HAYRETTİN KARAMAN'IN SÜNNETSİZ EHL-İ SÜNNETÇİLİĞİ VE SAHİH OLMAYAN "SAHİH İSLAM" ANLAYIŞ(SIZLIĞ)I

 



… Bu onların ağızlarıyla geveledikleri sözlerdir. 

(Sözlerini) daha önce kâfir olmuş kimselerin 

sözlerine benzetiyorlar. 

Allah onları kahretsin (kahretme hükmü vermiştir)! 

Nasıl da (haktan bâtıla) döndürülüyorlar!”

(Tevbe, 9/30)

 

Muhyiddin ibn Arabî’nin en başta gelen şeyhi, eski Yunan filozofu Plotin’dir.

Vahdet-i Vücud "felsefe"si (hâl değil, felsefe) ya da zırvasının (evet, bir "felsefe" olarak vahdet-i vücutçuluğun) kökü Plotin’e, onun “sudûr” teorisine dayanır. 

(Bazılarının yaşamış oldukları sübjektif bir "hâl"e vahdet-i vücud adını vermeleri ise bir önem taşımaz.. Eğer sen kendi "hâl"ini delil olarak getirirsen başkası da kendi "hâl"ini delil olarak ortaya sürme hakkı kazanır. Peygamberlerin tebliği ve tasdiği dışında keşf ü keramet, rüya, ilham vs. dinde delil olmaz.)

Prof. Dr. Mahmut Kaya, TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Sudûr” maddesinde, bu kavram için şunu söylüyor:

Sözlükte “doğmak, meydana çıkmak, sâdır olmak, zuhur etmek” anlamında masdar olan sudûr kelimesi felsefe terimi olarak kâinatın meydana gelişini yorumlamak üzere tasarlanan, yoktan ve hiçten yaratma (halk) inancından farklı olduğu ileri sürülen teoriyi ifade eder.

Prof. Kaya, Plotin’in İslam dünyasındaki ilk müritlerinin Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozofluk heveslileri olduğunu dile getiriyor.

Dediğine göre,  “Semavî dinler tarafından evrenin Allah’ın mutlak irade ve kudretiyle sonradan ve yoktan yaratıldığına dair verilen bilgilerin birtakım mantıkî açmazlara sebep olduğu gerekçesiyle Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar, evrenin ortaya çıkışını çelişkilerden uzak ve daha anlaşılabilir bir sistemle açıklamak üzere kaynağını Plotin’den alan sudûr teorisini benimsemişlerdir”.

Bu filozofluk meraklılarının işkembeden farksız beyinlerine göre, Mutlak Bir’in (Allahu Teala’nın) “salt akıl olması, kendi zâtını bilmesi ve düşünmesi sayesinde irade ve ihtiyarına gerek kalmadan bu varlık tabii bir zorunlulukla O’ndan çıkarak (sudûr) meydana gelmiştir”.

*

Böylece irade ve ihtiyarı (seçimi, tercihi) Allahu Teala’nın elinden alıyorlar.

Ancak, zorunluluk bahsini bir kelime oyunu ve mugalata ile sözde çözüme kavuşturmayı da ihmal etmiyorlar.

Prof. Kaya şöyle diyor:

“Yalnız buradaki zorunluluk mantık bakımından değil Allah’ın zorunlu varlık oluşundan kaynaklanmaktadır. İlk olanın (Allah) kendi zâtını düşünmesi ve bilmesi bütünüyle varlığı ve varlıktaki muhteşem düzeni bilmesi demektir. Şu halde bilme ve düşünme bir eyleme sebep teşkil etmiştir. Bu bakımdan Fârâbî’ye göre bilme ile yaratma aynı anlama gelmektedir. İbn Sînâ ise irade sıfatını ilim sıfatına indirgediğinden Allah’ın kendi zâtını bilmesinin var oluşun ve varlıktaki düzenin iradeyle gerçekleştiğini belirtmektedir.”

Kaya, bu zırvaların mantıkî sonucunu ise şöyle dile getiriyor:

Şüphesiz bu teori evrenin ezelî olduğu düşüncesini de beraberinde getirir. Çünkü Allah’ın bilgisi zâtı gibi ezelî olduğuna ve O ezelden beri kendini bildiğine göre bu bilmenin sonucunda meydana gelen varlığın da ezelî olması mantıkî bir zorunluluktur.

Dolayısıyla sudûrun semavî dinlerdeki, “Evren Allah’ın mutlak iradesiyle yaratılmıştır” ilkesiyle bağdaşan bir yanı yoktur. Gerçi sudûrcu filozoflar âlemin zaman bakımından ezelî, fakat mertebe yani ontolojik açıdan sonradan olduğunu savunursa da zaman dışı ve müteâl olan o yüce kudreti evrenle zamandaş saymak bir çelişkidir.

*

Plotin bir de akl-ı evvel (ilk akıl) falan icat etmiş durumda. (Ki Plotin’in bu uydurması bizim bazı tasavvuf kitaplarımıza kadar sızmış bulunuyor.)

Bu hurafeye göre, Kaya'nın ifadesiyle, “Allah’ın kendi zâtını düşünmesi ve bilmesi sonucunda O’ndan mânevî bir cevher olan ilk akıl çıkmıştır”.

Daha sonra (birbirinden türeyen) akılların sayısı 10’a kadar ulaşıyor. Kaya’dan dinleyelim:

“İlk aklın Allah’ı düşünmesinden ikinci akıl, kendisinin mümkün varlık oluşunu düşünmesinden birinci göğün (atlas feleği) nefsi ve maddesi meydana gelmiştir. … İkinci akıl da ilk akla göre zorunlu, özü bakımından mümkün olduğundan Allah’ı düşünmesiyle üçüncü akıl, mümkün olduğunu düşünmesiyle sabit yıldızlar küresinin nefsi ve maddesi meydana gelir. Böylece her akıl kendinden sonra bir başka aklı ve nefsiyle birlikte bir gök küresini oluşturur. Bu sistemde nefsin işlevi gök kürelerini dairesel hareket ettirmektir. Böylece sudûr olgusu güneş sistemindeki gezegenlerin sayısınca devam ederek ay küresinin aklı olan faal akılda son bulur. Faal akıl ay altı âlemdeki her çeşit fizikî, kimyevî, biyolojik ve fizyolojik oluş ve bozuluşun ilkesi sayıldığından ona “vâhibü’s-suver” (dünyadaki her varlık türüne belli bir şekil ve sûret veren) denilmektedir. Sudûr hiyerarşisinde bir önceki akıl bir sonrakinden Allah’a yakınlığı ve aldığı feyiz itibariyle daha üstün sayılmaktadır. Faal akıl Allah’a en uzak, dünyaya en yakın akıldır.”

“Bu akla ziyan saçmalık ve zırvalara kim inanır?” demeyin.. Büyük filozof Fârâbî efendi inanmış, iman etmiş.

*

Kaya’nın ifadesiyle, Fârâbî, Allah ile maddî kâinat arasında aracılık işlevi gören akılların sonuncusu olan faal aklın vahiy getiren melek Cebrâil’e tekabül ettiğini iddia etmekteyse de İslâm dininde Cebrâil’e vahyi tebliğ dışında dünyayı yönetme gibi bir görev verilmiş değildir”.

Ha bir de “beşerî akıl” var. 

Kaya’nın dediğine göre, “Fârâbî ve İbn Sînâ gibi Meşşâî filozofların sudûr yorumlamalarındaki çıkış ve yükseliş yayı beşerî aklın faal akılla ittisâliyle tamamlanmaktadır”.

Kaya şu değerlendirmeyi yapıyor:

Plotin’in sudûr teorisi, topyekün varlığı bir sıra düzeni içinde insanın önüne serdiğinden özellikle hıristiyan teolojisi ve teosofik felsefe için ilham kaynağı, dinle felsefeyi uzlaştırmak isteyen Fârâbî ve İbn Sînâ gibi filozoflar açısından ise değerlendirilmesi gereken bir fırsat olarak görülmüştür. Ancak bu teorinin Batlamyus astronomisinin içini doldurmak ve onu anlamlandırmak üzere geliştirilmiş olduğu da düşünülebilir.

*

Peki İslam alimleri bu sudûr zırvası için ne demişler?

Kaya bu konuya da değiniyor:

Başta Gazzâlî olmak üzere sudûr teorisi İbn Rüşd, Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî ve Takıyyüddin İbn Teymiyye gibi kelâmcı ve filozoflarca çeşitli açılardan eleştirilmiştir. Şöyle ki:

1. Allah’ın varlığını ve O’nun kendi zâtını bilmesini kâinatın O’ndan taşıp çıkması için yeter sebep saymak, diğer bir ifadeyle sudûr olayının zorunlu olduğunu savunmak Allah’ın irade ve ihtiyarını inkâr veya en azından onu sınırlamak anlamına gelir. Bu da pasif bir tanrı anlayışına yol açtığından teolojik açıdan kabul edilemez.

2. Bu teoriyi temellendiren filozoflar her ne kadar sudûrun zaman dışı olduğunu söylüyorsa da sudûr bir olgu ve eylem olduğuna göre belli bir süreçte gerçekleşmesi gerekir. Onlar yaratma fiilinde zaman problemini çözemedikleri için bu teoriyi benimsemişlerdir. Halbuki zaman bakımından yaratma ile sudûr arasında herhangi bir fark yoktur.

3. Mânevî, yalın ve salt olan varlığın fiili de bir ve tektir; dolayısıyla, “Birden ancak bir çıkar” hipotezinden hareketle, “Allah’tan ilk sudûr eden bir olan ilk akıldır” derken mânevî birer varlık olan bu akılların göksel varlıkların cismini ve nefsini, faal aklın da heyûlâyı meydana getirdiği iddia edilmektedir ki bu apaçık bir çelişkidir.

4. Bu sistemde Allah sadece kendi zâtını bildiği halde O’ndan sudûr eden akıllar hem Allah’ı hem kendi varlıklarının sonradanlığını bilmektedir. Bu, akılların bilgisinin Allah’ın bilgisinden daha çok ve daha kapsamlı olduğu anlamına gelir ki bu durum ulûhiyyet kavramıyla ve Allah’ın mutlak kemaliyle bağdaşmaz (Gazzâlî, s. 125-130; İbn Rüşd, s. 226-234; Ebü’l-Berekât el-Bağdâdî, III, 156-158).

Bu sudûr zırvası ya da sapıklığı tasavvufa da bulaşmış. Kaya şöyle diyor:

“Bu sistemle Meşşâî felsefesi yeni Eflâtuncu unsurlarla eklektik bir görünüm arzederken Sühreverdî el-Maktûl ve Muhyiddin İbnü’l-Arabî gibi mistik ve teosofik düşünürlerin varlığın oluşum ve işleyişini yukarıdan aşağıya, metafizikten fiziğe ya da mânevî ve ruhanî olandan süflî ve maddî olana doğru bir sıra düzeni içinde yorumlamaları farklı isimlerle de olsa âdeta bir gelenek olmuştur. Bu teorideki akl-ı evvel, akl-ı kül, akl-ı küllî, nefs-i kül ve nefs-i küllî kavramları Şiî-bâtınî düşüncesinde, tasavvuf ve edebiyat alanlarında farklı bağlamlarda yaygın biçimde kullanılmaktadır…. (bk. Seyyid Şerîf el-Cürcânî, II, 329-331).”

*

Gelelim Hayrettin Karaman’ın “sahih İslam” anlayışına..

Yeni Şafak gazetesinin 16 Mart 2025 tarihli sayısında yayınlanan “Kitaba ve sünnete sarılmak ne demek?” başlıklı yazısında şöyle diyor:

Kendileri âlim olmayan Müslümanların önünde dört temel yorum (İslam anlayışı) var: 1. Kelam ve fıkıh âlimlerinin (Tefsir buraya dahildir) yorumları, 2. Sûfîlerin yorumları, 3. İslam filozoflarının yorumları, 4. Ehl-i Sünnet dışı yorumlar.

Bu yorumların ilk üçü, “Kitaba, sünnete, ehl-i beyte, hulefâ-i râşidîne” uyduklarını söylüyorlar; şu hâlde bu temel kaynaklara uymak demek, âlimler için ilimlerine, bilmeyenler için bilenlere uymak demek oluyor ve bunların hepsi birden İslam oluyor.

Adamın İslamî ilimlere vukufu işte bu kadar.

Ne İslam filozofu denilen taifenin neyi savunduklarından haberi var, ne Ehl-i Sünnet’ten.

Karşımızda duran, cehl-i mürekkebin tecessüm etmiş hali.


"ZULMEDENLERE MEYLETMEYİN, YOKSA SİZE DE ATEŞ DOKUNUR!..."

 



İKTİDARI TÖHMET VE ŞAİBE ALTINDA BIRAKAN HÜRREM ELMASÇI NEDEN SORGULANIP YARGILANMIYOR?

 







Odatv.com’un kulisçi (“İstihbaratçı” mı demeliydim?) yazarı Hürrem Elmasçı çok ilginç bir yazı kaleme aldı.

(Tahmin edilebileceği gibi, gerçekte Hürrem Elmasçı diye biri yok.. Bu isim altında birtakım bilgiler istihbarat teşkilatlarını / gizli servisleri akla getiren bir üslupla sızdırılıyor.. Odatv'nin böyle bir "gizli" huyu var, bir zamanlar da bir sahte Asiye Güldoğan'ları vardı, esti gürledi, kayboldu gitti.)

Sahte Elmasçı’nın yazdığına göre, aslında iktidar, Ekrem İmamoğlu ile perde arkasında anlaşmaya çalışmış.

Bugünkü kavga, Ekrem anlaşmaya yanaşmadığı için patlak vermiş.

*

Böylece sahte Hürrem, “İktidarın Ekrem’le kavgası samimiyetsiz, onlar esasen ‘yolsuzluk yoldaşı’ olarak yollarına kolkola devam etmek istiyorlardı, fakat Ekrem oyun bozanlık yaptı” demiş oluyor.

Aklınca, “İktidar ne yapsın, aslında Ekrem’le anlaşacaklardı, fakat çocuk inat” demeye çalışıyor, fakat farkında olmadan, “Yolsuzluk molsuzluk iktidarın umurunda değil, tek dertleri kendi çıkarları, gelecek hesapları” demiş oluyor.

İktidarı çok fena töhmet ve şaibe altında bırakmış durumda.

*

Evet, sahte Hürrem şunları yazdı:

İktidara yakın genel yayın yönetmeni Ekrem İmamoğlu'na hangi teklifte bulundu: Son görüşme

Hürrem Elmasçı yazdı...

20 Mart 2025 13:55 Son Güncelleme: 20 Mart 2025 14:00

Ekrem İmamoğlu, Cumhurbaşkanı adayı olursa kazanma ihtimalinin yüksek olmasını sadece CHP değil, Cumhur ittifakı da gördü…

Biliyorsunuz Ankara gazeteciliğinde kulis haber önemlidir. Övünmeyi sevmem ama ben de bu işte iyi sayılırım, çevrem hayli geniş. …

Önceki gün Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesinden sonra Mülkiyeli dostlarımla iftarda buluştuk.

Şaşkın değildik ama Ekrem İmamoğlu’nun hamlesini de merak ediyorduk. Bundan sonra nasıl bir strateji izleyeceğini konuşurken bir emekli bürokrat arkadaşımız aldığı bilgiyi sanki normalmiş gibi söyleyiverdi:

“İktidara yakın bir yayın yönetmeni CHP ve Ekrem Bey’e ‘Anayasa’yı değiştirmek için destek verin, seçimi zamanında yapalım siz de aday olun’ önerisiyle gitti.”

Ortamda bu olayı kimse dikkate almadı ama aklımda birden şimşekler çaktı…

Diploma probleminin sebebi Anayasa değişikliği uzlaşması mıydı?

“Nasıl yani” diye sordum, arkadaşım aynı cümleleri kurdu ve ekledi:

TEKLİF REDDEDİLDİ

- “Anayasa değişikliğinde anlaşalım demişler, Erdoğan bir daha aday olsun ve adaylık için diploma şartı kaldırılsın. Ancak Ekrem Bey, ‘tabanımıza bunu anlatamayızAKP ile işbirliği yapıyorlar diyerek yıpratırlar. Bunu parti içindeki muhalefet de kullanır’ diyerek istememiş.”

Ben bu söylemi bir kaç kez TV programlarında iktidara yakın gazetecilerden de duymuştum.

İktidar gazetecileri “Ekrem İmamoğlu’nun diploması iptal edilirse tek çözüm Anayasa değişikliği yaparak Sayın Cumhurbaşkanının da yeniden seçilmesine imkan sağlanmalıdır” yorumu yapmıştı.

Çocuklar ben zaten siyasetin önünün yasalarla kapatılmasına karşıyım. Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da siyaset yapmak istediği sürece aday olabilmeli.

Hele diploma şartı çok saçma değil mi?

CHP’nin bu teklifi kabul etmemesini siyaset nedeniyle anlayabiliyorum ancak siyaset çözüm, yeni yol bulma ve uygulama işidir!

Çocuklar, Ekrem İmamoğlu teklifi kabul etse belki bugün başka şeyleri konuşacaktık.

Hatta belki diploma bile iptal olmayacaktı, ama İmamoğlu tercihini böyle kullandı..

Bakalım CHP Genel Merkezi nasıl bir yol izleyecek…

Ama sanırım artık geriye dönüş mümkün değil, "kılıçlar" çekildi. Allah ülkemizi milletimizi korusun. Gidiş hiç hayırlara vesile değil çocuklar.

*

Görüldüğü gibi Hürrem, “Ekrem kendi etti, kendi buldu” demeye getiriyor.

“Ekrem Erdoğan’a yeniden aday olma yolunu efendice açmalı, başına bela almamalıydı” demeye getiriyor.

Dolaylı olarak (hatta doğrudan) şu mesajları vermiş durumda:

BİR: Adamın diploması usulsüzmüş, yolsuzluk yapıyormuş, çalıp çırpıyormuş, bunların hiçbiri Erdoğan’ın ve AKPARTİ’nin umurunda değil.

Tam aksine, muhaliflerinin birtakım açıklarının olmasını istiyor ve memnuniyet duyuyorlar.

Çünkü bu, onlara, muhaliflerine birtakım tekliflerde bulunarak kendi çarklarını her zaman döndürme imkânı veriyor.

Diyelim ki muhalifler yola gelmediler, açıkları aleyhlerine kullanılan birer silaha dönüşüyor.

(Siyasette dikkat ve özenle uzak durulmaya çalışılması gereken bu tavır, esas itibariyle "çağdaş ve uygar" istihbarat teşkilatlarının / gizli servislerin temel taktiklerinden birini oluşturuyor.

Onlar, gerektiğinde kullanmak ve şantaj yapmak için insanların açıklarının çetelesini tutarlar.

Kendi "düzen"leri açısından tehlikeli buldukları insanlara ise "torpil" geçer, onların açıklarının olması için cömertçe imkân sunar, zemin hazırlar, tuzaklar kurarlar.)

*

İKİ: Erdoğan için kavga ikinci planda.

Öncelikle anlaşmaya, insanları satın almaya çalışıyor.

Fakat maşa varken elini ateşe sokmuyor, meydana önce (bu olaydaki gazete yönetmeni gibi) aracıları sürüyor, olumlu cevap alırsa ne âlâ, almazsa sanki herşey kendisinin bilgisi dışında oluyormuş, haberi yokmuş gibi davranabiliyor, başka bir moda geçebiliyor.  

ÜÇ: Erdoğan, yargıyı bir silah olarak kullanıyor, kapalı kapılar ardında pazarlık yapıp anlaşamadığı kişileri yargıdaki aslan ve kaplanların önüne atıyor.

DÖRT: İki bile değil üç dört ipte birden oynayabilen bu Erdoğan’dan korkulur, Allah muhafaza!..

*

Evet, sahte Hürrem, farkında olmadan Erdoğan’ı şaibe ve töhmet altında bırakmış durumda.

Bu yazısıyla onu, Makyavel’e bile parmak ısırtacak beceriklilikte bir oportünist ve pragmatist siyaset kurdu olarak göstermiş bulunuyor.

İş bu aşamaya gelmişken Erdoğan'ı "iyiliğinin kadr ü kıymeti bilinmeyen uzlaşmacı ve barışçı" biri gibi göstermeye çalışmanın bir faydası olmaz.

Tam aksine, onu, işine geldiğinde her yolsuzluğa göz yuman ve çanak tutan, hesabına gelmediğinde ise hak hukuk edebiyatı yapan dürüstlükten uzak, ilkesiz ve çıkarcı biri olarak göstermek anlamına gelir. 


HAYRETTİN KARAMAN (VE DE "YANDAŞ") TİPİ DİNDARLIĞIN SEFALET VE CEHALETİ

 


DÂRU'L-HARB KONUSU

 


 

Dinî konularda yazıp konuşmak, görüş beyan etmek, başka konularda yazıp konuşmaya benzemez.

Tek bir derdiniz olmalıdır, hakikati söylemek. [Başka dertleriniz de olabilir de, bu sizi, hakikati/doğruyu söylemekten alıkoymamalı, yanlışa meylettirmemelidir.]

Niyetiniz sadece bu olmalıdır [doğrudan sapmamak olmalıdır]. 

İşin içine başka kaygılar girince sapıtır ve sözünüze itimad eden insanları saptırırsınız.

Ahiretinizi de mahvedersiniz.

*

Hayrettin Karaman, dâru’l-harb konulu yazısında, mesele ile ilgili olarak kendisinden farklı düşünenlere böyle bir niyet bozukluğu atfediyor.

Önce, rüşvet-i kelâm kabilinden, bu konuyu sorgulayanlar arasında “iyi niyetli” bazı insanların da bulunabileceğini ifade ediyor.

Sonra da, meseleyi getirip olmadık yerlere bağlıyor.

Bunu yaparken de gayet rahat.

Evet, Karaman’ın Yeni Şafak gazetesinin 21 Haziran 2020 tarihli sayısında yer alan “Dâru’l-harb konusu” başlıklı yazısında şunları söylediği görülüyor:

Bundan altmış yıl öncesinden beri bu soru bana ve tabii diğer ilgililere soruluyor. Elbette soranlar arasında iyi niyetli ve öğrenmek isteyen insanlar da vardır. Ancak genel olarak bu soru masum bir soru değildir. Soranların önemli bir kısmının maksadı, Türkiye ve benzeri ülkeleri dâru’l-harb ve kâfir ülke ilan etmek, sonra yetkisi kendinden menkul veya yetkisiz kişiler tarafından seçilmiş bir kişiyi halife, Mehdî, Îsâ ilan etmek, onun etrafında toplanıp İslâm ve ümmet düşmanı kâfir ülkelerden ve istihbaratlarından aldıkları destek ile ülke içinde terör eylemleri yapmak, “Allahu ekber” diyerek kâfir ilân ettikleri Müslümanları boğazlamak; kadın, çocuk, yaşlı demeden ele geçirdikleri aciz insanlara esir muamelesi yapmaktır.

*

30 sene önce böyle bol keseden atıp tutamaz, esip gürleyemezdi.

Çünkü henüz Türkiye Hizbullahı denilen (Özel Harp ve MİT güdümlü, tabiri caizse “iti ite kırdırmak için” PKK‘ya karşı kurulmuş) terör örgütü imal edilmemişti.

(Eski Hizbullahçılar yıllar sonra Peygamber Sevdalıları diye şiirli, ilahili Mevlevîvari mevlid kandili kutlamaları yapmaya başladıklarında, MİT‘in bu hareketin kalıntılarını ve mevcut potansiyeli değerlendirmek, ortaya çıkan boşluğu bu defa “yasal” şekilde doldurup “kullanmak” ve eski militanları başıboş bırakmayıp “sisteme dahil etmek” için bunlara parti kurduracakları tahmininde bulunmuş ve bunu açıkça yazmıştık. Tabiî önce bunların imajlarının kamuoyu önünde ilahilerle, şiirlerle, “gözlerde kalan veya kalmayan” sevda vs. ile düzeltilmesi gerekiyordu.)

Evet, Hayrettin efendi 30 yıl önce bu kadar rahat esip gürleyemez, içini bu kadar açık bir biçimde dökemezdi.

Çünkü, IŞİD’in başındaki Ebubekir Bağdadî adlı soytarı CIA tarafından hapishanede keşfedilip piyasaya sürülmemiş, malum icraatını sergilememişti.

Şimdi, bu kötü örneklerin gölgesine sığınarak, sû-i misalin emsal olmayacağını gözardı ederek, dâru’l-harb meselesi hakkında kendisi gibi düşünmeyenleri Allah yarattı demeden dövüyor.

*

Karaman, yukarıya aldığımız ifadelerinde “Türkiye ve benzeri ülkeleri dâru’l-harb ve kâfir ülke ilan etmek”ten söz ediyor.

Kâfir olmamak, mümin-müslüman olmaktır.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti (İslam nokta-i nazarından) kâfir ülke değilse, müslüman (yani Allahu Teala’ya, O’nun hükümlerine teslim olmuş) ülke demektir.

Bir defa bu, Türkiye’yi İslam devleti ilan etmek, laikliğe aykırıdır. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı tanımamak anlamına gelir.

*

Hukuk ilkesi olarak, gerçek ya da hükmî şahısların (tüzel kişilerin) kendi beyanı esastır

[Mecelle kaidesi: "Kişi ikrarıyla ilzam olunur." Karaman "usul" edebiyatı yapıyor ya, al sana usul ilkesi! İkrar söz konusu olduğunda artık delil ve şahit getirmeye gerek kalmaz.]

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi beyanına/ikrarına göre, bir İslam devleti değildir, “Atatürk milliyetçisi ve laik (siyasal dinsiz)” bir devlettir.

Devlet idaresi söz konusu olduğunda din (İslam, Allahu Teala’nın emir ve yasakları) diye birşey tanımamakta, bunun istenmesini bile “tehlike” kabul etmektedir.

Tabiî ki bu, resmî ideolojiye göre çağdaşlık/uygarlaşma, İslam’a göre ise küfür (gerçeği tanımama, gerçeği örtme, Allahu Teala’ya şirk koşma, kâfirlik) anlamına gelmektedir.

Soru şu: Türkiye’yle ilgili olarak bu gerçeğin söylenmesi, yani Türkiye’nin İslam devleti/cumhuriyeti olmadığının (dolayısıyla küfür devleti olduğunun) açıklanması, Hayrettin efendiyi neden rahatsız etmektedir?

*

İhsan Süreyya Sırma şöyle bir hatırasını anlatıyor:

… Allah rahmet eylesin, bir Mela Ali vardı Van’da.. Çok büyük bir hocaydı. Rahmetli Erbakan Hoca çok mühim meselelerde onu uçakla getirtir; sorar geri gönderirdi. Türkçe’yi sonradan öğrenmiş, … Arapça’sı çok iyiydi. Muazzam bir vahiy kültürü vardı…. Bir bayramda, Beşir Atalay Bey’le Van’a gidip Molla Ali’yle bayramı yapalım, diye bir karar verdik…. Oraya ulaştığımızda Hoca namazı kıldırmış, eve geçmişti. Hoca’nın bir salonu vardı. Oturmuş, suratı beş karış.. “İstemiyorsan gidelim, bu ne surat böyle bayram sabahı? Böyle surat edeceksen biz gidelim” dedim. “Sizinle alâkası yok, kendime kızıyorum. Bu genç, Ankara’dan gelmiş, birşeyler soruyor. Sorduğunu dahi anlamıyorum, onun için kendime kızıyorum” dedi…. “Gel oğlum, gel bakalım.. Hoca’ya ne soruyorsun?” dedim. “Hocam, ben Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okuyorum … Hoca’yı duymuştum….” “Peki sorun ne?” dedim. Soru “ülke”“Darü’l-İslam, darü’l-harb” meselesini soruyor. Ama “ülke” diyor, Seyda [Molla Ali Hoca], “ülke”nin ne olduğunu bilmiyor. “Seyda! Bu, dâr meselesini soruyor” dedim. “Öyle mi, gel oğlum gel. Kâğıdın kalemin var mı?” dedi…. Yazdırdığı cümleyi aklımda tutuyorum: … “Ülke… virgül…” Noktalamasını da söylüyor. “Başkalarının değil… Noktalı virgül… Benim ilkelerimin uygulandığı yerdir… Nokta.” [ÜLKE (VATAN), BAŞKALARININ DEĞİL; BENİM İLKELERİMİN (ŞERİAT’İN) UYGULANDIĞI YERDİR.]

(Adnan Demircan, İhsan Süreyya Sırma Kitabı, İstanbul: Beyan, 2018, s. 136-8.)

*

Başka bir örnek: Seyyid Abdülhakîm Arvasî k. s..

Şöyle diyor:

Dâr’ül-harb diye, ahkâm-ı şer’iyyenin (Şeriat hükümlerinin) cârî (yürürlükte) olmadığı memâlike (memleketlere) denir.

Ahkâm-ı şer’iyyenin cârî olmadığı ülke (ahali olarak) ister müslümân ister müslümândan gayri kimselerle meskûn olsun dâr’ül-harbdir.

Ahkâm-ı şer’iyyenin cârî olduğu yerler dâr’ül-İslâm’dır. Ahâlî gerek müslim ve gerek gayrimüslim olsun.

Bu cereyândan (carî/yürürlükte olmadan) murâd, mehâkim (mahkemeler) ve hukûmetce olan cereyândır.

Yoksa eşhâs (bireyler) beyninde (arasında) cereyân-ı ahkâma (hükümlerin yürürlükte olmasına) bu bâbda (konuda) hüküm yokdur (itibar edilmez).

Zîrâ şahs-ı müslim[in] (müslüman kişinin) her ne zamân ve mekânda olursa olsun ahkâm-ı şer’iyye ile âmil olmasına bir mâni’ yokdur.

(http://buyukveli.com/efendi-hazretleri-nden/muhtelif/74-d%C3%A2r-%C3%BCl-harb-ve-d%C3%A2r-%C3%BCl-isl%C3%A2m)

*

Demek ki neymiş, Türkiye dâru’l-harpmiş.

Bunu ben söylemiyorum. Seyyid Abdülhakîm Arvasî k. s. söylüyor.

Dâru’l-harp olduğu için resmî ideolojiye dolaylı ifadelerle onay vermeyen, devlete, yani siyasetçi/bürokrat tanrılaştırılmış ekabire devletin laikliğini/dinsizliğini umursamadan biat etmeyenlere bu ülkede bazı zamanlar yaşama hakkı bile çok görüldü.

Görünüşte fikir ve inanç hürriyeti tanınırken perde arkasında, ideolojik anlamda tehlikeli bulunanlar zehirleme, trafik kazası vs. gibi usturuplu yöntemlerle ortadan kaldırılmaya çalışıldı. 

Psikolojik harp, taşeron terör örgütlerinin, mafyanın vs. kullanılması gibi “konvansiyonel olmayan harp biçimleri” kesintisiz bir biçimde sürdürüldü. Faili meçhuller bunun sonucuydu. 

Takip, taciz, tuzak, örtülü ya da açık tehditlerle yüzleşmek zorunda kalanlar oldu.

*

Seyyid Abdülhakîm Arvasî k. s.’nun sözlerine dönelim.

İfade ettiği gibi, müslüman bireyin davranışlarının, daru’l-harbde bile, azimet ya da ruhsat şeklinde, Şeriat’in sınırları içinde gerçekleşmesine bir engel yoktur.

Hatta, bir müslüman, fiilen öldürülme ya da yaralanma tehlikesi yaşadığında küfür söz söylese bile, kalben razı olmamak şartıyla, Şeriat sınırları içinde kalmış olur.

Beldenin daru’l-harb olması, orada müslümanın mutlaka savaşmak zorunda olması veya fiilen savaşıyor olması anlamına da gelmez.

Daru’l-harp, İslam’a ve müslümanlara karşı açık veya örtülü bir biçimde savaş açılan, aşikâre ya da gizli biçimde (özel harp yöntemleriyle, gizli servisler ve taşeronları marifetiyle) düşmanlık yapılan yerdir.

*

Bir ülkede İslam’ın tam ve eksiksiz biçimde, çarpıtılmadan, olduğu gibi anlatılması ve hayata geçirilmesi için çalışılması “yasalar çerçevesinde” (yani yasaların ve devlet kurumlarının himayesi altında) mümkün değilse, kanun baskısı ve sınırlaması ile karşılaşılıyorsa, orası kesinlikle daru’l-harptır.

Orada, Allah’a c.c. ve Resulü’ne savaş açılmış demektir.

Önce Diyanet İşleri Başkanlığı (Süleyman Soylu’nun ifadesiyle “sıkıysa, sıkıyorsa”) camilerde Şeriat konulu bir cuma hutbesi okutsun, sonra Hayrettin Karaman çıkıp böyle konuşsun.

*

Evet, Hayrettin efendi, vakıayı çarpıtıyor.

Bir defa, bir kişiyi halife, Mehdî, Îsâ ilan etmek için önce bir ülkeyi daru’l-harp ilan etmek gerekmez.

Mesela Sudan Mehdîsi, Sudan’ı daru’l-harp mi ilan etmişti?

(...)

Birilerini Hz. İsa ilan etmeye gelelim..

Bir İsa‘mız var, Hasan Mezarcı.. (Emekli İsa’mız Mehmet Ali Ağca‘yı saymıyoruz.)

Hayrettin efendiye bakılırsa, Hasan Mezarcı’nın şu sıralarda etrafında adam toplamaya çalışıyor olması gerekiyor.

Yabancı istihbarat teşkilatları da, akıl hastanelerinde yani tımarhanelerde kurulan örgütler oldukları, ajanlarını seçerken adaylardan “tımarhane yeterlilik belgesi” getirmelerini istedikleri için, Hasan Mezarcı’yla işbirliği yapmak için sıraya girmiş olmalılar.

Biz farkedemiyorsak suç bizim, Hayrettin efendi ne yapsın!

*

Ha, Hayrettin efendinin bir de Mehdî ilan etme keşf ü kerameti var..

Nazar değmesin, bu ülke Mehdîsiz de kalmadı.

En meşhurları Adnan Oktar..

Nurcuların bir bölümüne göre de (kendisi aksini söylediği halde) Bediüzzaman “beklenen Mehdi” idi. (Yani artık başka bir Mehdi gelmeyecek, “siyasal dinsiz” devletlerin istikbali kurtuldu.)

Hayrettin efendiye göre, Bediüzzaman’ın Mehdi olduğuna inanan Nurcuların “Allahuekber” diyerek birilerini boğazlamış olması gerekiyordu.

Adnan’ın da..

Ancak Adnan, Hayrettin efendiden de uyanık olduğu için böyle yapmadı..

Etrafında insan toplamasına topladı da, özellikle nisa taifesini toplamayı, onlarla çiftetelli oynayıp dans etmeyi daha çağdaş buldu..

İslam’ı bu yönde güncellemek için acayip atraksiyonlar icra etti.

Uzun süre keyfe mâ yeşâ, ferih fahur Mehdîlik yaptı, karışan görüşen olmadı.

Sonunda hakkındaki şikâyetler ayyuka çıktı, Arş’a kadar yükseldi, Mehdîliği değil fakat şüpheli sıfatıyla soruşturma konusu yapıldığı adi suçlardan dolayı tutuklandı.

Suçlandığı konular arasında Allahuekber diyerek adam boğazlama da, karı kızla televizyon ekranında dans etme de yok.

Bu şekilde dans etmek, Atatürkçü bir eylem olduğu için suç değil. 

Çağdaşlık.

*

Nerdeyse unutuyorduk, bu ülkenin bir de “Son Peygamber” s.a.s.’den sonra gelen bir (tuluatçı görünümlü) post-nübüvvet peygamberi vardı: İskender Evrenesoğlu.

Bu soytarı da, Türkiye’nin daru’l-harp olup olmaması gibi konularla ilgilenmemiş bulunmasından kaynaklanıyor olsa gerek ki, tıpkı Adnan Oktar gibi, Hayrettin efendinin radarına yakalanmadan gönlünce peygamberlik yaptı.

Karışan görüşen, hakkında istihbarat teşkilatlı, gizli servisli komplo teorileri üreten olmadı.

Gerçi 28 Şubat sürecinde ismi akredite zamane şeyhlerinden Ömer Öngüt’ünkiyle birlikte geçmişti.

Öngüt, Kemalistlerle ortak bir düşmana sahipti: Erbakan.

Bu yüzden, rejimperestlerin doğal müttefiki durumundaydı.

28 Şubat süreciyle ilgili belgelerden, darbeci taifesinin (BÇG vs.), siyasal İslamcılara karşı (ki siyasal İslamcılar daru’l-harp gibi konuları yok saymayanlardı) Ömer Öngüt ve İskenderkebapoğlu gibilerden yararlanılması yönünde karar aldıkları anlaşılıyordu.

Belgelere göre, bunlardan yararlanmak isteyenler ABD ve İsrail gibi kâfir ülkeler ve onların istihbarat örgütleri değildi.

*

Hayrettin efendinin “İslâm ve ümmet düşmanı kâfir ülkelerden ve istihbaratlarından aldıkları destek” ifadesine gelelim..

28 Şubat‘ta bunu kim yapmıştı?

Senin Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin MİT’i ile TSK’sı..

Türkiye’nin daru’l-harp olduğunu söyleyenler değil.


(Karaman'ın zırvalarına verdiğimiz cevapların devamı için bakınız: https://seyfisay.blogspot.com/2023/03/darul-harb-konusu.html

İlk yayınlanma tarihi: 24 Mart 2023)


VELÎ OLMANDAN GEÇTİK, MÜSLÜMAN (MÜMİN, İMAN SAHİBİ) OLABİLİYOR MUSUN?

 



Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman, “Kitaba ve sünnete sarılmak ne demek?” başlığını taşıyan 16 Mart 2025 tarihli yazısında şöyle diyor:

Önemli bir “kutsî velî hadisi” var, [orada Allahu Teala’dan naklen] şöyle buyuruluyor:

“Kim benim bir velî kuluma düşmanca davranırsa ona harp ilan ederim. Kulumun bana yaklaşmak için yaptıklarının nezdimde en sevimli olanı, üzerine farz kıldığım ibadetlerdir. Kulum bana nafile ibadetler ile de durmadan yaklaşır da nihayet onu severim. Onu sevince de duyduğu kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey isterse şüphesiz veririm, bana sığınırsa elbette kabul ederim…”

Evet bu, Sahîh-i Buharî’de de yer alan bir kudsî hadîs..

Karaman, hadîsi aktardıktan sonra şunu diyor:

İbn Hacer’in verdiği, Şevkânî’nin de beğendiği tarife göre velî, Allah’ı bilen, O’na itaatte devamlı, ibadette ihlaslı olan kişidir. Bu tarifte geçen “itaatte devamlılık” ve “ibadette ihlas” vasıfları önemlidir; çünkü bazen de olsa nefsine ve şeytana itaat edenler velî olmadıkları gibi, devamlı ibadet ettikleri halde ihlası elde edemeyenler, ibadetlerinde şuurlu şuursuz Allah’tan başkasına yer verenler de velî değildir. Velî’yi tarif ederken “iman ve takva” vasıflarından hareket eden âyet (Yûnus:10/62-64) de bu anlayışı kuvvetlendirmektedir.

Allah’ı bilmek, ona şirk koşmamayı gerektirir.

İmdi, birinin itikadında şirk varsa, onun “iman ve takva” vasıflarından imanı bile elde edememiş olduğu anlaşılır.

İnsanları itaat (taat) bakımından sorgulayacaksınız, nefse ve şeytana itaat etmelerini bir sorun olarak göreceksiniz, fakat şirk koşmalarını umursamayacaksınız, böyle birşey olabilir mi?!

Sen nasıl insanların “bazen nefislerine ve şeytana itaat ettiklerini” fark ediyor ve onların velî olmadıkları hükmünü (haklı olarak) veriyorsan, başka birileri de senin “şirk koşup koşmadığını” fark edebilir.

Ve şirke düştüğünü gördüklerinde senin gerçekte imanlı olmadığını, sahih bir imana sahip bulunmadığını, imanına şirk karıştırarak küfre düştüğünü söyleyebilirler.

Seni irşad edip vebalden kurtulmak için bunu açıkça söylemeleri gerekir.

*

Demek ki, velî olmak için “itaatte devamlılık” gerekiyormuş.

Fakat, bu devamlılık da tek başına yetmiyormuş, “ihlas” (sadece Allah’ın rızasını gözetmek; makam mevki, halkın teveccühü, dünyevî menfaat için dindarlık ya da takvalılık taslamamak, gösteriş yapmamak) icab ediyormuş.

Peki, imanlı olmak için tağutu açıkça ve devamlı biçimde reddetmek de gerekmiyor mu?!

Mesela laikliği (siyasal dinsizliği) benimsemek ve savunmak, zımnen şunu kabul etmek anlamına gelmiyor mu: “Allah’a her zaman itaat etmek gerekmez, bazen tağuta itaat edilir, hatta kamusal meseleler söz konusu olduğunda Allah’a itaate hiç lüzum yoktur, burası nefsimizin (ya da önderlerimizin nefislerinin) arzularına göre hareket edeceğimiz alandır, şeytana uymak da serbesttir.” 

Ve bu, şirk, ve dolayısıyla küfür değil midir?!

Dünyevî menfaatlerinize halel gelmesin diye tağutçulara göz kırpmanız, tağutu açıkça reddedenlere ise "marjinal" ya da "radikal" yaftası yakıştırarak höykürmeniz caiz midir?

*

Günümüz insanının genelinin velîliğinden geçtik; düzgün iman sahibi olabilseler öpüp başımıza koyacağız.

Bu memlekette “Şeriat’le yönetilmek ister misiniz?” sorusu ekseninde anket yapılıyor, “Evet” diyenlerin oranı yüzde 10 civarında.. (Yanlış bilmiyorsam, bu "istemezük"çülükte Türkiye'yi geçmeyi başaran tek "İslam ülkesi", Azerbaycan.)

Hırsızın elinin kesilmesi gibi spesifik hususlar gündeme geldiğinde ise oran yüzde 3’e düşüyor.. Yüzde 97, yan çiziyor.. 

Böylece yüzde 3'lük kesim "marjinal" kalıyor.. Ve de birtakım ukala çokbilmişler tarafından "radikal marjinaller" olarak aşağılanıyorlar. ("İslam garip başladı, başladığı hale dönecektir. Ne mutlu gariplere!" [Müslim, İbn Mace])

Şahsen, Afganistan için “Ne o el kesme, kol kesme?!” diye konuşan fanatik AKP’li Ezher mezunu ilahiyatçı soytarı bile görmüşlüğüm var.

İman buysa, imansızlık nasıl bir şey oluyor, lütfen beni aydınlatın!

(Ahirette cennetlikler, cehennemliklerin yanında marjinal kalacaklar.. Ne mutlu marjinallere!.. Allahu Teala'dan bizi de böylesi marjinallerden eylemesini, "insanların çoğuna uymaktan" uzak tutmasını niyaz ediyoruz.)

*

Bu memlekette Allah’a itaatsizlik var, ihlassızlık var, bunu kabul ediyorsunuz, çok iyi, fakat sanki hiç şirk yokmuş gibi konuşuyorsunuz.

Sanki tekfir edilmeyi hak eden hiç kimse bulunmuyor.

Halbuki itaatsizlik ve/veya ihlassızlık her zaman "iman"la birlikte bulunmuyor, bazen (çoğu kere değilse bile kimi zaman) bunlara şirk eşlik ediyor.

Durum böyleyken, sanki memleket şirk bakımından pîrüpakmış gibi Hayrettin efendi tipi saray mollaları, küfür ve şirk konusunda insanları uyaran birilerine “usul dışı radikallik” suçlaması yöneltiyorlar.

Oysa, yaptıkları şey, bir yönüyle, nefsanî ve şeytanî bir usul edebiyatı ile münafıklığın ve şirkin değirmenine su taşımaktan ibaret.

*

Evet, sosyal medyada ölçüsüz/usulsüz tekfircilik yapanlar da var, fakat bu, aksi yönde bir sapıklığa meyletmemizi gerektirmez.

Gâvura kızıp oruç bozamayız.

Ki şahsen böylesi tekfircilerin ekseriyetinin yerli veya yabancı “istihbarat / gizli servis” bağlantılı olduklarına inanıyorum.

Mesela 28 Şubat sürecinde darbecilere “Hizbullah’ı örnek göstererek halkın kafasına din terörü imajını yerleştirme” tavsiyesinde bulunan MİT’çilerde böylesi hinoğlu hinlikler, yetenek, tecrübe ve “insan kaynağı” mebzul miktarda mevcuttur.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."