LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET, SEKÜLER KİLİSEDİR.. REJİME İMAN ETMİŞ SİYASETÇİ VE BÜROKRATLARI İSE SEKÜLER PAPAZ

 







Evet, laik (siyasal dinsiz) devlet, seküler kilisedir.. 

Rejime iman etmiş siyasetçi ve bürokratları da seküler papaz..

[Kilise derken Hristiyanlar’ın ibadet ettikleri mekânları (binaları, mabedleri) kastetmiyoruz.. Hristiyan din adamlarından oluşan örgütlü yapıyı, (ihlası kaybedip) dindarlığı salt bir meslek ve geçim kapısı ve tağutların güç kaynağı haline getiren, dini "din dışı ve din karşıtı" olanın emrine sunan diyanet (dindarlık) teşkilatını kastediyoruz. Bu tür teşkilatlar resmî de sivil de, devletsel de özel de olabilir.]

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

“(Yahudiler) hahamlarını, (Hristiyanlar da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı. O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden uzaktır!” (Tevbe, 9/31)

Yahudiler hahamlarını, Hristiyanlar da râhiplerini ve Meryemoğlu Mesîh'i (İsa’yı) Allah'tan başka rabler nasıl edindiler?

Yahudiler hahamlarının, Hristiyanlar da papazlarının önünde secdeye mi kapanıyorlar, kendilerini onların yarattığına mı inanıyorlar?

Hayır!

*

Onları rabler edinmeleri, onların Allah’a rağmen hüküm koyabileceklerini, dini güncelleyebileceklerini kabul etmelerinden kaynaklanıyor.

Nitekim bu, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde bahis konusu yaptığı) Adiyy bin Hatem hadîsinde belirtilmiş durumda.

Elmalılı Hoca, laikleşme ve sekülerleşme süreciyle birlikte Batı’da kilise teşkilatının yerini parlamentoların (millet meclislerinin), papazların yerini de parlamenterlerin (milletvekillerinin) aldığını söylüyor.

Evet, laik (siyasal dinsiz) devletlerdeki parlamentolar, seküler kiliselerdir. Rejime iman etmiş siyasetçiler de tabiri caizse seküler papazlardır.

Cumhuriyet ve demokrasi edebiyatı yapan laik (siyasal dinsiz) devletler, hakimiyetin, (milletin vekili olma iddiasındaki) seküler papazlara "kayıtsız şartsız (Allahu Teala’nın bile kayıt ve şart getiremeyeceği şekilde) bırakıldığı" putperestlik devletleridir.

Ve millet, böylesi rejimlerde, rab (ilah, tanrı) haline getirdikleri siyasetçilerin kayıtsız şartsız (Allah'ın özgürleştirici kayıt ve şartlarından yararlanma hakları bulunmayan) kullarıdır.

O kadar ki, tanrılaştırılan bu seküler papazlar, kendilerinin rabliğini tasdik etmeyenleri “vatan haini, devlet düşmanı” vs. ilan ederler.

Ve bunları bazen açık, bazen de (kul haline getirdikleri millet uyanmasın diye) örtülü yöntemlerle (trafik kazaları ve zehirleme gibi operasyonlarla) ortadan kaldırırlar, kaldırmaya çalışırlar.

Rabliklerinin/putluklarının bekasını “devletin bekası” ambalajı altında millete yuttururlar.

*

Ahir Zaman Deccali (Mesih Deccal) fitnesi Müslümanlar için önem taşıyor.. Haham ve rahiplerini tanrılaştıran Yahudi ve Hristiyanlar ile (kayıtsız şartsız millet hakimiyeti masalına inanan) lalik devletçi putperestler imtihanı zaten daha baştan kaybetmiş durumdalar.

Onların sapıtmak için ayrıca bir deccale ihtiyaçları yok.. Ölünün ikinci kez ölmesi diye birşey olmaz.. Minnacık derede boğulmuş olan adamın cesedinin okyanusun azgın dalgaları arasına atılması yeniden boğulmasına yol açacak bir ameliye değildir.

Ancak, Müslümanlar sadece Mesih Deccal fitnesine değil, aynı zamanda yukarıda mealini aktardığımız ayette dikkat çekilen (dinî görünümlü) rableştirme tehlikesine de dikkat etmelidirler.

Merhum Elmalılı Hoca, Selanikli zalim ve katil deccalin bir şapka için adam astırdığı zor zamanda tefsirinde bu meseleyi olanca açıklığıyla dile getirmiş, hakikati söylemiş.

Parlamentolardaki (demokrasi masalındaki) şirk ve küfre dikkat çekmiş.

*

Şimdi bakıyorsunuz, bu meselede zerre kadar hassasiyet sergilemeyen insanlar, sanki böyle bir şirk tehlikesi hiç yokmuş, sanki demokrasi edebiyatı ile müşrikleştirilen hiç insan bulunmuyormuş gibi tekfircilikle mücadele goygoyculuğu yapıyorlar.

Sanki memlekette tekfiri hak eden hiç kimse yok.. Herşey yolunda, memleket güllük gülistanlık.

Oysa, Yahudi ve Hristiyanlar'daki (eski "diyanet"sel ve yeni laiksel-seküler) "rableştirme" ameliyesinin benzerlerine Müslümanlar arasında da rastlanıyor.

Nitekim, Ebû Saîd el-Hudrî r. a.'in rivayetine göre, Hz. Peygamber s. a. s. şöyle buyurmuştur: 

“Muhakkak siz, önceki ümmetlerin yolunu (âdetlerini) karış karış, arşın arşın takip edeceksiniz. Hatta onlar bir kertenkele deliğine girmiş olsalar siz de onları takip edeceksiniz.”(Buhârî, İ'tisâm, 14)

Laiklik kertenkelesinin kuyruğuna takılmış olmamız da bunun sonucu.

*

[Bir de Türkiye gibi laik (siyasal dinsiz) ülkelerde ezan okunması vs. gibi bazı İslam şiarlarının görünür olmasından hareketle laik (siyasal dinsiz) devletleri "İslam devleti" gibi göstermeye, bunun için daru'l-İslam kavramının içini boşaltmaya çalışan tipler var.

Abdülhakîm Arvasî k. s. gibi doğru sözlü zatlar, bir beldenin daru'l-İslam sayılabilmesi için orada Şeriat'in "hakim hukuk sistemi" olması gerektiğini belirtmiş durumdalar. 

Bunu kabul etmezseniz, mesela Afganistan cihadı anlamsız hale gelir. ABD güdümlü NATO güçleri oraya gidip ne şapka devrimi yaptılar, ne ezanı yasakladılar, ne medreseleri kapattılar. Fakat ortada kâfirlerin "velayet"ini kabul eden bir hükümet vardı.

Bugün Çeçenistan'da da İslam şiarları görünür halde.. Putin de maşallah Kur'an'a zahirde saygılı davranıyor.. Bizim CHP'li ve Kemalist yerli-milli taife Kur'an'la birlikte görünmekten özenle kaçınırken o elinde Kur'an'la poz veriyor. 

Söz konusu daru'l-İslamcı tipler, Türkiye'nin Çeçenistan gibi Rusya'nın bir parçası haline gelmesinden rahatsız olmayacak gibi görünüyorlar.

Öte yandan, Çeçenistan'ın Rusya Federasyonu'nun bir parçası olması ile, Türkiye'nin Avrupa Birliği'nin bir parçası olması, olma hedefini taşıması arasında da bir fark yoktur.]

*

Tekfircilikle mücadele yaygarası yapanlar içinde samimi olanlar varsa da sayıları az.. 

Çok az.. Yok denecek kadar.. 

Bunlar, işin bazıları tarafından (“usul” ihmal edilerek) aşırılaştırıldığını görüyorlar. (Ki bu aşırılık sergileyenlerin bir kısmının istihbarat teşkilatlarının / gizli servislerin adamı oldukları kesin.. Bir fikri aşırılaştırmak, onu sulandırarak nefret objesi haline getirmenin ve etkisizleştirmenin kolay ve zahmetsiz yollarından biridir.)

Bu tekfircilik karşıtlığı şampiyonlarına göre haşa Allahu Teala “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir” ayetini (Maide, 5/44) indirirken hata etmiş..

Tabiî ki “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler” meselesi sadece bu ayet çerçevesinde ele alınabilecek bir konu değil.. Allah’ın indirdiği ile, o indirileni beğenmeyerek, reddederek, aşağılayarak hükmetmeyenler kâfirdir.

Mesela Selanikli zampara deccal bunlardan.. İlhamını "gökten indiği sanılan kitaplar"dan almıyormuş da, doğrudan doğruya hayattan alıyormuşmuş da.. Böyle konuşan, “hukuk” nosyonundan zerre nasip almadan olgunun bizzat kendisini norm haline getiren, Allah'ın kitaplarını aşağılayıp yaşadığı hayatı kutsayan kendini beğenmiş zalim despotların küfrü kesindir.

*

Ancak, inandığı, inandığını belirttiği ve saygısızlık yapmadığı halde o indirilenlerle (buna güçleri yetmekle birlikte) hükmetmeyenler, herşeye rağmen tekfir edilmezler. Onlar, “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler zalimlerin ta kendileridir” (Maide, 5/45) ve “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler fasıkların ta kendileridir” (Maide, 5/47) ayetlerinin hükmü altına girerler.

Zalim ve fasık olmak da herhalde bir meziyet değildir.. (Hükmedecek gücü olmayanlar mazurdur.) 

Ancak, tekfir etmekten kaçınmakla birlikte böylesi zalim ve fasıkların avukatlığına soyunmamak, onlara fiilen, kavlen ve kalben meyletmemek gerekir:

Zulmedenlere de meyletmeyin! Yoksa size de ateş dokunur!” (Hûd, 11/113)

“Onların arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet ve onların arzularına uyma ve Allah'ın sana indirdiği şeylerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın. Buna rağmen yüz çevirirlerse, artık bil ki Allah ancak, onlara bazı günahları yüzünden bir musîbet vermek istiyor. Ve şübhesiz ki insanların birçoğu, gerçekten fâsıktırlar.(Maide, 5/49)

Evet, seni, Allah'ın indirdiğinin önemli bir kısmını can u gönülden kabul ettiklerini söylemek suretiyle aldatmaya, "Eh, bir kısmını da bırakalım canım, elde kalan bize yeter.. Zaten onlar az birşeydir, tarihseldir, güncellenmelidir, şöyle de anlaşılabilir" filan diyerek onları görmezden gelmeni sağlamaya çalışırlar.

*

Günümüzde bazı fasık odaklar (kurumsallaşmış fısk u fücur merkezleri) sözde Kur’an’ı ve Sünnet’i reddetmiyorlar fakat dindar kitleyi “dini güncelleme” (ya da “İslam’ı toplumsal ile buluşturma, hayata taşıma”) gibi yaldızlı laflar altında heva ve heveslerine, nefsanî arzu ve tutkularına destekçi hale getirmeye çalışıyorlar.

Bunun akademik ayağını tarihselciler ve modernistler denilen Bremenvari mızıkçı soytarılar topluluğu oluşturuyor.

Akıl hocalarının Goldziher iblisi ve Schacht kaltabanı gibi çağdaş “güncellemeci İslam mezhebi imamları” olduğu zannediliyor olsa da, gerçekte mezheben ve meşreben selefi bir kitle durumundalar.

Peşinden gittikleri selefleri, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem dönemindeki “güncellemeci Yahudiler”.

Bu Yahudiler, zinanın cezası ile ilgili hükmü (Ki recm/taşlama yoluyla idamdır) güncellemesi için Peygamber Efendimiz s.a.s.’e başvurmuşlar, o da onlara Tevrat’taki hükmü hatırlatmıştı.. Fakat o Yahudiler bunu kabul etmediler. Bunun üzerine şu ayet-i kerime nazil oldu:

“İçinde Allah'ın hükmü (recm emri) bulunan Tevrât yanlarında olduğu hâlde, nasıl seni hakem yapıyorlar, sonra da bunun ardından yüz çeviriyorlar? Onlar iman etmiş değillerdir.(Maide, 5/43)

*

Düşünün, Tevrat nazil olalı yaklaşık 2 bin 200 sene geçmiş.. İki tane bin sene ve iki tane de yüz sene..

Arada Zebur nazil olmuş.. Yetmemiş İncil nazil olmuş.. O da yetmemiş Kur’an nazil olmaya başlamış.

Fakat Allahu Teala, Yahudiler’e Tevrat’taki hükmü hatırlatıyor.. “Aferin, bunlar işin özünü anlamışlar, Tevrat’ın lafzına takılıp kalmamışlar, ruhunu kavramışlar.. Şekilciliğin dar kalıplarını aşmışlar, özü yakalamışlar.. Dinlerini toplumsala taşımanın cehd ü gayreti içindeler” demiyor.

“Benim ayetlerimle oynayamazsınız, güncelleme adı altında onları geçersiz hale getiremezsiniz” buyuruyor.

Üstelik adamların hüküm vermesi için gittikleri zat bir peygamber iken..

Günümüze gelelim, Türkiye’nin Goldziherci, Schacht’çı soytarıları kendilerini Hz. Peygamber s.a.s.’den daha mı üstün görüyorlar ki Kur’an ayetlerini tarihsel ve geçersiz (indiği andaki tarih ve coğrafyaya özgü) ilan ediyorlar?

Ayet, Medineli Yahudiler’in izinden giden bu tür (yahudi marka selefi) sapıkların durumunu haber veriyor:

Onlar iman etmiş değillerdir.” (Maide, 5/43)


MESİH DECCAL VE İBN ARABÎ ŞAKLABANI

 












Prof. İlyas Çelebi, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Deccâl” maddesinde şu bilgileri veriyor:

İslâmî gelenekte deccâl konusuna esas itibariyle hadislerde değinilmekte bu yönüyle de konu hadislerden hareketle temellendirilen itikadî bir mesele olmaktadır. Hz. Peygamber’in, gerçekleşmedikçe kıyametin kopmayacağı on büyük alâmeti arasında saydığı deccâl (Müslim, “Fiten”, 39; Tirmizî, “Fiten”, 21; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 12; İbn Mâce, “Fiten”, 28), hadis literatüründe Nesâî’nin es-Sünen’i dışındaki kaynakların tümünde isim olarak zikredilmekte, konu hakkında aralarında Abdullah b. Amr b. Âs, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Mes‘ûd, Hz. Âişe ve Ebû Hüreyre gibi sahâbîlerin bulunduğu yirmi beş civarında râvinin rivayeti bulunmaktadır (meselâ bk. Buhârî, “Taʿbîr”, 33, “Enbiyâʾ”, 48, “Fiten”, 26; Müslim, “Îmân”, 273, 275, 277, “Fiten”, 100-118, 119, 121; Tirmizî, “Fiten”, 59, 66; Ebû Dâvûd, “Melâḥim”, 14, 15; Müsned, II, 22, 154; VI, 75, 412-413, 455-456).

Söz konusu rivayetlerde deccâlin kıyamet alâmeti olarak zuhur edeceği, … önce peygamberlik, sonra ilâhlık iddiasında bulunacağı haber verilmekte; fizik ve ruhî portresi tasvir edilmekte, … yapacağı kötülükler zikredilmekte ve nihayet nüzûl edecek olan Hz. Îsâ tarafından öldürüleceği bildirilmektedir.

Deccâlle ilgili rivayetlerde yer alan haberlere göre Hz. Nûh’tan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini deccâl fitnesine karşı uyardıkları gibi Hz. Peygamber de dualarında onun şerrinden Allah’a sığınmış (Müslim, “Mesâcid”, 128-134), … rüzgâr gibi hızlı hareket edip yeryüzünü dolaşacağı, buna rağmen Mekke, Medine ve Kudüs’e giremeyeceği (Müsned, V, 16) bildirilmiştir. … Öte yandan hadislerin çoğunluğunda deccâlin belirli tek bir kişi olduğu bildirilmekteyse de, bazı rivayetlerde birden fazla deccâlin (ed-deccâlûn) çıkacağı belirtilmekte, “yirmi yedi”, “otuz”, “otuza yakın” gibi farklı sayılar verilmektedir (Buhârî, “Fiten”, 25; Müslim, “Fiten”, 84; Müsned, II, 349; III, 345; V, 89, 396). Bunun yanında gerek hadislerde gerekse İslâmî kaynaklarda deccâle birtakım olağan üstü eylemler atfedilmekte, çoğunluğu Hz. Îsâ’nın mûcizeleriyle benzerlik gösteren bu olağan üstü eylemler arasında … beşer üstü olgular bulunmaktadır (Cook, s. 105). …

Deccâl konusu erken dönemden itibaren kelâm kaynaklarında da yer almıştır. Ehl-i sünnet’in günümüze ulaşan ilk akaid risâlelerinden olan Ebû Hanîfe’nin el-Fıḳhü’l-ekber’inde “deccâlin çıkışının hak olduğu” kaydedilmektedir (Ebû Hanîfe, s. 13).

Hz. Nuh aleyhisselam’dan itibaren bütün peygamberler ümmetlerini Deccal fitnesi hakkında uyarmış bulundukları için Yahudilik ve Hristiyanlık’ta da Deccal inancı mevcuttur. Ansiklopedinin söz konusu maddesine katkıda bulunmuş olan Prof. Kürşat Demirci, Deccal’i Yahudiler’in Armilus, Hristiyanlar’ın da “Anti Christ” (İsa’nın karşıtı) olarak adlandırmakta olmalarına dikkat çekiyor.

Hadîslerde Deccal’in, insanlığın Kıyamet’e kadar karşılacağı en büyük fitne (imtihan konusu) olduğuna dikkat çekiliyor.

Hadîsçiler, deccal tabirini hadîs uyduranlar için de kullanmışlardır. Prof. Emin Aşıkkutlu aynı ansiklopedide aynı başlık altında şunları söylüyor:

Deccâl: Sözlükte “çok yalan söyleyen, göz boyayan, sahtekâr” anlamına gelir. Hz. Peygamber, kendinden sonra ortaya çıkacak yalancı peygamberlerden söz ederken onlar hakkında “deccâl, kezzâb” tabirlerini kullanmıştır (Buhârî, “Fiten”, 25; Müslim, “Fiten”, 84). Hadis uydurmayı meslek haline getiren yalancı râvileri ifade etmek için cerh ve ta‘dîl ilminde deccâl kelimesi kullanılmıştır.

*

Peygamberlerin ümmetlerini korkuttukları Deccal bir tane olmakla birlikte tarih, deccallikte (yalancılıkta, suret-i haktan gelip göz boyayarak insanları aldatmada) ona benzeyen başka sahtekârların yaşamış olduğunu haber veriyor. (Yerli ve yabancı birçok alime göre Selanikli zampara Atatürk de bu deccallerden biri.. “Çok yalancı” olduğu kesin. Büyük sahtekâr.)

İlyas Çelebi’nin yazdıklarının da ortaya koyduğu gibi, Büyük Deccal (Ahir Zaman Deccali, Mesih Deccal) başlangıçta tanrılık iddiasında bulunmaz, ilahî vahye (bilgilendirmeye) mazhar biri (yani bir peygamber) olduğunu iddia eder, ilham ve keşf ü keramet davasında bulunur.

(Devrimizde böyle peygamberlik iddiasında bulunan şarlatanlar ortaya çıktı: Mesela yerli-milli olan biri, 28 Şubat Süreci’nde darbeci subaylar ile MİT’çilerin gözde ismi olarak gösterilen İskender Kebapoğlu, pardon Evrenosoğlu idi. Küresel olan meşhur bir isim ise Reşat Halife.)

Mesih Deccal, işi peygamberlik iddiası ile bırakmayacak, “level” atlayarak tanrılık davası güdecek. 

(Selanikli yerli-milli deccal, peygamberlik durağına uğramadan direk tanrılık davası gütmüştü. Ancak bunu açıkça yapmadı, icraatı “İstemem yan cebime koyun” göz boyamacılığı ile tufeylî kullarının sırtına yükledi. Onlar bunun için “Kâbe Arab’ın olsun bize Çankaya yeter”li, “Atatürk Ekber”li şiirler yazdılar, karşılığında Selanikli zamparanın ulufelerine nail oldular.)

*

İnsanların başka insanlara ya da nesnelere tanrılık izafe etmeleri, onları yaratıcıları olarak görmeleri anlamına gelmiyor. Onlarda tanrısal özellikler bulmaları şeklinde ortaya çıkıyor.

Mesela Firavun Mısırlılar’a “Ben sizin en yüce tanrınızım” derken, onları yaratma iddiasında bulunmuyordu. Benzer şekilde Mekke müşrikleri de, taptıkları putların kendilerini yarattıklarını düşünmüyorlardı.. Hz. İsa’yı “Tanrı’nın oğlu” yapan Hristiyanlar da onu kendilerini yaratan kişi olarak görmüyorlar.. Türkiye’de Selanikli zamparayı putlaştırmış olanlar da onun kendilerini yarattığına inanıyor değillerdi.

Burada tanrılaştırma ve tanrılık iddiası, tanrısal özellikler taşıma anlamına geliyor..

Mesih Deccal’in tanrılık taslamasının zeminini, gerçekleştireceği olağanüstülüklerin oluşturacağını biliyoruz.. Fakat buna uygun bir felsefî (fikrî, ideolojik) temelin (itikadın, akaidin) üretilmesi de söz konusu olacaktır.

İşte o temel, muhtemelen İbn Arabîcilik ile türevleri olacaktır.

İngiliz-Yahudi konsorsiyumunun fitne ocağı Ibn Arabi Society dalaveresinin böylesi bir fikrî zemin için sabır ve sühuletle altyapı çalışması yürüttüğü görülüyor.

*

The Muhyiddin ibn Arabi Society adlı deccalî örgütün (tekkenin, organizasyonun, teşkilatın) internet sitesine girildiğinde karşımıza en önce İbn Arabî’nin şu cümlesi çıkıyor:

“It is He who is revealed in every face, sought in every sign, gazed upon by every eye, worshipped in every object of worship, and pursued in the unseen and the visible. Not a single one of His creatures can fail to find Him in its primordial and original nature.” (al-Futūḥāt al-Makkiyya, Ch. 372)

Google’a tercüme et dediğimizde şu cevabı alıyoruz:

“O, her yüzde kendini gösteren, her işarette aranan, her gözün baktığı, her ibadet nesnesinde kendisine tapılan ve hem görünen hem de görünmeyen her yerde takip edilen O'dur. Yaratıklarından hiçbiri, O'nu kendi özünde ve ilk doğasında bulmaktan geri kalmaz.”

Ya da şöyle ifade edebiliriz:

“O (vücud/varlık, yani Tanrı), öyle bir O’dur ki, her yüz’de kendisini gösterir, her işarette aranır, her göz O’na takılıp kalır, tapınılan her nesnede O’na ibadet edilir, ve görünmeyende de görünende de O’nun ardına düşülür. Onun mahlukatından tek biri bile, temel ve aslî tabiatında (yapısında) O’nu bulma konusunda başarısızlığa uğramaz.”

 *

Saftirik tasavvufçu taifesi doğal olarak bu sözleri tevil edecek, bu laf kalabalığı ile Allahu Teala’nın yüceliğinin ve büyüklüğünün anlatıldığını ileri süreceklerdir.

Fakat İngiliz keferesinin bu lüzumsuz lafları bayrak haline getirip sitesinin tepesine yerleştirmesinin ardındaki etken, Allahu Teala’nın yüceliğini ilan etme gayreti değil.

O kadarını masonlar da yapıyor, O’nu (evet, “O” dedikleri varlığı) “kâinatın ulu mimarı” ilan ediyorlar.

Alıntılanan bu laf salatasında niye “O” var da, Allah yok?!

Allah Azze ve Celle yok, fakat “tapınılan her nesne” var.

Neye taparsanız tapın, “O”na tapmış oluyorsunuz.. Doğrudan Allah’a tapmak şart değil, herhangi birşeye tapmak yeterli.

Allah'a tapan ile puta tapan eşit.

Böylece putperestlik meşrulaştırılıyor.

Ortada “şirk” ve “küfür” diye birşey kalmıyor..

Zaten, “O”nu tanıma konusunda hiç kimse başarısız da olmuyor

“O”nu herkes temel ve aslî yapısında buluyor.

Herkes..

Bir sonraki adım, o herkesin kendisini “O” ilan etmesi.

Esasen, bir başkası kendisine tapmış olsa, “O”na tapmış olacaktır.. Dolayısıyla herkes, başkalarını kendisine tapmaya çağırsa, yanlış birşey yapmış olmaz.

Öyle ya, “O” kendisini bunun da yüzünde göstermektedir, çünkü O, her yüz’de kendisini gösterendir.

Con Ahmet'in devr-i daim makinasından bile âlâ..

*

Durum böyle olunca, Endülüs’ün şarlatan zamparası İbn Arabî soytarısının yukarıdaki lafı şu şekilde de okunabilir:

“O; Deccal’in yüzünde kendisini gösteren, Deccal’in her işaretinde aranan, Deccal’in şahsında her gözün baktığı, Deccal’in kişiliğinde kendisine tapılan ve Deccal’in ardı sıra gidilerek her yerde takip edilen aslında O'dur. Yaratıklarından hiçbiri, O'nu Deccal’in özünde ve ilk doğasında bulmaktan geri kalmaz.”

Şu bir gerçek: Tasavvuf ile Şeriat’i birbirinden ayıran ve uydurdukları şeriatsiz tasavvuf bid’atinin (sapıklığının) peşinde gidenler, gelecekte Deccal’in avanesi olmaya namzettirler.

Olmaz demeyin, “Olmaz” olmaz.

Bu ülkede vals ustası Selanikli Deccal’i seyyid, gavs, kutup, hafız, büyük İslam kahramanı vs. yapan tarikatçılar çıkmadı mı?!

Selanikli’nin aleyhinde konuşmak caiz değildir diyen Bel’am tipi soytarılar peyda olmadı mı?!

“Selanikli’ye anıt mezar yakışır” diyen tarikat şeyhleri türemedi mi?

Olmaz deme!..

Uyan, Ibn Arabi Society gibi örgütler Deccal’in gelecekteki Dünya hakimiyetinin temellerini atmakla meşguller.

 


SAVAŞA SON VEREN KAÇIŞ: SELANİKLİ ATATÜRK’ÜN FİLİSTİN FİRARI

 






(https://tarihtahkik.com/2021/06/13/7inci-ordu-kumandani-mustafa-kemal-pasanin-pek-bilinmeyen-bir-gayesi-askeri-ihtilal/)


Selanikli Atatürk’ün kadim dostu (İngiliz ajanı) Aubrey Herbert, büyük istihbaratçıydı.

1917 yılında Osmanlı Hükümeti’ndeki bir kanadı (müttefik Almanya’yı “satarak”) İngilizler’le münferit (tek başına) bir barış yapmaya ikna etmiş, kendi hükümetinin de neredeyse rızasını almış bulunuyordu.

Mehmet Hasan Bulut şunları yazıyor:

“Bir hafta içinde Cenevre, Interlaken ve Bern’de İngiliz taraftarı Türklerle görüştükten sonra Aubrey, dönüş için gara gitti. İstasyonda, İtilaf devletlerinin (İngiltere, Fransa ve İtalya’nın) kendi arasında bir konferans yaptığı Paris’e gidecek treni beklerken, birisi eline Fransızca bir not tutuşturuverdi. Notta anti-Enver grubunun [Almanya yanlısı Enver’e karşı olanların] sulh (barış) şartları yazıyordu. Aubrey, 25 Temmuz sabahı vardığı Paris’te Hükümetin Hâriciye Nâzırı (İngiltere Dışişleri Bakanı) Balfour ile görüştü. Balfour duyduklarına sevindi, fakat Aubrey’in, görüştüğü kimsenin, yani Prens Sabahaddin’in adını saklamasına bozuldu. Aubrey ardından Başvekil (İngiltere Başbakanı) Lloyd George ile görüştü. Akşam Concorde Meydanında çaylarını yudumlarken Aubrey, Başvekile notlarını okudu. Ardından tren istasyonunda eline tutuşturulan nota ve yaptığı görüşmelere dayanarak Hâriciye Nezâreti (Dışişleri Bakanlığı) için iki rapor hazırladı ve Londra’ya döndü. Üç gün sonra tekrar Balfour ve Robert Cecil ile görüştü. 3 Ağustos’ta Harp Kabinesi (Savaş Hükümeti) Aubrey’in raporlarını okudu ve kabul etti.”

(Mehmet Hasan Bulut, İngiliz Derviş: Yeni Türkiye’nin Doğuşu ve Aubrey Herbert, 4. b., İstanbul: IQ Kültür Sanat Yayıncılık, 2018, s. 328-9.

*

İngiltere Hükümeti, Osmanlı ile barış yapılmasını kabul etmişti, fakat ortada Filistin sorunu vardı.

Böyle bir barış yapıldığında, Filistin Osmanlı’nın (Türkiye’nin) elinde kalacaktı.

Bu, Siyonistler için kabul edilebilir birşey değildi.. İsrail devleti hayallerinin ertelenmesi anlamına gelecekti. Ayrıca, Lord Curzon’un gelecek projeksiyonuna da aykırıydı.

Bulut, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İsviçre görüşmeleri, Aubrey ve Anglofil (İngiltere yanlısı) İttihâtçı dostlarının harp boyunca yakaladıkları en büyük şanstı. Ama Mark Sykes başta olmak üzere Siyonistlerin itirazları yüzünden münferit sulh ihtimâli bir kez daha ertelendi. İngiltere buna sebep olarak, Türk Hükümetinin münferit bir anlaşma yapamayacak kadar Almanya’ya bağlanmasını, Filistin’deki operasyonların henüz maksadına ulaşmamasını, yani, bir Yahudi devletinin kurulacağı Kudüs’ün daha alınmamış olmasını ve Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın Anadolu Türkiyesi için farklı planları olmasını ve eğer şimdi sulh yapılırsa bu planların yatacak olmasını gösteriyordu.” (s. 330)

*

Aslında Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın “Anadolu Türkiyesi ile ilgili farklı planları” İngiltere’nin umurunda değildi.

Lord Curzon patentli kendi planının peşindeydi ve “Fransa, İtalya ve Yunanistan’ın Anadolu Türkiyesi ile ilgili farklı planları”nı kendisinin mega planı için bir kaldıraç olarak kullanacaktı.

Bu gerçeği, Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Selanikli Atatürk’ün can ciğer kuzu sarması dostu Orgeneral İsmet İnönü, 1973 yılında, cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümü vesilesiyle verdiği demecinde şöyle açıklayacaktı:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Aynı gerçeği (Selanikli’nin Anadolu’da tutunmasını sağlayan, başlangıçta ona kol kanat geren) Kâzım Karabekir de dile getirmiş bulunuyor:

“Merhum Karabekir, bana bir gün, Mustafa Kemal'in İngilizlerle anlaşarak Milli Mücadele'ye girdiğini, ... söylemişti.”

(Samet Ağaoğlu, Siyasî Günlük, haz. Cemil Koçak, İstanbul: İletişim Y., 1992, s. 219.)

Evet, İngilizler, Selanikli zampara Atatürk’ü Black Jumbo kod adıyla işe alarak Fransa, İtalya ve Yunanistan’a tabiri caizse “kazık” atmıştı.. Göstere göstere..

*

Asıl hedef Osmanlı Devleti’nin ortadan kaldırılması ve yerine bir “Anadolu Türkiyesi”nin ikame edilmesiydi. (Bu, olacaktı.. Hatta o laik yani siyasal dinsiz Anadolu Türkiyesi, bir zaman sonra, İslam’ın yerine kendi icadı bir Anadolu İslamı ve Anadolu Müslümanlığı ikame etme teşebbüsünde bulunma cüretini de gösterecekti.)

Denklemdeki en önemli parametrelerden biri Filistin’di..

Filistin Türkler’in elinden mutlaka alınmalıydı.

Ve bu büyük hizmeti, Aubrey Herbert’in (İngiltere’de ağırlayıp onuruna yemek verdiği) samimi dostu Selanikli zampara Atatürk yapacaktı.

Filistin’de İngiliz ordusunun karşısından tek kurşun atmadan kaçacak, bütün bir cephenin çökmesine yol açacaktı.

*

Meşhur bir söz var: “Bir mıh, bir nal kurtarır, bir nal bir at kurtarır, bir at, bir atlı kurtarır, bir atlı bir savaş kurtarır, bir savaş bir vatan kurtarır.” 

Tersinden söylemek gerekirse, bir mıhın zayi edilmesi, bir vatanın elden çıkmasına yol açabilir.

İşte, Selanikli zampara, Filistin’de böyle bir faciaya imza atmıştı.

Onun ricatı (kaçışı) sadece bir cepheyi çökertmemiş, dört yıldır süren savaşlar silsilesinin de sonunu getirmişti.. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı defterini Selanikli yüzünden yenilgi ile kapatmıştı.

Fakat bu, Osmanlı açısından sadece bir yenilgi değildi, bir ölüm fermanıydı. Osmanlı Devleti, o gün, Selanikli’nin ricat emri vermesiyle yıkılmıştı.

İstikbal İsrail’indi.


“Bayram yaptı yabanlar;

“Semâve’yi boşaltıp

“Sâve’yi dolduranlar.

“Atını hendeklerden - bir atlayışla -

“Aşırdı aşıranlar.

“Ağlasın Yesrib,

“Ağlasın Selman’lar!”


HER AKŞAMKİ YOLUMDA





HER AKŞAMKİ YOLUMDA



Ziya Osman Saba
(1934)

Her akşamki yoluma koyulmuş gidiyorum.
Her akşamdan vücudum bu akşam daha yorgun.
Öyle istiyorum ki bu akşam biraz sükûn,
Bir cami eşiğine yatıversem diyorum

-Rabbim, şuracıkta sen bari gözlerimi yum!
Sen, bana en son kalan, ben senin en son kulun;
Bu akşam, artık seni anmayan İstanbul'un
Bomboş bir camiinde uyumak istiyorum.

Sonsuz sessizliğini dinlemek istiyorum.
Bilirim ki taşlığın bir döşek kadar ılık,
Sana az daha yakın yaşamak için artık,
Rabbim, ben yalnız zeytin ve ekmek istiyorum.


İNGİLİZ KEFERESİNDEN GARANTİLİ DALALET (SAPIKLIK) REÇETESİ: İBN ARABÎCİLİK

 



İbn Arabî’nin Ahmed Avni Konuk tarafından tercüme ve şerh edilmiş olan Tedbîrât-ı İlâhiyye adlı kitabı üzerinde duruyorduk.

Eseri yayına hazırlayan Prof. Mustafa Tahralı’nın “takdim” yazısının ilk paragrafı üzerinde bir önceki yazıda durmuştuk. Tahralı ikinci paragrafta şunu diyor:

“… Tercüme birçok yerde ‘kırık mana’ denilen üslub ile yapıldığı için cümleler bazen hiç anlaşılmamaktadır. Zaten İbn Arabî’nin veciz ifadesi de kelimesi kelimesine tercümeye imkan vermemektedir. … Bu şerh yapılmaksızın sadece tercüme ile iktifa edilmiş olsaydı, eserinin ne bütününün ne de müşkil ve veciz cümlelerinin gereği gibi anlaşılması, … hemen hemen imkansız olurdu.”

Anlaşılmazlık, gerçekte tercümenin “kırık mana” üslubu ile yapılmasından değil, metnin kendisinden kaynaklanıyor. Nitekim bu, ikinci ve üçüncü cümlelerde itiraf ediliyor.

Söz konusu anlaşılmazlığın (daha doğrusu anlamsızlığın) asıl nedeni, İbn Arabî’nin ifadelerinin veciz olması değil, saçma olması (Tahralı’nın tabiriyle “müşkil” olması). Veciz olan, aynı zamanda anlaşılır olandır. Burada iki ihtimalden söz edilebilir: Adam ya meramını anlatmayı becerememiş ya da boş ve anlamsız konuşmuş.

Evet, vatandaş bazen meramını anlatmayı becerememiş, bazen de saçmalamış.. Ahmed Avni Konuk fuzulî şagilinin yaptığı ise, büyük ölçüde, boş ve lüzumsuz laflara birtakım yakıştırmalarla anlam kazandırmaya çalışmaktan ibaret. Ancak, metindeki yırtık, delik ve boşluklar büyük, şerhteki yamalar ise küçük.

Tahralı’nın “şerh”i (açıklaması) şunu ortaya koyuyor: Kitap, yalın haliyle, anlaşılması hemen hemen imkansız bir hezeyanname durumunda.

*

Prof. Tahralı, “takdim” yazısının ardından bir de kitabı tanıtan bir giriş kaleme almış.. Orada, Ahmed Avni Konuk'a ait şerhin de (açıklamanın da), kitabın anlaşılması için yeterli gelmediğini söylüyor:

“… Bu noktada A. Avni Bey’in açıklamaları okuyucuya büyük bir kolaylık sağlamakta ise de, … şerhin yardımı da yeterli gelmemektedir diyebiliriz. Şerhin dikkatle defalarca okunması ve bilhassa A. Avni Bey’in Fususu’l-Hikem Tercüme ve Şerhi’nin iyice incelenmesi neticesinde, hiç olmazsa bazı noktaların açıklık kazanacağı muhakkaktır.”

Aslında, o açıklık kazanacak noktalardan biri, adamın yazdıklarının bir bölümünün deli saçması zırvalar olmasından ibarettir.

Tahralı’nın söylediğine göre, Claude Addas, söz konusu kitabın yazılış tarihinin 1194 öncesi olması gerektiğini belirtiyormuş.

Buna göre, İbn Arabî’nin bu saçma kitabını 29 yaşına ulaşmadan yazmış olması gerekiyor. Daha yolun başında, sonraki yıllarda Mekke’ye gidecek, Mekînüddin’in güzel kızı Nizam için aşk kitabı yazarak kendisini geliştirecek, “tasavvufî zamparalık” alanında çığır açacak..

*

Yine Tahralı’nın aktardığına göre, İbn Arabî zamparası, bu kitabı için “Bunu … dört günden daha az bir zamanda tamamladım” diyormuş.. Muhtemelen doğrudur, zırvalarını düşünmeden, aklını kullanmadan sayıklar gibi kâğıda dökmüş olmalıdır.

Ancak Tahralı, şarlatanın burada yalan söylüyor olabileceğini düşünüyor:

“… Hicrî 598/1201’de Endülüs’ten ayrılıp Doğu’ya hicret ettiği kat’i olarak bilindiğine göre, eserin yazılış tarihi 598’den öncedir. Kitabında zikrettiği bazı eserlerinin adları Tedbirat’ın yazılış tarihini tam tesbit edebilmek için bazı istifhamlar (soru işaretleri) ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca konular ve bölümler arasında ilgiler de, bazı araştırmacılarda, kitabın yazarının söylediği gibi bir defada yazılmış olamayacağı ve daha sonraları tekrar ele alınıp bazı ilavelerle zenginleştirildiği kanaatini uyandırmıştır.”

*

Tahralı, kitap hakkında bilgi verme babından şunu diyor:

“A. Avni Bey, Şerh’in baş taraflarında İbn Arabî ve eserleri hakkında şöyle demektedir: Birçok kimse Şeyh-i Ekber’in beyan ettiği ‘hakikatler’ ve ‘marifetler’den [manevi bilgilerden] ürküp inkar ederler. Birtakım kimseler ise anladıklarını zannederek ‘kulluğun gerekleri olan’ taatten [Şeriat’in emir ve yasaklarına uymaktan] saparak dalalet [sapıklık] vadisine düşerler. Bu ‘hakikatler’ ve ‘marifetler’ kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırat-ı müstakimdir.

Boş laf..

Böylece Ahmed Avni Konuk, şarlatan İbn Arabî’nin kitaplarının iki özelliğinin altını çizmiş durumda:

Birincisi, yazdıkları akl-ı selim ve zevk-i selim sahibi insanları ürkütecek münkerât durumunda.

Yazdıklarının Kitap ve Sünnet’ten delili olsa, onları inkâr etmek mümkün olmaz. Çünkü böylesi bir inkâr, Kitap ve Sünnet’i reddetmek anlamına gelir.

Yaygın biçimde inkâr edilmesi ve ürkütücü bulunması, genelde ümmetin özelde ulemanın sevad-ı azamının (büyük çoğunluğunun) tepkisini çekmesi, onların delilsiz, senetsiz sepetsiz duyulmadık şeyler olduğunu ortaya koyuyor.

Böylesi duyulmadık şeyler şayet “din” bağlamında öne sürülüyorsa, onların “bid’at” kategorisinde değerlendirilmesi zorunludur.

Bu tür ürkütücü ve duyulmadık şeyler (itikatla alâkasız biçimde) yaşadığımız âlem ve dünya hayatı bağlamında ileri sürülecek olsa, bunları reddetmek de, tartışma konusu yapmak da çok gerekmeyebilir. Bir ölçüde müsamaha ile karşılanabilir.

Fakat “din” söz konusu olduğunda artık yeni birşey söylenemez.. Tecdîd başka birşey, icat çıkarma başka birşeydir. 

*

Çünkü din, Maide Suresi’nin 3’üncü ayetinde belirtildiği gibi, tamamlanmıştır.. (Bazı cahillerin ve idraki kıt ilim heveslilerinin, sanki Allah nurunu tamamlamamış gibi, gelecekten haber verme kabilinden “Allah nurunu tamamlayacaktır” diye konuştuklarına şahit olunuyor. Allah’ın nuru, bu ayetin indirildiği gün tamamlanmıştır.)

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu (Sünen-i Nesâ'î, 1578):

… En doğru söz Allah'ın Kitabı'dır, en iyi hidayet ise Muhammed'in hidayetidir. (Dinde) İşlerin en kötüsü, sonradan ihdas edilmiş olanlarıdır; ihdas edilenlerin hepsi bid'attir (yeni icattır), her bid'at sapıklıktır ve her sapıklık cehennem ateşindedir.

Sırat-ı müstekîm işte budur.. Ahmed Avni Konuk denen aptal ise, İbn Arabî’nin zırvalarını Kur’an seviyesine çıkarıyor.. Şarlatanın yazdıkları “kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırat-ı müstakim” imiş.. Sanki adam peygamber..

Hay senin aklına tüküreyim diye düşünüyor olabilirsiniz, fakat aklı yok ki tüküresiniz.

*

Avni Konuk’un, şarlatan İbn Arabî’nin kitaplarında bulduğu ikinci özelliğe gelelim..

İkinci özellik, dalalete (sapıklığa) düşürücülük.. Saptırıcılık..

Birtakım kimseler, anladıklarını zannederek ‘kulluğun gerekleri olan’ taatten [Şeriat’in emir ve yasaklarına uymaktan] saparak dalalet [sapıklık] vadisine düşüyorlarmış.

Yani anladığınızı zannettiğiniz zaman başınız her halükârda belaya giriyor.. Ya ürküp reddediyorsunuz ya da kabul edip sapıklığa düşüyorsunuz.

Reddedenler, patenti sadece Endülüslü zampara İbn Arabî’ye ait olan “hakikatler” ve “marifetler”den mahrum kalıp Kur’an ve Sünnet’ten öğrenilen hakikatlerle yetinmek zorunda kalırlarken, kabul edenler kıldan ince ve kılıçtan keskin bir sırat-ı dalalete” bodoslama dalıyorlar.

Böylece, İngiliz keferesinin neden Ibn Arabi Society adı altında bir İbnarabiyye tarikatı tekkesi (dergâhı, zaviyesi) kurmuş oldukları sorusu da cevap bulmuş oluyor. (Bkz. https://ibnarabisociety.org/society/)

Kıldan ince kılıçtan keskin, garantili dalalet yolunu bulmuşlar, daha ne olsun!

*

Ibn Arabi Society tekkesi 1977 yılında Oxford merkezli olarak İngiltere’de kurulmuş. Altı yıl sonra, 1983’te ABD şubesi Berkeley’de faaliyete geçmiş.. İspanya şubesi 2011’de Murcia’da, Avustralya şubesi ise 2017’de Melbourne’de açılmış.

Otuzdan fazla ülkede üyelerinin bulunduğunu iftiharla ilan ediyorlar. 30’dan fazla..

1984’ten beri İngiltere’de, 1987’den beri de ABD’de her yıl İbn Arabî konulu sempozyum düzenliyorlar.

Bu şarlatan ile ilgili kitaplardan oluşan özel bir kütüphane kurmuş durumdalar.

Ayrıca 1982 yılından beri bir dergi çıkarıyorlar. 2024’te 75’inci sayısını yayınladılar.

Bu arada kitap yayınlamayı da ihmal etmiyorlar.

Adamlar bu işi biliyor, “Marifet iltifata tabidir” fehvasınca, sineklerin İbn Arabî’nin kokuşmuş mirasının üzerine üşüşeceklerinin farkındalar.

Kefere kimi parlatacağını çok iyi biliyor.

*

Burada bir noktaya daha değinmekte yarar var:

Sözde Ehl-i Sünnetçilik ve tasavvufçuluk taslayan bazılarının, selefi olduklarını söyleyen (ya da selefîlikle suçladıkları) kesimleri İngiliz ajanlığı ile itham ettiklerine şahit olunabiliyor.

Şüphesiz ki istihbarat örgütleri (gizli servisler) her yere ve her kesime sızmaya, çıkarları için uygun gördükleri her şahsı ve topluluğu kullanmaya ve manipüle etmeye çalışırlar..

Selefîler bunun istisnası değiller.

Dolayısıyla selefi diye bilinenler arasında yerli ve yabancı istihbarat örgütlerinin ajanlarının de yer alıyor olabileceğini aklımızın bir köşesinde tutmamız gerekiyor.

Bu tür ajanlık faaliyetleri sadece bilgi toplamak için yapılmaz.. Bazen, hedef grubun enerji ve potansiyeli, etki/tesir ajanı durumundaki elemanlar vasıtasıyla yanlış hedeflere yönlendirilir. Böylece hem o topluluklar meşgul edilmiş ve zararsız hale getirilmiş, hem de söz konusu gizli servislerin hedefi durumundaki başka toplulukların hakkından gelinmiş olur.. Onların tabiriyle “İti ite kırdırmış”, bir düşmanla başka bir düşmanın önünü kesmiş olurlar. Mesela, böylesi selefiler, Türkiye için konuşmak gerekirse, (kaldıysa eğer) söz konusu istihbarat örgütlerinin dümen suyunda gitmeyen, onlara tabi olmayan geleneksel cemaatlere (bazı tarikatçılara, kimi Nurculara) karşı da kışkırtılabilir..

Bu aynı zamanda, saldırıya uğrayan kesimlerin, saldıranlar aleyhine kışkırtılmasını da sağlar. Onların arasında da elbette ajanlar vardır ve bunlar yangına benzin dökerler.

*

Evet, altını çizerek bir daha söyleyelim, istihbarat örgütleri (gizli servisler) her yere ve her kesime sızmaya, çıkarları için uygun gördükleri her şahsı ve topluluğu kullanmaya ve manipüle etmeye çalışırlar. 

İngilizler’in Osmanlı Devleti’ne karşı Vehhabîlik hareketini desteklemiş olduğu doğrudur. Ancak, Bediüzzaman Said Nursî’nin de dile getirdiği gibi, Vehhabîliğin ortaya çıkışının İngilizler’in eseri olduğu söylenemez. Bunu ispat sadedinde Mr. Hempher diye birine atfen yayınlanan hatırat güvenilirlikten uzak.. Böyle bir şahsın yaşamış olduğu bile kesin değil.. Kitabın bir algı operasyonu ürünü olarak uydurulmuş olduğu anlaşılıyor.. Roman, hikaye ve masal üretiminin bir meslek haline gelmiş bulunduğu bir zamanda yaşıyoruz. 

Evet, Vehhabîliğin İngiliz icadı olarak ortaya çıkmış olduğu iddiası temelsizdir.. Fakat Vehhabîler’in Osmanlı’ya karşı kullanılmış oldukları doğrudur.. Ancak, Osmanlı’ya asıl zararı Vehhabîler değil, Enver, Talat, Cemal ve özellikle de İngiliz kafadarı Mustafa Kemal gibi İttihatçı (sözde vatansever Jön Türk) yerli-milli adamlar verdiler.

İngilizler bir Selefiyye Society, bir İbn Teymiyye Society ya da bir Vehhabi Society kurmadılar, fakat Ibn Arabi Society'yi kurdular.

Güya İslam tasavvufunun, irfanının, bilgeliğinin, “hakikat” ve “marifet”lerin yayılması için canla başla çalışıyor, ter döküyorlar.

Nasıl bir "hakikat" ve nasıl bir "irfan"sa, "marifet"se!..

Ve ülkemizdeki burnunun ucunu bile göremeyen miyoplar, bize ufku göstererek “Selefîlerin arkasında İngilizler var” diyorlar.. "Canbaza bak, canbaza!" makamından..

Tamam da, İbn Arabîcilerin sadece arkasında değil, önünde, yanında, üstünde, altında İngilizler var, niye bunu görmüyorsun?

*

Devam edeceğiz inşallah.


GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...