LAİK DEMOKRASİLERDE, RESMÎ İDEOLOJİYE İMAN ETMEYENLER PARYADIR, KÖLEDİR, SERFTİR

 



İslam, “hak ve hakikatin üstünlüğü” ve “adalet” (her hak sahibine hakkının verilmesi, haksızlık yapanların cezalandırılması) ilkeleri üzerine kuruludur.

Demokrasinin paradigması ise, Prof. Sami Selçuk’un ifade ettiği gibi, “görecelik” düşüncesini ve buna bağlı olarak “hoşgörü”yü esas alır:

Demokrasinin paradigması, hoşgörü ve göreceliktir. Bilgi, görüş, eylem, ahlak açısından gerçekler görecedir. Bunu ayakta tutan da hoşgörüdür. Çünkü hoşgörü ötekinden nefret etmeme bilincini kazandıran erdemdir. Bu yüzden, demokraside çoğunluğun kararı, hiçbir zaman gerçeğin kanıtı değildir. Sadece tartışmayı geçici olarak sona erdiren çaresizliğin çaresidir.”

(http://www.angelfire.com/pq/bulent/yargitay.html)

Görecelik, “hak ve hakikat” nosyonunun kabul edilmemesi anlamına geliyor.

Gerçeklerin (hak ve hakikatin) bilgi, görüş, eylem ve ahlâk açısından görece olduğunun kabul edilmesi, son tahlilde hak ile batılın eşit ve denk sayılması demektir.

Bundan hareketle de, bilgi, görüş, eylem ve ahlâk adına serdedilen herşeyin eşit derecede hoşgörüyü hak ettiği kabul ediliyor.

Bir sonraki adımı ise, “hak ve hakikat” adına “batıl”ın yanlışlığının dile getirilmesinin hoşgörüsüzlük diye nitelendirilmesi ve hatta nefret suçu olarak lanetlenmesi oluşturuyor.

Böylece demokrasinin hoşgörüsü, hak ve hakikate yönelik katı bir hoşgörüsüzlük olarak tecelli ediyor.

*

İslam hak-hukuk meselesi sözkonusu olduğunda parmak hesabı ile alınan kararları geçerli kabul etmez.

Hak-hukuk görece olamaz.

Görecelik düşüncesi “adalet”i ortadan kaldırır.. Çünkü size göre adil olan, bir başkasına göre zulüm anlamına geliyor olabilir.. Ya da tam tersi.

Dolayısıyla, adaletten söz edilebilmesi için, hak ve hukuk düşüncesinin “görece” olmayan, kesin ve belirli esaslarının bulunuyor olması gerekir.

*

Zannedilenin aksine, Şeriat (İslam hukuku), modern demokratik devletlerden daha özgürlükçü bir yönetim anlayışına sahiptir.

Bunu tarihî örnekler ispatlamaktadır.

Mesela Haricîler, devlet başkanı konumundaki Hz. Ali’nin hakem olayını kabul etmesini protesto etmişler, onu devlet başkanı olarak tanımadıklarını söylemişlerdi. Buna rağmen Hz. Ali onlara karşı güç kullanmamış, aksine farklı düşüncelerin dostça tartışılması için Abdullah ibni Abbas’ı onlara göndermiştir. Haricîlerin yarısı bu şekilde ikna edilmiş ve tekrar biat etmişlerdir. Daha sonra Hz. Ali diğerlerinin de biat etmelerini istemiş, reddetmelerinin ardından onlara şu mesajı göndermiştir:

“İstediğiniz durumda kalabilirsiniz. Kan dökmediğiniz, yol kesmediğiniz, adalete aykırı ve fesada yol açıcı fiillerden uzak durduğunuz sürece size savaş açmayacağız. Fakat bu suçların herhangi birini işlerseniz savaşırız.” 

(Muhammed H. Kemalî, “İslâm’da İfade Hürriyeti: Fitne Kavramının Tahlili”, İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi, çev. Halim Sırçancı, Kış 1993, Cilt: 1, Sayı: 2, s. 47.)

Modern devletlerde ve demokrasilerde böyle bir özgürlükçülüğe rastlayamazsınız.

Kırıntısına bile..

*

Yine, Serahsî’nin anlattığına göre, Kesîr ibni Temmâr el-Hadramî şöyle demiştir:

“Kûfe camiine girdim... (beş kişi) halife Ali’ye küfrediyordu. İçlerinden burnus giyen birisi şöyle diyordu: ‘Allah’la onu öldüreceğime dair bir akit yaptım.’ Bu adamı Ali’ye götürdüm ve işittiklerimi ona anlattım. Ali ‘Onu yakınıma getir’ dedi ve ardından ekledi: ‘Lânet olsun sana, sen kimsin?’ Adam ‘Ben Sevvar el-Menkûrî’yim’ diye cevap verdi. Halife ‘Bırakın onu gitsin’ deyince ‘Allah’a seni öldüreceğine dair söz vermiş birisini serbest mi bırakayım?’ karşılığını verdim. Ali: ‘Beni öldürmediği halde onu öldüreyim mi?’ dedi. ‘Ama size küfretti’ dedim. Ali, ‘Öyleyse siz de ona küfredin ya da salıverin’ diye karşılık verdi.” (Kemalî, a.g.m., s. 47.)

Bir de Selanikli Mustafa Atatürk’ün İzmir Suikasti davasını hatırlayın.

Ortada suikast bile yok, suikast tasarısı var, ve bu yüzden, suikastle hiçbir ilgisi bulunmayan kişiler, salt birilerinin “Suikast teşebbüsüne filanca da sıcak bakıyordu” diye iftira atmalarından dolayı idam edildiler.

Yalancı şahitlere böyle ifade vermeleri, yoksa başlarının belaya gireceği söylendi, ve böylece Selanikli Deccal (çok yalancı), dilediği kimselere darağacının yağlı ipini öptürdü.

*

İslam’a göre, “dinde zorlama olmadığı” için (Bakara, 2/256) müslümanların inanmayanlara müdahalesi, müslümanca yaşamanın önündeki engellerin kaldırılması (fitneye son verilmesi), yani müslümanların kendi haklarını güvence altına alması amacının ötesine geçemez.

Buna karşılık, günümüz için konuşmak gerekirse, “Rejimde zorlama yoktur” veya “Atatürkçülükte zorlama yoktur” ya da “Laiklikte zorlama yoktur” diyen çıkmaz.

İslam, insanları zorla iman etmeye zorlamıyor; ama demokrasi münafıkları (samimi demokrat olmadıkları halde demokrat görünenler, milleti adamdan saymadıkları halde millet iradesi edebiyatı yapanlar), başkalarını zorla demokrat yapma hakkını kendilerinde görebiliyorlar.

Kendilerini demokratik ilkelere bağlı kalmak zorunda hissetmeden..

Kanlı irfanlı, kan dökülür”lü, “İhtimal bazı kafalar kesilir”li cümleler kurarak..

*

İslamî bir devlette ya da düzende, inanmayanların, kendi inançlarına göre yaşama hakları vardır.

Mesela onların, inançlarına göre giyinmeleri yasaklanamaz. Veya, basit bir örnek vermek gerekirse, bir resmî dairede işlerini takip ederken müslümanca giyinmeleri istenmez.

Ayrıca bunlar, salt müslüman olmadıkları için “iç tehdit”, “öncelikli düşman” vs. de ilan edilemezler; çünkü bu, onlara apaçık savaş ilan etmek, onlara en azından psikolojik baskı yapmak ve üzerlerinde terör estirmek anlamına gelir.

Müslümanlar, topraklarında yaşayan gayrimüslimlerin din ve vicdan hürriyetinin bir “bağış ya da lütuf” değil, onların Allahu Teala tarafından verilmiş “doğal hakları” olduğunu bilirler ve bunu başa kakmak gibi asil ruhlu insanlara yakışmayan tavırlardan uzak dururlar.

*

İslam’da, müslüman olduğunu ispatlamanın yolu “Kelime-i Şehadet” getirmek, “Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ediyorum” demekten ibarettir. 

İslam dışı rejimlerde de, etkili mevkilere gelen insanların önce rejimin “kelime-i şehadet”ini (tanıklık sözünü) söylemeleri gerekir. 

Hatta, Müslümanlar’ın kelime-i şehadetinin aksine, salt söylemek de yetmez; ayrıca namus üzerine yemin edilmesi istenir.

Bu genellikle, “anayasadaki falan ilkelere” veya “falanca şahsın ilkelerine" bağlı olduğuna dair namus sözü vermek şeklinde gerçekleşir.

Din nasıl değişme kabul etmezse, dinde “reform” olmazsa, bu rejimlerde de “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez”, yani reform kabul etmeyen ilkeler mevcuttur.

*

Ancak, nasıl İslam’da insanın müslüman olduğunu göstermek için “Kelime-i Şehadet”i söylemesi yeterli değilse, namaz ve oruç gibi bazı emirlere uyması, cuma namazı gibi “toplu ibadet”lere katılması gerekiyorsa, aksi takdirde müslümanlığına kuşkuyla bakılacaksa, sözünü ettiğimiz türden rejimlerde de, insanların hem sözlü beyanlarına, hem de “namus yemini”ne çok fazla itibar edilmez.

“Rejim”in bazen açıkça ilan edilen, bazen de zımnen belirtilen birtakım ritüellerine uymak gerekir.

Rejimin “toplu törenleri”ne katılmak, bu törenlerin icra edildiği açık ve kapalı mekanlarda boy göstermek, anıtsal mekanlarda devlet kurucularına bağlılık arzetme seremonisine katılmak gerekebilir.

Bu noktada, dinî emir ve yasakları “Allah ile kul arasındaki” bir mesele olarak gören ve “Sen kalbime bak” diyenlerin, “Bu insanların kalbine bakın, vatandaş ile devlet arasına kimse giremez” demekten sarf-ı nazar ettikleri görülür.

Tam aksine, bunları yapmayan bir resmî görevlinin kutsal “devlet”e bağlılığı tartışma konusu yapılır. 

“İnsan ürünü” olan devletadeta “tanrı” haline getirilir. 

*

O nedenle, böylesi rejimlerin “tanıklık sözü ve/veya yeminleri”ni söylemeyenlerin birtakım önemli görevlere başlamaları mümkün değildir

Mesela, salt milletvekili seçilmiş olmanız, milletvekili olarak görev yapmanız için gerek şarttır, fakat yeter şart değildir.

Ayrıca, kutsal devletin kutsal şahıslarının ilkelerine bağlılık yemini etmeniz, rejimin kelime-i şehadetini bütün toplumun gözü önünde söylemeniz gerekir.

Kısacası, “Herkes eşittir fakat bazıları daha eşittir, hatta sadece onlar eşittir” ve bu eşitlikten yararlanmak için insanlar rejimin “kelime-i şehadet”ini söylemek zorundadırlar.

*

Buna karşılık İslam, herkesi her konuda eşit kabul etmediğini daha baştan açıkça ve dürüst bir şekilde ilan eder, ‘dolambaçlı’ yollarla eşitsizliği eşitlikmiş gibi göstermeye çalışmaz.

Evet, İslâm, müslüman olmayanlara, dürüstçe, “Yönetici olamazsınız, fakat inancınızda serbestsiniz” der.

Demokrasilerde ise, resmî ideolojiye iman etmeyenlere, görünüşte, resmî ideolojinin putlarına saygı sunanlarla eşit oldukları söylenir.

Fakat pratikte, resmî ideolojiyi benimsemeyenlerin önlerine örgütlenme gibi hususlarda hem yasal engeller konur, hem de onlara karşı “gizli ve derin” yöntemlerle acımasız bir imha faaliyeti yürütülür.

Öyle ki, mevcut laik demokrasilerde, laikliğe iman ettiğinizi açık veya dolaylı biçimde ifade etmeden siyasî parti kurmanız, devleti yönetmeye talip olmanız mümkün değildir.

Hatta, laikliğe iman konusundaki en küçük bir tereddüt veya şüpheniz, affedilmez bir suç kabul edilir.

Şayet laikliğe inanmadığınızı açıkça söylemek gibi bir “inançsızlık” sergilerseniz, rejimin bekçilerinin derhal sizin için siyasal partiler mezarlığında görkemli bir anıtmezar inşa etmeye başladıklarını, dokunaklı bir mezartaşı kitabesi yazmaya koyulduklarını görürsünüz.

*

İslam, bu tür abrakadabralara, hokuspokuslara, tiyatro nevinden demokrasi gösterilerine, yalancı hürriyet vaatlerine başvurmaz, dürüstçe, “İslâm’ın anayasası ve yasaları olan Kur’an ve Sünnet’e bağlılık yemini etmedikleri için, müslüman olmayanlara İslam devletinde yönetme hakkı tanınmaz, diğer hakları bâkidir” der.

Laik demokrasiler ise, kul yapısı beşerî resmî ideolojiye imanı dayattığı halde, bir taraftan da özgürlük ve demokrasi masalları anlatır.

Sanki, “Sizin laikliğinize ve beşerî resmî ideolojinize inanmıyorum, bunlara itaat için namus ve şeref sözü veremem” diyenlere, “Tabiî, zaten laikliğin ve demokrasinin güzelliği de burada.. Serbestsin, istediğin gibi düşün ve inan” diyormuş gibi tutar bir de özgürlük ve demokrasi, din ve vicdan hürriyeti palavralarıyla insanların kafasını ütüler, hatta bu olmayan özgürlük ve demokrasiyi sizin başınıza kakar. 


KÂMİL İNSAN

 




Kâmil insan olmak, bilimsel icat ya da keşif yapmak, teknoloji üretmek veya ekonomik başarı gösterip ultra zengin olmaktan daha zordur.

Bugün aramızda teknoloji ve ekonomiden anlayan insanlar az değil, ama kâmil insan yok gibi. Yok denecek kadar az.

Peki, kâmil insan kimdir?

Kâmil insanı, Batılı ya da çağdaş insan tipini ters çevirerek değil, Kur’an ve Sünnet’ten hareketle tanımlamalıyız.

“Kâmil insan”, “Batılı/çağdaş insan”ın her açıdan zıddı değildir.

Batılı insanın ters çevrilmesiyle ulaşılan bir “kâmil insan” tanımı, belki sadece laiklik ve reform öncesi Batı’da benimsenen ideal hristiyan tipini anlamayı sağlar: Dünyayı terk etmeyi amaçlayan ruhban.

*

Teknolojiyi veya ekonomiyi küçümsemek, kâmil insan olmanın anahtarını vermez. Teknoloji ve ekonomiyi küçümsemek, herşeyi onlardan ibaret sanmak kadar yanlış bir tutumdur.

Peygamber Efendimiz s.a.s.’in buyurduğu gibi, “Hepsinde de hayır olmakla birlikte, kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlıdır”.

Bu kuvvetliliğe bedensel güç de, ekonomik güç de, teknolojik üstünlük de, sosyal statü de, siyasal güç de, bilgi de, tefekkür de dahildir.. 

Ancak sosyo-politik ve ekonomik gücün kaynağı, dinden taviz verme, yani aracın amaca dönüştürülmesi, araç için amacın feda edilmesi olmamalıdır..

*

Kâmil insan, tanım gereği Kur’an ve Sünnet’le çelişmez.

Savunduğu görüşler itibariyle çelişmez. Yoksa kâmil olmak, amelen pür hatasız olmak değildir.

Bununla birlikte, kâmil insanlar, İmam Gazalî’nin el-Munkız’ın son paragrafında ve İhya’nın dördüncü cildinin başında belirttiği gibi, hatada ısrar ve inat etmeyenlerdir.

Onlar, kendilerinin ve yakınlarının aleyhine bile olsa adaletten yana olurlar.

Kendi kişisel imaj ve itibarlarının zarar görmesi pahasına da olsa her hususta hakkı söylemeye çalışırlar.

Ancak bu, amelen hiç hata yapmayan insanlar olmaları anlamına gelmez.. “Masum” değildirler, nefislerine mağlup olabilirler, fakat tevbe ederler, günahta ısrar etmezler.

Üzerlerinde kul hakkı kalmaması için helalleşmeye, hakkı geçen kişileri razı etmeye uğraışırlar. 

(Peygamberler, onlardaki ilim-irfan, güçlü yakîn ve “Allah’ın burhanını görmüş” olmaktan dolayı günaha meyletmezler, günahtan kaçınırlar, mahfuz/korunan velî ise, normalde günah işleyebilecekken bir şekilde korunur, uzak tutulur.)

*

İnsanların kemali konusu üzerinde en çok duranlar belki de hadisçilerdir.

Onlar, Subhi es-Salih’in hadis usulü ile ilgili kitabında aktardığı gibi, Said b. el-Müseyyeb’in Fazileti kusurundan çok olanın kusurları, fazileti dolayısıyle bağışlanmalıdır” şeklindeki sözüne önem verirler.. 

(Bu, amelî meselelerde böyledir, insanların toplumu ilgilendirmeyen kişisel kusurları mümkün mertebe örtülür.. İtikadî-fikrî meselelerde ise durum farklıdır, yanlışlar söylenir.)

Hatîbu’l-Bağdadî şöyle der:

“Hiçbir değerli şahıs, kıymetli alim, kuvvet ve kudret sahibi insan yoktur ki bir kusuru bulunmasın; fakat kusurları söylenmeyen insanlar da vardır (böylece biz onları kusursuz gibi görmeye başlarız).”

Hadisçiler, kâmil insanı (adil insan) tanımak için felsefe yapmak yerine, doğrudan Kur’an ve Sünnet’e bakarlar.

Hatîbu’l-Bağdadî, adil insanı şöyle tanımlıyor:

Farzları ifa eden, emredileni devamlı yapıp nehyedilenden sakınan, insanı adileştiren günahlardan kaçınan, davranışlarında hakkı arayıp yapılması gerekeni yapan, bu esnada dilini ve şahsiyetini zedeleyen sözleri ağzına almayan kimseye adil denir ve doğru sözlü olduğu kabul edilir.” 

(Subhi es-Salih, Hadîs İlimleri ve Hadîs Istılahları, çev. M. Yaşar Kandemir, Ankara: DİB Yayınları, 1906 s. 106.)


OSMANLI MİSYONUNDAN SÖZ ETMEK, OSMANLI MİSYONUNA AYKIRIDIR

 







Birçokları, Osmanlı’nın Selçuklu’nun devamı olduğunu söyler. Aslında, Harzemşahlar’ın ne kadar devamıysa onun da o kadar devamıdır Osmanlı.

Çünkü hem kurulup yayıldığı topraklar, hem devlet teşkilatı ve kurumlar farklılık gösterir.

Şayet gelişip büyüyen Osmanlı değil de Karamanoğulları olsaydı, bir devamlılıktan söz edilebilirdi.

Buna karşılık Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’nın devamıdır.

 Devleti kuran kadrolar Osmanlı bürokrasisi, subay ve aydınlarıdır.

Toprak, aynı topraktır, halk da aynı halk.

TBMM bile, Meclis-i Mebusan’dan esinlenilerek, onun devamı olduğu söylenerek oluşturulmuştur.

Silahlı Kuvvetler, Ziraat Bankası, demiryolları, üniversite, polis teşkilatı, posta teşkilatı vs. gibi devlet kurumları da Osmanlı’dan kalmadır.

Cumhuriyet’in ilanı bile Tanzimat ve Meşrutiyet geleneğinin (icat çıkarma geleneğinin) yeni bir halkasıdır.

Beden aynıdır; farklılaşan esvaptır.

*

Selçuklu’nun devamı olmaması aslında Osmanlı’nın bir avantajıydı.

Eski bir devlet daima, yaşlanmış, hantallaşmış, hayatiyetinden çok şey yitirmiş bir yapıdır. Bir devletin devamı olmak, onun zayıflıklarını da tevarüs etmek demektir.

Bu da, daha başlangıçta hastalıklı bir bünyeye sahip olmak anlamına gelir. Gelişmek mümkün olmaz.

Osmanlı’nın her şeyiyle yeni bir oluşum olması, kuruluştaki dinamizmini yaklaşık 250 yıl sürdürmesini sağladı. Viyana bozgununun akabinde Karlofça Antlaşması ile çöküşe geçtiğinde 400 yaşındaydı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin belki de en şanssız tarafı, büyük ölçüde (kurumları yozlaşmış) Osmanlı’nın devamı oluşudur.

Bu anlamda Cumhuriyet aslında daha doğarken yaşlanmıştı.

Osmanlı, kuruluşundan 550 yıl sonra borçlanmaya başlamışken, Cumhuriyet Türkiyesi 25’inci yılında borç almaya başladı.

Osmanlı’da ayrılıkçı hareketler kuruluştan yaklaşık 500 yıl sonra başlamışken, PKK hareketi Cumhuriyet’in 60’ıncı yılında ortaya çıktı.

*

En önemli nokta ise şu:

Osmanlı’da manda tartışmaları 600 yıl sonra başlamışken, Türkiye Cumhuriyeti’nde “egemenliğin” Avrupa Birliği’ne devri konusu, kuruluşundan 60-70 yıl sonra gündeme geldi.

Avrupa Birliği’ne üyelik, Türkiye üzerinde Avrupa mandasını kabul etmek demektir.

Türkiye’de iktidarı da muhalefeti de, AK Parti gibi muhafazakâr demokratı da, CHP gibi sosyal demokratı da, MHP gibi ırkçı/milliyetçisi de AB yanlısı..

Bağımsızlıktan yana olan yok..

Daha doğrusu dillerinde bağımsızlık, yüreklerinde ise bağımlılık ve kölelik var.

*

Bu ülkenin en büyük düşmanları, insan hak ve hürriyetlerini, hukuku çiğneyen, halkın gözünü dışarıya dikmesine yol açan derinler ve onların etkisi altındaki yöneticilerdir.

Türkiye bu hukuksuz taifenin elinden (birilerinin zannettiği gibi) AB üyeliği ile de kurtulamaz.

Coğrafyasından dolayı Türkiye’ye gelecek açısından önemli roller biçenler de yanılıyorlar.

Bir zamanlar bu topraklara Bizans hakimdi. Bizans’ı coğrafyası ve tarihi kurtaramadı.

İşimize geldiği zaman Osmanlı’dan bahsetmek de birşey ifade etmez. 

Osmanlı, Büyük Selçuklu Devleti’nden, “Selçuklu misyonu”ndan, Türklük’ten, Selçukluluk’tan söz etmiyordu.

Osmanlı, Osmanlıcılık yapmıyordu, Osman Gazi yola, “Şeriat ve adalet, cihat ve îlâ-yı kelimetillah” diyerek çıkmıştı.

Osmanlıcılıktan söz eden taife, Osmanlı’nın son 40-50 yılı içinde ortaya çıktı.

“Osmanlı misyonu”ndan bahsetmek, (kuruluş aşamasındaki) Osmanlı misyonu ile çelişen bir şey.

*

Osmanlı misyonu, Osmanlı misyonundan söz etmemeyi gerektiriyor, ama anlayan nerde!

Kâfirle çatışmayı göze alan müslümana Türk denir” palavrasının durumu da bu.

Kâfirle çatışmayı göze alan müslümanlar (Afganistan’da olduğu gibi) kendilerine (Türkiye’nin sahip çıktığı, Ankara’da krallar gibi ağırladığı Raşit Dostum şerefsizi gibiler yüzünden) Türk denilmesini hakaret kabul ediyorlar, sadece mücahid denilmesine razılar.

Bu palavraya göre, NATO’nun bir parçası olan, Erdoğan ve Bahçeli’nin açıkladığı şekilde AB üyeliği hedefine odaklanmış Türkiye’de, bir tane bile Türk yok.. 

Çünkü bu ülkenin siyasetçisi ve bürokratında, elitlerinde, bırak kâfirle çatışmayı, ona sırtını dönme cesareti bile bulunmuyor.. 

Sırtını dönme edebiyatı yaptı diyelim, bu defa kıblesi ya Şanghay Beşlisi gâvuru, ya BRICKS gâvuru.

Türkiye, 50 sene önce sadece bir defa Kıbrıs’ta kâfirle çatışmayı göze aldı. Ve o tarihten 23 sene sonra, bunu göze aldırmayı sağlayan Erbakan’ın da, “hareket”inin de defteri dürüldü.

*

Türkiye Türk’ü artık sadece şunları göze alabiliyor: 

ABD ile bir olup Suriye’ye çullanmayı, “Lan illa benim gibi sloganın ‘Ne mutlu Türküm diyene!’ olacak” diyerek Kürt’e efelenmeyi, bir de “Amerikan ağamızla beni aşarak değil, benim peşime takılarak irtibat kuracaksın” diyerek FETÖ’yü dövmeyi..

İslam’ı güncellemeye çalışıyorsan, laik demokrasiyi (siyasal dinsiz halkçılığı/milletçiliği/Türkçülüğü) benimsiyorsan, Şeriat’e devletçe uymayı bırak adını bile duymak istemiyorsan, cuma hutbelerinde bile Şeriat kavramının geçmesine izin vermiyorsan, beşiğin yurdun yuvan NATO, kızılelman ise AB üyeliğiyse, senin FETÖ’den farkın nedir?

FETÖ’den zihniyet olarak ne farkınız var?

FETÖ’nün günahı, ona yöneltilen suçlamalardan anlaşıldığı kadarıyla, esas itibariyle şunlar: 

Devletin şerik kabul etmediğini anlamaması, kendisine düşenin paralellik değil kuyrukluk olduğunu idrak edememesi, küresel güçlerle doğrudan değil “derin devlet” güdümünde irtibat kurması gerektiğini unutması..

*

Ha bir de hocaefendilik apoleti sökülüp haşhaşi başılık kadrosuna yerleştirilen Fethullah’ın uçurulup kaçırılması meselesi var..

Tamam da, Fethullah zavallısını sadece menfaatperest ya da saftirik FETÖ’cüler (Fethullahçı Takiyye Örgütü mensupları) gözlerinde büyütüyorlar.. Başka kimsenin onu adam yerine koyduğu yok.

Türkiye’de asıl büyütülen, Ali Rıza ile Zübeyde adlı iki Osmanlı vatandaşının oğlu olan Selanikli Mustafa..

Her yerde onun heykelleri, resimleri..

Paralarda pullarda o..

Devlet dairelerinin duvarlarında o..

Resmî törenlerde, bayramlarda o..

Dünyanın en büyük türbesinde o..

Ders kitaplarının başında o..

İlkokulda besmeleyi bilmeyen çocuklara ilk öğretilen, onun adı.. İlk ezberletilen, onun yüceliği efsanesi..

Adam resmen put haline getirilmiş..

Fethullah zavallısını gözünde büyüten sadece üç beş FETÖ’cü..

Bu Selanikli Atatürk parlatmacılığı ise resmen devlet politikası..

*

Ve sizin buna karşı bir cümleyle, tek bir cümleyle bile itirazınız yok.

Özal gibi “Atatürk ilah değil” bile diyemiyorsunuz.

Tam aksine, devr-i dilaranızda "Atatürk ilah değildir" diyen öğrenciler gözaltına alınabiliyor.

O zaman neyi konuşuyorsunuz?


SELANİKLİ'NİN İTALYAN KURTLARLA DANSI VE VALSİ

 




(Danışıklı döğüşün İngilizce ve İtalyancası)


UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 47

 

Önceki bölümde, Selanikli Mustafa Atatürk ve Fethi Okyar ile görüşen ve onlara “teşkilat”ları vasıtasıyla Osmanlı hükümetini (devletini) düşürüp yeni bir hükümet (devlet) kurma aklı veren bir “İtalyan şahsiyet”in, aynı zamanda Osmanlı vatandaşı bazı Arnavutlar’la da görüşmüş olduğunu öğrenmiştik.

Tesadüfe bakın ki bu Arnavutlar da Selanikli’nin can ciğer kuzu sarması dostları.

İtalyan şahsiyet bir “teşkilat” aklı da bunlara vermiş.

Onlara şunu demiş:

İzmir ve havalisini Yunanlılara işgal ettireceklerdir. Türkiye şüphesiz bundan memnun olmaz. İtalya da aynı endişededir. Onun için İzmir ve havalisinde Yunan istilasına karşı silahlı teşkilat yapmalısınız. Yunanlıları İzmir topraklarına sokmamaya çalışmalısınız. Eğer bunda muvaffak olamazsanız, hiç olmazsa dostunuz İtalya'yı tercih etmelisiniz!”

Bunu Falih Rıfkı’ya anlatan Selanikli “Bu iş için İtalya'nın istenildiği kadar silah ve malzeme vereceğini de temin ediyormuş” demeyi de unutmamış. (Bkz. Falih Rıfkı Atay, “M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 134.)

*

Selanikli uyanık adam..

Kendisinin arkadaşı Fethi Okyar ile birlikte yaptığı görüşmede İtalyan şahsiyetin, kendisi ile arkadaşına da “Osmanlı hükümetini yıkıp yerine yeni bir hükümet kurulması işi için İtalya'nın istenildiği kadar silah ve malzeme vereceği” yönünde teminat vermiş olduğundan hiç bahsetmiyor.

Selanikli ile Fethi’nin başı kel mi, onların neyi eksik ki teminat vermiş olmasın! (Ki İtalyanlar, İstiklal Harbi sırasında, işgal etmiş oldukları topraklardan çekilirken geride pekçok silah ve cephane bıraktılar.)

Selanikli’nin bazı şeyleri sır olarak kendisine saklama gibi bir huyu var.. Nitekim, söz konusu İtalyan şahsiyetin de, İtalya işbirlikçisi Arnavut dostlarının da isimlerini vermiyor.

*

Selanikli şunu da diyor:

“Bu teklifi [gelecekteki Yunan işgaline karşı silahlı teşkilat kurulması teklifini] dinleyenler [yani Arnavutlar] arasında makul görenler, hatta İtalyan deniz vasıtaları ile İzmir'e giderek telkinlere başlayanlar bile olmuştur. Gene onlar [Arnavutlar] böyle bir mukavemet (direniş) teşkilatının başına geçebilecek bir kumandan bile bulmuşlar: Ben!” (Atay, s. 134.)

Tesadüf denen işlere bakın, dönüyor dolaşıyor hep Selanikli’ye tosluyor..

İşbirlikçilik tenceresi yuvarlanıyor hep kapak olarak Selanikli’yi buluyor.

Bu Arnavutlar, Selanikli dostlarının işbirlikçiliğinden emin oldukları için, ona sormadan bir “İtalyan şahsiyet – Selanikli” görüşmesi de ayarlıyorlar.

Selanikli’ye, “İtalyan şahsiyet seni bekliyor” diyorlar.

Ve Selanikli de İtalyan şahsiyetin yanına tekrar gidiyor.

Hiç itiraz etmiyor.

*

Selanikli bu ikinci görüşmeyi şöyle anlatıyor:

“Mülakat saatinde İtalyan şahsiyetinin bürosunda bulunuyordum. Çok terbiyeli ve nazikti. Evimi basan İtalyan müfrezesini geri çağırmak için mümessilin nasıl yardım ettiğini anlattım:

“- Ekselans dedi, herhangi bir tehlike karşısında sefarethanenin [İtalya Büyükelçiliği’nin] emrinize hazır olduğunu ben de söyleyebilirim.

“Yıldırımla vurulmuşa döndüm, teessürümü saklamak için nefsimi güç tuttum. İtalyan tebaası mı oluyordum? Dedim ki:

“- Beni buraya mühim bir şeyden bahsetmek için siz davet etmişsiniz. Bu mühim şeyi dinlemek istiyorum.

“Bir an durdu,

“- Ha, dedi, bu mülakatı sizin de tanıdığınız arkadaşlarınız istediler. Öyle pek mühim bir mesele bahis mevzuu değildi!”

“- O halde fazla rahatsız etmeyeyim! dedim ve kalktım.

“Görüyorsunuz, arkadaşlar, bir millet esirliğe düşünce o milletten olan herkes nasıl hiç olur. Ben bu yabancının evinden çıkarken, bütün uşaklarının arkamdan güldüklerini duyar gibi oluyordum. Caddenin kalabalığı arasında kendimi kaybetmeye çalıştım ve beni buraya sürüklemiş olanlara küstüm. Bununla beraber, bu zat, ilk sözünün benim üstümdeki tesirini görünce, bana bütün o tasavvurlarından bahsetmemek inceliğini göstermişti.(Atay, 135.)

Görüldüğü gibi, kulağa çok hoş gelen bir hikâye.. Selanikli teessürlü anlatım konusunda gerçek bir üstad.

Şahsen, görüşmenin biraz farklı gerçekleşmiş olduğunu düşünüyorum.. Ancak, tahminlerimizi bir tarafa bırakıp, anlatıcının kendi beyanları üzerinden “kritik-analitik düşünme” denemesi yapmamız, “söylem analizi” ve “metin çözümlemesi” gibi disiplinlerden yararlanmamız gerekiyor. 

(Artık bahtsızlık mı dersiniz, yoksa ehliyet ve liyakati bulunmayan çok şanslı birinin başına konan talih kuşu mu dersiniz, bilmem, fakat bir iletişim fakültesinde bu dersleri okutmuşluğum var.)

*

Selanikli’nin lafları mantık, tutarlılık ve akla yatkınlık bakımından “tel tel dökülüyor”.

Öyle ki, “hayatın olağan akışı” açısından acayibü’l-mahlukat ve garayibü’l-mevcudat kategorisine giriyor.

Baştan sona saçmalık.

Söyledikleri, (kendisini çok zeki, milleti de aptal zanneden burnu havada bir “işbirlikçilik virtüözü”nün som ve saf palavraları olduğunu bangır bangır bağırarak ilan eden) bir yakıştırmalar demeti durumunda.

Görüşmede tutuyor, anasının evini basan İtalyan müfrezesini “geri çağırmak için” mümessilin (temsilcinin) nasıl yardım ettiğini anlatıyor. 

(Geçmiş bölümlerden birinde bu hadiseyi yine Selanikli’nin ağzından aktarmıştık. Olay müfrezenin geri çekilmesiyle kalmıyor, ayrıca ertesi gün Selanikli’ye, Şişli bölgesi İtalyan kumandanının arkası yazılarla dolu bir kartını getiriyorlar. Yazılarda söylenen şuymuş: "Bu eve kimse tecavüz edemez." Bkz. Atay, s. 127.)

Tamam da Selanikli bunu orada niye anlatıyor, ve de mümessil kim?. Nedense, bunları bize açıklamıyor.

Mümessil dediği, Kont Sforza.. Galip düşmanlar tarafından işgal edilmiş olan İstanbul’daki İtalyan güçlerinin başında bulunan ve İtalya’yı temsil eden adam.. Gelecekte İtalyan hükümetinin dışişleri bakanı olacaktır.

Selanikli’nin görüştüğü İtalyan şahsiyetin de üstünde..

Selanikli bunu anlatmakla şu mesajı vermiş oluyor: “Ayağına geldiğime bakma, sen benim dengim değilsin, benim muhatabım daha yukarısı.”

*

Selanikli bunu anlatınca, İtalyan şahsiyet, mesajı almış olacak ki, şöyle diyor:

“Ekselans, herhangi bir tehlike karşısında sefarethanenin [İtalya Büyükelçiliği’nin] emrinize hazır olduğunu ben de söyleyebilirim.”

Buraya kadar herşey normal.. Ancak, Selanikli’nin bundan sonraki ifadeleri ile birlikte film kopuyor, zurnanın zırt dediği yere geliniyor.. Selanikli’nin sözleri şöyle:

“Yıldırımla vurulmuşa döndüm, teessürümü saklamak için nefsimi güç tuttum. İtalyan tebaası mı oluyordum?

Lafa bak, yıldırımla vurulmuşa dönmüşmüş..

İlk anda zannediyorsunuz ki, kendisine ekselans diye hitap edilmiş olunmasından dolayı keyfinden yıldırımla vurulmuşa dönüyor, fakat öyle değil, vatandaş pek alıngan, pek hassas, pek kırılgan, “İtalyan tebaası mı oluyordum?” diye kaygılanıyor.

Adam seni sığıntı bir İtalyan tebaası kabul etse sana “ekselans” diye hitap eder, büyükelçiliğin “emrine hazır” olduğunu söyler mi, ey ex-ekselans?

Emrine hazır olduğunu söylüyor, ekselans, daha ne desin?

Çok şakacısın be Selanikli çok, bizimle iyi kafa buluyorsun.

Ayrıca, bir “teessürünü saklamak için nefsini güç tutması” da var ki tadından yenmez.. Çok hassas canım.

Fakat, nerden icab ediyorsa teessürünü saklıyor, nefsini güç bela da olsa tutuyor, renk vermiyor.

Kötü olan şu ki bunun ceremesini sonradan biz çekiyoruz, bütün teessürünü kendisi şıkıdım şıkıdım oynar havadayken fooş diye üstümüze boca ediyor.

Gâvura öyle, bize böyle..

Bize yazık değil mi ekselans?

*

Nerden geliyor bu ekselanslık ekselans?..

Sen o sırada ne cumhurbaşkanısın, ne başbakansın, ne valisin, ne büyükelçisin.. 

Emri altında bir kişi bile bulunmayan, kızağa çekilmiş, "Sarı Çizmeli Mustafa Paşa" formatında sıradan bir subaysın.

Varlığınla yokluğun bir.. Kim takar Yalova kaymakamını!

Sende o sırada ekselanslığın “eks” kısmı var, gerisi yok.

Ve de sen, bütün bunlara rağmen, adamın sana ekselans diye hitap etmesinden hiç işkillenmiyorsun.

Ekselanslığı “İstemez, yan cebime koy” bile demeden yalayıp yutuyor, ham hum şaralop diyerek alıp götürüyorsun.

Neden?.. İngilizler’le perde arkasında bir “ekselans”lık anlaşması yaptığın için mi ekselans?

Bu senin sabr u kararının ardındaki sır nedir ekselans?

Yüksek müsaadelerinizle cevap için yönümüzü yine İsmet İnönü’ye dönelim ekselans:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur." 

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

*

İmdi ey ekselans, sen bu İtalyan şahsiyetin Arnavutlar’a işbirlikçilik teklif etmiş olduğunu biliyorsun.

Onların, İtalyanlar’ın teşviki ve yönlendirmesi ile Ege’de bir teşkilat kurup gelecekteki Yunan işgaline karşı koymayı kararlaştırdıklarından haberin var.

Ayrıca aynı İtalyan şahsiyetin İtalya olarak “teşkilat”a istenildiği kadar silah ve cephane verme taahhüdünde bulunduğunu da (Ki bunu müttefiki İngilizler'in onayı olmadan yapamaz) öğrenmiş durumdasın.

Hatta İtalyan deniz vasıtaları ile İzmir'e giderek telkinlere başlayanlar bulunduğunu bile duymuşsun.

Ayrıca, aynı Arnavutlar’ın böylesi bir teşkilatın başına geçecek kumandan olarak seni gösterdiklerini de biliyorsun.

Dahası, o Arnavutlar’ın İtalyan şahsiyeti onay makamı olarak görüp senin adını ona verdiklerinden, ve bir bakıma bu onay işleminin resmiyete binmesi için senin onunla görüşmeni istediklerinden de haberdarsın.

Ve sen bütün bunların farkında olarak, ortada bir “vesayet” ve güdümlülük durumunun bulunduğunu bilerek kalkıp görüşmeye kendi rızanla gidiyorsun.

Bütün bunlar seni rahatsız etmiyor, teessüre boğmuyor, fakat adamın sana sadece “Ekselans, herhangi bir tehlike karşısında sefarethanenin [İtalya Büyükelçiliği’nin] emrinize hazır olduğunu ben de söyleyebilirim” demesinden dehşete kapılıyor, yıldırımla vurulmuşa dönüyorsun.

Teessüre gark oluyorsun.

Sana, “Sende böyle bir hassasiyet vardıysa, daha o görüşmeye gitmeden önce, olayın İtalyan (dış güç) vesayeti boyutundan dolayı senin en az elli kere yıldırımla çarpılmışa dönmen, üzüntünden felç olman, yürüme yetini kaybetmen, teessür okyanusunda boğulup cansız cesede dönüşmen, konuşamaz hale gelmiş bir kekeme durumuna gelmen gerekmez miydi cânım efendim?” diye sormazlar mı ekselans?!

*

Anasının gözü bu Selanikli..

Bakın nasıl da kendisini bütün bu bataklıktan tereyağından kıl çeker gibi özenle çıkarıp aklayıp paklıyor.

Güya İtalyan şahsiyet buna,  “Ha, bu mülakatı sizin de tanıdığınız arkadaşlarınız istediler. Öyle pek mühim bir mesele bahis mevzuu değildi!” demişmiş.

Mühim bir mesele bahis mevzuu değildiyse “ekselans”larını niye ayağına çağırdın, “şahsiyet”?. Adama “Bizimle alay mı ediyorsun, oynuyor musun?” demezler mi?!

Ekselansı ayağına getiriyor ve niçin çağırdığını bile söylemiyorsun.. Böyle bir nezaketsizlik olabilir mi?.. Bunu bir diplomat yapabilir mi?.

Hayatın olağan akışı” içinde böyle bir saçmalık yaşanabilir mi?

*

Böyle bir “olağansızlık” yaşandıysa iki sebebi olabilir:

Birincisi, söz konusu İtalyan şahsiyet Anadolu’daki “yeni devlet kuracak işbirlikçi teşkilat”ın kumandanlığı için Selanikli’nin İngilizler tarafından zaten seçilmiş olduğunu biliyordur, fakat bunun bir sır olarak saklanması gerektiğini öğrendiği için Arnavutlar’a bilmiyormuş numarası yapmış, olayı akışına bırakmıştır, ve de Selanikli ile görüşmesinde bu konuyu açmaya gerek görmemiştir.

İkinci ihtimal ise şu: İngilizler tarafından böyle bir karar alındığını bilmiyordur, bu görüşme öncesinde Kont Sforza’ya olayı arzetmiş ve ondan konuyla kendisinin bizzat ilgilendiği, Selanikli ile irtibat halinde olduğu, onun bu meseleyi kurcalamaması gerektiği yönünde talimat almıştır.

*

Evet, Selanikli, kendisini bütün bu bataklıktan tereyağından kıl çeker gibi ustaca çıkarıp aklayıp paklıyor.

Sözlerini, “Bu zat, ilk sözünün benim üstümdeki tesirini görünce, bana bütün o tasavvurlarından bahsetmemek inceliğini göstermişti” diyerek bitiriyor ve bize, “Bakmayın benim oraya gittiğime, işbirlikçilik namına hiçbir şey konuşmadık ki, konuşamadık ki, konuşamadı ki” mesajını veriyor.

Acaba?

Peki bizim payımıza ne düşüyor, “Biz de inanmadık ki” demek mi?

Selanikli güzel konuşuyor da, hikâyesindeki tuhaflığın farkında değil.. “Şahsiyet”in ilk sözünün kendisi üzerindeki tesirinden bahsederken (yalan söylemiyor, olayı tersyüz ederek aktarmıyorsa eğer) “nefsini tutup teessürünü saklamış", duygularını belli etmemiş olduğunu unutuyor.

Teessürünü saklamışsın işte, (İtalyan şahsiyetin farkına vardığı) hangi tesirden söz ediyorsun?

Diyelim ki adam (sen belli etmediğin halde) senin kalbinden geçeni anladı, sana İtalyan tebaası muamelesi yapılmakta olduğunu düşünerek rahatsızlık duyduğunu fark etti, böyle olağanüstü zeki ve sezgileri güçlü bir diplomatın bunu telafi etmesi, sözlerini, “Beni yanlış anlamayın ekselans, bunu (sizi yenip ülkenizi işgal etmekte olan düşman bir devletin) kardeşçe uzatılan dostluk eli olarak kabul edin” gibisinden bir cümle ile sürdürmesi zor mudur?

Sonra, adamla (Fethi Okyar’la birlikte) yaptığın ilk görüşmenin bahsinin bu görüşmede geçmemiş olması normal mi, böyle bir unutkanlık “hayatın olağan akışı” içinde anlamlı mı?

Anlaşıldığı kadarıyla “Paşam bizimle eğleniy”.

Elin İngilizi, Fransızı ve İtalyanıyla alavere dalavere, bize gelince vatanseverlik kaynaklı (yürek paralayan fakat nasılsa belli edilmeyen) teessür hikâyesi.

Safız ya, yedik.

*

Selanikli’nin bir de dramatik, hatta trajik “ayrılış” hikayeleri anlatmak gibi bir takıntısı var.

Mesela, Samsun’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılışından bir gün önce Padişah Vahideddin ile yaptığı görüşmeden sonra saraydan çıkarkenki ruh hali hakkında acayip edebiyat paralamış durumda.

Benzer bir edebiyat şaheserine bu görüşme vesilesiyle de şahit oluyoruz.. Diyor ki:

“Ben bu yabancının evinden çıkarken, bütün uşaklarının arkamdan güldüklerini duyar gibi oluyordum. Caddenin kalabalığı arasında kendimi kaybetmeye çalıştım ve beni buraya sürüklemiş olanlara küstüm. Bununla beraber, bu zat, ilk sözünün benim üstümdeki tesirini görünce, bana bütün o tasavvurlarından bahsetmemek inceliğini göstermişti.”

Ekselans, "şahsiyet"le ne konuştuğunuzu, senin orada niye bulunduğunu bile bilmeyen uşaklar arkandan niye gülsünler ki?. Adamlar arkandan, "Bu eve kimse tecavüz edemez" yazılı kart taşıyorlar.

Arkandan gülecek biri varsa, “İtalyan şahsiyet” olabilir.

Fakat ona toz kondurmuyor, “incelik” madalyası takıyorsun.

Seni oraya sürüklemiş olan arkadaşlarına ise güya küsüyorsun.

Adamlar seni zorlamamışlar, kendi ayağınla gelmişsin, niye küsüyorsun?.. Küseceksen kendine küs, “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker” de!

Demiyorsun!

Hem, niye adamlara baştan küsmüyorsun?..

Üstelik, orada küsmeni gerektiren birşey de yaşanmamış.. Dediğine göre, adam sana “incelik” göstermiş.

Sen de maşallah incelikten anlayan bir adamsın.

*

Evet, Selanikli, İtalyan işbirlikçiliği dosyasını bu (İtalyan'a göstermediği fakat bizim üzerimize boca ettiği) teessür hikâyesi ve "küsme" damgasıyla kapatıyor, rafa kaldırıyor.

Uyanık adam vesselam.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."