ŞİİRSİZ ŞAİR, DÜŞÜNCESİZ DÜŞÜNÜR İSMET, FIRILDAK BİR "ETKİ AJANI", "İSLAMÎ DURUŞ" TAHRİPÇİSİDİR, FİKİR SABOTÖRÜDÜR

(FİKİR NAMINA BOŞTUR, KULAĞA HOŞ GELEN İÇİ BOŞ BİR İKİ PARLAK CÜMLESİ VARDIR.. 


ŞİİRİMSİLERİ DE BOŞTUR, SADECE KULAĞA HOŞ GELEN BİR İKİ MISRAI VARDIR, GERİSİ GÜRÜLTÜ VE KARIN GURULTUSUDUR


"BEN DE EDEBİYATTAN ANLARIM LO" MESAJI VERMEK İÇİN ONU BÜYÜK ŞAİR İLAN EDEN ŞUURSUZ HOLİGANLARIN GAZINA GELMEYİN) 




PROJE İSMET VE MÜRİTLERİ

 

Önce, Adnan Berk Okan (Memduh Bayraktaroğlu) tarafından yazılmış şu satırlara göz atalım:

Murat Menteş bir projenin ürünü mü?

Medyada bazı isimlerin “yıldızlaştırılmalarının”, kimilerinin ise “parlayacak yıldızının daha henüz ışıma aşamasındayken söndürülmesi” çalışmalarının belirli bir projenin ürünü olduğunu ilk defa sevgili kardeşim ve dostum Reha Muhtar’dan duyduğumda kulaklarıma inanamamıştım…

“Bazen parlayan bir yıldızı çıkarlarına aykırı geldiği için itibarsızlaştırır, adının bile anılmasını ya yasaklar ya da engellerler; kimi zaman da hiç ummadığın birinin bir anda yıldızlaştırıldığını görürsün”…

Evet, aynen böyle söylemişti Reha…

“Tabii ki onları İbrahim Karagül kovmadı ama…” başlığı altında yayımlanan analizimden sonra telefon eden dostum ise -ki medyamızın en güvenilir isimlerinden biridir, vicdan sahibidir- selâm ve sevgi/saygı sözcüklerinden sonra Murat Menteş’in kimi çevrelerin ve son romanı Ruhi Mücerret’i basan yayınevinin ortak projesi olduğunu söyledi…

İtiraz eder gibi oldum ama bir yandan da Reha’nın söylediklerini hatırladım…

Telefondaki dostumun bazı kişilerin isimlerini de vererek sıraladığı gerekçeleri ikna ediciydi gerçi ama adı geçenlerin de görüşlerini almam gerektiği için onların isimlerini vermeyeceğim…

Karşıt Görüşe yer verdim…

Bir başka dostum da benzer şeyleri söyledikten sonra;

“Murat’ın özgün hiçbir yanı yoktur… Bir süre İsmet Özel’in tetikçiliğini yaptıktan sonra bir süre de Dücane Cündioğlu’ndan feyiz aldı” deyip devam etti:

 “Veda yazısında yer alan ‘iyiydi be. Ha?’ repliği bile dublaj filmlerden alıntıdır… Son yayımlanan romanındaki betimlemelerin hemen hepsi bir başka romandan alıntılanıp öykünün içine monte edilmiştir”…

Söyledikleri “doğru” mudur yoksa bir kişisel görüşü mü bilemem…

Ama…

Madem Murat Menteş’i koruyan, savunan yazılar yayımladım; karşıt görüşe de yer vermem şarttı…

Şu anda işte o şartı yerine getirdim… (…)

Peki…

Murat Menteş gerçekten de proje mi?..

Enis Berberoğlu–Ahmet Hakan ortaklığında Hürriyet‘e aldırılmak mı isteniliyor?..

Meselâ, Aydın Doğan‘a, “Başbakan’ın Yeni Şafak’ta en sevdiği yazarlardan biri” olarak lanse edildiği ancak Aydın Bey’in kısa bir araştırmadan sonra; “yahu Başbakan’ın bu çocuğun varlığından bile haberi yok ve zaten eski bir yeşil komünistmiş” diyerek Menteş‘in Hürriyet‘e alınmasını kabul etmediği de gelen haberler arasında…

Şimdi pazar eklerinden birinde yazması için fırsat kollandığını söyledi bir dostum…

Tabii ki bütün bu anlatılanların doğru olup olmadığını bilemem…

Ama…

Eğer öyleyse de benim açımdan sakıncası yok…

Nihayet artık roman yazarlığı da sahne sanatçılığı ve hatta bir futbol yıldızlığı gibi endüstrinin unsurlarından biri…

Düşünün ki bütün yayınevleri bir yazarın kitabını “para kazanmak” için basarlar…

Ve para kazanmanın yolu ise çok satmaktan geçer…

Çok satmak için ise belirli köşelerde ve ekranlarda yazarın adından ve kitaplarından söz edilmeli; medyada adı üzerinden tartışmalar yaratılmalıdır.

Hiçbir reklâm; bir yazarın ve romanının medyada tartışma konusu olması veya o yazarla etkin bir gazete ya da ekran yıldızının yaptığı sohbet kadar etkili olmuyor…

Murat Menteş belki proje olduğunun farkında bile olmayabilir…

Senaryoyu filme çekenler; farkında olursa daha çok pay isteyeceğinden korkabilirler…

Ya da Murat Menteş de proje olduğunun farkındadır ve bu oyuna bilerek ve hazırlanarak katılmıştır…

 http://www.gazeteciler.com/kulis/murat-mentes-bir-projenin-urunu-mu-68849h.html 

Murat Menteş’i, 1998 yılında tanıdım.

Aynı gazetede (Sağduyu) kısa bir süre birlikte çalışmıştık.

O sıralarda suya sabuna dokunmayan konularda yazan ve okumadığım bu şahıs muhtemelen zihnimde hiç iz bırakmayacaktı. Fakat, bir yazısının başlığı dikkatimi çekmişti: “Söylesem öldürürler, söylemesem ölürüm.

28 Şubat sürecinin hükümferma olduğu o günlerde topluma sinmiş ruh halinden dolayı bu ifade bana çok etkileyici gelmişti. Bu yüzden, yazısının başlığını beğendiğimi söylediğim Menteş’e sormuştum: “Bu ifadeyi bir yerden mi aldın, yoksa sana mı ait?”

Önce biraz şaşırmış, tereddüt geçirmiş, sonra da, Yunus Emre’nin “Ya ben öleyim mi söylemeyince” mısraından alınma olduğunu ifade etmişti.

Bence zararı yoktu. Çalmışsa da mirî malı çalmış ve üstelik farklı bir formda başarıyla yeniden üretebilmişti.

Yetenekliydi.

*

Yıllar sonra Menteş’in bir başka yazısıyla Gerçek Hayat’ta karşılaşmıştım. Yine boş konularda yazıp çizdiği görülüyordu, fakat kelime oyunlarındaki başarısı dikkat çekiciydi. Bir dil virtüözü (Siz buna laf ebesi de diyebilirsiniz) olma yolunda ilerlediği söylenebilirdi.

Sonra bir gün, Menteş’in İletişim Yayınları’ndan bir kitabının çıkmış olduğunu gördüm.

İletişim Yayınları denince benim aklıma, Kemalizm’in ilk mucitlerinden Kadro ekibinin ağır topları arasında yer alan Burhan Belge’nin oğlu Murat Belge geliyordu.

Burhan Belge, Necip Fazıl’ın lisedeyken okuduğum Bâbıâli adlı kitabında kendisinden çokça söz edildiği için hafızamda yer etmişti. Murat Belge denilince nedense benim aklıma derin devlet düşüyordu.

*

Menteş’in kitabı kadar, kitabı görmemi sağlayan kişi de benim için ilginçti.

Aynı kurumda çalıştığım ve bulunduğum yere birkaç ay önce gelmiş bulunan bir “uzman”, İslam’a olan ilgisinden dolayı akrabalarının dışladığı Adıyamanlı “İslamcı alevî” bir mimar arkadaşına benden bahsettiğini, benimle mutlaka tanışmak istediğini söylemiş bulunuyordu.

Görüşmek için, istediğim zaman, istediğim yere gelebilirdi. Bir akşam iş çıkışı, yolumun üstündeki Beşiktaş iskelesinde üçümüz buluşmuş, bir çay bahçesinde oturup konuşmuştuk.

İslamcı alevinin elinde, Murat Menteş’in kitabı vardı.

Bana, Kur’an’da evrim teorisinin yer aldığını gösteren bir kitap yazmak istediğini, bunun evrimci çevrelere İslam’ın sevdirilmesi bakımından faydalı olacağını, bu konuda kendisine en azından tavsiyelerde bulunma babından yardımcı olmamı arzuladığını söylemişti.

İstersem kitabı birlikte de yazabilirdik.

Benimle samimiyeti ilerletmek isteyen İslamcı alevîyi de, beni onunla tanıştıran iş arkadaşım uzmanı da, sonraki aşamada başımdan savmak epeyce zamanımı almıştı.

*

Sonra, Murat Menteş’in Yeni Şafak’ta yazmaya başladığını görmüştüm. Atatürk’le ilgili bir yazısı dikkatimi çekmişti. 10 Kasımlarda çocuğu için Atatürk şiirleri yazdığını, insanî gerekçelerle Atatürk’ü sevdiğini masumane (aslında kurnazca) bir dille anlatıyordu.

Dücane Cündioğlu ile aynı frekansta yer alıyordu. O da, “Simurg grubu” gibi bir başlıkla yayın yapan blog sitesinde Atatürk’ü “sevdirme” gibi oldukça ilginç bir misyon çerçevesinde yazılar kaleme almış durumdaydı.

Ancak, Murat Menteş ile Dücane Cündioğlu arasındaki “Kemalist tüzük kardeşliği”ni, ancak Adnan Berk Okan’ın yazısıyla öğrendiğimi belirtmeliyim.

İsmet Özel’le olan “düşünce akrabalığı”na da hiç şaşırmadım.

*

Hakkı batılla karıştırıp da bile bile hakkı gizlemeyin” (Bakara, 2/42) anlamına gelen ayetin mücessem tefsiri gibi ortalığa seçme saçmalar saçan İsmet Özel, bile bile “kafası karışık” rolü oynaması ve olmayacak sentezler üretmesi ile bir türlü gündemden düşmüyordu.

Hakkı gizlemenin en kolay yolunun, ona doğrudan cephe almak yerine, onu sulandırmak, başka bir renge boyamak olduğunu çok iyi biliyordu.

Irkçılığını ve ümmet ruhuna olan düşmanlığını “Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” şeklindeki kafa karıştırıcı bir ifadeyle dile getirme başarısını 1400 yıldır ilk defa bu şahıs göstermişti.

Mesela bir Afgan mücahidi müslüman, Türk olduğunu söylemiyorsa, aslında kâfirle çatışmayı göze almamış demekti. İsterse şehit olsun, canını versin..

Bizim “kaset mücahidi” milliyetçilerimiz de, Türk olduklarını gururla söylediklerinde, kâfirle çatışmayı göze almış saygıdeğer müslümanlar olduklarını ilan etmiş bulunuyorlardı.

*

İsmet Özel’e, şunun bunun projesi demek gerekmiyordu, adam başlı başına bir proje makinesiydi. İşi gücü proje üretmek, proje olmaktı.

Onun “hidayete erdiği” yıllarda Türkiye için birinci tehdit komünist devrimciliğiydi.

Hatta 12 Eylül darbesi öncesi eski cumhurbaşkanı Celal BayarBu kış Türkiye’ye komünizm gelebilir” diye konuşabilmişti.

Solcu İsmet’in hidayete erip İslamcılaşması, Amentü başlıklı bir şiir yazıp iman ettiğini açıklaması o günlerde İslamcı kesimi etkilemişti.

Üç Mesele adlı kitabı, solcular karşısında aşağılık duygusuna kapılan sorunlu İslamcı gençleri mestetmişti. O kitaptaki boş lafları kutsal hurafeler olarak ezberlemeye başlamışlardı.

Ardından İsmet’e Millî Gazete’nin küçük kardeşi Yeni Devir’de köşe tahsis edilmişti. Sonraki yıllarda Millî’ye transfer olacaktı.

Filmin bu aşamasında kadraja İsmail Kara girecek, İsmet Özel’i yüzyılan en büyük, en önemli, en özgün İslamcı düşünürü ilan edecekti.

Böylece projenin eksik ayağı tamamlanmış oluyordu.

Düşüncesiz düşünürün iki darbe (12 Eylül – 28 Şubat) arasında hükmünü yürütecek olan altın çağı başlamış bulunuyordu.

2000’lere gelindiğinde artık dünya değişmiş durumdaydı.

1990’da Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı dağılmış, düşmanını kaybeden NATO yeni tehdit olarak İslamcılığı seçmiş bulunuyordu.

NATO’nun müttefiki yerli-milliler için de İslam artık öncelikli tehditti. İsmini irtica (ve de Siyasal İslam) koymuşlardı.

Eski komünistler Batıcı liberalizmi ve ulusalcı Kemalizmi keşfederken eski İslamcıların da Türkçüleşmesi, yerli-milli hale gelmesi, İslamcılığı taşlaması gerekiyordu.

İlk taşı atmak için öne fırlayanlardan biri proje İsmet’ti.. Türklüğün faziletlerini keşfetmişti.

Proje, “zamanın ruhu” ile aynı folklor ekibinde halaya durmuştu.

*

Demokrasilerde çare, yerlilik millilikte proje tükenmezdi.

Murat Menteş’in de proje olduğunun söylenmiş olmasına şaşırmamak gerekiyor.

Bunun söylendiği sıralarda Ahmet Kekeç’in Star’da Gezi Parkı yüzünden Murat Menteş’i hedef alan ya da hedef gösteren bir yazı kaleme almış olması dikkatimi çekmişti.

Bunun, “tartışarak gündeme getirme” manevrası olabileceğini düşünmüştüm.

Çünkü, gördüğüm kadarıyla, Ahmet Kekeç ile Murat Menteş arasında “hassasiyetler” bakımından önemli bir fark yoktu.

Hüsnüzanda bulunalım, muhtemelen Ahmet Kekeç Murat Menteş’e salt kişisel nedenlerle veya Akparti sevgisi yüzünden cephe almıştır diyerek şu notu düşelim:

Bir tiyatro oyunu projesinde rol dağılımı yapıldığında, kimisi iyi, kimisi kötü adam rolünü üstlenmek zorunda kalabilir. Ya da, iyi-kötü ayrımı olmadan, “düşman” kardeşlerin dramı da sergilenebilir. Ancak, tiyatro oyunu bittiğinde oyuncular el ele sizi selamlar.

Bunu, birisi (Hakan Fidan) şöyle ifade etmişti: “Satranç oyunu bittiğinde bütün taşlar aynı kutuya konur.”

Ancak, oyun sürdükçe, giden değil kalan taşlara (Ki bazen giden taşa karşı sergiledikleri muhalif duruşla da kendilerini kamufle edebilirler) dikkat etmek asıl hünerdir.

Kimin yanında yer aldığınız kadar, kimin yanında neyi savunduğunuz da önemlidir. Pirincin içindeki beyaz taş daha tehlikelidir, diş kırar.

Neyi savunuyorsun, niçin savunuyorsun, ne zaman ve nasıl savunuyorsun… İşte bütün mesele..

*

Buraya kadar yazdıklarımızdan bir şey anlamayanlar, eski MİT’çi Yılmaz Tekin’in şu sözleri üzerinde düşünmek isteyebilirler:

Aktüel: Peki o zamanki MİT’le organik bir ilişkisi var mıydı Kutay’ın?

Yılmaz Tekin:  Hayır. Bildiğim kadarıyla, belge ve doküman açısından MİT tarafından desteklenen biriydi. Zaten böyle bir işlem de var MİT’in içinde.

Aktüel: Nasıl bir işlem?

Yılmaz Tekin: Psikolojik karşı savunma… Topluma ulaştırılmak istenen fikirler bazı tanıdık yazarlara, aydınlara, gazetecilere veriliyordu ve onlara mal ediliyordu.

Aktüel: Geçtiğimiz aylarda çıkan bir kitap, ABD’de bazı edebiyatçılarla CIA arasındaki ilişkiyi anlatıyordu… Türkiye’de de böyle bir durum oldu mu?

Yılmaz Tekin: MİT tarafından seçilmiş insanlar mutlaka vardı ama isim vermek sakıncalı. Deşifre olur, zora girerler. İlla edebiyatçı olması da gerekmiyor. Düşünce üreten herkes olabilir. Bu iş çoğunlukla gazeteciler ve üzerinden yapılmıştır. MİT’e davet edilmiştir, tanışılmıştır, iyi ilişkiler kurulmuştur

(Aktüel, Sayı: 36, 29 Aralık 2004 / 4 Ocak 2005)

*

Bunlardan da bir şey anlamadıysanız, Nihat Genç’in odatv.com’da yayınlanan şu satırlarını, metinde geçen CIA kısaltmasının yerine bir başka istihbarat teşkilatının ismini yazarak okuyabilirsiniz:

Bir de biz ajan majan deyince dünyadan habersiz gibi şaşkınlık göstermelerine ifrit oluyor insan, be mübarekler, Frances Stonor Saunders’in ‘Parayı Verdi Düdüğü Çaldı’ kitabını büyük bir gaflette bulundu Doğan Kitap bastı, sonra kitabına dahi sahiplenmedi. Kitabı basan da sizsiniz kitaptan habersiz olan da.

Kitap, Soğuk Savaş Döneminde CIA’nın edebiyat sanat kültür işlerine nasıl odaklandığını 450 sayfa anlatır, dünyanın en büyük yazar kuruluşlarına CIA’nın nasıl sızdığını ve dünyanın en ünlü edebiyat ve sanat dergilerini CIA’nın eleman yerleştirip fonlayarak sanat dünyasına nasıl hakim olup yön verdiklerini anlatır, bizleri aptal yerine koymayın, habersizim ayağına yatmayın.

Bu kitabı eşekler gibi hepsi okudu, bugün görmezden bilmezden geliyorlar, paneller toplantılar öne çıkartmalar dergi yönetimlerini ele geçirmeler, Soğuk Savaş’tan beri hep aynı numaralar…

Bu kitaptaki ilişkiler Soğuk Savaş’ta geçiyor, sonrası Yeni Dünya Düzeni’nde neo-liberaller tarafından kaldığı yerden devam ediyor, ünlü romancı Arthur Koestler panelden panele koşan bu yazarları: ‘Uluslararası tele-kızlar’ diye aşağılayarak tasvir eder.

Bir kaç cümleyle bu uzun CIA ilişkilerinin dönemsel tarihini özetleyeyim.

Yeni Dünya Düzeni’yle Soroslar’la TESEV’lerle cemaatlerle vb. başlayan bu ‘ilişkilerde’ eleştirmenlerin ve yazarların en çok diline doladığı konu: Post Modernizm.

Post-modern lafını aklınızda tutun, Türk Edebiyatı’nın ruhu ve omurgasıyla oynayanlar Post Modern lafını harcıalem o kadar bol kullandı ki, post modern deyince içine ruhsuz kalpsiz duygusuz kahramansız vicdansız neyi koysan gidiyor.

Post Modern lafı bir nevi Türk Edebiyatı’nı yıkımın ‘balyozuydu’. (…)

Şimdi bu satırlarda neyi öğrendik, 12 Eylül ve Soğuk Savaş sonrası, Türk Edebiyatı’nı kökünden yıkmak için ‘post modern’ kavramını kullanmış olduklarını.

Sıkı durun, peki Amerika soğuk savaş yıllarında CIA Amerika ve Avrupa sanatını ele geçirmek için hangi ‘kavramı’ kullanıyordu?

‘Soyut Dışavurumculuk!’

Bahsi geçen kitabı okuyun, CIA, soyut dışavurumculuk akımını var etmek ve ele geçirmek için onlarca yıl neler yapmış neler.

CIA’nın çağdaş bir sanat akımı soyut dışavurumculuk’la ne alakası olur demeyin.

Soyut, nesnesiz figürsüz resim demek, sanat ve sergiler ve müze müdürleri ve kültür dergilerine, soyut dışavurumculuk’un imparatorluğunu ilan etmek için yerleştirilen sanatçılar sosyologlar ve CIA’nın yetiştirdiği  yazarlar, okuyun görün, CIA Soyut Dışavurumculuk’la ne yapmak istedi, diye. (…)

İkinci olarak yapmak istedikleri, kafa karıştırmak, sanatı değerlendiren ölçütleri öznel kararlarla yerinden etmek.

Ne demek bu, soyut dışavurumcu bir sanat eserinin değerini hangi sanat eleştirmeni takdir edebilir, çok tartışmalıdır, bu tartışmalı öznel değerlendirme ortamında istediğin adamın CIA’nın sanatçılarını pekala öne çıkartabilirsiniz.

Yani sanatı ele geçirmek için önce öznel değerlendirme alanını örgütleyeceksin, sanat eserinin hakkını değerini okuyucusu değil, jüriler, holdingler, müzeler, küratörler, atanmış ajan bozması adamlar karar verecek.

Son otuz yılda kimleri parlattıkları kimleri öne çıkarttıkları, ortada.

Soyut Dışavurumculuğun ve sonra Post Modern Edebiyat arkasına neden ‘gizli bir örgütü’ aldığı, fonlandığı, aynı Amerikasever yazarlar tarafından aynı başlıklar altında paneller seminerler düzenlendiğini, bir sorun kendinize.

‘İçi boş bir çikolata kutusu’ gibi dergiler ne zaman çıktı, nasıl çıktı? (…)

Oğuz Atay gibi … bir yazarı neden Türk Edebiyatı’na biçtikleri nihai son için kullandılar?

Oğuz Atay’ı Türk Edebiyatı’nı içine döküp ağzını sıkıca kapattıkları bir kör kuyu gibi kullandılar?

Onbinlerce genç yazarı işte böyle körleştirdiler, tutundum tutunamadım kayboldum umutsuzum ben kaçtım edebiyatına mahkum ettiler. (…)

İnsansız edebiyat için insansız hava araçları gibi edebiyat dergilerinin üzerlerinde uçup durdular!


(Kaynak: https://archive.org/details/proje-adam-ve-madamlar

IRK ESASLI LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLETİN "ETKİ AJANI" İSMET ÖZEL DENEN BOZGUNCU, MÜSLÜMAN KAVRAMINI İTİBARSIZLAŞTIRIYOR, DEĞERSİZLEŞTİRİYOR VE AŞAĞILIYOR

 








KALIN KAFALI TÜRK'E HATIRLATMA: 

KÂFİRLE ÇARPIŞMAYI GÖZE ALAN MÜSLÜMANA CESUR, KÂFİRLE ÇARPIŞAN MÜSLÜMANA İSE "MÜCAHİD" DENİR

"KÂFİRLE ÇARPIŞMAYI GÖZE ALAN MÜSLÜMANA ARAP DENİR, AFGAN DENİR" FİLAN TÜRÜNDEN ZIRVA ÜRETEN DANGALAKLARA İSE YA MÜNAFIK YA DA "TRİBÜNLERE OYNAYAN, DEVLETİNİN DERİNLİKLERİNE SELAM ÇAKAN 'ARTİZ' MANEVİYAT DOLANDIRICISI" SAHTEKÂR DENİR

TABİÎ, ZATEN İPİ DERİNLERİN ELİNDE DEĞİLDİYSE.. SAFTİRİK MÜSLÜMANI KATAKULLİ İLE KOYUN GİBİ KENDİ LAİK AĞILINA BAĞLAMAKLA GÖREVLENDİRİLMEDİYSE


İsmet Özel'in savunmaya başladığı "Türklük fikriyatı"na fikir denilebilir mi?!

Bu fikirsiz adam, düşüncesizce "Kâfirle çarpışmayı göze alan müslümana Türk denir!" diyerek "müslüman" kavramını dolaylı olarak aşağılamıştı.

Ve, İslamcılık kelimesinden rahatsız olan, "İslamcı değil müslümanım, Kur'an'da İslamcı tabiri yok!" diyen, böylece part-time Kur'an müslümanlığı sergileyen aşırı hassas, duyarlı, çıtkırıldım, kırılgan "müslüman" kardeşlerimiz, nedense İsmet'in bu hezeyanları karşısında zevkten dört köşe oldular.

"Kur'an'da sadece müslüman tabiri var, Türk diye birşey yok. Senin lafına göre iki ayrı müslümanlık var, biri sade suya tirit müslümanlık, öbürü ise Türklük. Sen ya ne konuştuğunu bilmeyen bir ahmaksın, ya da dini tahrif etmeye çalışan kötü niyetli bir bid'atçisin! Ananı da, atanı da, Türk'ünü de al git!" demediler.

Şöyle birşey de söylemediler: "Türk'ün Türk olmayana, Arab'ın Arap olmayana bir üstünlüğü yoktur. Sana göre ise Türk, en üstün, birinci sınf müslüman. Türk olmayan müslümanlar ise ikinci sınıf. Sen bölücü bir din haramîsi, fikir teröristi, müslümanlık yankesicisi ve gaspçısısın." 

Şunu da demediler: "Sen kelimelerin yerlerini değiştiren bir dil bozguncusu, bir fesat makinesisin."

"Sonra o sağlam sözlerini bozmaları sebebiyle onlara lânet ettik ve kalblerini kaskatı yaptık. Onlar kelimeleri yerlerinden (mevzilerinden, vaz' olunup konuldukları mevâzîden) değiştirirler (tahrife tabi tutarlar: yuharrifûne)...." (Maide, 5/13)

Evet İsmet, bu kafası kalın ve kalbi kaskatı illüzyonist, Türk kelimesini vaz' olunduğu yerden alıyor bir başka yere koyuyor, mücahid kelimesinin mevzîini, batıl ideolojisi Türkçülük için Türklük namına gasp ediyordu.

(İslam düşünce geleneğinde "vaz' ilmi" diye bir ilim vardır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki "vaz'" maddesinde verilen kısa tanım şöyle: "Lafızların belirli bir anlam karşılığında ortaya konulmasını ve lafız-anlam ilişkisini konu edinen bilim dalı." Şeriatin/kanunların da vaz' edilmesi söz konusudur, bu yüzden yasaların bütününe mevzular [konulmuş olanlar] anlamında çoğul bir kelime olarak mevzuat denilir.)


(İlk yayın tarihi: 19 Eylül 2022)


SEN DE AZ "GARİP GÖRÜŞLÜ" DEĞİLSİN

 








AK Parti milletvekili bir Yeni Şafak gazetesi yazarı bayan, köşesinde şunu yazmıştı:

“Demirel’in hikayesi ise şöyle: Süleyman Demirel’in onuruna Bakü’de görkemli bir yemek veren Haydar Aliyev, ne kadar övgüye değer söz varsa hepsini söyler. Bu övgü dolu sözlerinin içinde Azeri dilinde “başarılı, yetenekli” anlamına gelen “pezevenk” sözcüğünü çok sık vurgular: “Dünyanın gelmiş geçmiş en başarılı siyasi pezevenği gardaşımın ve heyetinin onuruna…” diye devam eden konuşmadan sonra sıra Demirel’e geldiğinde kendine münhasır espri yeteneğiyle Haydar Aliyev’e dönerek “Sen de az pezevenk değilsin.” der.

(https://aysebohurler.me/elestiri-mi-ad-hominem-mi/)

Altay Cem Meriç adlı tuhaf ve karmaşık “atom karınca”nın X hesabında son yazdıkları bana bu anekdotu hatırlattı.

Şöyle diyor:

Şimdi size sosyal medyanın diline dair önemli şeyler anlatacağım. …

Dikkatli dinleyin ; 1-Garip görüşlü insanlar.

İnsanların fikirlerinde entelektüel tutarsızlık olabilir. Herkes birbirini böyle olmakla zaten itham eder.

Fakat oldukça saçma bir görüş, toplumda karşılığı yoksa burada dikkat edilesi bir şey vardır. Mesela adamın hem İran hem İşid savunması gibi. Ya da İncil tahrif edilmedi ama Kur’an tahrif edildi fakat müslümanım demek gibi.

Bu farkedilemez bir tutarsızlık değildir. Gerçek toplumda görünmez ya da çok nadir görünür ve genellikle düşük zeka seviyesi ile ilgilidir.

Eğer bu düzgün diksiyonlu, konuşma kabiliyeti olan birisinden sadır oluyorsa, çok kişiye ulaşıyorsa, bunun etki elemanı olma ihtimali saçmalama ihtimalinden daha fazladır.

*

“Etki elemanı” (doğrusu “etki ajanı”) bir istihbarat terimi.. “Nüfuz ajanı” ve “tesir ajanı” da deniliyor.

Bu tür ajanlar belirli fikirleri empoze etmek için çalışırlar.. Bilgi toplamak, provokasyon ya da ajitasyon yapmak, birileri aleyhine komplo kurmak gibi bir dertleri olmaz.. Kamuoyu oluşturmak ve belirli fikirleri yaymak için uğraşırlar.

İstihbarat örgütleri fikir üretebilen ve ağzı laf yapabilen insanları bunun için istihdam ederler. O yüzden edebiyatçılar (roman, hikaye ve senaryo yazarları, şairler), gazeteciler, akademisyenler, televizyoncular sinemacılar ve tiyatrocular, sosyal medya “fenomen”leri (ve hatta müzisyenler) bu doğrultuda kullanılırlar. Onların kulağına belirli fikirler üflenir ve bunları köpürtmeleri söylenir.

Bu “etki ajanları”nı tanımanın bir yolu şudur: Vird-i zebanı ve ezberleri benzer olan, aynı orkestra şefinin çubuğunun hareketlerine göre çalıp oynayan ve aynı şarkı sözlerini koro halinde terennüm eden kalabalıkların, o etki ajanlarının etrafında halelendiğini görürsünüz.

Mesela etki ajanı edebiyatçıysa, aynı yerden talimat alan işbirlikçi başka edebiyatçılar onu “şişirirler”, yazdığı saçma sapan zırvalar bile işbirlikçi yayınevleri tarafından basılır. Ve de işbirlikçi birtakım kurum ve kuruluşlar bu zırvaları “ödül”e layık görürler. İşbirlikçi akademisyenler onlar hakkında öğrencilerine ödev ve tez yazdırır.

Bu topraklar kifayetsiz muhteris şişirme şair ve balon yazarımsılar bakımından hayli zengindir.

*

Garip görüşlü” olmaya gelelim..

Hem İrancı hem de IŞİD’çi (İrancı IŞİD'li ya da IŞİD'ci İrancı) olmak gerçekten de “garip görüşlülüğe” karşılık gelir. Fakat böyle birine şahsen şimdiye kadar rastlamadım.

“İncil tahrif edilmedi ama Kur’an tahrif edildi fakat müslümanım” diyen var mı, bunu da bilmiyorum.

Ancak bu ifade, Altay Cem’in, böyle konuşan kişileri müslüman saymadığını gösteriyor. Demek ki tekfircilikten az da olsa nasibi var.

Hem böyle düşünüp hem de sınırsız ve sorumsuz tekfir karşıtlığı yapması “garip görüşlülük” olarak değerlendirilebilir mi, düşünmeye değer.

*

Altay Cem’in yerinde bir başkası olsa “garip görüşlülük” için daha iyi örnekler verebilirdi.

Mesela Devlet Bahçeli’nin “Yavuz Sultan Selim bizim için ne kadar vazgeçilmez ise Şah İsmail’in de o kadar önemli olduğunu ve bu iki hükümdarımızın zihinlerde ve gönüllerde barıştırılması gerektiğini açık yüreklilikle temenni ediyorumdemesine dikkat çekebilirdi. (https://www.egepostasi.com/haber/Bahceli-Yavuz-ile-Sah-Ismail-zihinlerde-ve-gonullerde-baristirilmali/34821)

Bunu 2013 yılında söylemiş, fakat ara sıra tekrarlıyor.

Bir başka “garip görüşlülük” örneği, birilerinin “Ben hem Alevî, hem sünnîyim” demesi.

"Hem laikliği (siyasal dinsizliği) benimsiyorum, 'Allah'ın indirdikleri ile hükmedilmesine' karşıyım, hem de elhamdülillah müslümanım" diyenleri de buna ekleyebiliriz. Tabiî "Şeriat'e karşıyım, ama müslümanım" diyenleri de..

Liste uzatılabilir.. "Kindarım ama kinci değilim" makamından "Dinci değilim fakat dindarım" diyen geri zekâlılar (veya uyanık "saha elemanları") da var.

"Savaşçı değilim ama savaşıyorum" dercesine "İslamcı (İslam taraftarı) değilim ama müslümanım" diyen iflah olmaz angutlara da rastlanıyor. 

"Garip görüşlülük" için daha açık bir örnek, Haydar Baş belası gibi tiplerin Hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e bağlılıktan söz etmeleri hem Atatürkistlik/Kemalistlik yapmaları..

İsmet Özel’in mücahid müslümanlığı “Türklük” olarak adlandırması, böylece mücahidliği bir ırkın tapulu malı haline getirmesi bir başka “garip görüşlülük”.

Meseleye Altay Cem’in dürbünü (ya da belki mikroskobu) ile bakarsak, bütün bunlarda bir “etki ajanlığı” (ya da "etki ajanlığı"ndan beslenen aptallık, bönlük, kafasızlık) görmemiz gerekiyor.

Ancak bu “etki ajanlığı”, görünüşe göre yerli-milli bir etki ajanlığı..

Fakat meseleye coğrafî değil de tarihî derinlik içinde bakılırsa görülecek olan şudur: Bu yerli-milli etki ajanlığının gerisinde dış kaynaklı etki ajanlığı var.

Batılılar bu ülkeye ırkçılığı ihraç ve ilkah ettiler.

Protestanlığın “yerli-milli Hristiyanlık” projesinin bir benzerinin Türkiye’de “Türk Müslümanlığı/İslamı” olarak üretilmesini sağlamaya çalıştılar.

Başarılı da oldular.

*

Altay Cem devam ediyor:

2-Garip bağlantılar.

Örneğin İrancılıkta bayrak haline gelmiş birisi, işidcilikte bayrak haline gelmiş birini koruyacak aksiyonlar alıyorsa bu da muhtemelen saha faaliyetidir.

Mesela vatan düşmanı olduğunu söyleyen ile güya Türkçü olduğunu söyleyen arasındaki uyum gibi.

Zira doğal olan bunların birbirine düşman olması ve birinin başına bela geldiğinde en azından susmasıdır.

Hızla birlikte aksiyon alan ve birbirine düşman olması beklenen gruplar muhtemelen beraber çalışıyordur. Bu diğer ihtimallerden çok daha güçlüdür.

Altay Cem’in kullandığı “saha faaliyeti” ifadesi de bir istihbarat terimi.. Ajanların çoğu “saha”da faaliyet gösterirler. Ajanlık esas itibariyle bir saha işidir.

Altay Cem bu noktada da daha iyi örnekler verebilirdi. Mesela Bahçeli’nin son zamanlarda Apocu (Abdullah Öcalancı), Öcalan’ın da mahcup MHP’li hale gelmesini bir “saha faaliyeti” örneği olarak gösterebilirdi.

Osmanlı Devleti’nin yıkılışı ve Kemalist diktatörlüğün kuruluş sürecine de bu açıdan bakmak faydalı olur. Selanikli Mustafa Atatürk sözde vatanı yedi düvelden kurtarmıştı, fakat cumhuriyetin ilanının ardından İngiltere Kralı Edward ile Yunanistan Başbakanı Venizelos’u vatanda âlâ-yı vâlâ ile ağırladı. Garip bağlantılar kulesi inşa etti.

Gariban Osmanlı Padişahı’nın ise sırtına tekmeyi indirdi.. Halbuki istese müzelik bir eşya gibi Dolmabahçe'de "etkisiz ve yetkisiz" tutabilirdi. O zaman, asil insanlara yakışır şekilde hareket etmiş, kalleşlik yapmamış olurdu. Fakat asalet herkesin taşımaya katlanabileceği bir yük değildir.. Bazısını padişah yaparsan önce babasını asar.. (Timur'un unvanı "Emir"di, ona "Emir Timur" deniliyordu. Devlet başkanı ise "han" unvanını taşıyan, Cengiz soyundan gelme biriydi. Şimdi onun adını bile aklımızda tutmuyoruz, Timur İmparatorluğu'ndan söz ediliyor.)

Evet, sözde İslam’ı savunmak için verilen milli mücadele, İslam’ın yok edilmesi projesinin atlama taşı haline getirildi. Memlekete laiklik (siyasal dinsizlik) ve İngiliz ilke ve inkılapları hakim oldu.

Sebebi şuydu: Milli mücadele gerçekte milli değildi, İngiliz’in “saha faaliyeti”ydi. Başka yazı ve kitaplarımızda delilleriyle ayrıntılı biçimde anlattık.

*

Bitmedi.. Altay Cem son olarak şunları söylüyor:

3-Sosyal medyada överek desteklemek amatörcedir. Genellikle desteklemek istediğinin düşmanını yıpratırsın.

Mesela açıktan Pkk övmez adam, ama Pkk düşmanlarını ısrarla yıpratır.

Mesela İsrail destekleme biçimi Hamas’ı terörize etmeye çalışmaktır.

Üstteki kriterlerle uyumlu ise destekleyici bir işarettir.

Bunlar bazen aptallıkla da yapılabilir. Ama kafanızda her zaman “aptallık mı daha yüksek ihtimal yoksa saha faaliyeti mi ?” sorusu olmalı.

Bunca tutarsızlığı çok da aptal olmadığını bildiğiniz kişi yapıyorsa ikinci ihtimal güçlenir.

Sorun sevmediğiniz görüşte olanlardan ziyade bunlardır. Mesela hard bir komunistin nerede ne diyeceği, hangi meselede hangi tavrı alacağı üç aşağı beş yukarı bellidir.

Saha elemanı ise her renge girer. Her renkten adamla birlikte görünmeyi sever.

Görüşü olanla beğenmesen de fikir konuşulur. Zira bir sabitesi vardır. Saha faaliyetine ise fikri karşılık boş iştir. Bunlar sadece itham edilirler.

Altay Cem’in bu sözlerinin tamamının altına imzamı atarım. Söyledikleri doğru.

Ancak, kendisinin kimi konulardaki tavırları da bu söyledikleri ışığında mercek altına alınabilir..

Mesela, Selanikli Mustafa Atatürk’ü (bildiğim kadarıyla) övmedi, fakat onun düşmanı olan Kadir Mısıroğlu’nu yıpratıcı ifadeler kullandı.

Bu bir aptallık mıydı, yoksa saha faaliyeti mi? Bu soru ona yöneltilebilir.

Amatörlük-profesyonellik ile destekleme ve yıpratma arasında kurduğu ilişki de önemli.. İstihbarat teşkilatları bu işlerin amatörü olmaktan uzaktır. Onlar, profesyoneldir.

Sorun şurada ki, bunlar, desteklemek istedikleri kesimler ya da kişiler hesabına birilerini yıpratmaya çalıştıklarında “fikrî karşılık” vermezler, Makyavelizm destanı yazar, her türlü ahlâksızlığı yaparlar.. Alçakça ve şerefsizce ithamlarda (suçlamalarda) bulunurlar. İftira atmayı kendilerine helal görürler.

Mesela çalıştığınız kurumdaki insanlara sizin için “Bu adam, ilaçlarını kullanmadığı zaman saldırganlaşabilen bir paranoid şizofrendir” diye e-mail gönderebilirler. İnsanlar sizi kazara aspirin içerken bile görseler “İlacını alıyor, aman alsın, almazsa başımız belaya girebilir” diye düşünürler. Sizin efendiliğiniz ve sükunetiniz karakterinizin ve kişiliğinizin değil, ilaçların ve tıbbın sevap hanesine yazılır. Daha kötüsü, haklı olduğunuz bir konuda kendinizi yüksek sesle savunmanız bile, hakkınızda uydurulan hikâyenin doğrulanması anlamına gelir, öyle yorumlanır.

Evet, profesyonellik bu topraklarda böylesi bir şerefsizlik ve adiliğe karşılık geliyor.. Hem de yerli-milli, yerli malı şerefsizliğe..

Ancak, çok daha adice ve şerefsizce şeyler de yapıyorlar..

Yazmaya gerek yok.. Onlar kendilerini biliyorlar.


APTALLARIN KUTBU, SALAKLARIN GAVS'I, HİNLİĞİN ŞAHI İSMET ÖZEL'İN "ZEMZEM KUYUSUNA İŞEYEREK DİKKAT ÇEKME" TAKTİĞİ: AYKIRILIK YAPARAK İLGİ ODAĞI OLMA ARSIZLIK VE ŞİRRETLİĞİ (HÂLİF, TU'RAF: AYKIRI OL, TANIN!)

 



NUMARATÖR İSMET, HAYRANLARINA APTAL DİYOR

 

İsmet Özel şarlatanının en büyük numarasının, entellik meraklısı boş kafalıların anlamakta zorlandıkları için keramet atfettikleri bir dil kullanması olduğu açık.

En basit bir fikrin yerli yersiz bir yığın kavram kullanılarak ‘seviyeli fikir’lere dönüştürülmeleri ülkemizde neredeyse bir gelenek halini almış bulunuyor.

Açık ve anlaşılır yazmak, bazıları tarafından ‘fikrî derinliğe’ sahip olmamanın işareti kabul ediliyor.

Oysa, anlaşılma kaygısını asıl çekenler fikrî derinliğe sahip olanlardır.

Bir yazar, fikrî derinliği nispetinde, daha kolay anlaşılmak için en anlaşılır biçimde yazma gayreti içinde olur.

Berrak sular olduğundan sığ görünür, ama suyu bulandırmakla da su derinleşmez.

*

Özel’i tanıtmak için yine kendi sözlerini aktarmak en iyisi.

Bu, daha adil bir tutum olur.

Röportajlarını topladığı Sorulunca Söylenen adlı kitabında şöyle diyor:

Benim şiirimde siyasî terminoloji aptallar içindir. Yani aptallar, siyasî terminolojide takılıp kalırlar. Zeki olanlar siyasî terminolojiyi aşarlar. Bu bakımdan bir şair, aslında aptalları gözden çıkaramaz. Aptallar çok fazla oldukları için onlara da prim vermek zorundadır.”

(İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul, 1989, s. 13.)

İsmetçilerin aptal olduklarını ben söylemiyorum, abileri (şeyhleri) İsmet söylüyor.

Özel, bir başka röportajında, birtakım Batılı düşünürleri “numara” yapmakla suçlar. Bu aynı zamanda, aynadaki kendi görüntüsüdür. Nitekim,Sorulunca Söylenendeki şu sözleri, “aptallara prim veren” bir şair olarak kendisinin konumuna ışık tutmaktadır:

“Edebî numaralardan iki şey anlıyorum, bir, ortalıkta genel geçer yargılara prim verilerek metni düzenlemek....” (A.g.e., s. 54.)

Demek ki Özel’in, aptallara prim vermek için siyasî terminolojiyi kullanmasını, yani aptal olarak nitelendirilen sayıca “çok fazla” kesimin genel geçer yargılarına prim vermesini “numara” olarak nitelendirmek gerekiyor.

Özel’in makalelerinde de “aptallara prim” verip vermediği “numara” yapıp yapmadığı sorusunun cevabını bulma ödevi hayranlarına ya da onun görüşlerine katıldıklarını söyleyenlere düşüyor. (Yukarıda onlara kopya verdik, fakat aptal oldukları için anlayabilecekleri kuşkulu.)

*

Evet, İsmet’in yukarıya aldığımız lafları, onun aptal hayranları tarafından anlaşılmamak için özel bir çaba gösterdiğini ispatlıyor.

Şayet onun söylediklerinin lafzına (kullandığı terminolojiye) takılıp kalırlarsa, onu yanlış anlıyor ve aptallık yapmış oluyorlar, terminolojiyi aşmak gibi bir zahmete katlanmaları gerekiyor.

Katlanmaz da salt yazdıklarına bakarlarsa, sayıca “çok fazla” olan aptallar içindeki yerlerine razı olmaları icap ediyor.

İşin kötüsü, Özel’in okurlarının büyük çoğunluğuna, yani onların “çok fazla” olduğu iddia edilen kısmına, gerçekte aptal kabul edildiklerini veya aptal yerine konulduklarını söylemek de bir işe yaramayacaktır.

Bu düşüncesiz düşünür, şarlatan şiirsiz şair, siyasî terminolojiden kastettiği şeyi daha açık biçimde ifade etseydi herhalde iyi olurdu, ama “aptallar”ın da anlayacağı kadar açık konuşmak ondan beklenemezdi.

*

Ancak, İsmet öyle sıradan bir numaracı değil.

Onda numara içinde numara var.

Belki de, yukarıya aldığımız laflarıyla, kendisiyle röportaj yapan kişiye, “Benim İslamcılığımı fazla umursama, o aptallara verilmiş bir prim” demek istiyordu.

Böylece, karşısındaki aptala da “prim” vermiş oluyordu.

Bu fikrî dansözlük ve omurgasız kaypaklıkta bir sabite bulmak mümkün değilse de, günümüzde artık İslâm soslu bir milliyetçilik ya da Türkçülüğü benimsediğini söylediğine göre, geçmişte kullandığı siyasî terminolojinin, gerçekten, aptal kabul edilen kalabalığa verilmiş bir prim olduğu kabul edilebilir.

Ondaki tek sabite, değişmeyen tek karakteristik özellik bu: Numaracılık.

*

Aynı kitapta onun şöyle bir ifadesi de yer alıyor:

Üç Mesele niçin yankı buldu ve tartışıldı? Herşeyden önce ‘aykırı’ bir kitap olduğu için, yürürlükte olan değer yargılarının dışında olduğu için. Aykırı olan herşey dikkat çeker. Dikkat çekmek istiyorsanız aykırı olun yeter.”

Doğru elbette, “yürürlükte olan değer yargılarının dışında bir aykırılığı” benimserseniz, dikkat çekmeniz hiç de zor olmayacaktır.

Bu aykırılıkların bir örneğini, Özel’in, İslamî edebiyat konulu bir sempozyumda, İslamî edebiyat diye bir şey olamayacağını savunması oluşturuyor.

Onun bugünkü aykırılıklarının nedenini de yukarıdaki açıklamasında aramaya hakkımız var. Daha doğrusu bu bir sorumluluk. İsmet’in bizden bunu beklemeye hakkı var.

Bir ara “kadın” meselesi etrafında yaptığı Nietzschevari “hayvansal” çıkışlarının da böylesi bir aykırılık denemesi olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Demek oluyor ki, Özel’in okurları, sayıca “çok fazla” olan aptallar arasındaki yerlerini sağlama bağlamamak için, onun görüşlerini iki ayrı filtreden geçirmek durumundalar:

Birincisi, kullanılan siyasî terminolojinin ve sayıca “çok fazla” olan kesimin “genel geçer yargılar”ına prim veren ifadelerin aptallara prim vermek ya da okurlarını aptal yerine koymak demek olan bir “numara” olduğunu göz önünde tutacaklar.

İkincisi de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklarının da dikkat çekme amacına matuf bulunduğunu unutmayacaklar.

Yani Özel’in, genel geçer yargılara prim verdiğini gördüğünüzde de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklar yaptığına şahit olduğunuzda da ihtiyatı elden bırakmamanız gerekiyor.

*

Özel’in görüşlerine katılanlar, hangilerine katıldıklarına karar vermek durumundadırlar, çünkü birbiriyle çelişen o kadar çok görüşü var ki...

Mesela, Cuma Mektupları Ide müslümanları birinci ve ikinci sınıf diye taksime tabi tutan Özel’e göre, “birinci sınıf müslümanlar, müslim ve gayri-müslim ayrımını önemli sayarlar”.

İkinci sınıf müslümanlar ise “kâfirler karşısında kolayca aşağılık kompleksine kapılırlar. Sanki kendi müslümanlıkları dolayısıyla bir özür beyan eder gibidirler”. (İsmet Özel, Cuma Mektupları I, 2. b., İstanbul 1990, s. 100.)

Aynı Özel, aynı kitabında okurlarını, kendisinin kaçıncı sınıf müslüman olduğunu sormak zorunda bırakır:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.” (A.g.e., s. 10.)

Yine aynı Özel, kendisiyle röportaj yapan sol görüşlü iki gazeteciye şunları söyler: “Şimdi siz buradasınız diye söylemiyorum –buna Allah şahittir–, ben hem seni, hem de seni zaten müslüman sayıyorum. Sen bunu inkâr etsen de.” (Özel, Sorulunca Söylenen, s. 218.)

Bu, karşısındaki aptallara prim vermek için söylenmiş bir yalan da olabilir, bilmiyoruz. Neden söylediğini tam olarak ancak İsmet bilebilir.

*

Ancak, şunu biliyoruz: Bir insanı, o inkâr etse bile müslüman saymak, aslında müslümanlık tanımını ortadan kaldıran bir yaklaşımdır.

Bu durumda müslim ve gayrimüslim ayrımının da ötesinde, müslüman olup olmamanın bir önemi kalmamış olur.

Muhataplarından biri, takipçileri gibi hayran olmadığı, bunun farkında olduğu için, Özel’e şöyle cevap vermiştir:

“Biliyorum. Siz bizi müslüman sayıyorsunuz –sizden-, biz de sizi bizden sayıyoruz. Belki de ideal durum budur ve böyle olunca da müslüman olmanın veya olmamanın bir önemi yok.”

Özel’in, “Hayır, müslüman olmanın önemi var” diye karşılık verdiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Ve bu aynı zamanda sizin iflah olmaz, devası bulunmaz bir aptal olduğunuzu gösterir.

İsmet’in bu zırvalarıyla “Kendi müslümanlığı dolayısıyla bir özür beyan eder gibi” olup olmadığının takdirini de hayranlarına bırakmak gerekir, fakat gerçekten aptal oldukları için böylesi bir değerlendirmeyi yapmaları onlardan beklenemez.

Asıl tutarsızlık şurada ki, İmam Gazâlî, o iki solcu kadar şanslı değil.

Onunla ilgili olarak Özel şöyle der:

“Sorunuzda adı anılan Gazzali, medeniyetin türettiği, ‘yoldan çıkmış’ filozoflardan biriydi, ihtida ettikten, ‘imanı’ kurtuluş olarak gördükten sonra çağının siyasal iktidarıyla da bilim kurumlarıyla da başı hoş olmadı. Onun medeni müesseseler nezdindeki eski prestiji de son birkaç eserini yazıp ortaya koymaya yetti.” (A.g.e., s. 28.6)

*

Gelelim İsmet’in müslümanlığına (müslimliğine) ve Türklüğüne..

Üç Mesele’sinde şunu yazmıştı:

“Müslüman sözü kapsayıcı bir tanımdır, ayrıca başka sıfatlarla desteklenmeye ihtiyaç göstermez. İslamiyet, bir bütünün ifadesidir, ayrıca bir bileşime (senteze) yönelmesine gerek yoktur.”

(İsmet Özel, Bakanlar ve Görenler, İstanbul 1985, s. 59.)

İsmet’in bu duyarlılığını Cuma Mektuplarında yitirdiğini gördük, ve böylece, önceki laflarıyla aslında aptallara prim vermiş olduğunu anladık. Şöyle diyordu:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.”

(İsmet Özel, Cuma Mektupları I, İstanbul 1990, 2. b., s. 14.)

Kısacası Özel’e göre müslüman sözü kapsayıcı bir tanım olmaktan çıkmıştı.

Önce “özgür düşünenler” tanımına yöneldi. Sonra bu da yetmedi, Türk olduğunu hatırladı.

Bütün bu değişim ve dönüşüm nerden icabetti? Bu oldukça sanatkârane ve estetik dansın gerisinde yatan asıl etken neydi?

Niyeti, ateşin üzerindeki kazana atılan aptal kurbağaları alıştıra alıştıra ideolojik haşlama yapmak mıydı?


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."