GLADIO, KONTRGERİLLA, FETHULLAH GÜLEN, PROF. ESAD COŞAN, MEHMET ŞEVKET EYGİ

 








Fehmi Çalmuk, 4 Temmuz 2017’de yayınlanan Recep Tayyip Erdoğan’ı anlamak” başlıklı yazısında şunları söylüyordu:

… Vatikan destekli CIA stratejisi ile kurulan “Komünizmle Mücadele” dernekleri örtülü operasyonlar için bulunmaz bir nimettir. Fethullah Gülen 25 yaşında askerken hava değişimi için geldiği Erzurum’a ele boş gelmez. İzmir’den tüzük getirmiştir. İkinci dernek kuruluşu yaptığını Latif Erdoğan’a anlattığı “Küçük Dünyam” kitabında önemli isimler gündeme gelir. Esad Keşşafoğlu adlı bir “üsteğmenden” de söz eder… Seferberlik Tetkik Kurulu’nda görev yapmış olan Esad Keşşafoğlu “kontrgerilla eğitimi almış” ilk subaylar arasındadır. Yanındaki yedek subay Mehmet Şevki Eygi’dir. İki kişi daha vardır o dönemde Keşşafoğlu ile yakın temasta olan. Biri çocukluk ve Kurşunlu Medresesi’nden arkadaşı Mehmet Nuri Yılmaz diğeri Cemalettin Kaplan’dır.”

(https://www.hurses.com.tr/arsiv/Haber-Recep_Tayyip_Erdogani_anlamak/haber-12606)

Mehmet Nuri Yılmaz, 28 Şubat sürecinin Diyanet İşleri Başkanı.. Genelkurmay Başkanlığı’nda Psikolojik Harp Daire Başkanlığı’nı kuran Albay Oğuz Kalelioğlu’nu Diyanet’e danışman olarak alan adam.

"Kara Ses" Cemalettin Kaplan ise, Erbakan tarafından Almanya’ya gönderilen fakat orada Erbakan’a karşı bayrak açarak teşkilatını darmadağın eden emekli bir müftü.

Çalmuk, yazısının devamında, yukarıda sözü edilen NATO icadı Gladio tipi örgütlenme hakkında Ülkenin işgaline karşı koymak üzere gayri nizami harp yapma teknikleri, hücreleri ve kişileri teşkil edilmiştir” diyor. 

*

Anlaşılan o ki, işgalin yaşanmadığı zamanlarda da (Çok şükür ki yaşanmıyor) bunlar boş durmuyor, başka işler de çeviriyorlar.

Bunlar kimler derseniz, Çalmuk’un yazısından anlaşıldığı kadarıyla “Türkiye’nin dört bir tarafından, devlet memuru, esnaf, sanatkar, iş adamı ve emekli”.

Yani siz adamı “sadece” memur zannediyorsunuz, fakat değil.

Siz sadece sanat/zanaat erbabı zannediyorsunuz, değil.

Sadece işadamı zannediyorsunuz, değil.

Sadece emekli zannediyorsunuz, o da değil.

*

Çalmuk yazısının devamında Prof. Dr. Esad Coşan hocadan da bahsediyor.

Şunu diyor:

“Almanya’nın München (Münih) kentinde öğretim üyeliğinde bulunduğunda kendisini olağandışı ziyaret eden Korkut Özal ve Cemalettin Kaplan’dır. Bu cemaate ilk kancadır. Daha sonra Fethullah Gülen’in teması vardır.”

Neden olağandışıysa? 

Korkut Özal, merhum Mehmed Zahid Efendi’nin talebesi, Fethullah’ın değil.

Cemalettin Kaplan da, Erbakan tarafından Almanya’da görevlendirilmiş isim. Sonradan, MİT’çi işadamı Murat Bayrak’ın “dolmuş”una binerek Erbakan’a karşı bayrak açtı,

Almanya’da sözde İslam devleti kurup halifeliğini ilan etti.

Lafa bakın, cemaate ilk kancaymış.

Fethullah’ın teması ise, bu görüşmeden önce..

12 Eylül darbesinden sonra Fethullah Gülen, Esad Coşan hocaya telefon edip, bazı hocaların başının belaya gireceğini, tedbir almak gerektiğini müjdeliyor.

Esad Coşan hoca da, bir süre yurtdışına çıkmasının iyi olacağını düşünüyor, Almanya’ya gidiyor. Ama, Fethullah Gülen’in yurtdışına gitmesi gerekmiyor.

Sözde aranan adam, fakat asla bulunamıyor. Bulunduğu zaman da, Naim Süleymanoğlu’nun, akrabası bir MİT’çiyi kaynak göstererek açıkladığı gibi, Ankara’dan gelen talimatla serbest bırakılıyor.

Hatta, emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in açıkladığına göre, Fethullah’ın “kazara” yakalanması durumunda TSK’nın bütün üst kademesi, hatta Kenan Evren bile devreye girebiliyor.

Adam, devletin adamıydı.. Fakat sonradan ABD’ye kaptırdılar.

Esad Coşan hocaya gelince, bu laik (siyasal dinsiz) devlet onu hiçbir zaman satın alamadı.

*

Çalmuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“AK ismiyle başlayan organizasyonların yapıldığı yıllarda Esad Hoca açıktan ‘O’na Hocaefendi filan demeyin…Hoca filan değildir’ diyerek Gülen’i hedef almıştır.” 

Vatandaş abrakadabra ile 28 Şubat’ı es geçiyor.

Esad Coşan hoca bunu, Fethullah’ın 28 Şubat sürecinde sergilediği tavır yüzünden söylemişti.. Çünkü Erbakan'ın kafasından aşağıya "tenafür" boca etmiş, darbecilerin ise "içtihat yaptıklarını, hata etseler bile sevap alacaklarını" söylemişti.. Başörtüsü konusunda da "füruat" mugalatası yapmıştı. 

Evet, Esad Coşan hoca Fethullah'a o süreçteki kaypaklığı yüzünden kızmıştı..

Ancak, Fethullah'ın 28 Şubat'taki rolü kahve dövücünün sesi kısılmış hınk deyiciliğinden ibaretti. Fincanı taştan oyan gözünü kan bürümüş gaddar kahve dövücüler şunlardı: İsrail, Amerikan Dışişleri, uluslararası masonluk, TSK, MİT.

Bu tip, yanlışlarla doğruların harmanlandığı yazılar ile algı operasyonu yapılıyor, bilinçli ve sistematik bir dezenformasyon faaliyeti yürütülüyor.

28 Şubat’ın asıl mimarı MİT’çilerden neden söz edilmiyor?

*

Çalmuk sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Ancak iş işten geçmiş, RP’nin en dinamik tasavvuf geleneği bıçakla kesilmiştir. Yine vaazlarında ‘Kimseye sonuna kadar bağlanmayın. Bir üzüm salkımı gibi sizi alıp atarlar. Belki esir alırlar. Sizi kurtartacak Kur’an ve Sünettir’ mealindeki sözleri boşuna değildir.”

Bu, 1990 yılında, Erbakan ve RP için söylenmiş bir söz. Erbakan’ın da bir ölçüde “derin”lerin kontrolünde olduğunu ifade için söylenmişti.

Üzüm salkımı örneği ise, teşkilatlanma, birlik beraberlik, cemaat halinde hareket edebiyatının içyüzüne ışık tutmak için verilmişti.

İki parmakla en fazla iki üzüm tanesini tutabilirsiniz, fakat salkım halinde olduğunda, yüzlercesini bile tutmak mümkündür.

Esad Coşan hoca, günümüzdeki cemaat, parti, dernek vs. gibi organizasyonların “derinler” tarafından içeriden ele geçirilmekte olduğunu ve bunlar sayesinde tabandaki bireylerin kolayca kontrol altında tutulup yönlendirildiğini dile getirmişti.

Zannedilenin aksine, günümüz derin devleti, insanların teşkilatlı olmasını istemektedir.

Kontrol kolay olsun diye.

Bağımsız, kendi başına hareket eden bireylerden rahatsızlar.

Eğer Fethullah Türkiye’ye dönseydi, dönebilseydi The Cemaat (eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nun ifade ettiği gibi) kontrol altına alınmış olacak, sorun kalmayacaktı.

Fethullah’ın sorunu, yakayı ABD’ye ve CIA’e kaptırmış olması, Türkiye’ye dönmemesi ya da dönememesiydi.

Dönseydi, sorun yoktu.

Derin devlet, haşhaşiliğin ve sapıklığın zeki, çevik ve aynı zamanda yerli ve milli olanını sever.

*

Çalmuk, yazısının devamında, Esad Efendi’nin vefat ettiği kaza içinAvusturalya’daki kaza öylesine geçiştirilecek cinsten de değildir” diyor. 

Evet, Avustralya’daki kaza geçiştirilecek cinsten değil.

Hakkında epeyce senaryo yazıldı, Barnabas İncili vs. gündeme getirildi.

Denilir ki, her katil, cinayet mahalline geri döner.

*

Cemalettin Kaplan ve Fethullah Gülen’den söz etmişken, merhum Kadir Mısıroğlu’nun onlardan da bahsettiği bir hatıra parçasını aktarmakta fayda var.

Şunları diyor:

Bu sırada polisin gizlisi aşikârı büromda eksik olmuyordu. Hatta bir İngiltere dönüşü büromun tarumar edildiğine şahit olmuştum. Gece içeriye girmişler ve birşeyler aramışlardı. …

Uzun mücadele hayatımda mayıs böcekleri gibi bir görünüp bir kaybolan çok insan tanımışımdır. Bunlar ekseriya, kitaplarımı okumuş veya konferanslarımı dinlemiş olmak ve bu suretle [güya] bana hayranlık duymuş olmak saikiyle yaklaşarak kısa zamanda etrafımdaki muhabbet halkasına dahil olurlar ve ne gaye ile gelmişlerse o gayenin husulü hitamında kaybolurlardı. Bunların kimi siyasî polis [istihbarat], kimi bir heveskâr, kimi de dostluklarını bir mevsimlik olarak icra etmek temayülünde bulunan iştah ve istidatları kısır insanlardı.

… siyasî iltica hakkı elde ettiğim ilk günlerde Mehmed Çelik (tabiî gerçek adıysa) adında bir delikanlı, bir münasebetini bulup benim yakınlarım arasına katıldı. Derdimle hemdert görünen bu genç, siyasî mültecîliğin tevlîd ettiği bazı pürüzlü meseleleri hall ü fasl etmek için beni Ouvry Goodman adında bir avukatla tanıştırdı. Bu avukat, kitaplarımı İngilizce’ye tercüme etmekten … kadar bir sürü meseleyi deruhte etmeyi tekeffül etti. Bunun için bir ücret talep etmediği gibi ….

… Cemaleddin Kaplan … kendisini halife ilan etti ve Alman polisinin müsaadesiyle oturmakta olduğu bir apartman dairesinin kapısına “Hilafet Devleti” levhasını astırmak maskaralığına kadar bu vadide ileri gitti. … Köln ve o zaman Almanya’nın başşehri olan Bonn caddelerinde tekbir getirerek davamızın düşmanlarına pekçok istifade edecekleri malzemeyi akılsızca verdi.

Cemaleddin Kaplan’ı böyle şiddetli radikal İslamcı göstermeye imale eden aslında bir kısım ajan hüviyetli kimselerdi. Bunlar Türk basınının bazı gazeteleri vasıtasıyla Cemaleddin’i tahrik ederek yaptırdıkları hareketleri mübalağalandırılmış haberler haline getiriyorlardı. [Cemaleddin Türk gazetelerinde “Kara Ses” diye manşet oluyor, böylece iyice “gaz”a geliyordu. Oyuna getirildiğini anlamıyor, ya da anlamamak işine geliyor, muhtemelen, rejimi salladığını, Türkiye’nin Humeyni’si olabileceğini zannediyordu. Merhum Mehmet Kutlular‘ı, yurtdışında Millî Görüş ve Süleymancılar’la uğraşmaya ikna edememişlerdi, fakat bunu, bizzat Erbakan’ın Almanya’ya göndermiş olduğu adam eliyle kolayca gerçekleştirdiler, Millî Görüş Teşkilatı’na esaslı bir darbe vurdular.]

Bununla [Türk derin devleti, istihbaratı vs.] yamanmak istedikleri Avrupa Birliği’ne bir mesaj verme gayesi güdüyorlardı. …

Bu düşüncenin fiilî bir müşahedesine de burada ismini zikretmek istemediğimiz bir askerî ataşe vasıtasıyla vakıf olmuşumdur. O sırada Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) bulunan ve daha evvel Almanya’da büyükelçilik yapmış olan Antakya’lı milletvekili Vahit Halefoğlu … İngiliz başvekili (başbakanı) Margaret Thatcher‘i ziyaret etmiş ve onun önüne irticaî faaliyete ait gazeteleri koyduktan sonra şu mahiyette şeyler söylemiştir:

“Bizim Batı’yla nikâhımızı kıymış olan milletsiniz [Kökeni İstiklal Harbi’ne ve Lozan’a dayanıyor]. Lakin bu nikah bozulmakta ve Türkiye bir ortaçağ üslubuyla dinî devlet olmaya doğru gitmektedir. İşte bunu gösteren vesaik (belgeler)!..”

Margaret Thatcher, Türk ordusunun Türkiye’deki Batıcı zihniyetin koruyucusu olduğu yolunda bir itirazla mevzubahs edilen tehlikeyi varid görmediğini söylemesi üzerine, V. Halefoğlu şu karşılığı vermiştir:

“O kadar güvenmeyiniz. Bu zihniyetteki insanlar, orduya da sızmışlardır….” …

Burada bir parantez açarak şu vak’ayı da dikkatlerinize arz edeyim:

Ben Türkiye’ye döndükten sonra, Cağaloğlu’nda yazıhanemin bitişiğinde Re’sen Emekliler Derneği [isteği dışında emekli edilen subay ve astsubaylar] vardı. Bir gün orayı ziyaretimde derneğin başkanı Mehmed Zeki Obuz Bey’le sohbet ediyorduk. Fethullah Gülen‘in adı geçti. Adam ani bir surette öfkelendi ve:

“Onun Allah belasını versin” dedi.

Hayret ettim ve :

“Siz onun şakirdi (talebesi) veya muhibbi (sempatizanı) değil misiniz?” diye sordum.

Cevap verdi:

“Ne münasebet! Yalnız benim değil, 350 üyemizin hiçbirisinin onunla en küçük bir alâkası mevcut değildir. Biz hepimiz kendi halinde dindar subay ve astsubay emeklileriyiz. O adam da (Fethullah) belki orduya üç beş adamını yerleştirdi. Fakat bu işi öyle mübalağalandırdı ve öyle şayia haline getirdi ki, hepimizin, ‘Allah’ diyen herkesin ordudan atılmasına sebep oldu. … O bir haindir!”

(Kadir Mısıroğlu, Gurbet İçinde Gurbet, İstanbul: Sebil Y., 2004, s. 107, 117-8, 120, 159-160.)


FETHULLAH GÜLEN’İN DERİN GÖREVİ

 





“FETÖ’cülerin yargıya, askere, polise, üniversiteye, bürokrasiye kısaca devlete nasıl sızdıkları artık sır değil. Bunun 1950-1960’lı yıllardan başladığı ve uzun yıllar Fetullah Gülen’in nasıl korunup kollandığı da… Örneğin Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı Em. Korg. İsmail Hakkı Pekin geçenlerde bir televizyondaki tartışma programında Fetullah GülenMehmet Şevket Eygi gibi isimler 1959’da Özel Harp Dairesi içinde görevlendirildi. Görevleri, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle mücadele faaliyetleriydi. 12 Eylül’den sonra yakalanan Fetullah Gülen’in serbest bırakılması için Genelkurmay Başkanı aradı ve serbest bırakıldı’ dedi.”

(http://www.milliyet.com.tr/yazarlar/tunca-bengin/fetullah-ozel-harp-dairesi-2792428/)

Yukarıdaki satırlar Milliyet gazetesinden Tunca Bengin’e ait.

Yayınlandığı tarih 10 Aralık 2018.

Buradan anlıyoruz ki Soğuk Savaş döneminde Fethullah Gülen ile Mehmet Şevket Eygi gibi isimlerden istenen, Yeşil Kuşak projesi çerçevesinde komünizmle (yani Sovyetler Birliği’nin siyasal hedefleriyle) mücadele edilmesi.

*

Olay CIA penceresinden bakıldığında böyle görünüyor.

Ancak, bunun bir yerli-milli boyutu da var.. 

O da, Türkiye’deki İslamî hareketin devletin laikliği (siyasal dinsizliği) için tehlike teşkil etmeyecek bir mecrada devam etmesinin sağlanması.

Mehmet Şevket Eygi’nin bu vazifeyi ölene kadar üstün bir liyakatle sürdürdüğüne şahitiz.. Siyasal İslam ve İslamcılık kavramlarını itibarsızlaştırmak için canhıraş bir mücadele verdi, kendisini adeta paraladı.

Aynı Siyasal İslam ve İslamcılık alerjisi Fethullah’da da eksiksiz bir biçimde var olmaya devam etti.

*

Tunca Bengin, sözlerini “Bunun üzerine biz de Pekin’i aradık ve bu konunun detaylarını sorduk. Tabii öncelikle de Fetullah Gülen’in Özel Harp Dairesi elemanlığını… Yanıtı şuydu” diyerek sürdürüyor.

Korgeneral Pekin şunları söylemiş:

“Bu adamlar kanaat önderleri olduğu için ister istemez böyle bir teşkilat [devletin istihbaratı] gözardı edemez bunları. Mutlaka içine alması lazım. Önemli olan teşkilatlanan bu kişilerin kontrolü. Yani devletin bunları kontrol etmesi gerekiyor. Çünkü bu güçlendikten sonra yavaş yavaş ABD’nin kontrolüne geçmiş bir adam. Tabii ABD istihbaratı da böylesine önemli bir örgütü bırakmak istemez.”

Demek ki “kanaat önderi” iseniz (yazar çizer, fikir adamı, aktivist/aksiyoner, cemaat lideri, hoca vs. iseniz) devlet sizi kendi halinize bırakmıyor, kontrol altına alıyor.

Kontrol altına alınmayı gerektiren ikinci husus teşkilatlanma.. Teşkilatlanıyorsanız kontrol altına alınıyorsunuz.

Bu nasıl oluyor?.. Şöyle: Ya “önder” doğrudan satın alınıyor (veya tehdit ve şantajla yola getiriliyor) ya da “önder”e hükmedecek, onu parmağında oynatacak adamlar onun sağ ve sol kolu haline getiriliyorlar, “önder” varlığı ile yokluğu fark etmeyen bir kuklaya dönüşüyor.

*

Pekin, Tunca Bengin’in “Fetullah Gülen Özel Harp Dairesi’nin adamıydı yani?” şeklindeki sorusuna ise şöyle cevap vermiş:

“Evet. Özel Harp Dairesi’ne bağlı Seferberlik Tetkik Kurulu’nun elemanıydı. Eleman muvazzaf subay gibi daimi görevli değil. Bunlar ismen kaydedilmiş gerektiğinde kullanılmak üzere adamlar. Yerleri, hareket tarzları belli ve bütün bunlara bir takım kolaylıklar sağlanmış, bir takım haklar tanımışlar. Siyasiyse desteklenmiş, tüccarsa ihalede, kredi verilmede kolaylık sağlanmış ya da kanaat önderiyse bunların faaliyetlerine müsaade edilmiş falan gibi. Hatta 1980  yılında İzmir’de Sıkıyönetim Komutanı amiral Fetullah Gülen’i tutukluyor fakat daha sonra serbest bırakıyor.”

Cevap, soru ile istenenden daha fazlasını söylüyor.

Buradan anlıyoruz ki, devletin istihbaratı sadece sivil toplum liderlerini ve kanaat önderlerini değil, siyasetçileri ve tüccar (sanayici, işadamı vs.) taifesini de kullanıyor.

Siyasetçiyse adam destekleniyor, önü açılıyor.

Tüccarsa kısa zamanda büyük gelişme göstermesi sağlanıyor.. Kolaylıklar sunuluyor, haklar veriliyor.

*

Pekin “Fethullah’ın tutuklanıp serbest bırakılmasından” söz ettiği için Bengin “Neden tutuklanıyor?” diye bir soru yöneltmiş.

Cevap şöyle:

Sıkıyönetim kararlarına aykırı faaliyette bulunuyor diye. Çünkü arananlar listesinde ismi var. Büyük ihtimalle şikayet olmuştur. O zamanlar ben yüzbaşı olarak Bursa-İznik’te görevliydim. Orayla ilgili de bir sürü şikayet vardı. Yani bu Fetullahçıların insanları etkilediği, gemi azıya aldığı gibi şikayetler vardı. Ama bu şikayetlerin üzerini örttüler. Çünkü o zamanlar kullanıyorlardı bu adamları. Onun için herhangi bir şey söylemediler üzerine gitmediler.”

Gerçekten de 1980’li ve 1990’lı yıllarda, hatta 2000’lerde Fethullahçılar gayet rahattılar, “Bize karada ölüm yok, denizde havada hiç yok” dercesine istikbale ümit ve güvenle bakıyorlardı.

O yüzden de “devletçi”ydiler.

Bengin, Pekin’in sözleri üzerine “Nasıl serbest bırakılıyor?” şeklinde bir soru yöneltmiş ve şu çok ilginç cevabı almış:

“Fetullah Gülen’i bıraktırmak için önce Deniz Kuvvetleri Komutanı arıyor sonra Kara Kuvvetleri Komutanı telefon ediyor. En son Kenan Paşa’nın telefonundan sonra serbest bırakılıyor.”

Devlet tam kadro Fethullah’ın arkasında.

Bir taraftan da sözde aranıyor.

*

Peki niye arama emrini kaldırmıyorlar da böyle zahmetlere katlanıyorlar?

Sebebi, Fethullah’ın “devletin adamı” olduğunun saklanmak istenmesi..

“Devletin aradığı adam, devletin tehlike kabul edip çekindiği hür şahsiyet, fakat kerameten zarar da görmeyen Allah dostu” gibi gösterilerek efsaneleştirilmesi.

(Benzer bir numara, son zamanlarda Hakyolcular diye adlandırılan İskenderpaşa Cemaati’nde Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan hocanın vefatının ardından oğlu Nureddin için de sergilenmiş miydi?.. Güya devlet onunla uğraşmaktaydı; öyle bir şayia çıkardılar, kulağımıza kadar geldi.. Bu yüzden kaçıp Avustralya’ya gitmişti.. Ancak kel başa şimşir tarak fayda vermez.. Fethullah’taki ilmî altyapı, hitabet yeteneği ve teşkilatçılık becerisinin yüzde biri bile Nurettin’de yoktu.)


E-KİTAP: FETHULLAHÇI ZİHNİYETİN TENKİDİ

 

https://archive.org/details/fethullahci-zihniyetin-tenkidi

FETHULLAHÇI

ZİHNİYETİN

TENKİDİ 

 

Dr. Seyfi SAY

 

İÇİNDEKİLER

 

FETHULLAH’I DOĞRU ANLAMAK VE ADİL YARGILAMAK 4

FETHULLAH GÜLEN FINANCIAL TIMES’TE 34

DIRAHŞAN KOMEDYA 42

FETHULLAH GÜLEN’İN “ELEŞTİREL BİR TAHLİL” (KRİTİK-ANALİTİK DÜŞÜNME) DEVRİMİ 50

BAZI FETÖ'CÜLERDEKİ (HÜKMÜ KÜFÜR OLAN) İTİKADÎ SAPMA 60

ABANT PLATFORMU’NUN DİNDE REFORMU: TECDİD 63

ABANT ZIRVALARI: ALLAH’IN HAKİMİYETİ, MİLLETİN HAKİMİYETİ 67

ABANT PLATFORMU FACİASI: EVET, AKLINIZI KULLANIN! 71

İBRAHİMÎ DİNLER ÇELİŞKİSİ 75

DİNLER YA DA HİNLER ARASI DİYALOG 81

FETHULLAH’IN VEBALİ 87

FETHULLAH GÜLEN YİNE ÇARPITIYOR (CEMAATİ TERK MESELESİ) 89

CEMAATİN RÜYASI (YA DA GÜLEN FIKIH USULÜNÜ NE KADAR BİLİYOR?) 95

FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ (FETÖ) VE ATATÜRKİZM 105

AK PARTİ İLE FETÖ KARDEŞKEN YAZILMIŞ SATIRLAR 114

“DERİN HÜSEYİN”İN MISIR’DAKİ SİSİ DARBESİ İÇİN FETHULLAH GÜLEN GRUBU ADINA YAZDIKLARI 117

MÜMTAZ’ER TÜRKÖNE’NİN DÜDÜKLÜ TENCERESİ (YA DA SOSYOLOJİZMİ) 124

FETÖ (FETHULLAHÇI TAKİYYE ÖRGÜTÜ) KAFASINDAN LAİK ZULÜM TAVSİYESİ 130


SELANİKLİ MUSTAFA KEMAL MERMERİNDEN ATATÜRK YONTAN HEYKELTRAŞ: LORD CURZON

 




UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 48

 

Önceki iki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün (Samsun’a gidişinden önce İstanbul’da geçirdiği altı aylık dönemde) bir “İtalyan şahsiyet”le yaptığı görüşmeler üzerinde durmuştuk.

Bu görüşmeleri anlatan kendisi.. Yazıya geçirip aktaran da has adamı Falih Rıfkı Atay.

Defolu dahi Selanikli, yabancılarla pek sıkı fıkıymış.

O günler, gizli pazarlıkların, entrika, hile ve oyunların bininin bir para olduğu günler.

Osmanlı’yı yenmiş olan İngiltere, Fransa ve İtalya ittifakının kendi içinde de bazı görüş ayrılıkları başgöstermişti.

Ancak son sözü söyleyen İngiltere (ve onun Dışişleri Bakanı Lord Curzon) oldu.

Osmanlı Devleti’nin akıbeti konusundaki nihaî kararı da yine Lord Curzon verdi.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün Anadolu’ya geçip yeni bir devletin temellerini atması ve böylece Osmanlı Devleti’nin tarihten silinmesi de Lord Curzon’un fikriydi.

Türkiye’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi komutanı, Selanikli'nin başbakanı ve sağ kolu İsmet İnönü, bu gerçeği cumhuriyetin ilanının 50’nci yıldönümünde şu beyanıyla dile getirdi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminden üç ay sonra, 18 Ocak 1919'da düzenlenen Paris Barış Konferansı’nda Yunanistan’ın birtakım taleplerde bulunması İngilizler’in Anadolu’ya yönelik planlarını gözden geçirmelerini gerektiriyordu.

Bu arada Lord Curzon, önceki bölümlerde ayrıntılı biçimde anlattığımız gibi, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi Robert Frew vasıtasıyla Selanikli ile anlaşmış ve bir plan üzerinde mutabakata varmış durumdaydı.

İsmet İnönü’nün sözünü ettiği yardım ve destek de, Yunanistan’ın Paris Konferansı’nda (İngiltere’yi sözde planlarını gözden geçirmek zorunda bırakacak şekilde) birtakım taleplerde bulunması da bu mutabakatın sonucu.

Ortada bir danışıklı dövüş, perde arkasında yapılmış rol dağılımına ve ezberlenen diyaloglara göre sergilenen bir tiyatro var.

Konferansta Yunanistan Başbakanı Venizelos’un (İzmir’de Rum nüfusunun çoğunlukta olduğunu iddia ederek) Wilson ilkeleri gereği bölgenin Yunanistan’a verilmesini talep etmesi İtalya’yı rahatsız etmişti. 

Bundan iki ay sonra da İstanbul Ortodoks Patriği’nin Antalya'nın da Yunanistan’a verilmesini istemesi İtalya’nın harekete geçmesine neden oldu. 

İtalyanlar, Yunanistan'ın bölgeyi ilhak etmesini engelleme bahanesiyle, müttefikleri İngilizler’in (görünüşte) onaylamamasına rağmen, 23 Mart 1919’da, Antalya, Konya ve Muğla'yı işgal ettiler. 

İngiltere Başbakanı Lloyd George ise, 5 Mayıs’ta, İtalyanlar’ın Anadolu'daki etkisini sınırlandırmak ve İzmir'i de işgal etmelerini önlemek için Yunan birliklerinin İzmir'i işgal etmesini teklif etti.

Bahaneyi İtalya vermişti.

Lord Curzon’un, Yunanistan’ı Anadolu’ya göndermek için böyle bir bahaneye ihtiyacı vardı.

*

Fransa ve ABD, 6 Mayıs 1919’da (Selanikli’nin Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılışından 10 gün önce), İngiltere tarafından yapılan “Yunan birliklerinin İzmir'e çıkarılması teklifi”ne onay verdiler.

İngilizler’in arzusu, başkenti (İstanbul yerine) Anadolu’daki bir şehir olacak çağdaş ve uygar yeni bir Türk devletinin kurulması, onun vasıtasıyla Osmanlı Devleti’nin varlığına son verilmesi ve hilafetin kaldırılması..

Fakat bu yeni devleti kim, nasıl kuracak?

Anadolu’da bu yönde bir hareketin başlayabilmesi için Müttefikler (İngiltere, Fransa ve İtalya) dışında üçüncü bir gücün Anadolu’ya saldırması lazımdı.

Böyle bir saldırı olmadan bir “kurtarıcı”nın Anadolu’da yeni bir hareket başlatması mümkün değildi.

*

İngiltere Başbakanı’nın (sözde) ülkesinde kimseye danışmadan aldığı bu karar (Yunanistan’ın İzmir’i işgal etmesi kararı), İngiliz hükümetinde güya bölünmeye neden olduğu gibi İngiltere Genelkurmay Başkanı Mareşal Wilson’ın da tepki göstermesine neden olur.

Başbakanlığın Yunan taraftarlığına karşı Savaş Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Hindistan Bakanlığı, Türkiye ile, İngiliz çıkarları doğrultusunda iyi ilişkiler kurulmasından yanadır.

İyi polis – kötü polis oyununun uluslararası bir versiyonu mükemmelen sergilenmektedir.

İngiliz hükümetindeki bu bölünme ve görüş ayrılığı görüntüsünün, Osmanlı topraklarındaki ve Hindistan gibi diğer İslam beldelerindeki Müslümanlar’ın tansiyonunu düşürmüş ve amiyane tabirle “gazını almış” olduğu kesin. 

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde bir ara şu ifadeler yayınlandı (Sonradan kaldırdılar. Ancak maddenin kopyası şurada mevcut: https://www.mayintarlasi.com/2023/07/24/50420/):

“… İzmir'deki Yunan varlığı son derece elverişsiz koşullar altında başlayıp Anadolu'da bir Türk direnişi oluşmasına sebep oldu. Yunanların bu işgaliyle bütün Türkiye ayağa kalktı: ‘Başka milletlere katlanabilirdik ama Yunanlara asla.’ Mustafa Kemal'in bir kurtarıcı olmasını sağlayan şeyin, İngilizlerin yaptığı bu yanlış hareket olduğunda şüphe yoktur. İzmir gerçekten İngiliz veya Fransız birlikleri tarafından işgal edilmiş olsaydı Mustafa Kemal asla böyle bir etkiye sahip olamayacaktı. Şimdi ise yalnızca kabaran öfke dalgalarını güçlü bir ırmağın kanalına yönlendirmesi yeterliydi. Türkler, güçlü ve muzaffer bir İngiliz ordusunun yasadışı işgaline bile dayanabilirdi ama eski bir tebaa olan Yunanlar tarafından yapılan işgal, neredeyse kabul edilemez bir rezaletti. Yunan istilası, İstanbul'un her yerinde kitlesel gösteriler ve ayaklanmalar meydana getirdi. İzmir işgali, düşman süngü çemberi içinde yarı koma halindeki harap, morali bozuk bir milleti öfkeli bir uyanıklık durumuna sokmuştu.”

Ancak, madalyonun bu görünen/gösterilen yüzünü ters çevirdiğimizde şu soruyla karşılaşıyoruz:

İngiltere, sözü edilen yanlışlığı/hatayı bilinçli bir biçimde, (istihbaratı / gizli servisi vasıtasıyla anlaşmış olduğu) Mustafa Kemal’in önünü açmak için yapmış olabilir mi?

Ya da olamaz mı?

İngiliz hükümetinin, bir Yunan işgalinin Türkiye’de büyük tepkiye yol açacağını ve halk tarafından sindirilmesi ihtimalinin düşük olduğunu bilmiyor olması beklenemez.

Nitekim İngiliz istihbarat subayı Yarbay Smith’in 13 Mayıs 1919'da sunduğu rapor bu gerçeği ortaya koyuyor:

"Eğer Yunanlar tarafından bir işgal yapılacaksa bu, ancak, her şeyden önce, Fransız veya İngiliz kuvvetleri tarafından bölgenin kontrolü ve polisliğinin üstlenilmesi ile yönetimin kontrol altına alınması ve daha sonra geri çekilen birliklerin yerini aşamalı olarak Yunan birliklerine devretmesiyle gerçekleştirilebilir."

Bu bilindiği halde, tam aksi yönde hareket edildi ve böylece Selanikli’nin önü açılmış oldu.

Bu bir hata mıydı?

*

Bu sırada bir barış antlaşması imzalanmış olsaydı Mustafa Kemal için defter daha açılmadan kapanmış olacaktı.

Tam da bu noktada İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon sazı eline aldı, Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman kazandıracak şekilde yanık ve içli bir türkü “çığırmaya” başladı.

Türküyü “çığırmaya” başladığı tarih çok ilginç: 19 Mayıs 1919..

Selanikli’nin Samsun’a çıktığı gün..

Türküsündeki dilek ise şu: ABD’nin Ermenistan, Anadolu, İstanbul ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde “manda” yönetimi kurması..

Kendisi, (Çanakkale gibi cephelerde bir sürü insan kaybetmiş, maddî zarara uğramışken) Türkiye’ye çöreklenmeyi başardığı halde “manda” yönetimi kurmayacak kadar kibar ve nazik..

Manda teklifinin gerekçesi ise şu: Böylece Anadolu’nun parçalanması engellenmiş, Rus yayılmacılığına karşı önlem alınmış olacaktır.

*

Hakkını yemeyelim, Lord Curzon çok iyi bir satranç oyuncusu..

ABD’nin daha yeni ilan edilmiş Wilson Prensipleri çerçevesinde bu teklife evet demesinin mümkün olmadığının farkında.

Evet dese bile, hem Osmanlı Devleti hem de Ermeniler ile oturup konuyu müzakere etmesi, onları ikna etmek için uğraşması lazım.. Bölgede onları “zorla” ikna etmesini sağlayacak herhangi bir askerî gücü yokken “evet” cevabını alması çok zor.

Evet, Lord Curzon, hükümetinin onayıyla, ABD’ye böyle saçma bir teklifte bulundu ve ABD bu teklife cevap verinceye ve barış görüşmeleri yeniden başlayıncaya kadar sekiz ay geçti.

Yani Birinci Dünya Savaşı’nın ardından yapılması gereken barış antlaşmasıyla ilgili müzakereler sekiz ay geciktirilmiş oldu.

Curzon’un hamlesinin ardındaki etken, varmak istediği hedef de bundan başka birşey değildi.

Demirel’in dediği gibi “siyasette 24 saat çok uzun bir süre” ise, “240 kere 24 saat” ne uzunlukta bir süredir, kestirmek zor.

Fakat şunu biliyoruz: Bu “240 kere 24 saat”te Osmanlı Devleti’nin nefessiz kalıp boğulması sağlandı.

*

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde şu satırlar da yer alıyor(du):

“Daha sonra ise İngilizlerin; İtalya ve Fransa'yı tamamen bölgeden uzaklaştırarak Anadolu'nun parçalanmasını engellemek ve Rus yayılmacılığına karşı önlem almak için Ermenistan, Türkiye, İstanbul ve Boğazlar boyunca bölge üzerinde bir Amerikan mandası teklif etmesi ve ABD'nin bunu değerlendirme sürecinin uzaması sonucu Osmanlı İmparatorluğu ile yapılacak sulh antlaşmasının imzalanması epey gecikmişti. İngiliz kabinesi, Lord Curzon'un önerisi üzerine, 19 Mayıs 1919'daki kabine toplantısında tüm Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilmesine karar verdi. Bu teklif, antlaşmanın 6 ay gecikmesine neden oldu. Bu süre Mustafa Kemal Paşa'nın Anadolu'da gerçek bir milli direniş oluşturabilmesi ve İstanbul Hükûmetini devirebilmesi için tam da ihtiyacı olan süreydi.”

Aslında sekiz ay.. Altı değil..

Bütün bunlar, Selanikli Atatürk’ün sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı İkinci Adam İsmet İnönü’nün 1973 yılında yaptığı itirafı daha iyi anlamızı sağlıyor:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

*

Vikipedi, aynı maddede Lord Kinross’un şu sözünü de aktarıyor(du):

“Curzon'un öteden beri sezdiği gibi Mustafa Kemal'in tam da bu kadar bir süreye ihtiyacı vardı.”

Yani Kinross’a göre herşey bir hesap kitabın sonucu..

Ve Lord Curzon sezgileri kuvvetli bir satranç oyuncusu..

Destek verdikleri adamları Selanikli’nin (19 Mayıs’tan itibaren) ne kadar zamana ihtiyacının bulunduğunu biliyor.

Sezgileri, ABD’nin bu manda teklifine olumsuz cevap vereceğini de bildiriyor.

Evet, İngiltere hükümeti, 19 Mayıs’ta ABD’ye manda teklifinde bulunulmasına karar veriyor. İki gün sonra, 21 Mayıs’ta İngiltere Başbakanı Lloyd George Fransa Başbakanı Clemenceau ve ABD Başkanı Wilson ile görüşerek bu teklifi onlara iletiyor.

Bu teklif Fransa’yı rahatsız ediyor, çünkü bir ABD mandası durumunda Türkiye’deki ekonomik kazanımlarını ABD’ye kaptırması ihtimali var. Yani ABD’nin manda teklifini kabul etmesi, Fransa’yı karşısına alması demek.. Bu da, böyle bir karar almasını zorlaştıran bir başka etken..

Nitekim, İngiltere Başbakanı’nın bu teklifini duyan Fransa Başbakanı Clemenceau şunu diyor:

“Bu, Lord Curzon'un işi olmalı. Fransa'yı Türkiye'den kesin olarak dışlıyorsunuz. Kaldı ki Fransa, Avrupa'da, Türkiye ile iktisadi ve mali bağları en fazla olan memlekettir.”  

*

Satranç ustası Curzon’un asıl hamlesi bir ay sonra geliyor. Yine Vikipedi’den okuyalım:

“27 Haziran 1919'da Paris Konferans Heyeti, İngilizlerin teklifi ile, Amerika Birleşik Devletleri Hükûmeti Türkiye'nin herhangi bir bölgesi için manda alıp almayacağına karar verene kadar, Türkiye ile Barış Antlaşması'nın askıya alınmasına karar verdi. Böylece Lord Curzon, Türkiye ile ilgili barış müzakerelerinin 12 Şubat 1920'de başlayan Londra Konferansı'na kadar ertelenmesini sağladı. Halbuki "çok erken yapılacak bir barış", Türk-Yunan çatışmasını önlemek için tek çareydi. Aynı zamanda Yunan Başbakan Venizelos, Yunanistan'ın Anadolu'daki varlığını çok uzun süre finanse edemeyecek olması nedeniyle zamanın kısıtlı olduğunu düşünüyordu. Zaman Venizelos'un aleyhine ve Mustafa Kemal'in lehine işliyordu. Sonuçta 1912 yılından beri savaşlar sürüyordu. Çözüm ne kadar uzatılırsa Yunanistan gibi küçük bir ülke için finansal zorluk o ölçüde artacaktı.” 

Görüldüğü gibi Curzon burada Venizelos’a Selanikli Mustafa Atatürk lehine esaslı bir “kazık” atıyor.

Bu kazık sadece barış görüşmelerinin ertelenmesiyle ilgili değil..

Haziran ayı, aynı zamanda İzmir’e asker çıkarmış olan Yunanistan’a (adını General Milne’den alan) “Milne Hattı” ile Anadolu içlerine yürüme yasağının “fiilen” getirildiği ay.. Resmîleşmesi Ağustos’ta olacaktır.

Öyle ki, (sonradan yürümeye başladıklarında Ankara’nın burnunun dibindeki Polatlı’ya kadar giden, Eskişehir’de 70 bin kişilik Türk ordusunu mağlup eden) Yunan kuvvetleri o gün yürüyüşüne devam etmiş olsa, Erzurum’da Kâzım Karabekir’e “toslayıncaya” kadar sellemehüsselam yol alabilecekti.

Bu da, Karabekir'in İstiklâl Harbi'nin (Kurtuluş Savaşı'nın, Millî Mücadele'nin) doğal lideri haline gelmesi sonucunu verecekti..

Böyle bir ortamda Selanikli'nin Erzurum ve Sivas'ta kongre tertiplemesi, Ankara'da yeni bir Meclis oluşturması ve İstanbul'a karşı "millet hakimiyetinden, millet iradesinden" söz etmesi mümkün olmayacaktı. 

Fakat, Selanikli'ye Samsun'a gitme ve Anadolu'da ağını kurma "vize"si veren İngiliz, Yunan'a, Anadolu içlerine yürüme "vize"si vermedi.

General Milne eliyle kırmızı kart gösterdi.

Yunan ordusu, İngiltere’nin emriyle bir yıl boyunca Aydın sınırında bekleyip İzmir dağlarında açan çiçekleri seyretti, ot yoldu. 

*

Evet, bu manda hikâyesi, satranç ustası Lord Curzon’un Selanikli Mustafa Atatürk’e zaman kazandırma girişimiydi.

ABD’nin olumsuz cevap vereceğini biliyordu.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Diğer taraftan Lord Curzon, İngiliz kabinesine daha önce verdiği memorandumda, Türkiye üzerinde bir ABD mandası teklif edilse bile ABD'nin bu öneriyi kabul etmesinin pek mümkün görünmediğini kendisi de belirtmişti. ABD Başkanı Wilson, ABD'nin bölgede bir manda almak için en isteksiz konumda olduğunu söylemişti.” 

Yani bile bile lades..

Önemli olan kime çalım atıldığı, topla kimlerin daha fazla buluştuğu değil, hangi kaleye gol atıldığı..

Bu “şike”li maçta gol yiyen kale, Osmanlı Devleti’nin kalesi..

Gol atan ise “İngiliz destekli” Selanikli Mustafa Atatürk..

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

“Lord Curzon'un bölgede ABD mandası önerisi üzerine antlaşmanın imzalanmasının aylarca ertelenmesi sonucu İstanbul Hükümeti'nin ülke içindeki kontrolü çok hızlı bir şekilde azalırken Anadolu süratle milliyetçilerin [Selanikli’nin] kontrolü altına girmeye başladı. Milliyetçi hareketi ortaya çıkaran şey İzmir'in işgal kararıydı. İzmir işgali, Mustafa Kemal için bir talihti. Lord Curzon'un da tahmin ettiği gibi, tüm Türkiye ayağa kalkmak için hazırdı ve gecikmenin her anı Türklerin [Selanikli’nin] lehineydi. Bernard Lewis şöyle dedi: “Her şey hazırdı, sadece lider bekleniyordu.” Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gitmesini [ve orada lider olmasını] sağlayan ise asayişi yeniden temin etmek için Samsun'a bir subay gönderilmesinde ısrar eden İngilizlerdi. Yunanların İzmir'e ayak basmasının ertesi günü, İngilizlerden aldığı bir vize ile İstanbul'dan ayrılan Mustafa Kemal, tüm Anadolu'ya geniş yetkilerle atanmıştı.” (A.y.)

Bu geniş yetkiler fiilen “Anadolu Genel Valiliği” anlamına geliyordu..

*

Lord Curzon (İngiltere), İsmet İnönü’nün sözünü ettiği “destek” çerçevesinde sadece Yunanistan’ı kullanıp “kazıklamış” değildi, ABD’yi de parmağında oynatıp kullanmıştı.

Ve bu oyuna Selanikli Mustafa Atatürk de bir ucundan katılmıştı.

Vikipedi’deki aynı maddeden okuyalım:

"Fakat ABD'nin [manda] kararından önce İtilâf [devletleri, yani İngiltere, Fransa ve İtalya], Amerikan başkanlık kampanyasının sonuçlarını ve Amerikan Senatosunun kararını beklemek zorundaydılar. Bu gecikme, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile hızlı bir barışın sonuçlanmasına yeni engeller ekledi. Curzon'un sekreteri, Türkiye'de erken bir barış olasılığının en düşük düzeyde olduğunu vurguladı. ABD'nin bölgede incelemeler yapmak üzere gönderdiği, Sivas Kongresi'nde de gözlemci olarak bulunan ve Mustafa Kemal ile görüşen General Harbord, raporunda, Türklerin amacının tercihen Amerikan mandası altında İmparatorluğun toprak bütünlüğünü korumak olduğunu ifade ediyordu. Mustafa Kemal, Amerikan Hükûmetinden ülkenin koşullarını araştırmak için bir komisyon gönderilmesini istedi. Fakat Washington'daki Senato, Türkiye üzerinde bir manda ile hiç ilgilenmedi. Değerlendirme sürecinin sonunda ABD başkanı Woodrow Wilson, bölgede bir manda almak yerine sadece Türk-Ermeni sınırını çizmek üzere hakem olmakla yetindi.”

Bu aslında hem Curzon’un hem de Selanikli Mustafa Atatürk’ün beklediği ve istediği şeydi.

Vikipedi’ye kulak vermeye devam edelim:

“Anadolu'daki Türk milliyetçiliğinde böylesine önemli bir büyüme meydana gelirken ABD'nin kararını beklemek, İngiliz diplomasisindeki büyük bir gaf olduğunu kanıtladı. Curzon'un 19 Mayıs 1919'da Türk hükûmeti ile yapılacak olan antlaşmanın imzalanmasını geciktirmesi Mustafa Kemal için harika bir fırsata dönüştü. Gecikmenin her anında Mustafa Kemal daha da güçleniyordu. Bu dönemde Anadolu'da artan Türk direnişi, Paris'teki barış şartları için giderek daha ciddi bir tehdit oluşturuyordu. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komisyonundan gelen ciddi raporların ise Londra'daki Dışişleri Bakanı Lord Curzon tarafından genellikle göz ardı edilmesi, Türkiye [Osmanlı Devleti] ile başarılı bir barış için iyiye işaret değildi. Bunun yerine Curzon, en doğru tercihin Mustafa Kemal'in başında olduğu yeni bir Türkiye'nin ortaya çıkmasına izin vermek olabileceği sonucuna varıyordu.”

Aslında söz konusu olan “İngiliz diplomasisinin gafı” değildi, o diplomasinin (siyasetin) Curzon liderliğindeki “Şeytan’a pabucunu ters giydirecek ustalıktaki mahareti”ydi.

İsmet İnönü’nün ağır işiten kulakları çınlasın:

 İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."