AKILSIZLIK TARİKATI

 




İbn Arabî’nin Ahmed Avni Konuk tarafından tercüme ve şerh edilmiş olan Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabını yayına hazırlayan Prof. Mustafa Tahralı, eseri tanıtmak için yazdığı giriş mahiyetindeki bölümde şunu diyor:

“… İbn Arabî’nin ‘nübüvvet ve velayetin akıl tavrının ötesinde’ (s. 59 ve 353) olduğuna dair ifadesi göz önünde bulundurulacak olursa, ‘aklî tavrın ötesinden’ söylenilen bazı ‘hakikat’lerin akıl ile alelacele yorumlanması, değerlendirilmesi ve sadece mantıkî kıyaslarla bazı neticelere varılmak istenmesi, okuyucularının yanlış kanaatler beyan etmesine ve ‘akıl ayağı’nın kaymasına sebep olmaktadır.”

(İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiyye, çeviri ve şerh: Ahmed Avni Konuk, haz. Mustafa Tahralı, İstanbul: İz Y., 1992, s. xviii-xix.)

İçinde hiçbir doğru bulunmayan aptalca cümleler..

Görüldüğü gibi, zampara İbn Arabî madrabazı büyük saçmalamış..

Nübüvvet (peygamberlik) ve velayetin (veliliğin) akıl tavrının ötesinde” olduğunu söylemesi ilk anda kulağa hoş gelebilir ve sanki nübüvvet ve velayeti yüceltiyormuş gibi anlaşılabilir, fakat gerçekte değersizleştirmekte, akılsızlık ve delilikle aynı derekeye indirmektedir.

Nübüvvette ve velayette akla aykırı (veya akıl dışı) hiçbir şey yoktur.

*

Burada önce “akıl”dan ve “aklın tavrı”ndan ne anlaşılması gerektiği konusu üzerinde durmak gerekiyor.

Bunun için Kuzey Afrika’nın meşhur bir mutasavvıfının, Şeyh Ebū’l-Berakāt Ahmed b. Muhammed b. Ahmed ed-Derdīr’in (ö. 1201/1786) arīdetü’l-Behiyye adlı eserine başvurabiliriz.

Bu zat, Halvetiyye tarikatının kendisine nispetle adlandırılan Derdīriyye kolunun kurucusudur. Tasavvufun yanı sıra tefsir, fıkıh ve kelam alanlarında da eser vermiş büyük bir alimdir. Söz konusu kitabı Ezher’de itibar görmüş ve okutulmuştur.

Şeyh Ebū’l-Berakāt ed-Derdīr, söz konusu eserine yazdığı şerhe (Şerul-arīdetil-Behiyye) “aklî hükümler” bahsiyle başlamış durumda. [Said Fûde, şerhi ihtisar ederek (kısaltarak) yayınlamış bulunuyor. Fûde’nin bir Türk öğrencisi de onun çalışmasını “Ehl-i Sünnet Akâidi - Muhtasar Harîde Şerhi” adıyla tercüme edip internete koymuş durumda.]

Şeyh, aklî hükümleri şöyle sıralıyor:

“Aklî hükümler vücûb (gereklilik, zorunluluk), imkânsızlık, ve imkân (mümkünlük) olmak üzere üç kısımdır. 1. Vücûb: Bir şeyin yokluğu asla kabul etmemesidir. 2. İmkânsızlık: Bir şeyin varlığı asla kabul etmemesidir. 3. İmkân: Bir şeyin varlığı da yokluğu da kabul edebilmesidir. Aklî vâcip: Varlığı zatının gereği olan, ve yokluğu hiçbir zaman tasavvur edilemeyen şeydir. Aklî imkânsız: Yokluğu zatının gereği olan, ve varlığı hiçbir zaman tasavvur edilemeyen şeydir. Aklî mümkün: Zatında varlığı ve yokluğu kabul edebilen şeydir.”

*

Şimdi nübüvvet ve velayetin aklın tavrının ötesinde olup olmaması meselesini tartışabiliriz.

Aklın tavrının ötesinde olma, iki şekilde anlaşılabilir:

Birincisi, nübüvvet ve velayetin bizzat kendilerinin akıl dışı olmasıdır.

İkincisi ise, nübüvvet ve velayetin akıl dışı öğeler içeriyor olmasıdır.

Birinci ihtimalden söz edilebilmesi için, nübüvvet ve velayetin “aklen imkânsız” olduğunun söylenebilmesi gerekir.. Aklen imkânsız olan şey ise varlığı kabul etmez.. Akıl, nübüvvet ve velayet için vacip de (zorunlu da), muhal de (imkânsız da) demez.. Mümkün olduğunu söyler. 

Dolayısıyla birinci ihtimal çerçevesinde nübüvvet ve velayetin aklın tavrının ötesinde olmasından söz edilemez.

İkinci ihtimale geçelim: Nübüvvet ve velayet akıl dışı öğeler içeriyor olabilir mi?

Nübüvvet ve velayette “aklen imkânsız” durumların bulunuyor olması da düşünülemez. Çünkü bunlar, tanım gereği, varlığı (var olmayı) asla kabul edemezler.

Geriye “mümkün” olan hususlar kalır.

*

Mümkün olan hususlar için, varlık âlemine çıkmadıkları ya da “havass-ı selime” (sağlam duyulara dayalı algı) ve/veya “haber-i sadık” (doğru haber) tarafından varlıkları haber verilmediği sürece “aklın tavrının ötesinde” tabiri kullanılabilir.

Mesela, uzayda (Dünya dışında) hayatın (canlıların) bulunuyor olması aklen ne vaciptir ne de muhal.. Mümkündür.. 

Fakat devreye gözlem (müşahede, sağlam duyuların şahitliği) ve/veya “doğru haber” (sözüne güvenilebilecek astronotların verdiği haber) girmeden akıl “Uzayda hayat var” veya “Yok” hükmünü veremez.

Sadece, "Olabilir de, olmayabilir de; mümkündür" der.

Nübüvvet ve velayetle ilgili hususlarda da aynı durum geçerlidir.. Akıl, nübüvvet ve velayetin “mümkün” olduğunu söyler.. Yani nübüvvet ve velayet, varoluşlarına ilişkin hüküm bakımından aklın tavrının ötesinde değildir.. Yine akıl, nübüvvet ve velayet adına “aklen imkânsız” hususların öne sürülmesini de reddeder.. Ancak, tıpkı uzaydaki yaşamın varlığının bilinmesinin gözlem’e ve haber’e bağlı oluşu gibi, nübüvvet ve velayetin içerdiği manevî hallerin dökümünü akıl tek başına yapamaz.. Bunun için müşahede ve/veya haber gerekir.

Bununla birlikte nübüvvet ve velayet, bu noktada tümden “aklın tavrının ötesinde” hale gelemez.. Nübüvvet ve velayet adına “aklen imkânsız” hususlar ileri sürülemez.

(Ve velayet, dinin ancak "nübüvvet"le sabit olan "hakikat"lerine müdahalede bulunamaz.. 

Onlarda eksiltme ve fazlalaştırma yapamaz.. 

Velayet, Sünnet'e yapışmakla tahakkuk eder, bid'atçıdan velî olmaz.

Yine velayet, Kitap ve Sünnet'in ötesine uzanan "hakikat" iddiasında bulunamaz.. 

Bunu yaptığı zaman velayetten değil rablik taslamaktan ve deccallikten söz etmek gerekir. Böylelerinin laflarını tasdik eden de, Tevbe Suresi'nin 31'inci ayeti mucibince o iddia sahiplerini rab edinmiş olur.. 

Din, oyuncak değildir.. Birilerinin büyük laflarına, gösterişli sakal ve sarıklarına, heybetli ense ve göbeklerine, riyakâr boyun bükmelerine, uçup kaçmalarına aldanmamak gerekir.)

*

Eğer nübüvvet ve velayet tümden aklın tavrının ötesinde olsaydı, o takdirde Müseylemetü’l-Kezzab gibi isimlerin peygamberliğine itiraz edilemezdi.

Aynı şekilde İskender Evrenosoğlu ve Reşat Halife gibi çağdaş peygamberlik iddiacılarının sahtekâr olduklarını söyleme imkânımız da olmazdı..

Madem ki nübüvvet aklın tavrının ötesinde, bu adamlar hakkında aklımızla nasıl hüküm verebiliriz ki?! Değil mi ama?

Aynı durum velayet için de geçerli.. Madrabaz bir şarlatanın, suret-i haktan gelen bir deccalin kendisini velî diye yutturabilmesi için önce sizin “aklınızı alması” gerekiyor.

Endülüs’ün aşağılık zamparası bunu başarmış.. Birçok kimsenin aklını almış.

Şerefsiz soytarının akıl düşmanlığı yapmaya ihtiyacı vardı.

 

VATAN TOPRAĞINI DÜŞMANA ALTIN TEPSİ İÇİNDE TESLİM EDEN, KENDİSİ DE GÜLEREK TESLİM OLAN, VE PADİŞAH'A DA "İLLA DA TESLİM OL" DİYEN ADAM: SELANİKLİ ATATÜRK

 


İngilizler'e haber vermiş





Mehmet Hasan Bulut’un İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert adlı kitabı, Selanikli zampara Atatürk’ten de bahsediyor.

Bunun nedeni, “Yeni Türkiye” denilince akla zamparanın geliyor olması değil.

Nedeni, zamparanın İngiliz casusu Aubrey Herbert’in samimi dostu olması..

Zampara 1913 yılında 32 yaşındaki genç bir Türk subayı olarak İngiltere’ye gittiğinde Aubrey bunun onuruna yemek vermiş, Lord Allenby ile tanıştırmış.

Zamparanın yolu (kendisinden 20 yaş büyük olan) Lord Allenby ile beş yıl sonra Filistin’de tekrar kesişecektir.. O gün Allenby, İngiliz ordusunun komutanıdır.

Yedinci Ordu komutanı zampara, centilmenliğini ve İngilizler’e olan dostluğunu burada ispatlayacak, orduya ricat (kaçma) emri vererek Allenby’ye selam çakacaktır:

“Filistin emrinize hazır ve nazırdır agam, afiyetle yiyin!”

*

Bulut şunları yazıyor:

“… Aubrey tekrar Arnavutluk masası ile uğraşırken, dostu Mustafa Kemal de Veliaht Vahideddin Efendi ile beraber, [Aralık 1917’de] Almanya’ya [Berlin’e] gitmişti. Döndükten sonra tedavi olmak için Mayıs ayında [1918] Avusturya’ya giden Mustafa Kemal, Viyana’da üroloji doktoru Otto Zuckerkandl’a muayene oldu. Fransa Başvekili Clemenceau’nun uzaktan akrabası olan Yahudi Zuckerkandl, Rothschild Hastanesinin başhekimiydi. Harp başladığında Kudüs’teydi ve iyi bir doktordu.”

 (Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 335-6.)

Selanikli zamparanın Avusturya’da, (günlüğüne yazmaktan kaçındığı) gizli kapaklı işler yaptığını, dalavereler çevirdiğini kendi itirafından biliyoruz, fakat bu dalaverelerin Yahudiler’le bir ilgisinin bulunup bulunmadığı konusunda birşey diyebilecek durumda değiliz.

Evet, “manevî” kızı Afet İnan’ın yayına hazırlamış bulunduğu günlüğüne (M. Kemal Atatürk’ün Karlsbad Hatıraları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1983)10 Temmuz 1918 Çarşamba, 11 Temmuz 1918 Perşembe” günleri için şöyle bir kayıt düşmüş:

"Bu iki günü yazmayacağım. Birçok anılarım gibi bunların da unutulmasında ne zarar var. Yalnız şu kadar diyelim ki insanlar gerçeği hep gizlerler."

"İnsanlar"ı işe lüzumsuz yere bulaştırarak kendi saman altı su sevkiyatı düzenbazlıklarını makul ve meşru göstermeye çalışan kurnaz Selanikli zampara, şahsı ile ilgili önemli gerçekleri hep gizledi.

*

Bulut’un sözlerine dönelim:

“Bu arada Türkiye’de Sultan Reşad vefat etmiş [4 Temmuz 1918] ve yerine kardeşi Vahideddin Efendi geçmişti. Mustafa Kemal de yurtdışındaki tedavisinden dönmüş, tebriklerini sunmak için Sultanın huzuruna çıkmış ve bu görüşme neticesinde tekrar 7. Ordu kumandanlığına tâyin edilmişti. Mustafa Kemal, Ağustos ayı sonunda [1918] Halep’e giderek ordusunun başına geçti, fakat harbi bitirmeye artık kesin kararlıydı. Bu kararını tatbîkâta koymak için, Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal’la birlikte İttihâtçılara karşı savaşan casus Lawrence ile görüştü. Lawrence ile 1918 yılı başında, Rusya’da iktidarı ele geçiren Bolşevikler Almanya ve Türkiye ile sulh görüşmeleri yaparken de görüşmüştü. Ona, Pan-Türkizm peşinde koşan İttihâtçı partinin içinde güçlü bir pozisyon elde ettiğini ve onları istediği gibi yönlendirebildiğini, Doğudaki Türkçü arzulara en kısa zamanda mâni olunması gerektiğini, Almanların bu savaşı kesinlikle kaybedeceğini söylemişti.” (Bulut, s. 340-341)

Görüldüğü gibi tencereler yuvarlanmış kapaklarını bulmuşlar.. Hain Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal, meşhur casus Lawrence, ve Selanikli zampara, Suriye-Filistin cephesinde biraraya gelmişler..

Bir eksik zamparaymış, o da sahnede yerini almış.. Kamber’siz düğün olmaz “netekim”. Osmanlı Devleti gibi bir cihan imparatorluğunu tarihe gömecek olan horon ekibi eksiklerini tamamlamış. (Bulut bunları iddia olarak yazıp geçmiş değil, neredeyse her cümlesini bir dipnotla belgeliyor.)

Bulut’un yazdıklarının ortaya koyduğu gibi, Selanikli zampara kendisini pazarlamayı, insanlara yaltaklanıp yanaşmayı çok iyi biliyordu.. Vahideddin’i kafaya almayı başarması da bu özelliğinin sonucu.. Nabza göre şerbet vermeyi, herkese hoşuna gidecek şeyleri söylemeyi, köprüleri geçerken bütün ayılara dayı diyerek selam çakmayı ilke edinmişti. Lawrence’a da hoşuna gidecek şeyler söylemiş, Almanya’nın (ve tabiî bu arada onun müttefiki Osmanlı’nın) İngilizler karşısında mağlup olacağı müjdesini vermiş.

Zımnen, "Osmanlı'nın mağlup olması ve İngilizler'in galip gelmesi için üstüme düşeni yaparım" demiş oluyor.. (Açıkça demediyse tabiî.)

Lawrence'a bu müjdeyi verdikten aylar sonra Allenby’nin karşısına Türk ordusunun komutanı olarak çıkınca da, kehanetinin gerçekleşmesi için elinden geleni sonuna kadar yaptı.. Osmanlı’nın yenilgisini garanti altına almak için elini taşın altına koydu.

*

Öyle anlaşılıyor ki, Selanikli zampara, Lawrence eliyle (eski sofra arkadaşı) Lord Allenby’ye “endişe etmemesi, rahat olması, onun zaferi için elinden geleni yapacağı” haberini göndermişti.

Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Görüşmelerden sonra Mustafa Kemal, Aubrey’in evinde tanışıp beraber yemek yediği, İngiliz ordularının başındaki Allenby’nin saldırısı üzerine ordusunu geri çekti. İngiliz ordusu açılan boşluktan girip sağ ve sol cenahtaki diğer Türk ordularını arkadan sardı. Mustafa Kemal, Lawrence ile 27 Eylül [1918] gecesi tekrar görüştü. Ona Genç Araplarla, yani Emir Faysal’m adamlarıyla anlaştığını, Türklerin başka milletlere ait toprakları terk etmesi ve Anadolu’ya odaklanması gerektiğini söyledi. Orduyu bu yüzden geri çekiyordu.” (s. 341)

Selanikli, komutası altındaki Yedinci Ordu’ya 20-21 Eylül gecesi geri çekilme emri vermişti. Bir hafta sonra, 27 Eylül gecesi dostu Lawrence’la görüşüp raporunu vermiş, ondan “aferin” almış.

Bulut’u dinlemeye devam edelim:

“Türk ordusu ricat ederken İngiliz tayyareleri (uçakları) yukarıdan üzerlerine aralıksız bomba yağdırıyordu. Askerler panik halindeydiler. O kargaşa içinde Şam’a doğru çekilirken Mustafa Kemal’in önü İngiliz birlikleri tarafından kesildi, esir düşmesi an meselesiydi. Yardımına Ürdün Nehrinin öte yanında kamp kuran Fevzi el-Kavukçu yetişti. Fevzi, Trablusşam’da doğmuş ve 1912’de İstanbul’da Hârbiye Mektebinden (Kara Harp Okulu’ndan) mezûn olmuştu. Mezûn olur olmaz (Osmanlı Genelkurmayı tarafından) İtalyanlar tarafından işgal edilen Libya’ya gönderilmiş ve burada Mustafa Kemal ile tanışmıştı. Kavukçu eski dostunu kurtarmak için kumandanından izin alarak hemen iki birlik gönderdi. Birliklerden biri Mustafa Kemal’i ve yanındaki subayları kurtardı. Kendisini kurtaranın Fevzi olduğunu öğrenen Mustafa Kemal ona, “Sadece Osmanlı ordusunun liderlerini değil, ordunun şerefini de kurtardın. Aslında hareketlerin tüm subaylara numune olmalı” diyerek teşekkür etti. Ardından Şam’a giderek Cemal Paşa ve bazı Alman subaylarla birlikte Victoria Oteline yerleşti. Dostu Aubrey de on iki yıl evvel bu otelde kalmıştı.” (s. 341)

Selanikli'nin, aslen Arap olan Fevzi el-Kavukçu tarafından kurtarılmasına sevinmeye hakkı var.. Çünkü böylece, bilahare kendisinin gidip İngilizler’e bizzat teslim olma şerefine/onuruna erişmesi fırsatını yakalamış oluyor.

(Bu tür olaylarda karşı tarafın “dostu” olmak özel muamele görmeyi sağlamaz. Çünkü “yukarıdakiler”, alt seviyedekilere “Falan bizim adamımız” ya da “Ajanımız” diyerek bilgi vermezler. İşin doğası bunu gerektiriyor.)

*

Bulut sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Lawrence ve (Şerif Hüseyin’in oğlu) Emir Faysal’ın ordusu Şam eteklerinde görününce, Mustafa Kemal ve diğer İttihâtçı subaylar 30 Eylül’de şehri terk edip kuzeye doğru çekildiler. Mustafa Kemal, dağılan askerlerini toplamak için Humus tren istasyonunda karargâh kurdu. Burada yine Fevzi ile karşılaştı. Ona, “Artık bitti. Kaderimiz düşmanlarımızın ellerinde. Herkes kurtarabildiğini kurtarmalı. Umarım bir gün Arapların yeni bir rol oynayabilecekleri hür bir devleti olur. Bir gün Anadolu’da bazı şeyler olduğunu duyarsan ve kendi memleketinde yaptığın mühim bir işin yoksa bize gel” dedi. Anadolu’nun işgal edileceğini ve kendisine çok mühim mesuliyetler düşeceğini biliyordu, fakat Fevzi’nin Arap milliyetçisi olarak başka planları vardı. Faysal’ın hizmetine girecek ve Mustafa Kemal’in İstiklâl Harbini örnek alarak 1925-27 Büyük Suriye İsyanında diğer Genç Arap arkadaşlarıyla beraber Fransızlara karşı mücadele edecekti. 1927’de İstanbul’a gelerek Mustafa Kemal ile tekrar görüşecekti. Sabaha kadar içerek eski hatıraları yâd edecekler, fakat Mustafa Kemal, Fransa ile arasını bozmak istemediğinden Arap milliyetçisi dostlarına yardım edemeyecekti.” (s. 342)

Demek ki Selanikli zaferinden emindi, işi kökünden hallettiğini düşünüyordu.. 

Rahatlamış şekilde “Artık bitti” diyor.

Osmanlı’nın kaderinin düşmanlarının elinde olması işini büyük bir muvaffakiyetle halletmişti.

İncelik gösterip “düşmanlarımız” diyordu ama aslında İngilizler’i dost görüyordu. Nitekim sadece iki ay sonra İstanbul’da Minber ve Vakit gazetelerinde İngilizler’e olan derin sevgisini açıklayacaktı.

Filistin ve Suriye’nin elden çıkması ve İngilizler tarafından işgali işini can alıcı kritik katkılarıyla sağlama almıştı, sıra Anadolu’daydı.

Bulut’un söylediği gibi, gelecekte Anadolu’da “birşeyler olacağını” biliyordu.

 Muhtemelen kulağına Lawrence fısıldamıştı.

*

Selanikli zampara kolay pes edecek ve başladığı işi yarım bırakacak biri değildi.. O yüzden, Suriye’de muhteşem eserine son şeklini verecek adımları atmayı da ihmal etmeyecekti.. Bulut’tan dinleyelim:

“Bu arada Halep’te Baron Otel’in süitinde kalan Mustafa Kemal, emrinde sekiz bin askeri olmasına rağmen daha fazla kan dökülmesini istemediği için olacak, şehri savaşmadan teslim etti ve Halep’in kırk mil (60 küsur kilometre) dışında kamp kurdu. Anzak askerlerinin kumandanı General Harry Chauvel, kendisine asker gönderip teslim olmasını istedi. Mustafa Kemal gülerek, “Söyle Chauvel’e kendisi gelsin alsın” dedi, fakat birkaç gün sonra gelip, General Macandrew’a kendisi teslim oldu. Bunun ardından, Aubrey’in Kut’ta Türklere emanet ettiği General Townshend, Aubrey’in arzusu üzerine İstanbul’da mütareke görüşmelerine başladı ve Türkiye, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesini imzalayarak harpten çekildi.” (s. 344-5)

Selanikli, İngiliz dostları dururken tutup Anzak (Avustralya, Yeni Zelanda) askerlerine teslim olacak kadar enayi değildi.

O yüzden Harry Chauvel avucunu yalıyor, Selanikli davetsiz misafir olarak gidip General Macandrew’a teslim oluyor.

İngiliz dostluğunun tadını tam çıkarması için tıpış tıpış gidip teslim olması lazım.

Bu arada, kendi yenilgi ve teslimiyetini Osmanlı İmparatorluğu’nun yenilgi ve teslimiyeti haline getirmek için son atraksiyonunu da yapıyor.

Kafaya almış bulunduğu (henüz üç aylık) acemi padişah Vahideddin’e bir telgraf gönderiyor, İngilizler’le “behemahal sulh (her ne pahasına olursa olsun barış” yapılması teklifini iletiyor.

Teslimiyeti, adını “sulh” (barış) koyarak yenilir yutulur süslü ve tatlı bir şey haline getiriyor.


LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, SEKÜLER KİLİSEDİR.. REJİME İMAN ETMİŞ SİYASETÇİ VE BÜROKRATLARI İSE SEKÜLER PAPAZ

 







Evet, laik (siyasal dinsiz) devlet, seküler kilisedir.. 

Rejime iman etmiş siyasetçi ve bürokratları da seküler papaz..

[Kilise derken Hristiyanlar’ın ibadet ettikleri mekânları (binaları, mabedleri) kastetmiyoruz.. Hristiyan din adamlarından oluşan örgütlü yapıyı, (ihlası kaybedip) dindarlığı salt bir meslek ve geçim kapısı ve tağutların güç kaynağı haline getiren, dini "din dışı ve din karşıtı" olanın emrine sunan diyanet (dindarlık) teşkilatını kastediyoruz. Bu tür teşkilatlar resmî de sivil de, devletsel de özel de olabilir.]

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“(Yahudiler) hahamlarını, (Hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden uzaktır!” (Tevbe, 9/31)

Yahudiler hahamlarını, Hristiyanlar da râhiplerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler nasıl edindiler?

Yahudiler hahamlarının, Hristiyanlar da papazlarının önünde secdeye mi kapanıyorlar, kendilerini onların yarattığına mı inanıyorlar?

Hayır!

*

Onları rabler edinmeleri, onların Allah’a rağmen hüküm koyabileceklerini, dini güncelleyebileceklerini kabul etmelerinden kaynaklanıyor.

Nitekim bu, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde bahis konusu yaptığı) Adiyy bin Hatem hadîsinde belirtilmiş durumda.

Elmalılı Hoca, laikleşme ve sekülerleşme süreciyle birlikte Batı’da kilise teşkilatının yerini parlamentoların (millet meclislerinin), papazların yerini de parlamenterlerin (milletvekillerinin) aldığını söylüyor.

Evet, laik (siyasal dinsiz) devletlerdeki parlamentolar, seküler kiliselerdir. Rejime iman etmiş siyasetçiler de tabiri caizse seküler papazlardır.

Cumhuriyet ve demokrasi edebiyatı yapan laik (siyasal dinsiz) devletler, hakimiyetin, (milletin vekili olma iddiasındaki) seküler papazlara "kayıtsız şartsız (Allahu Teala’nın bile kayıt ve şart getiremeyeceği şekilde) bırakıldığı" putperestlik devletleridir.

Ve millet, böylesi rejimlerde, rab (ilah, tanrı) haline getirdikleri siyasetçilerin kayıtsız şartsız (Allah'ın özgürleştirici kayıt ve şartlarından yararlanma hakları bulunmayan) kullarıdır.

O kadar ki, tanrılaştırılan bu seküler papazlar, kendilerinin rabliğini tasdik etmeyenleri “vatan haini, devlet düşmanı” vs. ilan ederler.

Ve bunları bazen açık, bazen de (kul haline getirdikleri millet uyanmasın diye) örtülü yöntemlerle (trafik kazaları ve zehirleme gibi operasyonlarla) ortadan kaldırırlar, kaldırmaya çalışırlar.

Rabliklerinin/putluklarının bekasını “devletin bekası” ambalajı altında millete yuttururlar.

*

Ahir Zaman Deccali (Mesih Deccal) fitnesi Müslümanlar için önem taşıyor.. Haham ve rahiplerini tanrılaştıran Yahudi ve Hristiyanlar ile (kayıtsız şartsız millet hakimiyeti masalına inanan) lalik devletçi putperestler imtihanı zaten daha baştan kaybetmiş durumdalar.

Onların sapıtmak için ayrıca bir deccale ihtiyaçları yok.. Ölünün ikinci kez ölmesi diye birşey olmaz.. Minnacık derede boğulmuş olan adamın cesedinin okyanusun azgın dalgaları arasına atılması yeniden boğulmasına yol açacak bir ameliye değildir.

Ancak, Müslümanlar sadece Mesih Deccal fitnesine değil, aynı zamanda yukarıda mealini aktardığımız ayette dikkat çekilen (dinî görünümlü) rableştirme tehlikesine de dikkat etmelidirler.

Merhum Elmalılı Hoca, Selanikli zalim ve katil deccalin bir şapka için adam astırdığı zor zamanda tefsirinde bu meseleyi olanca açıklığıyla dile getirmiş, hakikati söylemiş.

Parlamentolardaki (demokrasi masalındaki) şirk ve küfre dikkat çekmiş.

*

Şimdi bakıyorsunuz, bu meselede zerre kadar hassasiyet sergilemeyen insanlar, sanki böyle bir şirk tehlikesi hiç yokmuş, sanki demokrasi edebiyatı ile müşrikleştirilen hiç insan bulunmuyormuş gibi tekfircilikle mücadele goygoyculuğu yapıyorlar.

Sanki memlekette tekfiri hak eden hiç kimse yok.. Herşey yolunda, memleket güllük gülistanlık.

Oysa, Yahudi ve Hristiyanlar'daki (eski "diyanet"sel ve yeni laiksel-seküler) "rableştirme" ameliyesinin benzerlerine Müslümanlar arasında da rastlanıyor.

Nitekim, Ebû Saîd el-Hudrî r. a.'in rivayetine göre, Hz. Peygamber s. a. s. şöyle buyurmuştur: 

“Muhakkak siz, önceki ümmetlerin yolunu (âdetlerini) karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Hatta onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar siz de onları takip edeceksiniz.”(Buhârî, İ'tisâm, 14)

Laiklik kertenkelesinin kuyruğuna takılmış olmamız da bunun sonucu.

*

[Bir de Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) ülkelerde ezan okunması vs. gibi bazı İslam şiarlarının görünür olmasından hareketle laik (siyasal dinsiz) devletleri "İslam devleti" gibi göstermeye, bunun için daru'l-İslam kavramının içini boşaltmaya çalışan tipler var.

Abdülhakîm Arvasî k. s. gibi doğru sözlü zatlar, bir beldenin daru'l-İslam sayılabilmesi için orada Şeriat'in "hakim hukuk sistemi" olması gerektiğini belirtmiş durumdalar. 

Bunu kabul etmezseniz, mesela Afganistan cihadı anlamsız hale gelir. ABD güdümlü NATO güçleri oraya gidip ne şapka devrimi yaptılar, ne ezanı yasakladılar, ne medreseleri kapattılar. Fakat ortada kâfirlerin "velayet"ini kabul eden bir hükümet vardı.

Bugün Çeçenistan'da da İslam şiarları görünür halde.. Putin de maşallah Kur'an'a zahirde saygılı davranıyor.. Bizim CHP'li ve Kemalist yerli-milli taife Kur'an'la birlikte görünmekten özenle kaçınırken o elinde Kur'an'la poz veriyor. 

Söz konusu daru'l-İslamcı tipler, Türkiye'nin Çeçenistan gibi Rusya'nın bir parçası haline gelmesinden rahatsız olmayacak gibi görünüyorlar.

Öte yandan, Çeçenistan'ın Rusya Federasyonu'nun bir parçası olması ile, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin bir parçası olması, olma hedefini taşıması arasında da bir fark yoktur.]

*

Tekfircilikle mücadele yaygarası yapanlar içinde samimi olanlar varsa da sayıları az.. 

Çok az.. Yok denecek kadar.. 

Bunlar, işin bazıları tarafından (“usul” ihmal edilerek) aşırılaştırıldığını görüyorlar. (Ki bu aşırılık sergileyenlerin bir kısmının istihbarat teşkilatlarının / gizli servislerin adamı oldukları kesin.. Bir fikri aşırılaştırmak, onu sulandırarak nefret objesi haline getirmenin ve etkisizleştirmenin kolay ve zahmetsiz yollarından biridir.)

Bu tekfircilik karşıtlığı şampiyonlarına göre haşa Allahu Teala “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetini (Maide, 5/44) indirirken hata etmiş..

Tabiî ki “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” meselesi sadece bu ayet çerçevesinde ele alınabilecek bir konu değil.. Allah’ın indirdiği ile, o indirileni beğenmeyerek, reddederek, aşağılayarak hükmetmeyenler kâfirdir.

Mesela Selanikli zampara deccal bunlardan.. İlhamını "gökten indiği sanılan kitaplar"dan almıyormuş da, doğrudan doğruya hayattan alıyormuşmuş da.. Böyle konuşan, “hukuk” nosyonundan zerre nasip almadan olgunun bizzat kendisini norm haline getiren, Allah'ın kitaplarını aşağılayıp yaşadığı hayatı kutsayan kendini beğenmiş zalim despotların küfrü kesindir.

*

Ancak, inandığı, inandığını belirttiği ve saygısızlık yapmadığı halde o indirilenlerle (buna güçleri yetmekle birlikte) hükmetmeyenler, herşeye rağmen tekfir edilmezler. Onlar, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Maide, 5/45) ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” (Maide, 5/47) ayetlerinin hükmü altına girerler.

Zalim ve fasık olmak da herhalde bir meziyet değildir.. (Hükmedecek gücü olmayanlar mazurdur.) 

Ancak, tekfir etmekten kaçınmakla birlikte böylesi zalim ve fasıkların avukatlığına soyunmamak, onlara fiilen, kavlen ve kalben meyletmemek gerekir:

Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa size de ateş dokunur!” (Hûd, 11/113)

“Onların arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiği şeylerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Buna rağmen yüz çevirirlerse, artık bil ki Allah ancak, onlara bazı günahları yüzünden bir musîbet vermek istiyor. Ve şübhesiz ki insanların birçoğu, gerçekten fâsıktırlar.(Maide, 5/49)

Evet, seni, Allah'ın indirdiğinin önemli bir kısmını can u gönülden kabul ettiklerini söylemek suretiyle aldatmaya, "Eh, bir kısmını da bırakalım canım, elde kalan bize yeter.. Zaten onlar az birşeydir, tarihseldir, güncellenmelidir, şöyle de anlaşılabilir" filan diyerek onları görmezden gelmeni sağlamaya çalışırlar.

*

Günümüzde bazı fasık odaklar (kurumsallaşmış fısk u fücur merkezleri) sözde Kur’an’ı ve Sünnet’i reddetmiyorlar fakat dindar kitleyi “dini güncelleme” (ya da “İslam’ı toplumsal ile buluşturma, hayata taşıma”) gibi yaldızlı laflar altında heva ve heveslerine, nefsanî arzu ve tutkularına destekçi hale getirmeye çalışıyorlar.

Bunun akademik ayağını tarihselciler ve modernistler denilen Bremenvari mızıkçı soytarılar topluluğu oluşturuyor.

Akıl hocalarının Goldziher iblisi ve Schacht kaltabanı gibi çağdaş “güncellemeci İslam mezhebi imamları” olduğu zannediliyor olsa da, gerçekte mezheben ve meşreben selefi bir kitle durumundalar.

Peşinden gittikleri selefleri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki “güncellemeci Yahudiler”.

Bu Yahudiler, zinanın cezası ile ilgili hükmü (Ki recm/taşlama yoluyla idamdır) güncellemesi için Peygamber Efendimiz s.a.s.’e başvurmuşlar, o da onlara Tevrat’taki hükmü hatırlatmıştı.. Fakat o Yahudiler bunu kabul etmediler. Bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu:

“İçinde Allah'ın hükmü (recm emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar, sonra da bunun ardından yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir.(Maide, 5/43)

*

Düşünün, Tevrat nazil olalı yaklaşık 2 bin 200 sene geçmiş.. İki tane bin sene ve iki tane de yüz sene..

Arada Zebur nazil olmuş.. Yetmemiş İncil nazil olmuş.. O da yetmemiş Kur’an nazil olmaya başlamış.

Fakat Allahu Teala, Yahudiler’e Tevrat’taki hükmü hatırlatıyor.. “Aferin, bunlar işin özünü anlamışlar, Tevrat’ın lafzına takılıp kalmamışlar, ruhunu kavramışlar.. Şekilciliğin dar kalıplarını aşmışlar, özü yakalamışlar.. Dinlerini toplumsala taşımanın cehd ü gayreti içindeler” demiyor.

“Benim ayetlerimle oynayamazsınız, güncelleme adı altında onları geçersiz hale getiremezsiniz” buyuruyor.

Üstelik adamların hüküm vermesi için gittikleri zat bir peygamber iken..

Günümüze gelelim, Türkiye’nin Goldziherci, Schacht’çı soytarıları kendilerini Hz. Peygamber s.a.s.’den daha mı üstün görüyorlar ki Kur’an ayetlerini tarihsel ve geçersiz (indiği andaki tarih ve coğrafyaya özgü) ilan ediyorlar?

Ayet, Medineli Yahudiler’in izinden giden bu tür (yahudi marka selefi) sapıkların durumunu haber veriyor:

Onlar iman etmiş değillerdir.” (Maide, 5/43)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."