APTALLARIN KUTBU, SALAKLARIN GAVS'I, HİNLİĞİN ŞAHI İSMET ÖZEL'İN "ZEMZEM KUYUSUNA İŞEYEREK DİKKAT ÇEKME" TAKTİĞİ: AYKIRILIK YAPARAK İLGİ ODAĞI OLMA ARSIZLIK VE ŞİRRETLİĞİ (HÂLİF, TU'RAF: AYKIRI OL, TANIN!)

 



NUMARATÖR İSMET, HAYRANLARINA APTAL DİYOR

 

İsmet Özel şarlatanının en büyük numarasının, entellik meraklısı boş kafalıların anlamakta zorlandıkları için keramet atfettikleri bir dil kullanması olduğu açık.

En basit bir fikrin yerli yersiz bir yığın kavram kullanılarak ‘seviyeli fikir’lere dönüştürülmeleri ülkemizde neredeyse bir gelenek halini almış bulunuyor.

Açık ve anlaşılır yazmak, bazıları tarafından ‘fikrî derinliğe’ sahip olmamanın işareti kabul ediliyor.

Oysa, anlaşılma kaygısını asıl çekenler fikrî derinliğe sahip olanlardır.

Bir yazar, fikrî derinliği nispetinde, daha kolay anlaşılmak için en anlaşılır biçimde yazma gayreti içinde olur.

Berrak sular olduğundan sığ görünür, ama suyu bulandırmakla da su derinleşmez.

*

Özel’i tanıtmak için yine kendi sözlerini aktarmak en iyisi.

Bu, daha adil bir tutum olur.

Röportajlarını topladığı Sorulunca Söylenen adlı kitabında şöyle diyor:

Benim şiirimde siyasî terminoloji aptallar içindir. Yani aptallar, siyasî terminolojide takılıp kalırlar. Zeki olanlar siyasî terminolojiyi aşarlar. Bu bakımdan bir şair, aslında aptalları gözden çıkaramaz. Aptallar çok fazla oldukları için onlara da prim vermek zorundadır.”

(İsmet Özel, Sorulunca Söylenen, İstanbul, 1989, s. 13.)

İsmetçilerin aptal olduklarını ben söylemiyorum, abileri (şeyhleri) İsmet söylüyor.

Özel, bir başka röportajında, birtakım Batılı düşünürleri “numara” yapmakla suçlar. Bu aynı zamanda, aynadaki kendi görüntüsüdür. Nitekim,Sorulunca Söylenendeki şu sözleri, “aptallara prim veren” bir şair olarak kendisinin konumuna ışık tutmaktadır:

“Edebî numaralardan iki şey anlıyorum, bir, ortalıkta genel geçer yargılara prim verilerek metni düzenlemek....” (A.g.e., s. 54.)

Demek ki Özel’in, aptallara prim vermek için siyasî terminolojiyi kullanmasını, yani aptal olarak nitelendirilen sayıca “çok fazla” kesimin genel geçer yargılarına prim vermesini “numara” olarak nitelendirmek gerekiyor.

Özel’in makalelerinde de “aptallara prim” verip vermediği “numara” yapıp yapmadığı sorusunun cevabını bulma ödevi hayranlarına ya da onun görüşlerine katıldıklarını söyleyenlere düşüyor. (Yukarıda onlara kopya verdik, fakat aptal oldukları için anlayabilecekleri kuşkulu.)

*

Evet, İsmet’in yukarıya aldığımız lafları, onun aptal hayranları tarafından anlaşılmamak için özel bir çaba gösterdiğini ispatlıyor.

Şayet onun söylediklerinin lafzına (kullandığı terminolojiye) takılıp kalırlarsa, onu yanlış anlıyor ve aptallık yapmış oluyorlar, terminolojiyi aşmak gibi bir zahmete katlanmaları gerekiyor.

Katlanmaz da salt yazdıklarına bakarlarsa, sayıca “çok fazla” olan aptallar içindeki yerlerine razı olmaları icap ediyor.

İşin kötüsü, Özel’in okurlarının büyük çoğunluğuna, yani onların “çok fazla” olduğu iddia edilen kısmına, gerçekte aptal kabul edildiklerini veya aptal yerine konulduklarını söylemek de bir işe yaramayacaktır.

Bu düşüncesiz düşünür, şarlatan şiirsiz şair, siyasî terminolojiden kastettiği şeyi daha açık biçimde ifade etseydi herhalde iyi olurdu, ama “aptallar”ın da anlayacağı kadar açık konuşmak ondan beklenemezdi.

*

Ancak, İsmet öyle sıradan bir numaracı değil.

Onda numara içinde numara var.

Belki de, yukarıya aldığımız laflarıyla, kendisiyle röportaj yapan kişiye, “Benim İslamcılığımı fazla umursama, o aptallara verilmiş bir prim” demek istiyordu.

Böylece, karşısındaki aptala da “prim” vermiş oluyordu.

Bu fikrî dansözlük ve omurgasız kaypaklıkta bir sabite bulmak mümkün değilse de, günümüzde artık İslâm soslu bir milliyetçilik ya da Türkçülüğü benimsediğini söylediğine göre, geçmişte kullandığı siyasî terminolojinin, gerçekten, aptal kabul edilen kalabalığa verilmiş bir prim olduğu kabul edilebilir.

Ondaki tek sabite, değişmeyen tek karakteristik özellik bu: Numaracılık.

*

Aynı kitapta onun şöyle bir ifadesi de yer alıyor:

Üç Mesele niçin yankı buldu ve tartışıldı? Herşeyden önce ‘aykırı’ bir kitap olduğu için, yürürlükte olan değer yargılarının dışında olduğu için. Aykırı olan herşey dikkat çeker. Dikkat çekmek istiyorsanız aykırı olun yeter.”

Doğru elbette, “yürürlükte olan değer yargılarının dışında bir aykırılığı” benimserseniz, dikkat çekmeniz hiç de zor olmayacaktır.

Bu aykırılıkların bir örneğini, Özel’in, İslamî edebiyat konulu bir sempozyumda, İslamî edebiyat diye bir şey olamayacağını savunması oluşturuyor.

Onun bugünkü aykırılıklarının nedenini de yukarıdaki açıklamasında aramaya hakkımız var. Daha doğrusu bu bir sorumluluk. İsmet’in bizden bunu beklemeye hakkı var.

Bir ara “kadın” meselesi etrafında yaptığı Nietzschevari “hayvansal” çıkışlarının da böylesi bir aykırılık denemesi olduğunu kabul etmek gerekiyor.

*

Demek oluyor ki, Özel’in okurları, sayıca “çok fazla” olan aptallar arasındaki yerlerini sağlama bağlamamak için, onun görüşlerini iki ayrı filtreden geçirmek durumundalar:

Birincisi, kullanılan siyasî terminolojinin ve sayıca “çok fazla” olan kesimin “genel geçer yargılar”ına prim veren ifadelerin aptallara prim vermek ya da okurlarını aptal yerine koymak demek olan bir “numara” olduğunu göz önünde tutacaklar.

İkincisi de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklarının da dikkat çekme amacına matuf bulunduğunu unutmayacaklar.

Yani Özel’in, genel geçer yargılara prim verdiğini gördüğünüzde de, yürürlükte olan değer yargılarının dışında kalan aykırılıklar yaptığına şahit olduğunuzda da ihtiyatı elden bırakmamanız gerekiyor.

*

Özel’in görüşlerine katılanlar, hangilerine katıldıklarına karar vermek durumundadırlar, çünkü birbiriyle çelişen o kadar çok görüşü var ki...

Mesela, Cuma Mektupları Ide müslümanları birinci ve ikinci sınıf diye taksime tabi tutan Özel’e göre, “birinci sınıf müslümanlar, müslim ve gayri-müslim ayrımını önemli sayarlar”.

İkinci sınıf müslümanlar ise “kâfirler karşısında kolayca aşağılık kompleksine kapılırlar. Sanki kendi müslümanlıkları dolayısıyla bir özür beyan eder gibidirler”. (İsmet Özel, Cuma Mektupları I, 2. b., İstanbul 1990, s. 100.)

Aynı Özel, aynı kitabında okurlarını, kendisinin kaçıncı sınıf müslüman olduğunu sormak zorunda bırakır:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.” (A.g.e., s. 10.)

Yine aynı Özel, kendisiyle röportaj yapan sol görüşlü iki gazeteciye şunları söyler: “Şimdi siz buradasınız diye söylemiyorum –buna Allah şahittir–, ben hem seni, hem de seni zaten müslüman sayıyorum. Sen bunu inkâr etsen de.” (Özel, Sorulunca Söylenen, s. 218.)

Bu, karşısındaki aptallara prim vermek için söylenmiş bir yalan da olabilir, bilmiyoruz. Neden söylediğini tam olarak ancak İsmet bilebilir.

*

Ancak, şunu biliyoruz: Bir insanı, o inkâr etse bile müslüman saymak, aslında müslümanlık tanımını ortadan kaldıran bir yaklaşımdır.

Bu durumda müslim ve gayrimüslim ayrımının da ötesinde, müslüman olup olmamanın bir önemi kalmamış olur.

Muhataplarından biri, takipçileri gibi hayran olmadığı, bunun farkında olduğu için, Özel’e şöyle cevap vermiştir:

“Biliyorum. Siz bizi müslüman sayıyorsunuz –sizden-, biz de sizi bizden sayıyoruz. Belki de ideal durum budur ve böyle olunca da müslüman olmanın veya olmamanın bir önemi yok.”

Özel’in, “Hayır, müslüman olmanın önemi var” diye karşılık verdiğini sanıyorsanız yanılıyorsunuz.

Ve bu aynı zamanda sizin iflah olmaz, devası bulunmaz bir aptal olduğunuzu gösterir.

İsmet’in bu zırvalarıyla “Kendi müslümanlığı dolayısıyla bir özür beyan eder gibi” olup olmadığının takdirini de hayranlarına bırakmak gerekir, fakat gerçekten aptal oldukları için böylesi bir değerlendirmeyi yapmaları onlardan beklenemez.

Asıl tutarsızlık şurada ki, İmam Gazâlî, o iki solcu kadar şanslı değil.

Onunla ilgili olarak Özel şöyle der:

“Sorunuzda adı anılan Gazzali, medeniyetin türettiği, ‘yoldan çıkmış’ filozoflardan biriydi, ihtida ettikten, ‘imanı’ kurtuluş olarak gördükten sonra çağının siyasal iktidarıyla da bilim kurumlarıyla da başı hoş olmadı. Onun medeni müesseseler nezdindeki eski prestiji de son birkaç eserini yazıp ortaya koymaya yetti.” (A.g.e., s. 28.6)

*

Gelelim İsmet’in müslümanlığına (müslimliğine) ve Türklüğüne..

Üç Mesele’sinde şunu yazmıştı:

“Müslüman sözü kapsayıcı bir tanımdır, ayrıca başka sıfatlarla desteklenmeye ihtiyaç göstermez. İslamiyet, bir bütünün ifadesidir, ayrıca bir bileşime (senteze) yönelmesine gerek yoktur.”

(İsmet Özel, Bakanlar ve Görenler, İstanbul 1985, s. 59.)

İsmet’in bu duyarlılığını Cuma Mektuplarında yitirdiğini gördük, ve böylece, önceki laflarıyla aslında aptallara prim vermiş olduğunu anladık. Şöyle diyordu:

“İnsanları müslim ve gayri müslim diye ikiye ayırmadan önce bilgiden güç ve cesaret alanlar ile bilgi karşısında telaşa kapılanlar, yani özgür düşünenler ve dogmatikler diye ikiye ayırmak bana daha sağlıklı görünüyor.”

(İsmet Özel, Cuma Mektupları I, İstanbul 1990, 2. b., s. 14.)

Kısacası Özel’e göre müslüman sözü kapsayıcı bir tanım olmaktan çıkmıştı.

Önce “özgür düşünenler” tanımına yöneldi. Sonra bu da yetmedi, Türk olduğunu hatırladı.

Bütün bu değişim ve dönüşüm nerden icabetti? Bu oldukça sanatkârane ve estetik dansın gerisinde yatan asıl etken neydi?

Niyeti, ateşin üzerindeki kazana atılan aptal kurbağaları alıştıra alıştıra ideolojik haşlama yapmak mıydı?


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

PEK "İTİBAR"LI "BÜYÜK TÜRK BÜYÜKLERİ", EMRİNİZ ALTINDAKİ "DERİN"LERİN ADAMI, SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK KONUSUNDA "SESSUZ", FAKAT SİZE "DEYYUS" DİYOR (BENDEN DUYMUŞ OLMAYIN, AĞALAR BU ADAM VASITASIYLA SİZİNLE EĞLENİY)

  Kurnaz köylüler, kasettiği Atatürk değil, Necmettin Erbakan. Peki yüzde kaçı MİT'çiydi? DERİN DEVLET DENİLEN ÇUKUR ŞEREFSİZLİĞİN MÜNAF...