"GELİŞMECİ HRİSTİYANLIK" İLE "GELİŞMECİ YAHUDİLİK"İN "GELİŞMECİLİK"İNİ İSLAM'A TAŞIMAK

 



Fikriyat.com’un Arap medyasından rivayetlerden sorumlu yazarı Mustafa Özcan, doğrularla yanlışları harmanladığı yazısına “İslam’da reform ve güncelleme” heveslilerinin hoşuna gidecek bir başlık koymuş: “Gelişmeci fıkıh, gelişmeci akide”.

Akide (itikad, inanç) bile “gelişebilen” birşeymiş.. Nasıl gelişiyorsa?..

Peki bid’at nedir?

Bid’atin adını gelişmecilik yapmanız, onu bid’at olmaktan çıkarır mı?!

Gelişmeci akide”ymiş.. Töbe töbe, sanki vahiy alıyorlar. (İbn Arabî’den sorumlu tasavvufçulardan Prof. Ekrem Demirli de bir ara “Yeni bir metafizik inşa etmemiz gerekiyor” diyordu. Allah bize de, ona da akıl fikir versin! Amin.)

*

Özcan, yazısına şöyle başlamış:

İslam ebedi, mezhepler ise konjonktüreldir. Bazıları dini sabit şeriatı ise konjonktürel saymaktadır. Mezhepler inişli çıkışlı ve dalgalıdır. Bu anlamda Ehl-i sünnet İslam'ın bir karşılığı veya eş anlamlısı değildir. Alt türevidir. Belki Şii ya da Mutezile gibi mezheplerin İslam okumalarına bir cevaptır, bir karşılıktır. İslam'dan sonraki gelişmelere ve sapmalara alimler tarafından yapılan bir mukabeledir. Dolayısıyla mezheplerin gelişmesinin ucu kıyamete kadar açıktır. Her meydan okuma bir mukabele gerektirir. Bu anlamda Ehl-i sünnet de bir mukabeledir.”

Görüldüğü gibi “bazıları” kelimesinin arkasına saklanarak din ile şeriatı ayırıyor. Aralarını açıyor.

Biri sabit diğeri konjonktürelmiş.

Bu, esas itibariyle tarihselcilerin görüşü.

Casiye Suresi’nin 18’inci ayeti, durumun böyle olmadığını gösteriyor:

Sonra emirden bir şerîat üzere seni me'mur kıldık, onun için sen o şerîate ittiba' eyle de ılmi olmıyanların hevalarına uyma!” (Elmalılı)

Konjonktürel olan heva ve hevestir, İslam Şeriati değil.

*

Ehl-i Sünnet’i batıl mezheplere bir mukabele (tepki ya da reaksiyon) olarak görmek de doğru değildir.

Adı üstünde, bu, “Sünnet ehli” olmadır.. Yani Sünnet’e tabi olma ve Kur’an’ı Sünnet’in ışığında anlamadır.

Sapmalar olmasaydı, “Sünnet ehli” olunmayacak mıydı?!

Ehl-i Sünnet, İslam’ın kendisi demektir, bir türevi değildir.. Çünkü Sünnet’siz İslam olmaz.

*

Ancak, Ehl-i Sünnet dairesi içinde farklı mezhepler ortaya çıkabilir, ve onlar, gerçekten “türev” olarak kabul edilebilir.

Mesela “Hanefî mezhebi İslam’ın tam da kendisi değildir, İslam'ı Hanefî mezhebinden ibaret göremeyiz” diyebiliriz, fakat “İslam Ehl-i Sünnet’ten başka birşeydir” diyemeyiz.

Ehl-i Sünnet’ten olma iddiasındaki herhangi bir mezheb ya da yaklaşımın gerçekten Sünnet ehli olup olmadıkları tartışılabilir, fakat “tanım gereği” Ehl-i Sünnet, İslam’ın kendisidir.

Sünnet ehli olmaktan uzaklaşıldığı nisbette İslam’dan uzaklaşılmış olur.

Mutezile ve Şia gibi mezhepler de ilke olarak (en azından söylem düzeyinde) Sünnet’e bağlılığı benimsemek durumundadırlar.

Nitekim Ehl-i Sünnet diye bilinen mezhepler ile her konuda ihtilaf halinde de değildirler. Mesela Ehl-i Sünnet namazın farz olduğunu kabul ediyor da Şia etmiyor mu?! O da ediyor.

*

Özcan’ın yazısında şöyle bir ifade de var:

İran'da Muhammed Hatemi döneminde 'gelişmeci fıkıh' diye bir kavram çıkmıştı. Duran değil akan, yürüyen fıkıh demektir. İran velayet-i fakıh ışığında gelişmeci bir fıkha mecburdur.”

İran’ın gerçekten de fıkıh alanında gelişmeye ihtiyacı olabilir.. 

Bunun nedeni, fıkhın her halükârda (temel ilkeleri de dahil olmak üzere her açıdan) “gelişmeci” birşey olması değildir, Şia’nın yanlış yerde duruyor olmasıdır.

Yanlıştaysan, yanlışı bırakıp doğruya gelmen gerekir.. Buna "gelişmeci fıkıh" filan diye artistik adlar takman ve fıkıh kavramını demagojiye kurban etmen gerekmiyor.

*

Şu cümleler de Özcan’a ait:

“Ehl-i Sünnet de dahil dinin tali rüknü olan mezhepler İslam'ın kendisi olmadığı için şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır. Kendi kendini tashih eder. Nitekim Eş'arilik içinde de bazı alimler diğer bazılarını nakzetmişler ve hatta bir kısmı 'Eş'ari kendi mezhebinden veya Eş'arilikten değildir' demiştir.”

Böylece, Ehl-i Sünnet ile ehl-i bidati illüzyonist elçabukluğu ile kaşla göz arasında aynı torbaya koyuyor. (Belki buna “torba yasa” vezninde “torba fıkıh” demek uygun düşebilir: Gelişmeci torba fıkıh.)

“Mezhepler İslam'ın kendisi olmadığı için şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır”mış. Öyle diyor.

Hay senin aklına turp sıkayım!

İmdi, tanım gereği her İslam anlayışı bir mezhep olma durumunda bulunduğu, ve de bir mezhep olması itibariyle Ehl-i Sünnet İslam’ın kendisi olmadığı için (Ki Özcan “mezhepler İslam’ın kendisi olmadığı için” diyor), ortada “sabit” bir İslam kalmaz.

Evet, işte tarihselcilik, gelişmecilik vs. laga lugalarının, hokuspokus ve adbaradabraların (bilinçli ya da bilinçsizce) yaymak istediği sapık düşünce bu: Ortada İslam diye birşey yok, sadece mezhepler var.

Çünkü kim İslam adına birşey söylese, ister istemez o, mezhep olma durumunda; ve de mezhepler “şartlar gereği gelişmeye yani çıkarma ve ilaveye açıktır”.

Böylece İslam, söylem düzeyindeki mugalata eşliğinde fiilen "çıkarma ve ilave"ye açık hale getiriliyor.

*

Bu kadarını Mustafa Özcan gibi tipler söylüyor ve araziyi (bilerek veya bilmeyerek) İslam’ın laikleştirilmesi (siyasal dinsiz hale getirilmesi) operasyonu için hazırlamış oluyorlar. (Mustafa Özcan'ın böyle bir niyet taşıyacağını zannetmiyorum, fakat bazı değerlendirmeleri buna elverişli.)

Ondan sonrası kolay, açılan bu yolda yürüyen birileri, “şartlar” gereği mezheplerden bazı şeyleri çıkarıp atacak, yerine heva ve heveslerine göre istediklerini koyacaklar.

Şartlar hazretleri öyle gerektiriyor abi, ne yapsınlar!. Mübarek ve mukaddes, la yüs'el şartlar gereği mezheplere birşeyler dahil de edilebilir, atılabilir de.. İslam'a dokunmuyoruz abi, bizim işimiz mezheplerle, onlar da zaten İslam değil.. Peki İslam ne?.. Onu bilen, gören yok!

Mesela Eş’ariyye, İmam Eş’arî’nin mi tekelinde?.. Biz de hem Eş’arîyim diyebilir, hem de Eş’arîlikten birşeyleri kaldırıp atabiliriz.

İmam Matüridî’nin her görüşünü kabul etmek zorunda mıyız?! Hem Matüridiyye mezhebinden olduğumuzu söyleriz, hem İmam’ın işimize gelmeyen sözlerini mezhepten kaldırıp atarız.

Böylece ortaya, İmam Matüridî'yi Matüridîlik'ten ihraç (ve aforoz) eden bir Matüridiyye mezhebi çıkar. 

Güzel tezgâh!.. Bundan iyisi Şam’da kayısı..

Böylece şartlar (yani konjonktür, veya zaman/tarih), daha açıkçası insanların zamanla değişen heva ve hevesleri şârî’ (Şeriat koyucu) konuma getiriliyor.

Tanrı yapılıyor.. Putlaştırılıyor.

*

İmdi, gerçekten ilmi olan, sabiteler ile içtihadî mevzuları birbirinden ayırabilen ve içtihat ehliyetine sahip bir alim, deliller hakkındaki mütalaası sonucunda bazı konularda İmam Matüridî ve İmam Eş'arî gibi imamlarınkinden farklı kanaate sahip olabilir, fakat kendi içtihadını "gerçek, en hakiki Matüridîlik ya da Eş'arîlik" olarak gösterme hakkına sahip olamaz.

Nasıl İmam Matüridî'nin içtihadı son tahlilde salt kendisini bağlarsa, bunun farklı kanaati (içtihadı) de salt kendisi için bağlayıcılık taşır.

Ancak, Matüridiyye diye adlandırılmaya, doğal olarak, İmam'ın kendi içtihadı daha çok hak sahibidir.

"Gelişmeci itikad" ucubesine gelince.. 

Onun kendisini Matüridiyye ya da Eş'ariyye libası içinde vitrine koyması düpedüz sahtekârlık ve istismardır.

Bu imamlar üzerinden "meşruiyet" devşirme, revaç bulma açıkgözlülüğüdür.

"Mezhep istismarı"dır.

*

Ehl-i Sünnet mezheplerin (ve bu arada Eş’ariyye’nin) kendi içindeki değişim bahsine gelelim..

Bu hiçbir zaman külliyen yaşanmış bir değişim ve farklılaşma olmamıştır.

Bunlar, hakkında içtihat yapılabilecek talî ince meseleler etrafında yaşanan görüş ayrılıklarıdır.

Ve bunları, Kelamcılar dışında pek fazla kişi de bilmez.. Bilmeleri gerekmez de.

İlke olarak “içtihad, içtihadı nakzetmez”.. Dolayısıyla, gerçekte mezhepteki görüşlerden birşeyleri çıkarıp atma diye birşey olmaz. Söz konusu eski içtihat, olduğu yerde durur. Sen benimsemezsin, o ayrı.

*

Özcan, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Bazı Eş'ariler İmam Eş'ari'nin bazı görüşleri bizi bağlamaz kendisini bağlar demişlerdir. Demek ki Eş'arilik İmam Ebu'l Hasen El Eş'ari ile ve görüşleriyle kaim ve sınırlı olmayan bir çığırdır. Ehl-i sünnet dahilde ve hariçte çift kollu bir tashih sürecidir. Sapık düşünceleri İslam süzgecinden geçirir ve eler. Bu arada hataya düştüğü yerler de vardır ama bu, sonraki süreçler ve alimler tarafından tashihe konu olur ve kendi içinde ayıklanır.”

İlke olarak, kesin bağlayıcılığı olan, sadece ayet, hadîs ve icmadır..

Hiçbir alimin kişisel fetvası (mezhebi, içtihadı) bağlayıcı değildir.. Ancak, ilmi olmayanların, alimlere kulak vermeleri gerekmektedir.. Aralarında tercihte bulunabilir.

Özcan, “Ehl-i sünnet … Sapık düşünceleri İslam süzgecinden geçirir ve eler” derken kendisiyle çelişkiye düştüğünün, daha önce yazdıklarını yerle yeksan ettiğinin farkında değil.

Böylece, “İslam Ehl-i Sünnet’in tekelinde” demiş oluyor, fakat bundan habersiz.

Demek ki “İslam süzgeci” Ehl-i Sünnet’in elinde.

Allah söyletiyor.


MAKASID DİNİ ANLAMAK İÇİNDİR, İŞKEMBEDEN DİN UYDURMAK (İSLAM'I GÜNCELLEMEK) İÇİN DEĞİL





Mecelle’deki Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” kaidesi ne yazık ki çok istismar ediliyor.

Mecelle’deki ifadeler ne ayettir, ne de hadîs.. O ifadeler, Kur’an ve Sünnet’e uygunlukları ve onlar çerçevesinde anlaşılmaları nisbetinde değerlidirler.

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” diyenlerin kastı ve niyeti çok iyi olabilir, fakat meseleyi ifade ediş tarzları kötü niyetlilerin ekmeğine yağ sürecek şekilde nakıs.

Bunu mutlak şekilde ifade etmek yerine kayıt ve şart getirmeleri gerekirdi.. Mesela “Ezmanın tegayyürü ile bazı ahkâmın (hükümlerin) tegayyürü inkâr olunamaz” denilmesi uygun olurdu.

*

Mesela yemek yemenin hükmü.. Ramazan ayında gündüz haram, zaman değişip akşam olduğunda ise helaldir.

Fakat, diyelim ki yürüyen bir canlıyla karşılaştık, bizim gibi biri; onun hakkında “insan, Ademoğlu” hükmünü verdik.. Zamanın değişmesiyle bu kişi hakkındaki hüküm değişir mi, beş sene sonra onun için, “Hayır, aslında o bir timsah, zaman değişti, onun hakkındaki hüküm de değişti” denilebilir mi?!

Her hüküm değişmez.. 

Mesela ölen insanla ilgili “canlılık” hükmü değişir, fakat onun “insan” olduğu hükmü değişmeden kalır.

Değişmeyen hükümler, değişenlere göre daha çoktur.. Değişen hükümler çok azdır.

Dinin hükümleri de böyledir.. 

Domuz eti zamanın değişmesiyle helal olmaz.. Ama bazen, yiyecek hiçbir şey bulamadığın ve açlıktan ölme tehlikesiyle karşılaştığın zaman, ölçüyü kaçırmamak şartıyla yemen caiz olabilir.

Hükmün aslı olduğu gibi kalır.. Değişen, senin durumundur.

*

Mecelle’deki “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki ifade, en sorunlu, yanlış anlaşılmaya en açık ifadelerden biri.

Burada esas olan zamanın değişmesi değil, insanların durumlarının değişmesidir.. Zamandaki değişikliğin bir önemi yoktur.

Hükümlerin değişebildiği durumları aslında herkes bilir.. Fakat bunu bu şekilde sanki “dinî bir kural” gibi söylediğinizde artık herkes kendine göre bir “şâri’ (şeriat koyucu, yasa koyan) zaman” icat edip kafasından hüküm uydurabilir.

Sanki zaman dile gelip konuşuyor, “Şunun hükmü artık şöyle oldu” diyor.

Zaman adına konuşan sensin.. Zamanı bahane ediyorsun.

*

Allame Eşref Ali Tehanevî, el-İntibâhâtü'l-Müfîde ani'l-İştibâhâti'l-Cedîde adıyla yayınlanmış olan konferansında Mecelle’de yer alan “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz” şeklindeki düşünceyi de konu edinmektedir.

Sözleri şöyle:

“(Bazıları) İnsanlar arası muâmelelerle alâkalı olan şerî hükümlerin her bir zamanda değiştirilebileceğini zannetmektedirler….

“Bunlar, [şöyle düşünmektedirler:] “Maslahat ve zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi İslâm’ın itibâr ettiği bir şeydir. İşte bundan dolayı şerîatlardan birçoğunda nesh [hükümlerin kaldırılıp değiştirilmesi] meydana gelmiştir. Meselâ Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin şerîatıyla, Îsâ aleyhisselâm efendimizin şerîatında Allah’ın kanun olarak koyduğu birçok hükümler nesh olmuş, yani birçok hükümler kaldırılmıştır. Bu, ancak zamanın değişmesiyle, (yani) maslahatların değişmesi sebebiyledir. Bununla beraber Îsâ aleyhisselâm efendimizle, Nebî sallellâhu aleyhi ve sellem efendimiz arasındaki ara 600 seneyi aşmamaktadır. Şu anda ise Nebî sallellâhu aleyhi ve sellemin üzerinde bu müddetin iki katı, hatta daha fazlası geçmiştir. Öyleyse bu kadar uzun bir zamandan sonra maslahatlar nasıl değişemez?!” 

“Böyle diyerek, ebedî olan şer’î hükümlere itirâz etmektedirler."

Merhum Tehanevî onların iddialarını bu şekilde mükemmelen özetledikten sonra şöyle cevap vermektedir:

“Cevâp: Kanunları yapan [şayet] kâmil, son derece bir hikmet sâhibi zât ise ve [gelecek ve sonradan ortaya çıkacak şeyler dâhil olmak üzere] gaybı bilen biriyse, kıyâmete kadar devam edecek olan zamanların maslahatlarının tamamını içine alacak umûmî kanunları yapmak, onun için mümkündür.”

*

Şer’i hükümlerin zaman içinde değişeceğini düşünenler, aslında Allahu Teala’ya cehalet isnat etmekte, (bilerek veya bilmeyerek) O'nu kemal sıfatlarıyla muttasıf kabul etmemektedirler.

İlk düğme yanlış iliklenince, Allah'a iman sorunlu olunca, gerisi de öyle gidiyor.

Merhum Tehanevî yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürmektedir:

“Eğer bir kimseye bu husûs karışık ve içinden çıkılmaz hâle gelir ve “Bizim Şerîat’la amel ettiğimiz zaman şiddetli bir darlığa düştüğümüz müşâhede edilen şeylerdendir. Bu da şu hükümlerin bu zamana münâsip düşmediklerini göstermektedir” derse, biz buna şöyle deriz:

“Bu hükümlerin zor olduğu ancak insanların tamamı onlarla amel etmeye teşebbüs edip de sonra da zorluğa düştükleri zaman sâbit olabilir.

“Bunu da hiçbir kimse isbât edemez. Hâlbuki [mevcut] zorluk için gerçek[ten var] olan bir sebeb şudur: Şerîat’ın hükümleriyle amel edenlerin, amel etmeyenlere oranı cidden çok azdır. Bu azlık [yüzünden] her ne zaman ahkâm-ı şer’îyeyle bir [devlet, toplum veya bireyler tarafından] amel edilirse yeryüzünün sakinlerinin çoğunluğu ona ters düşmekte ve karşı çıkmaktadırlar. Yâhut da onunla amel etmemektedirler. Tabiatıyla [Şeriat’i uygulamak isteyenler için böylece] zorluk ve daralma vâki olmaktadır. İşte bu yüzden zorluğun sebebi bu hükümlerin kendi içlerinde problemli olmaları değil, ancak, içinde yaşadığımız şu ortamdır [kâfir ve münafıkların itirazı, baskısı ve zorbalığıdır].

“Nitekim bir doktor hastaya on ilaç anlatır, [bazen] onlardan hiçbirisi yakınında [yaşadığı beldede] bulunmaz. Öyleyse zorluk, bu vasıftan [ilacın kendisinden kaynaklanan zorluktan] dolayı değil, o köyün tüccarlarının kusuru [ilacı temin etme konusundaki ihmali] sebebiyledir.

“Bazen de olur ki, şer’î bir hükümde herhangi bir zorluk bulunmaz, ancak kişi, âcil şahsî maslahatına [çoğu zaman heva ve hevesine, nefsanî arzularına] bir zarar geleceği [endişesi]nden dolayı bu işi müşkil zanneder. Şunda hiçbir şübhe yoktur ki, umûmun maslahatlarının şahsî/kişisel maslahatlara tercîh edilmesi daha lâyık olandır.

“Hangi kanun vardır ki, umûmun maslahatlarını gözetmekten dolayı, bu gibi şahsî zararlar [dezavantajlar] kendisinde bulunmasın.”

*

Hükümleri güncelleme, değiştirme ve yenileme meraklısı tipler, o hükümleri değil, kendilerini değiştirmeli, yenilemelidirler.

Kendilerini güncellemelidirler. 

Çok akıllılarsa, bu akıllarını Allahu Teala’nın haşa hatalarını düzeltmek için değil de, fen bilimleri, sanayi ve teknoloji alanında gâvurları geçmek için kullanmaları tavsiye olunur.

*

Mecelle şârihlerinden Kuyucaklızade Mehmet Atıf Bey şunları söylüyor:

“Ancak zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir. Yani zamanın değişmesiyle insanların halleri, örf ve adetleri de değişeceğinden bunların üzerine kurulu olan hükümler de değişir. 

“Mesela, eski hukukçulara göre satın alınacak evin bir odasını görmek yeterli olup, ondan sonra satın alan diğer odaları gördüğünde görme muhayyerliği yoktur. Sonraki hukukçulara göre ise her odasını görmek gerekir. Her odasını görmedikçe görme muhayyerliği devam eder. Bu ise delile bağlı bir ihtilaf olmayıp, belki inşaat hakkında örf ve adetin ihtilafından doğmuştur ki eski hukukçular zamanında evlerin her odası aynı olduğundan, bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmuştur. Ancak sonraları evlerin inşa tarzı değiştiği gibi bir evin odaları çeşitli şekillerde yapıldığından, evin bir odasını görmek diğerlerini görmeye engel olmamış, her odasını görmek gerekmiştir. Aslında satın alma amacının gerçekleşmesine yetecek seviyede bir bilgi sahibi olmak gerektiğinden, şer’i kural asıl olarak değişmeyip, bunun olaylara uygulanması, zamanın değişmesiyle değişmektedir

“Şahitlerin dürüstlüğü hakkında İmam Ebu Hanife hazretleri ile İmameyn (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed) hazretleri arasındaki ihtilaf da zamanın değişmesine dayanır. İmam Ebu Hanife hazretleri kendi asırlarında insanlarda doğruluğa şahit olduğundan, hasmı istemedikçe şahitlerin temize çıkarılmasına lüzum görmeyerek, görünür adalete göre hüküm vermeyi caiz saymıştır. Ancak sonraları İmameyn hazretleri insanların fesada meyillerini hissettiklerinden, hasım istese de istemese de şahitlerin görünür adaletlerine bakılarak hüküm verilmesini caiz saymayıp, şahitlerin gizli ve açık şekilde temize çıkarılmalarının gereğine karar vermişlerdir. 

“Sonraki hukukçular hep İmameyn hazrtlerinin görüşleriyle fetva vermiş oldukları gibi Mecelle’nin 1716. maddesinde de İmameyn hazretlerinin görüşleri tercih edilmiş olduğundan zamanımızda hakimler bir davada dinledikleri şahitleri gizli ve açık temize çıkarmadıkça hüküm veremez, verirse hükmü nafiz olmaz [infaz edilmez, yerine getirilmez]

“Bunun gibi Mecelle’nin 596. maddesi gereğince gasp eden kimseye gasp ettiği şeyi tazmin etmesi gerekmez. Ancak sonraları hukukçular insanların vakıf ve yetim mallarına hırs ve tama’larını gözlemlediklerinden bu maddenin istisnai fıkrası gereğince vakıf ve yetim mallarını korumak açısından bunlarda tazmin gerektiğine fetva verdiler. 

“Ancak örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan hükümler değişmez. Mesela, zulüm ve yolsuzluk her zaman yasaktır. Bundaki yasaklık hiçbir zaman değişmez.”

Bir, Şeriat'teki adalet hassasiyetine, şahitler konusundaki kılı kırk yaran titizliğe bakın, bir de günümüzün beşer kafası ürünü hukukunun alavere dalaverelerine, "kiralık katil" türünden ne idüğü belirsiz "kiralık şahitler"in cenneti haline gelmiş adliyesine. 

Her toplum layık olduğu idareyi ve hukuk düzenini buluyor.

Bu millet layık olsa ve hak etseydi Şerîat-ı Garrâ (Aydınlık Şeriat) ile, Şer'-i Şerîf (Şerefli/Onurlu Şeriat) ile yönetilirdi.

Ama layık değil. O rahmeti hak etmiyor.

Hak etmeyen bir topluma da Allahu Teala böylesi bir rahmeti nasip etmiyor.

*

Evet, merhum Kuyucaklızade’nin ifade ettiği gibi, zamanın değişmesiyle değişecek olan şer’i hükümler, örf ve adete dayalı olan hükümlerdir.

Örf ve adete ve insanların hallerine dayalı olmayan Şeriat hükümleri değişmez.

Modernist (yani Batı’nın çağdaş/modern halini “nass” kabul eden), Fazlur Rahman’ın sapık mezhebine tabi olan ilahiyatçılara göre ise ayet ve hadîslerle sabit olan hükümler de değişir, değiştirilmelidir.

*

Akademisyen İbrahim Özdemir’in bir makalesi bu "tegayyür" konusunu ayrıntılı bir şekilde açıklıyor (http://dergipark.gov.tr/download/article-file/162864).

Özdemir, makalesini şöyle özetliyor (özetin özeti):

“…  Hükümde değişim kavramı, gerçek anlamda bir değişimi ifade etmemektedir. Bu değişimin ispatı için referans gösterilen tüm argüman ve örnekler bu anlamdaki değişimi değil, hükme konu olan cüz’î hâdiselerdeki değişimi ifade etmektedir. … Karâfî (ö. 684/1285)’den İbn ‘Âbidîn (ö.1252/1836)’e kadar bu konuda söz söyleyen fakihler ahkâmın değişmesinden değil, ahkâma tekabül eden mezkûr durumların değişiminden bahsetmektedirler.”

Makalenin sonuç bölümünde ise şunlar söyleniyor:

“Sonuç olarak diyebiliriz ki, son dönmelerde yaygın bir biçimde tartışılan hükümde değişim, ahkâmın değişmesi vb. kavramlar usûlî temellere bina edilmeden ele alınmaktadır. Hükümde değişimin ispatı sadedinde ileri sürülen tüm argümanlar bu konuya ait olmadığı gibi, konuya dair verilen örnekler de bu alana ait değildir. …

“…  Karâfî’den İbn ‘Âbidîn’e kadar hükümde değişim konusuna yer veren tüm fakihler, günümüzde değişim kavramından anlaşılan anlamı kast etmemişlerdir. Bilakis onlar tagayyür kelimesini farklılık anlamına gelen ihtilaf kelimesiyle eş anlamlı olarak kullanmışlardır. Başta İbn Kayyim olmak üzere mezkûr bilginlerce yer verilen fetvada değişim kavramıyla örfte değişim kavramı, sanıldığının aksine hükümde değişime tekabül etmemektedir. …

“Fetvanın değişim gerekçeleri olarak zikredilen zaman, mekân, durum, âdet ve niyet gibi tikel vaki durumlar hükmün bağlandığı şer’î illetlere tekabül etmektedir. Her illetin kendine özgü bir hükmü var olduğu gibi, her vaki durumun da kendine özgü bir hükmü vardır. Hükümler varlık ve yoklukta illetlerle birlikte deveran ettiği gibi, cüz’î-vaki durumlarla birlikte de deveran etmektedir. Cüzî-vaki durumları inceleyen tahkîku’l-menât yönteminin işlevi hükümlere bağlanan bu tikel olgusal durumların tespiti noktasında ortaya çıkmaktadır. Fukaha hükümde değişim kavramı yerine fetvada değişim ve illetlerde değişim kavramlarını kullanmaktadır. Günümüzde de aynı kavramların kullanılması usûlî bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.

“…  Hükümde değişim kavramı birçokları tarafından müsellem bir hakikat olarak telakki edilip bütün hükümlere teşmil edilmektedir. Son zamanlarda çokça tartışılan ve tüm şer’î-amelî hükümleri kapsayan tarihsellik konusu bu kavrama dayandırılmaktadır. Hangi alanlarda ve nasıl işlev göreceği belirlenmeyen bu fıkhî kuralın, tahkîku’l-menat yönteminden bağımsız olarak ele alınması, İslam hukukunda bir yöntem dâhilinde kabul edilen değişimin aslî mecrasından çıkıp farklı mecralara girmesi ve sonucu kestirilemeyen birtakım yanılgı ve saplantılara yol açması kaçınılmazdır.”

*

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Zâhid Kevserî” maddesinde verilen bilgiler de önemli:

“… Kevserî’nin bu alandaki temel görüşleri şöyledir: ... Muâmelâta ilişkin dinî hükümleri diğerlerinden ayrı tutup değişebilirliğini ileri sürmek tutarsızlıktır. … 

“Sahâbe, tâbiîn ve tebeu’t-tâbiîn fukahasının Kitap ve Sünnet’ten Arap dili kurallarına göre anladığı şey ne ise dinî ahkâm odur. Sonraki asırlarda yaşayan fakihler (müteahhirîn) öncekilerin Kitap ve Sünnet’ten çıkardıkları şeylere muhalefet edemez, sadece onların hüküm vermediği veya sonradan ortaya çıkan hususlarda hüküm verebilir; onların ihtilâf ettiği meselelerde tercihte bulunabilir [İttifak ettikleri, icma bulunan hususlarda yeni görüşler ortaya atılamaz]. 

“Bu çerçevede örf ya da maslahat, hükümlerin değişmesine gerekçe yapılamaz. Bu gerekçelerle bazı şer‘î hükümleri yürürlükten kaldırmak ise ahkâm neshetmektir, bu ise insanın teşrî‘ [“şeriat / dinî hüküm” oluşturma] alanına müdahalesi anlamına gelir [Tanrılık/rablik taslamaktır]. Teşrî‘ alanı münhasıran Allah’a aittir [şerik/ortak, paralel tanrı kabul etmez] (Maķālâtü’l-Kevŝerî, s. 108, 111, 113-116). … 

“Kevserî’ye göre akılla tesbit edilen dünyevî maslahatın şer‘î delillerle çatışabileceğini söylemek Allah’ın kulların maslahatını bilmediği anlamına gelecektir. … İbadetlere dair olanların aksine muâmelâta dair hükümlerin zamanın gereği doğrultusunda değişebileceği de söylenemez; çünkü bu doğrudan doğruya insana teşrî‘ yetkisi tanımak demektir. … (a.g.e., s. 118-119).”

İnsana teşrî’ yetkisi tanımak ise, (merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili’nde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken belirttiği gibi) onu “rab” edinmektir.

Şirktir, küfürdür.


DİN TAHRİPÇİLİĞİNİN (GÜNCELLEMECİLİĞİNİN) MAKASID İSTİSMARI

 




Mecelle’de şu usul ilkesi yer alıyor: “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur.

Yani bir mesele hakkında anlamı açık ayet ve hadis varsa, o konuda ictihad mahiyetinde yeni hüküm verilemez, "güncelleme" vs. yapılamaz.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’ndaki değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeler gibi.

Allahu Teala’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez emir ve yasaklar vaz’ etmesi tabiîdir, çünkü herşeyi yaratan, herşeye doğasını, tabiî özelliklerini veren, O’dur.

Allahu Teala’nın yarattığı akıl ile Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını sorgulamak, onlar hakkında hüküm vermek ise, akılsızlıktır.

(Akıl, emrin gerçekten Allahu Teala’ya mı ait olduğunu anlama çabasında gereklidir ve işe yarar, fakat böyle olduğu anlaşıldığında ona düşen, teslimiyettir.)

*

İmdi, zamane devletlerinin (kimisi mantıklı, kimisi mantıksız) “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükümlerini hiç sorgulamayan “müslüman”ların nasslar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında ne demek gerekir?

Zamane devletleri dedik ama aslında devletluları dememiz gerekiyor.

Çünkü devlet, zihnimizde soyutlama yoluyla ürettiğimiz itibarî ve sentetik bir varlıktır, gerçeklikte devlet diye “kendi başına varlığı olan” bir oluşum yoktur.

Zihnimizin dışında devlet değil, sadece üzerinde yaşadığımız vatan (arazi, toprak), millet dediğimiz insan yığını, bu insan yığınına hükmeden örgütlü bir zümre (yani siyasetçi ve bürokratlar topluluğu, devletlular), ve bu devletluların yönetimde esas aldıkları ilkeleri (rejim) vardır.

Hatta o ilkeler (rejim) bile maddî varlığa sahip değildir, itibarîdir, gerçeklikte mevcut olan, devlet adına hareket ettiklerini söyleyenlerin (kimi zaman çifte standart içeren, tutarsız ve keyfî) hareket, tutum ve davranışlarıdır.

*

Söz konusu devletlular topluluğu halktan bazılarını yardımcıları olarak istihdam ederler (memurlar), ve (rejim diye adlandırılan) bir “gütme usulü” ile millete tabiri caizse “çobanlık” yaparlar.. Her çobanın mutlaka köpekleri (güvenlik güçleri) de olur.

Bu “çoban”ların bazısı şefkatli ve merhametlidir, kavalıyla koyunların gönlünü hoş etmeye çalışır, bazısı ise elinden sopayı eksik etmez, sürüde ayrı baş çeken ve rejime (gütme usulüne) aykırı hareket eden oldu mu, bir derdi mi var diye düşünmeden kafasına sopayı merhametsizce indirir.

İnsanların gerçek sahibi Allahu Teala’dır; “çoban”lar O’nun ilkelerine (Şeriat’e) uyduklarında emanete riayet etmiş olurlar.

“Gütme usulü” diye kendi kafalarından icat çıkardıklarında veya aralarından birinin ilke ve (devrim madalyası taktıkları) yeniliklerine (ifsat ve tahribatına) tabi olduklarında, sürünün asıl sahibine ihanet etmiş olurlar.

Buna bir de “Sürünün sahibinin emirleri (şeriati) de ne oluyormuş, nasıl güdeceğime ben karar veririm” şeklindeki azgın isyankârlık eklendiğinde, belalarını eksiksiz biçimde bulurlar.

Çünkü gün akşam olur, Güneş batar, alem ölüm demek olan uykuya yatar, ve ertesi sabah herkes uyanıp ruhları bedenlerine tekrar iade edildiğinde sürünün sahibi, hain çobanları hesap sormak üzere huzuruna çağırır.

*

Mecelle’deki bir başka kural şudur: “Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın tegayyürü inkâr olunamaz.”

Yani zamanların değişmesi ve başkalaşması ile hükümlerin değişeceği inkâr edilemez.

Ancak, aynı Mecelle, “Mevrîd-i nassda ictihada mesağ yoktur” da demektedir.

Bu bir çelişki midir?

Hayır!

Ezmanın tegayyürü ile ahkâmın değişmesi sadece içtihadî meselelerde olabilir.

Fakat bu, her hükmün değişebileceği veya değişmesi gerektiği anlamına da gelmez.

Üstelik, içtihadî konularda, zaman değişmeden de farklı hükümler verilebilmektedir.

Ancak, nassın varid olduğu yerde, böyle bir değişiklik (değiştirmeye müeddî bir içtihat) yapılamaz.

Mesela Kur’an’daki miras hükümlerinin durumu budur.. Zaman değişti diye bu hükümler değiştirilemez.

Nass, zamana uydurulamaz, zaman nassa uymak zorundadır.

*

Zamanın değişmesinin bir önemi yoktur; değişen insanlardır, insanların yapıp ettikleridir.

Zamandan bu şekilde bahsetmek, onu, “insanın iradesini geçersiz hale getiren” bir varlık ya da etken haline getirmek olur.

Parlak fakat aldatıcı bir betimlemedir.

İnsanlar, kendi yaptıkları değişiklikleri “zamanın gereği” adı altında değişmez/değiştirilemez bir etken ilan ettiklerinde, yani o değişiklikleri insandan bağımsız ve insan iradesinin etkisinden azade sabiteler olarak gördüklerinde, ve onlara göre hüküm verdiklerinde, onları nass haline getirmiş olurlar.

Bu, kendisinin elinin ürünü olan puta, kendisini yaratan tanrı konumunu layık görmek gibi birşeydir.

Evet bu, insanın kendi yaptığı değişiklikleri “zamanın gereği” etiketi altında bir tür nass ilan etmesi, nassları da (kendi bedenleri ve amelleri gibi) değişebilir şeyler olarak görmesi anlamına gelir.

Bu, insanın kendi amelinin meşruiyetinin delili olarak yine o ameli göstermesi demektir.

*

Ne yazık ki, “Müslümanların dinlerini iyi anlamaları, Allah ve Resulü’nün maksadını bilmeleri, dinin küllî ve nihaî hedeflerini gözetmeleri” türünden yaldızlı ve parlak laflar edenlerin birçoğu, bu laflarıyla, (Hz. Ali’nin Haricîler için yaptığı “hak söz ile batılı kastetme” tespitini hatırlatacak şekilde) fesat, tahrifat ve tahribatı kastediyorlar.

Müslümanlar nassları uyguladıklarında Allah ve Resulü’nün “maksad”ı otomatikman gerçekleşmiş, dinin küllî ve nihaî hedefleri de gözetilmiş olur.

Mesela insan, yaşaması için gereken enerjiye yemek yemesi sayesinde sahip olur.. Düzenli biçimde yemek yediğinde, yemek yemenin asıl işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmese ve üzerinde düşünmese bile, maksat hasıl olmuş olur.

Üç yaşındaki çocuk, yemek yemenin faydası, işlevi ve gayesi hakkında hiçbir şey bilmez, fakat Allahu Teala beslenmeye dünyada peşin bir ödül verdiği, onu zevkli ve tatlı kıldığı, buna karşılık yemek yemeyi terk etmeyi de açlık elemiyle azaplı hale getirmiş bulunduğu için, çocuk bu bilgisizliğine rağmen, yaşaması için gereken enerjiyi toplayacak şekilde amel eder.. Yemek yemenin faydası, maksadı, hikmetleri hakkında bilgili olmanın bu noktada fazladan hiçbir katkısı olmaz.. Böylesi bir bilgisizliğin çok fazla bir zararı da olmaz.

Buna karşılık, bir kimse yemek yemenin maksadı, gayesi ve hikmeti hakkında çok iyi edebiyat paralayıp da yemek yemese, ya da insanın tabiî beslenme düzenini değiştirerek yeni icatlar çıkarmaya çalışsa, bu alanda devrim yapma tutkusuyla mesela vücut için gerekli olan maddelerin damardan zerk vs. gibi yollarla verilmesi türünden yenilikler yapsa, bunu da yemek yemenin küllî ve nihaî hedefleri, maksadı gibi parlak ambalajlar içinde sunsa, fesat çıkarmış olur.

Yemek yemedeki maksad, yani beslenmenin küllî ve nihaî hedefleri, yemek yemenin bizzat kendisinde mündemiçtir.

Yemek yeme alışkanlığını “maksad, küllî ve nihaî hedefler” edebiyatıyla “donukluk ve tutukluk” olarak nitelendirmek, beslenmede sofistike olma çağrısı yapmak, toplumun beslenme alışkanlıklarını “beslenmeyi iyi anlayamamak, beslenmenin nihaî hedefini gözardı etme” diye nitelendirmek ya şuursuzluk ve cehalettir ya da bilinçli sahtekârlık.

*

Evet, dinin maksatları, küllî ve nihaî hedefleri, nasslarda mündemiçtir.

Bu nasslar uygulandığında maksatlar/hedefler kendiliğinden gerçekleşmiş olur.

Yemek yenildiğinde, vücudun ihtiyaç duyduğu enerjinin kendiliğinden elde ediliyor oluşu gibi.


İBN HACER EL-ASKALANÎ'NİN İBN ARABÎ SOYTARISI HAKKINDAKİ HÜKMÜ: SAPIKTIR



İngiliz'in Ibn Arabi Society'si, "müslüman" akademisyenleri "yemliyor"ken..



Aliyyü’l-Kârî rh. a., vahdet-i vücutçuluk hezeyanına dair kitabında, pekçok alimin İbn Arabî hakkındaki görüşlerini de aktarmaktadır.

O alimlere göre (onların isimlerini burada saymayalım), İbn Arabî’nin eserlerindeki kimi küfür sözleri bir kulp takıp tevil etmek mümkün değildir; açıkça küfürdürler.

Aynı şeyi merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hoca da Büyük Tefsir Tarihinde söylüyor ve ulemanın bu yöndeki beyanlarını aktarıyor.

(Bir hafta kadar önce birisi bana Gümüşhanevî Dergahı şeyhlerinden Hasan Hilmi Kastamonî rh. a.’in halifelerinden Ahmed Fevzi Efendi’den [1874-1957] bahsetmişti.. H. Hilmi Özdemir, onunla ilgili olarak Bolvadinli Yörükzade Ahmed Fevzi Efendi adlı bir kitap yayınlamış [Ankara, 2007]. Bana Ahmed Fevzi Efendi’den bahseden kişi, söz konusu kitapta, Ahmed Fevzi Efendi ile Mehmed Zahid Kotku rh. a. arasında geçen bir mektuplaşmadan bahsedilmekte olduğunu söyledi. Mehmed Zahid Efendi ona, vakfedilmiş fakat şu anda istifade edilmeyen kitapları satıp yerine başka kitap alıp koymanın caiz olup olmadığını sormuş. Ahmed Fevzi Efendi de meseleyi Ömer Nasuhi Bilmen Hoca’ya sormuş ve aldığı olumsuz cevabı Mehmed Zahid Efendi’ye bildirmiş. Ömer Nasuhi Hoca’ya sormuş olmasına bakmayın, aslında o da Konyalı Mehmed Vehbi Efendi’den ve Şeyhülislam Musa Kâzım’dan icazetli, yani çifte icazet sahibi bir müderris.. Aynı zamanda Hasan Hilmi Kastamonî rh. a.’in icazetli halifesi.)

*

Aliyyü’l-Kârî ve Ömer Nasuhi Bilmen gibi alimlerin dile getirdiği gibi, İbn Arabî’nin sapık zırvalarını tevil etmeye çalışanların, genellikle, ona ait küfür ifadeleri kullanmak zorunda kaldıkları ya da “Bunları ehli anlar” diyerek deyim yerindeyse topu taca attıkları görülmektedir.

Bunlara göre, “ehil” olmak için, İbn Arabî’nin eserlerindeki herzeleri gözü kapalı kabul etmek gerekiyor. Herhangi bir alim itirazda bulunduğunda, otomatik olarak “ehil” olmaktan çıkmış bulunuyor.

Kısacası, kralın mahir terzisi elinden çıkmış muhteşem elbiseyi görme kabilinden bir ehliyet..

Sadece ehil olanlar, atlet ve donla ortada gezinen haşmetli kralın üzerindeki müstesna güzellikteki elbiseyi görme imtiyazına sahip.

*

Aliyyü’l-Kârî rh. a., İbnü’l-Arabî’ye atfedilen senetsiz sepetsiz keramet hikâyelerinden farklı olarak, şöyle bir olayı da nakletmektedir:

Hafız ve Hüccet Kadı Şihabüddin Ahmed b. Ali b. Hacer Askalanî’den –ki Şafiî mezhebindendir– rivayet olunmuştur. Demiştir ki: 

Benimle İbn Arabî taraftarları arasında, onunla ilgili olarak büyük bir tartışma ortaya çıktı. Ben nihayet onun (İbnü’l-Arabî’nin) kötü ifadelerini aktardım. Onunla ilgili olarak benimle tartışmaya giren kişiye bu kolay gelmedi ve beni Mısır Sultanı’na bir başka konuda şikâyet edeceğini söyleyerek tehdit etti.

Oysa ki o söylediği şikâyet konusu, bizim tartışmamızla ilgili değildi. Güya bununla beni zor duruma düşürmek istiyordu.

Bunun üzerine ben de kendisine dedim ki:

“Bizim bu tartışmamızla ilgili olarak Sultan’ı ne diye devreye sokmak istiyorsun? Gel birlikte Allah’a yakaralım…. De ki: Allah’ım, eğer İbn Arabî sapıklık üzere ise, lanetinle bana lanet et, bana ceza var.

Kendisiyle tartışma yaptığım kişi de bunu söyledi. Ben kendim de şöyle dedim:

Allah’ım eğer İbn Arabî hidayet üzere ise, bana lanetinle lanet et, bana ceza ver.” …

Nihayet oradan ayrıldık. Daha sonra Mısır’ın gezinti yerlerinden birinde biraraya geldik. Dolunaylı bir gece idi. O şahıs bize dedi ki: “Ayağımdan aşağı yumuşak birşey hareket ediyor. Bakın hele.” Biz de hemen baktık, fakat birşey göremedik. Göremediğimizi de kendisine söyledik. Daha sonra bu kişi gözlerini kaybetti.’ ”

*

İbn Hacer el-Askalanî rh. a., büyük bir muhaddis.. Dikkat edilirse, Aliyyü’l-Kârî onun için “Hafız ve Hüccet” diyor.. Hadîs hafızıdır, o kadar ki, hadîsçiler arasında “Hafız” denilince özel olarak akla gelen isim odur.

Askalanî, İbn Arabî’nin “hidayet” değil “sapıklık/dalalet” üzere olduğunu söylüyor, ifadelerinin kötülüğünden bahsediyor.

İlminin yanısıra dürüstlüğü ve hakşinaslığıyla da maruf olan Askalanî’nin bu şahitliği önemlidir.

Hüccettir.

Çünkü onun gibi muhaddisler, meslekî formasyon ve alışkanlıkları gereği, söylentiler üzerine hüküm bina etmez, rivayet edilen sözlerin, sahibi olduğu iddia edilen kişilere aidiyetinden emin olmak isterler. Buradan anlaşılıyor ki, İbn Arabî’den nakledilen sapıkça laflar sonradan Yahudiler vs. tarafından kitaplarına eklenmiş değil, bizzat İbn Arabî’nin herzeleri.

Ve Askalanî gibi senetsiz sepetsiz konuşmayacak olan büyük bir muhaddis, o sözlerin söz konusu sapığa ait olduğundan emin bulunduğu için, bu konuda gönül rahatlığıyla “lanetleşme” yapabiliyor.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...