SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK İSTANBUL’DA İNGİLİZLER’LE GİZLİCE NASIL ANLAŞMIŞTI?

 









UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 29

 

“İstanbul’a ilk defa 1918 senesinde gelmiştim.

Bir akşam üzeri Pera Palas Oteli’nde oturuyordum.

Bir adam yanıma geldi ve bir Türk generalinin benimle görüşmek istediğini söyledi.

İsmini sordum: Mustafa Kemal, dedi.

O zamanlar Mustafa Kemal adını daha ziyade mübhem bir şekilde işitmiştim.

Daveti memnuniyetle kabul ettim.”

Bu sözler, bir İngiliz gazeteciye ait.. G. Ward Price’a..

Yayınlayan, Ulus gazetesi..

Gazetenin 23 Kasım 1938 tarihli sayısının 7’nci sayfasında yayınlanan “Meşhur İngiliz Gazetecisi Ward Price’le Mülakat” başlıklı röportajda yer alıyor.

Selanikli Mustafa Atatürk’ün ölümünden 13 gün sonrası..

Demek ki, Selanikli’nin cenaze törenine katılmak için Türkiye’ye gelmiş olan Ward Price o dönemde çok meşhurmuş.

Röportajda “Daveti memnuniyetle kabul ettim” dese de, ilerde yayınlayacağı “Extra-special Correspondent” (Çok Özel Muhabir) adlı hatıratında, Mustafa Kemal’in görüşme talebi konusunda İstanbul’daki İngiliz istihbarat subayı Albay T.G.G. Heywood’a danıştığını ve onun onay vermesi üzerine bunu kabul ettiğini belirtecektir.

(Bkz. Doç. Dr. Cemal Güven, Milli Mücadele’de Mustafa Kemal Paşa’nın Yabancılarla Temas ve Görüşmeleri, Konya: Eğitim Kitabevi Yayınları, 2012, s. 15-18.)

*

Selanikli, birçok gazetecinin (özellikle de savaş şartlarında) istihbarat ve gizli servis işlerine bulaşmakta olduğunu elbette biliyordu, çünkü zamanında kendisi de Trablusgarp’a gazeteci görünümü altında gitmişti.

Price’a söylediklerinin gerekli adreslere ulaşacağının farkındaydı elbette.

Ulaştı da..

Görüşme, 14 Kasım 1918 Perşembe günü Pera Palas Oteli’nde gerçekleşmişti. Mustafa Kemal’in yanında (o sırada Osmanlı Devleti’nin henüz bir aylık Jandarma Genel Komutanı olan) Albay Refet Bele de bulunuyordu.

Price’ın anlattığına göre, Mustafa Kemal kendisine, Türkler olarak Birinci Dünya Harbi’nde yanlış cephede savaştıklarını, “öteden beri dostumuz olan İngilizlerle savaş yapmayı asla istemedikleri”ni söylemişti.

“Bu istenmeyen savaşa girmemizde Enver Paşa başta olmak üzere Türkiye’deki Alman dostlarının etkisinin ve baskısının rol oynadığını” belirtmişti.

“Artık savaşı kaybetmiş olduklarını ve uygulanan bu yanlış siyasetin bedelinin Türklere ağır biçimde ödetileceği“ düşüncesini taşıdığını ifade etmişti. 

Anadolu’nun müttefik devletler (İngiltere, Fransa ve İtalya) tarafından paylaşılacağını bildiğini de sözlerine eklemişti.

Ayrıca, “Anadolu toprakları üzerindeki bir İngiliz yönetimine karşı memnuniyetsizlik gösterilmemesi gerektiğini” öne sürmüştü.

*

Selanikli’nin bütün bunları niçin söyleme ihtiyacı duyduğu akla gelebilir.

Gerçekten de, söyledikleri, malumu ilam ya da lüzumsuz spekülasyon olarak değerlendirilebilecek türden laflar.

Ancak, Selanikli’nin vermek istediği asıl mesaj başkaydı.. Bunlar peşrevden ibaretti.

İngilizler’den bir talebi vardı.

Söylediğine göre, onların, “Anadolu için bir sorumluluk kabul ettiklerinde tecrübeli Türk valileri ile işbirliği içinde çalışmak ihtiyacını duyacaklarını” tahmin etmekteydi.

Price’a verdiği mesaj şuydu: “Böyle bir yetki dahilinde hizmetlerimi arz edebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim.”

Evet, “Bir işbirliği çerçevesinde İngilizler tarafından verilebilecek bir valilik görevini kabul edebileceğini” belirtiyordu.

*

Price, görüşmeden sonra, İngiliz istihbarat subayı Albay Heywood‘a bu talebi iletmişti.

Anılarınnda belirttiğine göre, Albay Heywood ona, “Mondros Mütarekesi’nden sonra (Ki yapılalı henüz üç haftayı bulmamış durumdaydı) kendileri için bir iş arayan birçok Türk subayının bu tür beklentiler içerisinde olduklarını” bildiklerini söylemiş, “Selanikli’nin talebi üzerinde durmadığını” belirtmişti.

Price, o gün Selanikli’nin yanında gördüğü Albay Refet Bele’yi, İkinci Dünya Savaşı ‘ndan sonra İstanbul’da emekli subay Refet Paşa olarak ikinci kez görecekti.

Sohbetleri sırasında söz ilk görüşmelerine de gelecek, Refet Paşa, Mustafa Kemal’in İngilizlerden görev talebiyle ilgili olarak, onun o kabul edilmeyen hizmet [valilik] teklifinde samimi olduğunu söyleyecekti. (Bkz. Güven, a.g.e., s. 15-18.)

*

Teklifin kabul edilmemiş olması tespiti sadece kısmen doğruydu.

Olan biteni Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı, Cumhuriyet’in ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 1973 yılında şu şekilde özetleyecekti:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

Selanikli’nin İngilizler’e yaptığı “işbirliği” teklifi kabul edilmiş, fakat bunun “İngiliz valiliği” şeklinde olması uygun görülmemişti.

Bir danışıklı dövüş sergilenecek, Selanikli görünüşte İngiltere ve müttefikleriyle çatır çatır mücadele edip Anadolu’yu kurtaracak, böylece “vatan kurtaran kahraman” haline getirilecek, fakat İngiltere Dışişleri Bakanı’nın (ayrıntılarını önceki bölümlerde anlattığımız) “yeni Türkiye” projesini hayata geçirecekti.

Curzon ilke ve inkılapları, Atatürk ilke ve inkılapları adı altında Türkiye halkına, Türk milletine dayatılacaktı.

Ve bütün bunlar “milli irade” ve “millet hakimiyeti” palavrası ile millete zorla yutturulacaktı.

Görünüşte “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” olacaktı.

Ama hangi milletin?

Orwell gibi söylersek, bazı hukuk devletlerinde “bütün insanların eşit, bazılarının daha eşit” olması gibi, bazı milletler "daha millet" olabilir miydi?

"Türkiye'de bir millet vardır dediler, bir millet vardır milletten içerü" diyebilir miydik?

Atatürk (yani Curzon) ilke ve inkılapları, hangi milletin kayıtsız şartsız hakimiyeti anlamına geliyordu?

Türk milletinin mi, İngiliz milletinin mi?

“Kafdağı’nı assalar belki çeker de bir kıl,

“Bu ifritten sualin kılını çekmez akıl!”

*

Curzon-Selanikli işbirliği İkinci Adam İnönü’nün beyanıyla sabit olduğu halde, Price’ın Albay Heywood’un “işbirliği tekifleri üzerinde durmadıkları” şeklindeki açıklamasıyla konuyu kapatmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Burada iki ihtimal var:

Birincisi, Price’ın gerektiğinde istiharatçılarla da görüşüyor olsa da, profesyonel bir ajan olmaması, sadece gözlemlerini ve duyduklarını haberleştirmekle yetinen bir gazeteci olması.

İkinci ihtimal, sadece gazeteci değil, aynı zamanda ajan olması, ve bir taraftan İngiltere’nin ulusal çıkarları gereği (Selanikli’ye yapılan taahhütler çerçevesinde) İngiliz-Selanikli işbirliğinin üstünü örterken diğer taraftan da Selanikli’nin karizmasına (İngiltere’yi bu türden katakullilere tenezzül etmez gösterecek şekilde) ufak bir çizik atmak istemiş olmasıdır.

Hangisinin doğru oldunu Allah Azze ve Celle bilir.

Ancak, hangi ihtimal doğru olursa olsun, Selanikli’nin teklifinin değerlendirilmesine karar verilmesi durumunda söz konusu albayın Price’a başka türlü bir açıklamada bulunması mümkün olamazdı.

*

Olamazdı, çünkü böylesi operasyonlar yüksek dereceli gizlilik ister ve o operasyonda yer almayacak herkesten saklanır.

Hatta belki söz konusu albaya bile işin aslı söylenmemiş olabilir..

Böylesi büyük operasyonlarda olay görünüşte kapatılır, ve görevi, asıl bilmesi gerekenler devralır.

Nitekim, Selanikli olayında sonraki süreçte devreye (İngiltere’nin İstanbul Büyükelçiliği’nin rahibi kılığında kendisini kamufle eden) İngiliz Gizli Servisi’nin / İstihbarat Teşkilatı’nın İstanbul şefi Robert Frew’nun (Fro) girdiğini ve Selanikli ile “başbaşa gizli” görüşmeler yaptığını (Selanikli’nin Nutuk’taki itirafıyla) biliyoruz.

Ancak Selanikli, Nutuk’unda, “bir iki defa” görüştüğünü söylediği Frew’nun (sıradan bir ajan da olmadığı halde) ajanlık yönünü saklıyor, onu basit bir maceraperest gibi gösteriyor.

Anlaşılabilir bir durum.

Bu "bir iki kez", Rauf Orbay’ın anılarında “iki üç kez”, Selanikli’nin yaveri Cevat Abbas’ın hatıratında ise “fasılalı tarihlerde” yapılan görüşmeler halini almış bulunuyor.

*

Selanikli’nin ajan Frew ile en az üç defa görüşmüş olması gerekiyor.

İmdi, 18 Kasım’da Selanikli teklifini Price’a ilettikten sonra İngiltere Büyükelçiliği konuyu değerlendirmeye alıp hummalı bir çalışmaya girişmiş olmalıdır.

Birincisi, bunun Padişah Vahideddin’in ve Osmanlı Hükümeti’nin kendilerine yönelik bir yoklaması, sondajı ya da oyunu olup olmadığını anlamaya çalışmışlardır.

İstanbul’daki ajanlarından Selanikli hakkında bilgi toplamalarını istemişlerdir: Ne yer ne içer, nasıl bir karaktere sahiptir, hobileri fobileri nelerdir, neleri sever nelerden nefret eder, nasıl bir zihniyete sahiptir, yakın dostları kimlerdir, yaşayışı nasıldır, ne gibi alışkanlıkları bulunmaktadır?..

Böyle bir araştırma sonucunda, Enver’le rekabet eden bir İttihatçı olduğunu, büyük ihtiraslarının ve muazzam bir makam mevki sevdasının bulunduğunu, gençliğinden itibaren kafayı çekmeye ve kadınlarla dansa düşkünlüğü ile tanındığını, (Falih Rıfkı’nın dile getirdiği üzere) İttihatçılar’ın onu “sarhoş, sefih, ahlâksız, haris (hırslı, ihtiraslı) ve fırsatçı” olarak nitelendirdiklerini, Fevzi (Çakmak) ve İsmet (İnönü) gibi isimlerin de onu “menfaat düşkünü ve muhteris” olarak tanıdıklarını öğrenmiş, ve böylece muhtemelen “Tamam, bu adam tam bize göre, kullanılmaya müsait, kişilik olarak buna elverişli” demiş olmalıdırlar.

Bunun ardından Frew, Selanikli’yi bizzat kendisi ölçüp tartmak, tanımak, test etmek, sorular yöneltip konuşturmak için onunla ilk “başbaşa gizli” görüşmesini gerçekleştirmiştir.

Bu hazırlık çalışmaları yapıldıktan sonra konu ayrıntılı bir raporla Londra’ya, İngiltere Dışışleri Bakanlığı’na, yani İngiliz Hükümeti’ne arzedilmiştir.

İşin bu aşaması birkaç haftayı bulmuştur.

Elçiliğin gönderdiği raporu hem Lord Curzon hem de Dışişleri Bakanlığı’ndaki Türkiye uzmanları dikkatle okumuş, daha sonra bu konudaki mütalaalarını dile getirip bu kullanışlı şahıstan nasıl istifade edilebileceği konusu üzerinde kafa yormuşlardır.

*

O sırada Lord Curzon, İngiliz Savaş Kabinesi’nin Türkiye politikasından sorumlu Doğu Komitesi Başkanı olması hasebiyle, konu hakkında son sözü söyleme konumundadır.

Kafasında hem İslam dünyası hem de Türkiye ile ilgili bir gelecek vizyonu mevcuttur..

Curzon’un bilmek isteyeceği hususları tahmin edebiliyoruz:

Selanikli, kendilerinin (İnönü’nün itiraf etmiş bulunduğu gibi) destekleyeceği (sahte) bir istiklal mücadelesi başlatabilir ve Anadolu’da bir millet meclisi toplamak suretiyle “millet iradesi” kalkanının ardına sığınarak Osmanlı padişahına ve hükümetine başkaldırma cesareti ve becerisi gösterebilir miydi?

Bu meclisi topladıktan sonra (Türkiye halkını temsil eden o meclis kararıyla) Osmanlı padişahını artık tanımadığını, saltanatı kaldırdığını ilan edebilir miydi?

Yönetim şekli cumhuriyet olan yeni bir devlet kurduğunu açıklayabilir miydi?

Hilafet kurumuna son verebilir miydi?

Yeni devletin başkentinin Anadolu’da olmasını sağlayabilir miydi?

Boğazlar’da uluslararası bir komisyonun söz sahibi olmasına evet diyebilir miydi?

Ayasofya’nın bir cami değil de tarihî anıt olarak koruma altına alınması konusunu halledebilir miydi?

Türkiye halkına Curzon ilke ve inkılaplarını dayatmak suretiyle bir batılılaşma hamlesi başlatabilir miydi?

Türkiye’nin İslam dünyasından uzaklaşmasını, kültür olarak Batı’ya yönelmesini ve “uygarlaşması”nı temin edebilir miydi?

Hepsinden önemlisi, bütün bunları yaparken sanki bunları (TBMM’deki vekilleri vasıtasıyla) bizzat Türk milleti istiyor, Türkiye halkı yapıyor gibi gösterebilir, olayın gerisindeki “İngiliz aklı”nı perdeleyebilir miydi?

Evet, Selanikli bu zorlu, birçoklarına göre hayalperestçe (Ki, Selanikli Erzurum’da gizli gündemini açıkladığında Mazhar Müfit böyle değerlendirmişti) görevin üstesinden gelebilir miydi?

*

İşte, Frew ile Selanikli arasında gerçekleşen ikinci başbaşa gizli” görüşmede bu sorular etrafında fikir alışverişi yapılmış olmalıdır.

Selanikli, kendisine güveninin tam olduğunu, İngilizler’in de ona güven duyması gerektiğini, Osmanlı subaylarını ve Türkiye halkını iyi tanıdığını, onları nasıl idare edeceğini ve idealleri doğrultusunda nasıl “gaza getirip” kullanacağını çok iyi bildiğini söylemiş olmalıdır.

Ayrıca, ülkenin yedi yıldır savaş yaşadığını, halkın fakir olduğunu, ordunun savaşmaktan yorulduğunu, bu yüzden İngilizler’in (kendisinin bir meclis kurmasının akabinde) acilen barış yapması gerektiğini, kendisinin elinin Osmanlı hükümetine karşı ve padişaha karşı güçlendirilmesi için bazı başarılar göstermesine yardımcı olunmasını talep etmiş olmalıdır.

Selanikli, kendisine verilecek desteğin, yapılacak “örtülü” yardımın ayrıntıları ve boyutları konusunda da bilgi sahibi olmak istemiştir elbette.

Böylece konu, Lord Curzon’un önüne ikinci kez gitmiştir.. Gitmiş olması gerekir.. Gitmeden olmaz.

*

Frew ile Selanikli’nin üçüncü “başbaşa gizli” görüşmesinde artık plan netleşmiş olmalıdır.

Buna göre, İngilizler Selanikli’yi adamdan saymayan ve dolayısıyla “istiklal mücadelesi” sırasında ve sonrasında ona sorun çıkaracak, ayak bağı olacak dişli budaklı kişileri tutuklayıp Malta’ya sürecek, İttihatçı örgütlenmesini dağıtarak araziyi temizleyecekler, böylece onun önünün açılmasını sağlayacaklardır.

Ayrıca, Selanikli’nin Anadolu’ya usturuplu bir biçimde intikali temin edilecektir.

Peki bu nasıl yapılacaktır?

Selanikli’yi İngilizler Anadolu’ya gönderseler orada Sarı Çizmeli Mustafa Ağa olarak kaybolup gitmesi mukadderdi..

Dolayısıyla, Osmanlı padişahına ve hükümetine bir oyun oynamak, Selanikli’nin “vatan kurtaracak potansiyel kahraman” olarak Anadolu’ya gönderilmesini sağlamak gerekiyordu. Bunu ayarlayacaklardı.

(Nitekim sonraki süreçte Osmanlı hükümetinin Doğu Karadeniz’e yetkili birini göndermesini isteyen, İngilizler’di. Padişah ve hükümet, akıllarınca bu talebi bir fırsata çevirerek İngilizler’e oyun oynamak istediler. Bunun, iyi hazırlanmış bir tuzakta sunulan yem olduğunu anlayamadılar. İngilizler, muhataplarının akıl yürütüş biçimini de, onları nasıl manipüle edeceklerini de gayet iyi biliyorlardı.)

*

Burada en önemli husus, Selanikli’nin İngilizler’le anlaşmış ve onların desteğini alarak yola çıkmış olduğunun kimse tarafından bilinmemesiydi.

İsmet İnönü bunu sonradan anladıysa da artık atı alan Üsküdar’ı geçmiş, herşey olup bitmiş, dönülmez akşamın ufkuna gelinmiş durumdaydı.

İngilizler ve Selanikli, “danışıklı dövüş” oyununu o kadar iyi oynadılar ki, işin içyüzünü Kâzım Karabekir bile anlayamadı.. Yazdıklarından bu sonuç çıkıyor.. Dolayısıyla, İnönü’nün zekâsının hakkını teslim etmek gerekiyor. Muhtemelen İnönü, Selanikli’nin İngilizler’in suyuna gidiyor olmasını başlangıçta “çaresizlikten kaynaklanan tavizler” olarak değerlendiriyordu. İngilizler Selanikli’yi Dizbağı Nişanı’na layık gördüklerini açıklayınca laf sokuştururcasına ona bunun nerden icab ettiğini sormuş olması, belki de, o sıralarda artık meselenin “çaresizlikten verilen tavizler” değil, “önceden yapılan vaadlerin yerine getirilmesi” meselesi olduğunu anlamaya başlamasından kaynaklanıyordu.

Bu danışıklı dövüşün farkında olanlardan biri, sıradışı keskin bir zekâya sahip olan Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’ydi, fakat ona da kulak veren olmamıştı. Her ne kadar memlekette tek tük de olsa Mehmed Zahid Kotku rh. a.’in şeyhi Mustafa Feyzi Tekirdağî k. s. gibi kalp gözü açık firaset ve basiret sahibi zatlar da vardıysa da, onlar da kimseye laf dinletemiyorlardı. İstiklal Harbi yıllarında Mehmed Zahid Efendi İstanbul’da askerdi; Anadolu’ya geçmek için hocasından izin istediğinde “Orada İngiliz’in bir oyunu var” cevabını almıştı.

*

Selanikli’nin danışıklı dövüş çerçevesinde İngilizler’e ve müttefiklerine meydan okuyan kahraman gibi gösterilmesi yeterli değildi, bunun yanısıra Padişah Vahideddin’in de vatan haini konumuna düşürülmesi gerekiyordu.

Bunun için atılacak adım ise şuydu: Padişah’tan, görünüşte İngilizler’in hedefi ilan edilen Selanikli’yi engellemeye çalışması istenecekti.

Böylece Padişah İngiliz işbirlikçisi gibi görünürken, Selanikli de İngilizler’in korkup engellemeye çalıştığı bir kurtarıcı zannedilecekti.

*

Burada temel mesele, Selanikli’ye Anadolu’da bir millet meclisi oluşturma ve buna dayanarak “milli irade, millet hakimiyeti” nutukları atma fırsatı verilmesiydi..

Bu nokta önemliydi, çünkü Osmanlı Devleti’ne ve Osmanlı hanedanının liderliğine son verilirken “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” mottosunun kalkan yapılması gerekiyordu?

Peki, Yunan’ın Anadolu’ya çıkarma yaptığı, İtalyanlar’ın Konya’ya kadar uzandığı, Fransızlar’ın Maraş’a kadar ilerlediği bir ortamda Selanikli böyle bir meclis oluşturmaya ve böylece millet iradesine dayandığını söylemeye nasıl zaman ve imkân bulacaktı?

Bu noktada Curzon’un (Frew vasıtasıyla) Selanikli’ye güvence vermiş olduğunu düşünmek için yeterince neden var.

Esasen, yeğeni Yarbay Rawlinson vasıtasıyla Karabekir’le bile anlaşmaya çalışmış olan Curzon’un Selanikli’yi ihmal etmiş olması eşyanın tabiatına ve hayatın olağan akışına aykırıdır.

Hayatın olağan akışına aykırı bir başka husus da, İstanbul’dayken İngiliz subaylarıyla birlikte Pera Palas’ta ikamet etmeyi içine sindiren, ev sahibi gibi bir konumda olması hasebiyle centilmenlik yapıp onlara kahve ikram etmeyi şeref addeden, Rahip Frew ile de başbaşa gizli görüşmeler yapmakta bir beis görmeyen, Cumhuriyet’in ilanından sonra da İngilizler’le can ciğer kuzu sarması dost olmak için bir saniye bile beklemeyecek olan Selanikli’nin, Erzurum’da Rawlinson’a (üstelik bir de Lord Curzon’un yeğeniyken) diplomatik teamülleri bir yana bırakarak kaba ve sert, ve aklı başında bir siyasetçinin yararsız, gereksiz ve hikmete aykırı bulup yapmayacağı şekilde ters davranabilmiş olmasıdır.

Burada hayatın olağan akışına aykırı olmayan nokta ise, bizim insanımızın iflah olmaz saflığı ile böylesi teatral numaralara hemen aldanması, çok kolay kandırılabilmesidir.

Evet, Curzon’un Selanikli’ye daha İstanbul’dayken İtalyanlar ve Fransızlar’ın daha ileriye gitmeyecekleri, hatta çekilecekleri güvencesini vermiş olması gerekiyor. (Ki İnönü meşhur demeci ile buna işaret ediyor. Nitekim İtalyanlar kendiliklerinden çekildiler, Fransızlar ise Selanikli’nin dahli olmaksızın halk tarafından püskürtüldü, ve olayın üstünde fazla durmadılar, Selanikli ile Ankara Antlaşması’nı yaptılar.)

Curzon’un Yunan cihetinden de Selanikli’nin gönlünü ferahlatmış olması gerekiyor. (Yunan’ın Milne Hattı ile İzmir sınırında bekletilmesinin, Anadolu içlerine yürümesine izin verilmemesinin başka bir izahı yok. Yunan’ın sonradan Polatlı’ya kadar gelmesinin nedeni ise, önceki bölümde açıkladığımız gibi başa İngiliz karşıtı Kral Konstantin’in geçmiş olmasıydı.) Selanikli, Milne Hattı sayesinde bir yıl boyunca Yunan cihetinden emniyet ve selamette oldu, Erzurum, Sivas ve Ankara’da aheste aheste kozasını ördü.

*

Tabiî olayın bir de işgalci güçlerin Osmanlı Devleti ile masaya oturup bir barış antlaşması yapması boyutu vardı.

Şayet Selanikli Anadolu’da bir millet meclisi toplamadan bir barış antlaşması yapılmış olsaydı, Selanikli için manevra alanı ve zamanı kalmayacaktı.

İşte bu noktada Curzon devreye girerek, (önceki bölümlerde anlattığımız gibi) olmayacak dua kabilinden bir Amerikan mandası meselesi ortaya atıp görüşmeleri çıkmaza soktu.

Bu manda meselesi gündemden düşüp yine asıl ajandaya dönüldüğünde Selanikli çoktan atı alıp Üsküdar’ı aşmıştı. (Curzon’un niyeti, yeğeni Yarbay Rawlinson’la Karabekir’e ilettiği mesajında dile getirdiği gibi, nihaî barışı Selanikli ile yapmaktı. Bu yüzden Sevr’de abuk sabuk maddeler öne sürerek Padişah’ı ve Osmanlı hükümetini iyiden iyiye zor duruma düşürdü ve Selanikli’nin elini onlara karşı güçlendirdi.)

*

Curzon’un Selanikli İstanbul’dayken ona başka destek sözleri de vermiş olması gerekiyor.

Mesela, Osmanlı devlet çarkını (Meclis-i Mebusan, Genelkurmay, Savunma Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı vs. ekseninde) işlemez duruma sokma ve böylece Selanikli’yi doğal otorite haline getirme sözü vermiş olmalıdır.

TBMM’nin Ankara’da toplanmasının arefesinde İstanbul’daki Meclis-i Mebusan’ın (Milletvekilleri Meclisi’nin, Osmanlı parlamentosunun) kapatılıp dağıtılmasının, üyelerinden bazılarının tutuklanıp Malta'ya sürülmesinin, Savunma Bakanlığı’nın ve Genelkurmay’ın basılıp kapılarına kilit vurulmasının başka bir izahı yok.

İngilizler’in attığı bu adımlar yüzünden, mebusların (milletvekillerinin) tutuklanmayan ve Malta’ya sürülmeyenleri yangından kaçarcasına Ankara’ya gidip doğal üye olarak TBMM’de boy gösterdiler ve böylece bu yeni meclisin meşruiyetine, arayıp da bulamayacağı bir destek sunmuş oldular.

Meclis-i Mebusan’ın kapatılması, Selanikli’nin başında bulunduğu TBMM’yi rakibinden kurtardı, alternatifsiz hale getirdi..

Kim sayesinde?.. İngiliz sayesinde..

Savunma Bakanlığı’nın, Genelkurmay’ın ve İçişleri Bakanlığı’nın çalışamaz hale getirilmesi ise, Anadolu’daki bütün askerî erkânın ve mülkî amirlerin (valilerin, kaymakamların) çarnaçar yönlerini Ankara’ya dönmelerine yol açtı.

İstiklal mücadelesinin İsmet Paşa’sı haksız değil, İngiliz’in Selanikli’ye “istiklal mücadelesi”nde verdiği destek büyük oldu..

Çok büyük..

İnönü, 50 yıl sonra da olsa açık konuştu, acı gerçeği bütün çıplaklığıyla ortaya sererek devasa yalanlar balonunu küçük bir dokunuşla patlatıp yerle yeksan etti.

*

Selanikli’nin Price’la olan görüşmesinin şahidi Refet Bele’ye gelince; İnönü gibi açık konuşmaya cesaret edemedi.

Edebilecek kadar uzun yaşayamadı.

Ondan kalan, Münevver Ayaşlı‘ya söylediği “boynu bükük ve sefil”, melul mahzun birkaç cümle:

“Ben … kendisinden rica ederdim:

– Paşam, ne olur, hatıratınızı yazsanıza, niçin yazmıyorsunuz? Bilinmeyen bir çok meselelerin iç yüzünü biliyor, karanlık kalmış hadiseleri aydınlatıyorsunuz. Bunların kapalı kalması … yazık değil mi?

O zaman Refet Paşa susar, acı acı güler:

Bu milletin her şeyi yıkılmış, bir İstiklal Harbi ayakta, hatıralarımı yazayım da, onu da ben mi yıkayım? derdi.”

(Münevver Ayaşlı, İşittiklerim… Gördüklerim… Bildiklerim…, İstanbul, 1973, s. 9.)

Refet Paşa İstanbul-Beşiktaş doğumlu, fakat çocukluğu Mustafa Kemal gibi Selanik’te geçmiş..

Doğum tarihleri de aynı: 1881.

Selanikli’yle birlikte Samsun’a çıkanlardan..

İstiklal mücadelesi sırasında, 6 Eylül 1920 - 18 Mart 1921 ve 30 Haziran 1921 - 10 Ekim 1921 tarihleri arasında İçişleri bakanıydı. Yine, 5 Ağustos 1921 - 10 Ocak 1922 tarihleri arasında da Milli Savunma bakanı olarak hükümetteydi.

Ancak, zaferden sonra, Selanikli’nin giderek diktatörleştiğini gördüğü ve “inkılaplar”a içerlediği için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurucuları araında yer aldı.

Tahmin edilebileceği gibi İzmir Suikasti girişimi bahanesiyle idam talebiyle yargılandı, terbiye edildi.

*

Samsun’a çıkarken niyeti (İngilizler’le kotarmış olduğu “işbirliği anlaşması” çerçevesinde) Osmanlı Devleti’nin varlığına son vermek olan Selanikli’nin, Erzurum Kongresi sırasında bir gece hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya bu “gizli gündem”ini açıklamış olduğunu biliyoruz.

Ancak, tam güvenmediği kişilere açılmıyor, takiyye yapıyor, yalan söylüyor ve (Mazhar Müfit’in ifadesiyle) müftü efendi ağzıyla dindarca konuşuyordu.

Refet Paşa da, tam güvenmediği kişilerdendi.. Ancak, milleti peşinden sürükleyebilmesi için ona ve onun gibilere ihtiyacı vardı.

Ve onlara tam güvenmemekte haklıydı.. Çünkü, sonraki süreçte, Curzon ilke ve inkılaplarına bir şekilde tepki gösterdiler.

Refet Paşa da aynı durumdaydı.

Torunu Refet İlban, bu gerçeği şu şekilde dile getiriyor:

“Atatürk’ün Cumhuriyet fikirleri ortaya çıkınca burada dedemle bir anlaşmazlığa düşüyorlar. Zaten memleketin başında Padişah var, bu iş nasıl olur diye. Doğal olarak böylesine önemli geçiş dönemlerinde bu tarz fikir ayrılıklarının olması kaçınılmaz.”

(Halit Kaya, Refet Bele’nin Askerî ve Siyasî Hayatı, Ankara: Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, yüksek lisans tezi, 2008, s. 213.)

*

Selanikli’nin, (Price vasıtasıyla İngilizler’e ilettiği işbirliği teklifi çerçevesinde) İngiliz Gizli Servisi’nin (İstihbarat Teşkilatı’nın) İstanbul şefi Robert Frew ile yaptığı görüşmelerin bir anlaşma ile neticelenmesinin, iki aylık bir zaman dilimine ihtiyaç göstermiş olduğu tahmininde bulunabiliriz.

Frew’nun her görüşmenin ardından bir rapor hazırlayıp Londra’daki karar mercîlerine göndermesi ve oradan gelen talimatlar çerçevesinde Selanikli ile oturup yeniden bir durum değerlendirmesi yapması, ve nihayet varılan mutabakat çerçevesinde Londra’da bir yol haritasının hazırlanması, iki ayı bulmuş olmalıdır.

Dolayısıyla, bu iki aylık sürenin sonunda, yani 1919 yılının Ocak ayı sonlarına doğru hem İngilizler’in izlediği politikada hem de Selanikli’nin tavırlarında, bu gizli anlaşmaya bağlı olarak bazı radikal değişiklikler yaşanmış olması gerekiyor.

Bir sonraki yazıda bu nokta üzerinde durmaya çalışalım inşaallah.


KENDİNİ "ZAMANIN RABLERİ"NİN İRFANINDAN, NAZARINDAN, İRŞADINDAN SAKIN!

 




“Zamanın imamı” konulu önceki yazılarda bir Şiî yazarın mugalata ve çarpıtmaları üzerinde durmuştuk.

Evet, Şiîler’in birçoğunun bu meselede doğrularla yanlışları harmanladıkları görülüyor.

Mesela Ayetullah Kemal Haydarî’nin söyledikleri..

Medyasafak.net adlı internet sitesinde, onunla yapılmış uzun bir röportajın (Cevher Caduk imzasıyla yapılmış) tercümesi beş bölüm halinde yayınlanmış bulunuyor.

Haydarî, ilk bölümde önce Mehdîlik meselesi üzerinde duruyor.

Burada tartıştığı konulardan biri, ‘‘Mehdî-i Muntazar'ın (Beklenen Mehdî’nin) masumiyeti..

Şîa açısından çok önemli olan bu meseleyi Haydarî şu şekilde sorunsallaştırıyor: Mehdî, (bir peygamber gibi) masum mudur, yoksa (ümmetin büyük uleması gibi) müçtehit mi?

Sözleri şöyle:

İkinci konu, ‘‘Mehdî Muntazar'in (a.f.) masumiyeti'' meselesidir. Hakkında görüş ayrılığının gerçekleştiği konulardan biri de … ittifak bulunduğu şekliyle ve anlamıyla İmam Mehdî-i Muntazar'ın … yönetim ve şeriatı tatbik seviyesinde masumiyet derecelerine sahip olup olmadığıdır. Söz konusu masumiyet, Ehl-i Beyt Okulunun inancını oluşturan en üst düzeydeki masumiyetten ayrıdır. Şia'nın masumiyet anlayışı ve algılayışı ayrı bir konudur. Diğer bir ifadeyle İmam Mehdî-i Muntazar siz Ehl-i Sünnet'in kabul ettiği ve inandığı bir şekilde masumiyete sahip midir, değil midir? Bu masumiyet İslam âlimleri arasında ittifak edilen tebliğ ve tatbik düzeyinde bir masumiyettir. Öyleyse masumiyet deyince kimsenin aklına Ehl-i Beyt Okulunun bu kavrama yüklediği anlam gelmesin. ‘‘Masum'' kavramıyla bilinen ve kabul edilen anlamı kastediyoruz. Bir diğer ifadeyle, Hz. Peygamber'in (s.a.a.) masumiyetinin kapsadığı anlamı kastediyoruz. Ancak bu masumiyetin sınırları dahi Ehl-i Beyt Okulu ile diğer Okullar arasında ihtilaflıdır. Hatta bu konu, diğer okulların / mezheplerin kendi aralarında da ihtilaflıdır. Öyleyse ihtilafların çıktığı ikinci konu -İmam Mehdî-i Muntazar'ın hayatta olduğu ispatlandıktan veya ileride zuhur edeceği ortaya konulduktan sonra- O'nun masumiyete sahip olup olmamasıdır. Acaba İmam Mehdî (a.s.) masum bir imam mıdır yoksa diğer müctehidler gibi bir müctehid midir? Nitekim kimileri O'nun müctehid olduğunu, bazen yanılıp bazen isabet ettiği görüşünü benimsemişlerdir.

… Eğer durum bu şekildeyse masumiyetine inanmayanlar O'nun Mehdî-i Muntazar olduğunu ispat etmek için ne tür delillere sahip olduklarını takdim etmelidirler. O da diğer müctehidler gibi bir müctehid ise diğerlerinin O'na uymasını zorunlu kılan nedenler nelerdir? Bu biat neden zorunlu ve vacip olsun ki? Ümmetin bu müctehide itaat etmesi neden vacip olsun? Irak'ta, İran'da, Mısır'da, Arap Yarımadası'nda özetle İslam Dünyasının bütün coğrafyalarında günümüzde de büyük müctehidler bulunmuyor mu? Bunlar da büyük âlimlerdir, kuruluşlar ve müesseseler tesis etmişlerdir.

Bütün herkesin bu İmama itaat etmesinin vacip oluşunun gerekçesi nedir? Yani bunların İmam Mehdî'nin diğer geriye kalan müctehidlerden ayırt edilebilmesi için ileri sürdükleri kriterler nedir? Gerçi bazıları ‘‘O, adaleti ve hakkaniyeti ikame edince Mehdî olduğu anlaşılacaktır. İnsanlar bu özelliğiyle O'nun Mehdî-i Muntazar olduğunu anlayacaklardır'' demektedirler. Bu cevap açık olduğu üzere devri (kısır döngüyü) [totoloji] gerektirir. Çünkü dünyaya adalet ve hakkaniyeti hâkim kılmadan önce insanlar O'na itaat ve biat edebilmek için O'nu nasıl tanıyacaklardır?

Özetle … O, masum mudur yoksa bazen yanılan bazen doğruya ulaşan bir müctehid midir?

(https://www.medyasafak.net/haber/2920/ayetullah-kemal-haydari--c%C3%A2hiliye-olumu-1)

*

Haydarî’nin burada dile getirdiği meseleler ve yönelttiği sorular önem taşıyor.

Bizim açımızdan Mehdî’nin müçtehit olması yeterlidir, masum olup olmaması ehemmiyet arzetmiyor..

Çünkü, içtihat ehliyetine ve yeterliliğine sahip bir alim içtihadında yanılsa bile “bir sevap” alıyor.. İsabet ederse iki sevap..

Bu noktada fetva ile kaza arasındaki farkı hatırlamak yararlı olur. Bir meselede (ehil alimler tarafından) farklı içtihatlar ve fetvalar serdedilebilir, fakat kaza (mahkemede verilen hüküm) tek olmak zorundadır. İşte orada, hâkimin/kadı’nın tercih ettiği içtihat (fetva) geçerli olur.. O hükme (kazaya) farklı bir içtihatla (fetva ile) itiraz edilemez.

Mehdî devlet başkanı olduğunda, onun içtihadı (emirleri) başkaları için bağlayıcılık taşır.. İçtihat seviyesine gerçekten ulaşmış bir başkasının farklı bir içtihat ile aykırı kanaat izhar etmesi önem arzetmez..

*

Türkiye’deki tarikatları, cemaatimsileri, grupları vs. bu açıdan sorgulamak gerekli gibi görünüyor.

Liderlerini, “zamanın imamı” kabul ettikleri hocalarını, şeyhlerini, mürşitlerini vs. ne olarak görüyorlar?

Şîa’nın Mehdî’si gibi masum mu görüyorlar, onlara yanılmazlık mı izafe ediyorlar, yoksa (yanılsalar bile “bir sevap” alan içtihat seviyesindeki) birer müçtehit olduklarını mı düşünüyorlar?

Aralarında, “Hocamız, liderimiz, şeyhimiz, mürşidimiz, ağamız, paşamız, abimiz, önderimiz ne masum, ne de müçtehit, iç güveysinden hallice bir okumuş yazmış çenesi kuvvetli âdem, bazen gaf yapabiliyor” diyenler de var mı?

*

Ne yazık ki birçok topluluk bu noktada Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde belirtilen “alimlerini rab edinme” hatasına düşme durumundalar.

Hatta, bırakın alimleri, cahilleri bile rab edinebiliyorlar.

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur’an Dili’nde bu ayet-i kerimeyi tefsir ederken şu uyarıları yapıyor:

31- “Onlar, Allah'dan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih'i de. Oysa onlar bir olan Allah'a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah'dan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.”

Allah'dan başka bir de hahamlarını (yahudiler) ve rahiplerini (hıristiyanlar) kendilerine rab edindiler". Allah'ın emrine, Hakk’ın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine [bazen de ”milli irade”ye] tabi oldular. Onlara Allah'a tapar gibi taptılar, hatta Allah'ı bırakıp onlara taptılar, Allah'ın emirlerini bırakıp, açıkça Allah'ın emirlerine ters düşen keyfî arzularına itaat eylediler. Allah'ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler. Allah'ın "yapmayın" dediği şeyleri yaptılar, "yapın" dediklerini de yapmadılar. Allah'ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler. Onlara, Allah'ın emirlerini uygulayan, O'nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler gözüyle değil de, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar. Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat vaz'etmeye (koymaya), dinî hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer müdebbir rabmış gibi baktılar. Onların iradelerine heva ve heveslerine uydular. Nitekim bu âyetin mânâsı hakkında meşhur Hatim-i Tâî'nin oğlu Adiy demiştir ki: "Resulullah'a geldim, boynumda altından bir haç vardı”, ki Adiy o zaman henüz müslüman olmamıştı ve hıristiyandı, “Resulullah Berâetün (Tevbe) Sûresi'ni okuyordu, bana ‘Ya Adiy şu boynundaki veseni (putu) at’ buyurdu. Ben de çıkardım attım. (Sureyi okurken) ‘Allah'tan başka hahamlarını ve rahiplerini de rab edindiler’ anlamına olan âyetine geldi, ben, ‘Ya Resulallah, onlara ibadet etmezlerdi’ dedim. Resulullah buyurdu ki: ‘Allah'ın helal kıldığına haram [çağa uymayan, tarihsel, makasıd-ı Şerîa açısından devri geçmiş yanlış iş] derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah'ın haram kıldığına [Ezmanın tegayyürüyle ahkâm değişir vs. şeklinde kulplar takarak, dinin güncellenmesi gerektiği düşüncesiyle] helâl derler, siz de helâl saymaz mıydınız?’ Ben de ‘Evet’ dedim. ‘İşte bu onlara ibadettir’ buyurdu.”

Rebi' demiştir ki, "Bu rablık İsrailoğulları'nda nasıl idi?" diye Abdul'âliye'ye sordum. O da "Genellikle Allah'ın kitabında (Tevrat’ta) hahamların sözlerine aykırı olan âyetler bulurlar, bununla beraber kitabın hükmünü bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı" dedi.

Bu rivayetler şunu gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona "rab" adını vermiş olmak şart değildir. Allah'ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah'ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emirlerini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir. Şu halde burada din âlimlerine, ulul'emr adı verilen devlet başkanlarına itaat etmek, Allah'ın emri olan bir farz değil midir? O halde yahudilerle hıristiyanların kendi âlimleri ve yöneticileri demek olan "ahbar" ve "ruhban"a itaat etmeleri niçin muaheze olunuyor? Şeklinde düşünmeye gerek yoktur. Çünkü burada sözü edilen şey, Allah için itaat ve teslimiyet değil, "min dunillah" olan, yani Allah'ın emrine ters düşen itaattir. Gerçekten de ilmî hakikatleri kabul ve âlimlere itaat etmek ve saygı göstermek Allah'ın emridir. Ve Allah'ın emrine itaat de Allah'a itaattır. Fakat bu doğrudan doğruya değil "Allah'a, Resul’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz." (Nisa 4/59) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere Allah'a ve Resulü'ne itaatın bir bölümü olarak ve ona bağlanarak yapılacak olan bir itaattır, Allah'a ve emirlerine rağmen bir itaat değildir. Allah için bir itaat demek, Allah'ın emirleri doğrultusunda olan, en azından mahluka itaatte Yaratıcı'ya isyan bulunmayan bir itaat demektir. Böyle bir itaat Halık’a (Yaratan’a) isyan bulunmamak şartıyla meşru olur. İlmin hükmünün hak (ilim adına söylenenin doğru olması), emrin de maruf (Kitap ve Sünnet’le çelişmiyor) olması şartına bağlıdır. İlmin hakkı, hak ve hakikatı izlemesinde, gerçekle olan ilişkisinde, Hakk’ın emrine uygun düşmesinde ve daima Allah’ın rızasını araştırmasında [Doktor olacağız, doçent olacağız, prof. olacağız, sempozyumlarda tebliğ sunarak artistlik yapacağız, akademi tarihine adımızı yazdıracağız diyerek şunun bunun keyfine göre saçmalamasında değil], Hakk’ın ahkâmını tanıyıp kavramasında, hasılı Allah için olmasındadır. Yoksa gerçekle uyum sağlamayan, hak temeli üzerinde yürümeyen, Allah'ın hukukuna aykırı olan, Allah'ın koyduğu kanun ve kurallara karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir. Ve âlimlerin değeri, ilim zihniyetine ve haysiyetine bağlılıkları ile ölçülür. Ulu'l-emr olmaları sırf bilgileri ve ilmî haysiyetleri bakımındandır. Yani emredilen marufu tanımaları, uyulacak âyetin hükmünü iyi bilmeleri ve ondan elde edilecek mânâyı iyi kavramaları sebebiyledir: "Bunların hüküm çıkarmaya gücü yetenleri elbette onu anlarlardı" (Nisâ, 4/83), "Allah'ın kulları içinde O'ndan en çok korkanlar âlimlerdir" (Fâtır, 35/28) özelliklerini taşımaları ve "Eğer bilmiyorsanız, ilim ve hikmet ehline danışınız. (Nahl 16/43) buyurulduğu üzere, âlimlerin ehl-i zikir olmaları bakımındandır. Âlim, bilgi sahibi olması bakımından hiçbir şeyin değil, ancak Hakk’ın kuludur. Delillerin ve Hakk’ın âyetlerinin emrindedir. Lâkin delilin şerefi bizzat kendinden değil, medlulü olan (delalet etmekte olduğu) hakka delalet etmesi ve hakkın açığa çıkmasına yardımcı olması yüzündendir. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ise ilmî haysiyetten mahrum birer tağutturlar. İlme ve ilmin ortaya koyduğu verilere, Hak Teâlâ tarafından yaratılmış gerçekler olmaları bakımından itaat, Allah'ın emrine itaat ve hakkın farizasını yerine getirmektir. Hakka bağlı olduğu müddetçe ilme ve âlime uymamak ilim ve ulema düşmanlığıdır. Ancak âlimlerde Allah'ın emirlerini gözardı ederek velev cüz'î bir hüküm vaz’ etme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün [Ezmanın tegayyürü ile ahkâm değişir, zamanlardaki farklılık hükümleri değiştirir diyerek] yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek Allah'dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları "min dunillah" (Allah'ın gerisinde) rab edinmektir. Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsana tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir. Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, Hakk’ın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah'ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah'ın emrine aykırı olduğu açık olan [istemsiz, gaflet ürünü, kötü niyet taşımayan] hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah'ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah'ı bırakıp başkalarına tapmak demektir. Maalesef yahudiler ve hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbar ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur. Bunların din işlerinde yetkili ve dinde her türlü tasarrufa salahiyetli olduklarını, ruhani meclislerin kararlarıyla ve papanın emriyle dinin ahkâmının ve kitabın kesin emirlerinin değiştirilecek derecede te'vil ve tebdil, hatta tahrif olunabileceğini, namaz ve oruç gibi temel ibadetlerin, haram ve helâl ile ilgili bütün kuralların ve meselelerin istenilen şekle konulabileceğini, her türlü günahın [kullar tarafından] affedilebileceğini, hatta cennet ve cehennem anahtarlarının papazların elinde olup, bunların isteyene satılabileceğini ve bütün bunlara hiç kimsenin itiraza hakkı bulunmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardı ki, bu âyet işte bütün bunları hatırlatmakta, muaheze etmektedir. Adiy ile ilgili olan hadisi şerif de bunun asgari ölçüde bir bakıma tefsiridir. Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyetle "min dunillah" (Allah'ın gerisinde) Rab edinilmelerine "klerikalizm" adı verilir. Daha sonra bundan şikayetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide Sûresi (âyet 64, 65)'ne bakınız. Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere (milletvekillerine) geçmiştir....

(http://www.enfal.de/telmalili/tevbe.htm)

*

Haydarî’nin yönelttiği sorular üzerinde bir sonraki yazıda duralım inşaallah.


“LORD CURZON – SELANİKLİ MUSTAFA ATATÜRK KUMPANYASI”NIN “SARAYDAN VAHDETTİN KAÇIRMA” OPERASI

 






UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 28

 

İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un açıklamaları ışığında “Lozan’a giden süreci” konuşuyorduk.

Vikipedi’nin “Lozan Antlaşması” maddesinde şu ifadeler yer alıyor:

“İngiliz ile Fransız murahhas heyetleri, ABD'nin bölgede herhangi bir manda yönetimi üstlenmemesi sonrası yapılan 22 Aralık 1919'daki ikili görüşmelerde, başkentin İstanbul'dan Anadolu'ya taşınması üzerinde anlaşmaya vardılar. İtalyanların ve Yunanların çekilmeleri ile Anadolu, herhangi bir manda yönetimi olmadan Türklerin eline bırakılacaktı. Toplantıda, Boğazlar'da kurulacak uluslararası komisyonun detayları belirlendi. Ayasofya için ise, dinî ibadet amacıyla kullanılmaması gereken eski bir anıt olması kararlaştırıldı.”

(https://tr.wikipedia.org/wiki/Lozan_Antla%C5%9Fmas%C4%B1)

Söz konusu maddede bunlar söylenip geçiliyor değil, birkaç dipnotla, ilgili birincil kaynaklara atıfta da bulunuluyor.

Görüldüğü gibi, İngiltere ile Fransa’nın anlaştığı tarih, 22 Aralık 1919..

Evet İngiltere, Fransa ile elele vererek Türkiye’nin İstiklal Harbi’ni (Kurtuluş Savaşı’nı, Millî Mücadele’yi) o tarihte başlatmış durumda..

İngiliz “millî iradesi / millet iradesi”; “Hakimiyet kayıtsız şartsız İngiliz milletinindir” diyerek Anadolu’daki bir şehrin başkent olmasına karar vermiş.

İstanbul zinhar olamaz.. İngiliz millî iradesi böyle istiyor.

*

O “millî irade”, “kayıtsız şartsız millet iradesi” Türkiye'de gelecekteki anayasalara da yansıyacak, başkentin tekrar İstanbul olmaması için, Anadolu’daki yeni başkent, “devletin değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez temel nitelikleri”nden biri ilan edilecektir.

22 Aralık 1919 gerçekten büyük gün..

O gün İngiliz millî iradesi, diplomatik millî mücadelesi ile Anadolu’yu Türkler hesabına İtalyanlar’dan ve Yunanlar’dan kurtarmaya karar vermiş bulunuyor.

Türkiye’de herhangi bir manda yönetiminin bulunmasına da razı değil.

Peki niye (önceki bölümlerde anlattığımız gibi) 19 Mayıs 1919 tarihinden itibaren bir Amerikan mandası teklifi ortaya attılar diyecek olursanız, cevap belli:

Vize vererek Samsun’a gitmesine müsaade ettikleri Selanikli’nin, bir direniş hareketi lideri olarak sivrilmesini sağlayacak şekilde kongreler düzenlemek için zamana ihtiyacı bulunuyordu.

*

Evet, İngiliz, “Kervan yolda düzülür” de demiyor, herşeyi inceden inceye planlıyor. O kadar ki, Boğazlar’da kurulacak uluslararası komisyonun “detaylarını” bile belirliyor..

Detaylarını bile..

Belirliyor ki, İstanbul’da (İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Frew vasıtasıyla) anlaşmış oldukları Selanikli Mustafa Atatürk’e gelecekte fazla iş düşmesin, garibim fazla yorulmasın..

Yol haritası elinde bulunsun, daima ne yapacağını bilerek hareket etsin..

Ayasofya meselesi de kafasını kurcalamasın, orayı ibadete kapatsın, müze yapsın..

Evet, egemenlik kayıtsız şartsız milletin.. İngiliz milletinin..

Millî irade böyle istiyor: Ayasofya’da ezan okunmasın, namaz kılınmasın, Kelime-i Tevhid söylenmesin.

Gelecekte İstanbul’da Kelime-i Tevhid bayrağıyla kimse yürümesin..

Yürüyen olursa “bedenen Türk, ruhen İngiliz” magandalar onların burnunu kırsın, kan revan içinde bıraksın.

*

Boğazlar için kurulacak uluslararası komisyonun (Ki Montrö Antlaşması’na kadar varlığını sürdürmüş, sonra İngilizler’in onayıyla kaldırılmıştı) ayrıntılarını bile belirleyen İngiliz, Türkler’e bırakmaya karar verdiği Anadolu’da ihdas edilecek yeni rejiminin “detaylarını” herhalde şansa bırakacak değildi.

Burada kilit isim, İstanbul’da anlaşmış oldukları Selanikli idi..

Peki, İngiltere’nin Fransa ile anlaştığı 22 Aralık 1919’da Selanikli ne yapıyordu?

Yoldaydı..

Sivas’tan Ankara’ya doğru yaptığı dokuz günlük yolculuğun ortasındaydı.

Beş gün sonra, 27 Aralık’ta Ankara’ya varacaktı.

Ve aynı gün, Lord Curzon’un yeğeni Yarbay Rawlinson, Erzurum’da Kâzım Karabekir ile görüşecek, Curzon’un mesajlarını ona iletecekti.

*

Rawlinson'un Karabekir'e söylediğine göre, İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, Türkler ile yapılacak bir barış antlaşmasında Türkler’i temsil eden ismin Mustafa Kemal (ya da onun adına konuşan biri) olmasını istiyordu.

Selanikli Mustafa Atatürk, Erzurum ve Sivas Kongrelerindeki performansıyla rüşdünü ispat etmiş, TBMM’yi kuracak bir Heyet-i Temsiliye oluşturarak başkanlığını uhdesine almayı başarmıştı.

Evet, daha ortada hiçbir şey yokken Boğazlar’da kurulacak uluslararası komisyonun ayrıntılarını bile belirleyen İngiltere, Anadolu’da kurulacak yeni “düzen”in başında bulunacak adamı da belirlemişti: Selanikli Mustafa Atatürk.

İngiliz millî iradesi, kayıtsız şartsız millet hakimiyeti, Selanikli’yi Türkiye’nin başında görmek istiyordu.

*

Selanikli’ye düşen de, Ankara’da TBMM’yi kurup, Türk millî iradesinin İngiliz millî iradesinin türevi olarak tecellisini sağlamaktı.

Hakimiyet kayıtsız şartsız milletin olmalıydı..

Burada millet kelimesi yerine İngiliz yazsan da oluyordu, Türk yazsan da..

Sonuçta ikisi de millet olduğu için bu söz her halükârda gerçeği yansıtıyordu.

*

İngiltere, Selanikli liderliğindeki Ankara güçleriyle asla çatışmaya girmedi, hatta (Kurtuluş Savaşı’nın Sansürsüz Tarihi kitabımızda örneklerini verdiğimiz gibi) yardımcı oldu.

İtalyanlar, işgal ettikleri yerlerden (geride pekçok silah ve mühimmat bırakarak) kendiliklerinden çekildiler.

Fransızlar da 20 Ekim 1921’de Selanikli ile Ankara Antlaşması’nı yaparak onu “resmen” tanımakta olduklarını gösterdiler. Onunla herhangi bir çatışma içine girmediler.

Ancak, Yunan cephesinde sorun yaşandı. Falih Rıfkı’dan dinleyelim:

“Haziran’da [1921] İngiliz nazırları (bakanları), Türk – Yunan harbinde tarafsız kalacaklarını ilân etmişler, İstanbul bölgesine bir Yunan saldırısı yaptırılmayacağı için de teminat vermişlerdir. Daha ileri giderek, Yunanlıların işi artık müttefiklere [İngiltere, Fransa ve İtalya’ya] emanet etmesi lâzım geldiğini söylemişlerse de Yunanlılar bu teklifi reddettiler.”

(Falih Rıfkı Atay, Çankaya III, Cumhuriyet Gazetesi Armağanı, Kasım 1999, s. 82.)

Sorun yaşanmasının nedeni, Yunanistan’da yönetimin değişmiş olmasıydı.

1920 yılında, seçimleri kaybetmiş olan Venizelos hükümeti düşmüş bulunuyordu.

Ayrıca kral değişikliği yaşanmış, Alman kökenli olduğu için İngiltere’nin her lafına evet demeyen eski kral Konstantin tekrar tahta geçmişti.

Asıl sorun Konstantin’in bir kuyruk acısının bulunuyor olmasıydı. İngiltere’nin safında yer almak isteyen Başbakan Venizelos’un aksine Birinci Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmak istemiş, 1917 yılında İngiltere ile müttefiklerinin Atina’yı bombalama tehditleri üzerine ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı.

*

Venizelos iktidarda kalmaya devam etseydi, işi Müttefikler’e emanet eder ve böylece Selanikli (İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla bastırdığı iç isyanlar dışında) herhangi bir zorluk yaşamadan arzusuna nail olurdu.

TBMM’nin 23 Nisan 1920’de toplanmasının hemen akabinde çıkarılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na göre, TBMM’nin ve başındaki Selanikli’nin “hakimiyet”ini tanımayan, Osmanlı Devleti tebası olduğunu ileri süren “millet” fertleri vatan hainiydi ve asılmayı hak ediyorlardı.

Selanikli ve ardındaki İngilizler, millete karşı İstiklal Mahkemeleri vasıtasıyla verilen milli mücadele ile herşeyin biteceğini hesaplamışlardı fakat işler umdukları gibi gitmemişti.

Konstantin İngilizler’in ve Selanikli’nin arabasının tekerine çomak sokmuştu.. Venizelos’suz Yunanistan çok kötüydü.

*

İşler ters gitmekteydi, Konstantin savaşı bizzat idare etmek için Anadolu’ya geçti ve Eskişehir yenilgisi yaşandı. 

Yine Falih Rıfkı’dan dinleyelim:

“Nihayet Temmuz [1921] sıcaklarında Kral Konstantin zarını attı. Umumî seferberlik yapmıştı. Pek ciddî İngiliz yardımı da görüyordu. Bizim ordumuz, taarruz edecek Yunanlıların üçte biri kadar bir şeydi. Kral ordulariyle Ankara’ya gidecek ve zaferini orada Mustafa Kemal’e dikte edecekti.

“Yine kara günler geldi. İlk çarpışmalarda ordumuzu yendiler. Eskişehir düştü.”

(Atay, Çankaya III, s. 83.)

Tabiî “pek ciddi İngiliz” yardımı kısmı kuyruklu yalan.. 

Utanmaz ve uslanmaz Kemalist/Atatürkçü Cumhuriyet yalancılığı ve palavracılığı bu tür yalanları “psikolojik savaş” ve “algı operasyonu” gibi adlar altında “kutsal ibadeti” bellemiş durumda, fakat doğru olan, İkinci Adam İsmet İnönü’nün söylediği:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngilizler Yunan’a değil fakat Selanikli’ye yardım ediyorlardı.

Nitekim, Talat Paşa’nın koruma polisliğini de yapmış olan eskinin İttihatçısı, sonrasının Atatürkçüsü bir Alevî-Bektaşî emniyet görevlisi, Ali Rıza Öge (1877-1957), hatıratında şunları yazacaktı:

“… 0 gün de İnebolu’ya dört direkli bir ingiliz gemisi ile top mermileri geli­yordu. Ne gariptir ki, bir yandan İstanbul [ve Osmanlı Hükümeti] işgale uğramış ve İngilizler’in ağır baskıları altında inlerken, diğer taraftan İngiliz sancaklı bir motorlu tek­ne ile İnebolu’ya [Ankara’ya götürülmek üzere] mermi çıkartılıyordu.

“Bunu anlamak benim için de kolay olmuyordu. Cesur ve gözüpek İnebolulular kısa bir sürede tekneyi fırtınaya rağmen boşaltıverdiler. …”

(Ali Rıza Öge, Meşrutiyetten Cumhuriyete Bir Polis Şefinin Anıları, Bursa: Günlük Ticaret Gazetesi Tesisleri, 1982, s. 343.)

*

Evet, Eskişehir düşmüştü..

Falih Rıfkı’nın ifadesiyle, 70 bin kişilik Türk ordusu yenilgiye uğrayıp darmadağın olmuş ve sadece 30 bin kişilik bir kuvvet Sakarya’nın doğusunda mevzilenebilmişti (Atay, Çankaya III, s. 492-3).

Düşman Polatlı’ya kadar gelmişti.

Selanikli, psikolojik olarak pekçok şeye hazırdı, hazırlanmıştı, fakat buna değil..

Evdeki (İngiliz Büyükelçiliği’nin rahibi kisvesi altında İngiliz Gizli Servisi’nin İstanbul şefliğini yapan Frew’nun evindeki) hesap, çarşıya uymamıştı.

Selanikli, kaçma ve ricat konusunda talimliydi, Filistin’deki gibi kirişi kırıp Kayseri’ye çekilmeyi kararlaştırdı.. Fakat, TBMM kabul etmedi.

Selanikli’ye, “Kayseri’ye kaçmakla vatan kurtarılmaz, ya istiklâl, ya ölüm! Sen istersen git, biz bir yere gitmiyoruz” dediler.

*

Selanikli baktı ki kendisi Kayseri’ye gitse TBMM gitmiyor, Kayseri’de dımdızlak ve cascavlak Sarı Çizmeli Mustafa Ağa olarak kalacak, Ankara’da durmaya çarnaçar razı oldu..

Fakat TBMM’nin talepleri bitmiyordu, ona, “Cepheye git, ordunun başına geç, hünerini göster, Ankara’da oturup nutuk atmakla bu iş olmaz” diyorlardı.

Selanikli ise Kayseri’ye güle oynaya gitmeye razıydı, fakat Sakarya tarafına gitmeyi canı hiç istemiyordu.

TBMM’de tam dört gün “Gidersin, gitmezsin” tartışması yaşandı. Tam dört gün..

Sonunda cepheye gitmeyi kabul etti, fakat, iki şartla:

Birincisi, TBMM bütün yetkilerini onun şahsına devredecekti, yani resmen diktatör olacaktı.

İkincisi de, bir yenilgi durumunda kendisi asla bu yenilginin sorumlusu kabul edilmeyecek, hesaba çekilmeyecekti.

Yani zafer kazanılırsa sahibi Selanikli olacaktı, yenilgi olursa sorumlusu başkaları..

*

Diktatörlüğü ve “sorumsuz yetki”yi yan cebine koyan Selanikli, Sakarya Savaşı’na katıldı, fakat orada da yine (Kâzım Karabekir ile Rıza Nur’un yazdığına göre) ricat/kaçış emri verdi.

Neyse ki Fevzi Çakmak’ın bu emrin duyurulmasını ertelemesi ve bu arada (gıdasızlık ve ishal salgını yüzünden sıkıntı çeken) Yunan ordusunun çekilmeye başlaması sayesinde kılpayı zafer kazanılmış oldu.

Ankara’ya zafer kazanmış komutan olarak dönen Selanikli (tarihte görülmemiş şekilde) üç rütbe birden atlayarak mareşal unvanını aldı.

Diktatörlüğü de bir daha hiç bırakmadı.. Tadına doyamamıştı.

Dalkavuk tufeylî taifesi ise hemen “bir vuruşta yedi can alan (yedi sinek öldüren)” cesur terzi masalından ilham alarak Selanikli’yi “yedi düvelle (devletle) savaşıp zafer kazanan kahraman” ilan ettiler.

Güya yenilmiş olan “yedi düvel”in (yedi devletlerin) İngiliz’i ise gözlerindeki hin bakışı saklamaya çalışarak bıyık altından gülüyordu.

Çünkü “Saraydan Vahdettin Kaçırma” operasının devamını, Ayasofya’nın müze yapılmasına varıncaya kadar satır satır biliyordu.

Çünkü metinleri yazan da, besteleyen de, sahneleten de kendisiydi.

*

Ne yazarsak yazalım, ne söylersek söyleyelim, dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta, İkinci Adam İsmet İnönü’nün abidevî cümlesinden başka birşey olmuyor..

Ne kadar yalan söylenirse söylensin, ne kadar masal anlatılırsa anlatılsın, herşey aşikâr, herşey belli..

Kahramanlık hikâyeleri, palavra şiirler ve marşlar, perde arkasındaki asıl gerçeği gözlerden saklamaya yetmiyor.

Şairin dediği gibi, herşey ortada:

“Bütün şiirlerde söylediğim sensin

“Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

“Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome'nin Belkis'in

“Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikârsın sen bellisin."

Şair, o “sen” belli olduğu için adını vermemiş..

İkinci Adam İsmet İnönü ise, aramızdaki aptallara değilse bile, aptal numarası yaparak milleti aptal yerine koyan düzenbazlara “lafın tamamını” söylemiş, isim vermiş:

"İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."