardan dünyayı kaçırır. Aldırmaz. Babalarının mezarları ve çocuklarının hakları unutulmuştur. Annesi olan yeryüzüne ve kardeşi göğe, satın alınan, yağma edilen, koyunlar ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır.

İştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.

 Sizin şehirlerinizin manzarası Kızılderili’nin gözlerine acı verir. Ama bu belki de, Kızılderili vahşi (köylü, dağlı) olduğundan ve anlamadığındandır. Beyaz adamların şehirlerinde sakin yer bulamazsınız. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama bu belki de benim vahşi (köylü, dağlı) olmamdan ve anlamadığımdandır. 

İnsan bir kuşun yalnız ağlayışını veya su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir? Ben bir Kızılderiliyim ve bunu anlayamam. …

Ve toprağımızı alma teklifinizi düşüneceğiz. …

 Çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm, beyaz adamın geçen trenden vurup, bıraktığı. Ben vahşiyim (köylüyüm, dağlıyım) ve dumanlı demir atın, bizim sadece hayatımızı sürdürmek için öldürdüğümüz bufalodan nasıl daha önemli olabildiğini anlamıyorum. 

Hayvanlar olmadan insan tek başına nedir? Bütün hayvanlar tükense eğer, ruhunun büyük yalnızlığından ölürdü insan. Çünkü hayvanlara ne olursa, insana da aynısı olur, çok fazla geçmeden. Çünkü her şey, birbirine bağlıdır.

Ayakları altındaki toprağın büyükbabalarımızın külleri olduğunu çocuklarınıza öğretmelisiniz. ...  Çocuklarınıza bizim çocuklarımıza öğrettiğimizi öğretin. Dünya annenizdir. Dünyaya ne olursa, dünyanın çocuklarına da aynısı olur. Eğer insanlar toprağa tükürürlerse kendi üzerlerine tükürmüş olurlar. Bunu biz, biliyoruz.

Ve halkım için ayrılan bölgeye gitme teklifinizi düşüneceğiz. 

Sizden ayrı ve barış içinde yaşayacağız. Geriye kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz çok da önemli değil. Çocuklarımız babalarının yenilgiyle aşağılandığını gördüler. Savaşçılarımız utanca boğuldu, ve yenilgiden sonraki günlerini avarelikle geçiriyor, bedenlerini lezzetli yiyecekler ve sert içkilerle kirleterek harap ediyorlar.

Kalan günlerimizi nerede geçireceğimiz önem taşımıyor. Çok değil birkaç saat, birkaç kış; ve bu dünyada bir gün gelecek büyük kavimlerin ve şimdi küçük topluluklar halinde ormanlarda dolaşan kabilelerin çocukları da kalmayacak. …   

Bildiğim bir şey var ki, beyaz adam kimbilir belki bir gün anlar: Tanrımız aynı Tanrı. Şimdi sizin bizim toprağımıza sahip olmak istediğiniz gibi ona da sahip olduğunuzu düşünebilirsiniz. Ama olamazsınız.  

O, insanın Tanrı’sı; ve şefkati Kızılderililer için de beyaz adam için de aynı. Bu dünya onun için değerli, ve dünyaya zarar vermek onun yaratıcısını küçümsemektir.

Beyazlar da geçip gidecek. Belki bütün diğer kavimlerden önce. Yatağına pislik yığmaya devam et istersen, bir gece kendi pisliğinde boğulup yok olacaksın. 

Ama o yok oluşun sırasında, seni bu topraklara getiren ve özel bir nedenle sana bu toprak ve Kızılderili üzerinde hakimiyet veren Tanrı’nın gücüyle tutuşturulup yakılmış olarak, son kez parlayacaksın. 

 

"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."