“EHVEN-İ ŞER” FIRKA YA DA CEMAATİMSİLER

 



Önceki yazılarda, hadîs-i şerîflerde geçen cemaat tabirinden kastın, (halifenin/imamın idaresi altındaki, İslam Şeriati ile yönetilen ve) ümmet-i Muhammed’in (s.a.s.) siyasal birliğini ifade eden İslam devleti olduğunu söylemiştik.

Ayrılınması “cahiliye ölümü” ile ölünmesine yol açan cemaat işte budur.

Yine, Huzeyfe radiyallahu anh’in rivayet ettiği hadîsten, “cemaat”in (ümmetin halifesinin/imamının başında bulunduğu küresel İslam devletinin) bulunmadığı zamanlarda bütün “fırka”lardan ayrılınmasının tavsiye edilmiş olduğunu öğrenmiştik.

Bu, ağaç kökü kemirmekle eşdeğer bir meşakkat, çile ve zorluk anlamına gelse bile..

Artık sana ölüm erişinceye kadar sen bu ayrılık üzere bulun!” (Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 47-48.)

*

Peki bu “fırka”lardan kasıt ne olabilir?

Hadîste bu tasrih edilmiş değil, fakat bağlamdan şu anlaşılıyor: Söz konusu “cemaat” dışındaki (kendisini o cemaatin alternatifi veya muadili kabul eden veya öyle gösteren, aynı işlevi görme iddiasındaki) her tür yapı, hareket ve topluluk “fırka”dır.

Onlar, cemaat (ümmetin halifesinin liderliği altındaki küresel İslam devleti) olmadıkları için otomatikman fırka kategorisine girmektedirler.

Günümüzdeki ulus-devletler, siyasal partiler, “cemaatimsi”ler, (kendilerinden ayrılanları “cahiliye ölümü” ile ölecek olmakla “müjdeleyen”) teşkilat ve cemiyetler bu kapsama girmektedir.

(Kendilerinden ayrılanlar için “cahiliye ölümü” karnesi hazırlamayan, hadîslerde belirtilen anlamda “cemaat” olma iddiasıyla ortaya çıkmayan, günümüz “ulus-devlet” fırkalarının “kontrolü”ne girip “fırka uydusu” haline gelmeyen ilim halkaları, eğitim-öğretim faaliyetleri ve tarikatlar için fırka nitelemesi yapmak uygun olmaz.. Devletçilik, milliyetçilik, Kemalistlik/Atatürkçülük, boz kurtçuluk vs. gibi batıl ideoloji ve hareketlerin kuyruğuna takılanlardan ise uzak durmak gerekir.)

*

Bu fırkaların özelliği, “cemaat”i cemaat yapan “ilke”yi (ya da “ruh”u) unutup kendilerini, kendi kuru kalabalıklarını “cemaat” kabul etmeleridir.

İbn Hıbbân şöyle demektedir:

Sahâbenin üzerinde oldukları yola ittiba edenler, onlardan sonra gelenlere muhalefet etse de cemaatten ayrılmış olmazlar. Fakat kim ashâba muhalefet etme anlamına gelecek şekilde sonrakilere uyarsa, işte o, cemaatten ayrılmış olur.”

(Bkz. Recep Köklü, Cemaatten Yana Tavır Almayı Emreden Rivayetlerin Değerlendirilmesi, yüksek lisans tezi, İstanbul: M. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2014, s. 13.)

Sahabe parçalanmamış, bölünmemiş, şu kabile bu kabile diye ayrı devletçikler oluşturmamış, Yemenlisi Yemen’de, Şamlısı Şam’da (Suriye, Ürdün ve Filistin’de), Iraklısı Irak’ta ayrı baş çekmemiştir.

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in “yâr-i gâr”i Hz. Ebubekir radiyallahu anh’i “imam” (önder) bilerek “İslam birliği”ni sağlamışlardır.

İşte, ashabın bu yolunu terk ederek milletçilik/milliyetçilik yapanlar, ashaba muhalefet etmek ve “sonrakiler”in icat ettikleri milliyetçilikler çerçevesinde onların kurdukları “devlet”lerin bekasını dava edinmekle aslında “cemaat” (küresel İslam devleti) idealini (zihniyet düzeyinde) terk etmektedirler.

*

Bir devlet ve millet Şeriat’e (Allahu Teala’nın emrine) başkaldırmışsa, sırt çevirmişse oradaki birlik ve beraberlik, batıla ittiba ekseninde kurulmuş bir ittifaktır, dalalet ve sapıklık birliğidir.

Bu, cemaatten (Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen cemaatten) ayrılmanın ta kendisidir..

Şeriat’e sırt çevirmekle hem Sünnet’ten hem de Cemaat’ten ayrılmışlardır.

Nitekim, Abdullah bin Mes’ud radiyallahu anh, “cemaate uyma” konusunda şu uyarıyı yapmıştır: “Şüphesiz ki cemaat, Allah’ın emrine muvafık olandır.” (A.g.e., s. 22.) Onun bu sözü şu şekilde de rivayet edilmektedir: “Cemaat ancak Allah’ın emrine muvafık olandır. İsterse tek başına ol!” (A.y.)

Ashabdan Enes b. Mâlik r.a. ise şunu demiştir:

“Cemaate sarılmanın emredildiği bir noktada cemaatten maksat, hakk (doğru) olana sarılmak ve onu yerine getirmektir. İsterse hakkı tutan az, muhalefet edenler çok olsun! Çünkü hakk, Hz. Peygamber ve ashâbının zamanından beri ilk cemaatin benimsediği hususlardır. Onlardan sonra gelen yanlış yoldakilerin fazlalığına itibar edilmez.” (A.g.e., s. 22-23.)

*

İmam-ı Azam, el-Fıkhu’l-Ebsat’ta şöyle demektedir:

“Mütecaviz kimselerle, küfürlerinden dolayı değil (müslüman olduklarını, İslam’ı/Şeriat’i kabul ettiklerini söylemeleri durumunda onları tekfir etmeden), haddi tecavüzlerinden (bağî olmalarından) dolayı savaş et. Adil zümre ile ve zalim (bile olsa ümmetin başındaki) sultanla (sulta/otorite sahibi imamla) beraber ol (Zümre/topluluk adilse, başındaki zalimden dolayı onu terk etme). Fakat mütecavizlerle (zalim zümreyle) beraber olma! Cemaat ehlinde fesatçılar ve zalimler mevcut olsa bile, onların içinde sana yardımcı olacak salih insanlar da vardır. Eğer cemaat (topluluk) zalimler ve mütecavizlerden teşekkül ediyorsa [yani ortada cemaat diye bir şey kalmamışsa], onlardan ayrıl. Çünkü Allah ‘Allah’ın arzı geniş değil miydi? Hicret edeydiniz’ (Nisa, 4/97), ‘Ey mü’min kullarım, benim arzım geniştir. Ancak bana kulluk edin’ (Ankebut, 29/56) buyurmaktadır.”

(Bkz. İ’mâm-ı A’zam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, 13. b., İstanbul: M. Ü. İlahiyat Fakültesi Vakfı Y., 2017, s. 43.)

Burada önümüze bağy kavramı geliyor.

Cemaatten ayrılma (İslam devletine isyan etme) her zaman irtidat (dinden dönme) anlamına gelmiyor, bazen “bağy” (siyasî suç) kapsamına giriyor.

Prof. Dr. İbrahim Canan, Hadis Külliyatı Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi (İstanbul: Akçağ Y., 2014) adlı eserinin “Hudud” bölümünde “Bâğîler (Siyasî Suçlular)” başlığı altında şu bilgileri veriyor:

“İslâm nokta-i nazarından nizamı bozucu hareketlerin hepsi aynı kategoriye dahil edilmez. Adi bir hırsızlık veya katl vak'ası ile, yol kesme vak'ası bir sayılmadığı gibi, irtidâd [İslam’dan ayrılma] hâdisesi ile siyasî suç [otoriteye itaatten ayrılma] da bir sayılmaz.

“Siyasî bir maksatla tevessül edilen eylemler ayrı bir kategoride mütâlaa edilirler.

“Fakihler siyasî suçlulara bâği (cem'i [çoğulu] buğât) der ve bunları şöyle târif eder: Bâği, caiz olan bir te'ville haksız yere imama karşı gelen destek ve kudret (menea ve savlet) sahibi kimselerdir.

“Bu tarife göre, meşru olan bir veliyyül emre [İslam devlet başkanına] veya naibine [yetkilendirdiği temsilcisine] karşı, bir te'ville yani kendince doğru görülen bir te'vile, bir sebebe dayanarak isyan eden ve itaat dâiresinden çıkan, bununla beraber Müslümanların katlini, mallarının gasbını, zürriyetlerinin esir edilmesini helâl görmeyen [ve ayrıca tek başına, yalnız ve aciz/güçsüz olmayıp] menea (destek, kudret) sahibi bir müslümana da bâği denir.

“Kendisine isyan edilmiş veliyyül emirden murad, Müslümanların [ümmetin] [dış saldırılardan koruma ve içerde düzeni sağlayıp kargaşayı önlemek suretiyle] bir emniyet ve selamet dairesinde yaşamalarını temine muvaffak olan [yani siyasi otorite durumunda] müslüman bir kimsedir.

“Bunun hakimiyet [imamlık, halifelik, devlet başkanlığı] makamına cemaatin [ümmetin] intihabları [seçimi] veya kendisinin kuvvet ve nüfuzuyla zorla gelmiş olması arasında fark yoktur. Halkın toplanıp, idaresi altında emniyetle yaşadıkları böyle bir veliyyül emre karşı –[yönetimdeki] zulüm ve hıyanetten dolayı değil, belki onun makamına ondan ehakk [hak sahibi] oldukları iddiasıyla- isyana kalkan bir grup, buğât'dan (âsilerden) sayılır.

“İmama, zulmünden dolayı [haklı bir gerekçeyle] isyan edilmişse, bunlara bâği denmez. İmamın zulmünden vazgeçmesi, onlara [isyan edenlere] karşı adaletli olması gerekir. Zulme karşı isyan edilmişse, halk, ne isyancıların aleyhine imama yardım etmelidir -zîra bu, zulme yardımcı olmak demektir- ne de …. Şâyet isyanları, kendilerine yapılan zulüm sebebiyle değil de hak ve makam iddiası sebebiyle [salt siyasi ihtiras nedeniyle] vâki oldu ise, [ve hareketlerini “meşru / Şeriat’e uygun” gösterecek bir “tevil”de bulunuyor, gerekçe üretebiliyorlarsa] bunlar buğâtdır (âsidirler). Kıtâle (savaşa) gücü yeten herkesin isyancıların bertaraf edilmesi için imama yardım etmesi gerekir [Ancak isyancılar tekfir edilmez, dinden dönmüş muamelesi görmezler.]. …”

Bu ifadeler önemli..

Mesela bu ifadeler çerçevesinde düşündüğümüzde Şeyh Said’in isyanı için ne düşünmemiz gerekir?

Kendisine isyan edilen ne durumda, davası ne, ve isyan eden ne için isyan ediyor?

Hiç kuşkusuz merhum Şeyh Said şehit diye anılmayı, günümüzün (trafik kazasında ölünce bile) "şehit" ilan edilen "laik devlet" görevlilerinden  daha fazla hak ediyor.

Laik (siyasal dinsiz, “Atatürk ilke ve inkılapları” adı verilen “Curzon ilke ve inkılapları”nı Allahu Teala’nın ilkelerine ve Rasulü’nün inkılaplarına tercih eden) “anayasa”sını koruma adına, “derin” görevlilerinin Şeriat yanlısı samimi müslümanları “irticacı ya da gerici tehdit” ilan ederek (trafik kazaları ya da zehirleme gibi) örtülü yollarla (yahut mafyavari yöntemlerle göstere göstere) ortadan kaldırmalarını dert etmeyen, küfür ve şirkten kaynaklanan bu cinayetleri “vatana hizmet” adı altında “kutsal”ı haline getirmekten kaçınmasını sağlayacak bir İslamîlikten bilinçli bir biçimde inatla uzak duran Türkiye Cumhuriyeti için savaşıp ölenleri (kayıt ve şart getirmeksizin) şehit ilan eden ve Allah’ın rahmeti ve Cennet ile müjdeleyenlerin, Şeyh Said’e şehadeti çok görmeleri, onların laikliği (siyasal dinsizlikçiliği) ve Selanikli “izindeciliği” ile gayet tutarlı bir tavırdır.

*

Huzeyfe radiyahallahu anh’in rivayet ettiği hadîste dikkat çeken hususlardan biri, “cemaat”in yokluğu durumunda “bütün fırkalardan ayrılınması”nı emreden Rasulullah s.a.s.’in, “O fırkalardan en iyisini destekle, şayet hepsi kötüyse en az kötü olanın yanında dur, ehven-i şer olanı destekle” gibi birşey dememiş olması.

O fırkaların (iyi kötü denilmeden) hepsinin terk edilmesini istiyor.

Diyelim ki terk etmediniz, “Şu diğerlerinden daha iyi” veya “Şu daha az zararlı” dediniz, iyi birşey yapmış olmuyorsunuz.

Terk etmediğimiz gibi bir de “fırkacılık” yapar, fırkamızın fanatik ve katı bir savunucusu olursak durumumuz ne olur, düşünmek gerekir.

(Particilerin ve günümüz “cemaat bürokrasileri”nin bu handikaptan kendilerini kurtarmaları imkânsız gibi birşey.. Ancak, mevcut “cemaat fırkaları”na ve cemaatçiliğe karşı olduklarını söyleyip ayrı “grup” teşkil edenler de yeni bir “fırka” olarak arz-ı endam edebiliyorlar.)

Bu fırkacılık, yerel düzeyde düşünüldüğünde falanca partiyi, filanca “cemaatimsi”yi, feşmekanca hareketi (mesela bir zamanların Yeniden Milli Mücadele Hareketi gibi bir hareketi) desteklemek şeklinde kendisini gösterebileceği gibi, İrancılık, Suudculuk, Arnavutlukçuluk, Türkiyecilik vs. gibi de tezahür edebilir ve kendisini “devletçilik” olarak gösterebilir.

*

Evet, “son kale Türkiyecilik” de fırkacılıktır.

Bu tür fırkacılıklar, kendilerini meşru ve makul göstermek için rakiplerinin hatalarını öne çıkarma eğilimi sergilerler.

Mesela Türkiyecilik, İran’ın Şiîliğine, Suud’un Vehhabîliğine dikkat çekerek kendisini matah birşeymiş gibi gösteriyor.

Oysa, laik (siyasal dinsiz) ve Atatürkçü Türkiye, (İslam açısından) İran’dan ve Suudi Arabistan’dan daha doğru yolda değil..

Evet, “fırka”lardan uzak durmak, Türkiyecilik de, İrancılık da, Suudculuk da yapmamak gerekiyor..

Zaruret dolayısıyla bu devletlerden birinin pasaportuna sahip olmakla “devletçilik” ve dolayısıyla fırkacılık yapmak farklı şeylerdir.

İlki mazur görülebilir, fakat ikincisinin mazereti yok.

*

Söz buraya gelmişken şunu da söyleyelim:

Türkiye’de, yürürlükteki Anayasa’ya göre devletin “dava”sı İslam (Şeriat) değil..

Davası, ulus/ırk/millet davası.. “Ulusal çıkar” davası.. Menfaatperestlik..

Yani cahiliye davası..

Hadîs-i şerîfi hatırlayalım:

“Her kim (halifeye) itaatten hurûc edip çıkar ve cemaatten ayrılır da fırkalaşır ve bu hal üzere ölürse, o kişi cahiliyet ölümü ile ölmüş olur.

“Ve her kim de ulusu/milleti/kavmi/ırkı için öfkelenerek, ya da milleti/ulusu için davetçilik yaparak (davası milliyetçilik olarak), yahut (hak yolda olup olmadığına, haklı olup olmadığına bakmaksızın) milletine/ulusuna (devletine) yardım ederek “içyüzü ve gayesi (Şeriat’e uygunluğu, hak oluşu) belirsiz” bir davanın sancağı altında savaşır ve böylece öldürülürse, işte bu, cahiliye ölümüdür.

“Ve her kim de günahsız-günahkâr diye ayırmadan, müminlerinin (vebalinin) korkusunu duymadan, ahitleşilip sözleşilmiş olana verilen söze vefa göstermeden (anayasa ve yasalar ile verilen haklar ve yapılan taahhütler çiğnenerek, yürürlükteki hukuk ayaklar altına alınarak) ümmetimin üzerine yürürse, işte o, benden değildir, ben de ondan değilim.”

(Bkz. Sahîh-i Muslim ve Tercemesi, C. 6, çev. Mehmed Sofuoğlu, İstanbul: İrfan Yayımcılık, 1988, s. 50.)

Eldeki anayasanın anti-Şeriatçılığına rağmen Türkiyecilik yapanlar, farkında olmayabilirler fakat (İslam açısından) batıl bir davanın hizmetkârıdırlar.

Böylelerinin kendi kafalarından “geleceğin ideal Türkiye’si” hesabına Türkiyecilik yapmaları bir önem taşımaz, çünkü insanların sorumlulukları “mevcut ve malum” olan çerçevesinde ortaya çıkar, “madum ve meçhul” olan çerçevesinde değil..

Malum, meçhule kurban edilemez.

İnsanların ve toplulukların sorumlulukları ve mükellefiyetleri faraziyeler, varsayımlar, tahminler ve zanlar üzerine kurulamaz:

“Onlar dünya hayâtındaki çalışmaları boşa giden, fakat kendilerini gerçekten güzel bir iş yapıyor zannedenlerdir.” (Kehf, 18/104)

*

Evet, bugünkü Türkiye için Türkiyecilik fırkacılığı yapmak, cahiliye davasının peşine düşmektir.

“Ama ilerde Türkiye şöyle olacak böyle olacak” diyerek mazeret üretmeye çalışmak, “gaybı taşlama” olması bakımından kaçınılması gereken ikinci bir haddini bilmezliktir.

Gelecekte ne olacağını, kimin ne yapacağını nerden biliyorsun, sana vahiy mi geliyor:

De ki: “(Ben, önceden gelmiş olan) o peygamberlerden farklı biri değilim; bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Ben ancak, bana vahyedilene uyarım; ve ben (Allah'ın azâbı hususunda) apaçık bir korkutucudan başka birşey değilim.” (Ahkaf, 46/9)

Tekrar edelim, bugünkü Türkiye için Türkiyecilik fırkacılığı yapmak, cahiliye davasının peşine düşmektir.

Şunu söylemek bizim için bir borç:

Bu devletin davasına (anayasa ve yasalar çerçevesinde) samimi bir şekilde bağlanan ve o yolda savaşıp ölenler söz konusu olduğunda (hadîs-i şerîf gereği) şehitlikten değil, cahiliye ölümünden söz etmek gerekiyor.

Bu sözlerimizden rahatsız olan “Türkiyeci”lere/“devletçi”lere tavsiyemiz, bu sözlerimizi dert etmek yerine, devletin davasının “îlâ-yi kelimetillah” ve “Şer’-i şerîfin hakimiyeti” olması için gereken adımları atmalarıdır.

Bizi değil devleti değiştirmeye uğraşmaları gerekiyor.. Eğer müslümansalar.. Gerçekten iman etmişseler..

Diyelim ki biz de Türkiyecilik kervanına katıldık, bu neyi çözer?.. Hadîs-i şerîfte yapılan uyarı geçersiz hale mi gelir?!

*

Bugün Türkiye’de bir kimse (İslam açısından şehit olmayı hak ettirecek şekilde, mesela Şeyh Said gibi) İslam’ın/Şeriat’in hükümleri uğruna savaşıp ölürse, anayasal düzeni tanımama, reddetme, yıkma niyeti taşıma tutumu içine girmiş, anayasal suç işlemiş oluyor.

Siyasal partiler söz konusu olduğunda bunun cezası “siyasi mevta” haline getirilme, kapatılma, yani “siyasal idam”.

Bu noktada devlet kurumları geçmişte (MİT’i, TSK’sı, “siyasallaştırılmış” yargısı vs. ile), açık kanıt bulamazsa “niyet okuyarak”, insanların kalbinden geçenleri anlama “laik keramet”i (istidracı) sergileyerek bir sürü partiyi “şehit” etmiş durumda: Milli Nizam Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi.

AK Parti de bu yolun “gazi”lerinden..

Kapatma davasından kılpayı kurtulmuş durumda..

“Şehit parti” olmayı hak ettirecek bir varlık gösteremedi, laikliğin (siyasal dinsizliğin) bekçileri bunların niyetlerini inceden inceye okudular, kalplerini manevî röntgen cihazıyla didik didik ettiler ve “samimi Şeriatçılık” kırıntısı bulamamış olacaklar ki “Laik (siyasal dinsiz) inanç hürriyeti davasını biraz abarttınız” diyerek kulak çekmekle yetindiler, hazine yardımından, cep harçlığından mahrum bıraktılar.

*

Kısacası, “cemaat”ten kasıt, başında halife/imam bulunan küresel İslam devletidir.

Demek ki Müslümanlar’ın cemaati (yani “Şeriat’i uygulama, Müslümanlar’ı koruyup kollama ve küffarla cihad etme sorumluluğunu” üstlenmiş halifenin/imamın yönettiği küresel İslam devleti) mevcut değilse, müslüman için ne herhangi bir otoriteye itaat, ne de bir topluluğa (organizasyona, örgüte, gruba, “zamane tipi cemaat”e, devlete) katılıp tabi olma “dinî mükellefiyeti” vardır.

Sosyolojik, siyasal ve ekonomik zaruretler yüzünden yaşamak zorunda kaldığı bazı durumlar ve zoraki eklemlenmeler olabilir, fakat “dinî” bir itaat yükümlülüğü mevcut değildir.

Böyle bir mecburiyetin bulunmaması bir yana, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem tarafından emir ve tavsiye olunan tavır bunun tam aksi yöndedir.

Tabiî “ağaç kökü kemirme”den farksız meşakkate katlanacak babayiğit bulmak da kolay değil..

Bunun için “zamanın Huzeyfe’si” olmak gerekiyor.

Fakat hiç değilse haddimizi bilip fırkacılıktan uzak durabilir, terk olunması gereken mevcut fırkaların havariliğine soyunmaktan ve onlar hesabına Don Kişot tipi şövalyelik yapmaktan kaçınabiliriz.

 

BİR ANI VE UZAKTAN YERÇEKİMLİ (KUMANDALI) MASKARALIK


On yıl önce üniversitede yüksek lisans ve doktora öğrencilerine yardımcı doçent sıfatıyla "bilimsel araştırma yöntemleri" dersi okutuyordum.

Öncelikle “bilgi”nin ve “bilim”in ne olduğunu anlamaya ihtiyaçlarının bulunduğunu düşündüğüm için bilgi felsefesi (epistemoloji) ve bilim felsefesi bahislerine giriyordum.

Bu arada, “kesin yasa” anlamında fizik yasalarının gerçekte bulunmadığını, hepsinin (ispatlanması mümkün olmayan) teoriler (zan ve tahmin) olduğunu söylüyordum.

Örnek olarak da “yerçekimi”nden bahsediyor, kesin olanın sadece elmayı bıraktığımız zaman onun düşmesine ilişkin “gözlem”imiz olduğunu, o gözlemden hareketle vardığımız “yerin çekmesi” düşüncesinin (teorisinin) ise (asla ispatlanamayacak) bir zan, tahmin, daha doğrusu “inanç” olduğunu belirtiyordum.

Ancak, söylediklerim öğrencilerin kafasına pek yatmıyordu, Türkiye’nin sözde çağdaş ve ileri, özde cahil "zorunlu" eğitim-öğretim sisteminin ezberleri karşısında mağlup olduğumun farkındaydım.

İki üç yıl sonra her cuma günü akşam otobüsle şehirler arası yolculuk yapmak zorunda kaldım ve bu yolculuklar sırasında varlığından haberdar olduğum Güldür Güldür Show programında bu “yerçekiminden şüphe” meselesinin (nerden icab etmişsse, yerçekimini reddeden bir yardımcı doçent karakteri çerçevesinde) alay konusu yapıldığını gördüm.. 

Memleketimin hal-i pür melali.. 

Çağdaş Türkiye’nin iyi becerdiği tek şey (arkadan kurmalı ve uzaktan kumandalı) maskaralık.. Bilimi savunduğunu zanneden fakat gerçekte bilgi ve bilim felsefelerine savaş açan cahil maskaralık..

(Geçen yıl ODTÜ'lü fizikçi Aydın Özoğlu alternatif bir "teori" ile ortaya çıkmış ve bunun etkisiyle "yaralanan" Güldür Güldür'cüler gocunarak "uzaktan yerçekimli" maskaralığı onun hatırına tekrar devreye koymuşlar.)





Ebu Zerr (radıyallâhu anh) anlatıyor: 

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Ben sizin görmediğinizi görür, işitmediğinizi işitirim. Nitekim sema uğuldadı, uğuldamak da ona hak oldu. Gökte dört parmak sığacak kadar boş bir yer yoktur ki, orada Allah'a secde için alnını koymuş bir melek bulunmasın. Allah'a yemin olsun, benim bildiğimi siz bilseydiniz az güler, çok ağlardınız, yataklarda kadınlarla telezzüz etmezdiniz; yollara, çöllere dökülür, Allah'a yalvar yakar olurdunuz."   

(Ebu Zerr (radıyallâhu anh) ilâve etti: "Keşke (insan değil de) sökülen bir ağaç olsaydım." [Tirmizî, Zühd 9, (2313); İbnu Mâce, Zühd 19, (4190)])

YÂR OLUR, DİLDÂR OLUR

 



Sanma şâhım / herkesi sen / sadıkâne / yâr olur

Herkesi sen / dost mu sandın / belki ol / ağyâr olur

Sadıkâne / belki ol / âlemde bir / serdâr olur

Yâr olur / ağyâr olur / serdâr olur / dildâr olur.

                                                   Yavuz Sultan Selim 

 

Hangi dostun / gönle gülzâr / hem de pişdâr / yâr olur

Gönle gülzâr / saçan yârân / sanma hep / hüşyâr olur

Hem de pişdâr / sanma hep / âh belki bir / mekkâr olur

Yâr olur / hüşyâr olur / mekkâr olur / ağyâr olur.

                                                     

Nâdân ile / hemrâh olma / ikbâlinde / yâr olur

Hemrâh olma / meddâhânla / kâm alır / dîdâr olur

İkbâlinde / kâm alır / idbârında / bîdâr olur

Yâr olur / dîdâr olur / bîdâr olur / ağyâr olur.

 

Ehl-i dünyâdan / imdâd olmaz / umma ki / yâr olur

İmdâd olmaz / ham gönülden / râyegân / kindâr olur

Umma ki / râyegân / meftûn-ı cihân / cândâr olur

Yâr olur / kindâr olur / cândâr olur / ağyâr olur.


Yâr odur ki / hiç sakınmaz / zorlukta da / yâr olur

Hiç sakınmaz / cânını / yolun sıra / seyyâr olur

Zorlukta da / yolun sıra / âfâkta / tayyâr olur

Yâr olur / seyyâr olur / tayyâr olur / dildâr olur.

                                                                             Seyfi Say

LORD CURZON: “TÜRK’E İSTANBUL’U VERECEK, KARŞILIĞINDA İMPARATORLUĞUNU, HİLAFETİNİ, İTİBARINI SOYUP ALACAĞIZ”

 





UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 20

 

Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde, Selanikli Mustafa Atatürk’ün Balıkesir’de camide öğle namazı kılıp Mevlid dinlemiş ve ardından cemaate hutbe irad etmiş olduğunu görmüştük.

Hayır, zamane hutbelerinde olduğu gibi salt güzel ahlâktan, büyüklere saygı küçüklere sevgiden, yaratılmışları Yaratan’dan dolayı hoş görmekten, erkeklerin hanımlarının sözünden hiç çıkmamasından, şefkatten, merhametten, hayırseverlikten bahsetmiyor.

Günümüzde İslam’ı salt bu konularda vaaz vermeye hasreden “ahlâkçı-devletçi”lerimizin hoşlanmayacağı türden şeyler söyleyen birradikal Siyasal İslamcı” gibi konuşuyor.

El-Kaide lideri şeriatçı Üsame bin Ladin’den, Taliban’ın kurucusu dinci Molla Ömer’den, Şeriat için ayaklanan Şeyh Said’den farksız bir Mustafa Kemal..

Hutbede söyledikleri özetle şunlar:

1. Kur’an’daki açık hükümler devletimizin anayasasıdır.

2. Din ve dünya (devlet) işleri ayrılığından söz edilemez, bunlar birbirinden ayrılmaz.

3. Camiler sadece ibadet mahalli değil, aynı zamanda devlet (hakimiyet, egemenlik) işlerinin de görüşülüp karara bağlanacağı yerlerdir.

*

Selanikli’nin söyledikleri sadece bunlar mı?

Hayır!

Hutbe irad edip minberden indikten sonra mihrabın önüne geçiyor ve halkın sorularını cevaplıyor.

Ve şu mesajları veriyor:

Camilerde okunan hutbelerde Asr-ı Saadet’te olduğu gibi “günün meseleleri” anlatılıp halk aydınlatılmalıdır. .

Öyle ki askerî konular da, idarî (devlet yönetimiyle ilgili) güncel mevzular da, malî (ekonomik) meselelerle ilgili dinî hükümler de, günün siyaseti de, içtimaî (toplumsal) konular da hutbelerde kendisine yer bulmalıdır.

Evet, o gün halka öyle şeyler söylüyor ki, iki yıl sonraki Mustafa Kemal zaman makinasıyla oraya gelmiş olsa, kendisini aman zaman demeden yakalayıp derhal asardı.

Yine, 28 Şubat’ın (“milli görüş, adil düzen” gibi mırıltı ve fısıltılarda bile PKK teröründen daha tehlikeli bir irticaî/gerici kalkışma sezen) darbeci subayları ve MİT’çileri zaman makinasıyla o güne gitseler, belki de, akıl hocaları, rol modelleri ve efendileri İsrail’in Gazze’de yaptığının aynısını yapar, önce irticacı/gerici, radikal dinci Mustafa Kemal’e “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” kanununu uygular, ardından da bütün Balıkesir’i bomba ve füze manyağı yaparlardı.

*

Selanikli Mustafa Atatürk, 7 Şubat 1923 tarihinde Balıkesir’de irad ettiği hutbesinin/vaazının ardından halkın sorularını cevaplarken, yedi ay önce TBMM’de yaptığı konuşmada olduğu gibi yine, gözünün makam mevkide olmadığını, ilerde bir kenara çekileceğini, en fazla sıradan bir TBMM üyesi olmakla yetineceğini söyleyerek, muhaliflerini gaflet ve rehavete sürükleyecek şekilde kafasındaki bütün tilkileri harekete geçiriyor. (Ancak, yedi ay öncesine göre çıtayı biraz yükseltiyor, "menfaat"li sıradan vatandaşlık "bahtiyar"lığından taviz verip düz TBMM üyeliğini kabul ediyor.)

Dört buçuk yıl önce Erzurum Kongresi gecelerinden birinde hempaları Mazhar Müfit ile Süreyya’ya müjdelediği gizli gündemini hayata geçirmek için sıradan bir TBMM üyeliğinin kâfi olmadığını bilmiyor değil elbette..

Fakat, muhaliflerini gafil avlayabilmesi ve onlara baskın yapabilmesi için, kafasındaki tilkilerden onların haberdar olmayacağı şekilde derviş feragati kıvamında tozpembe bir tablo çizmesi gerekiyor.

Uğur Mumcu’nun Kâzım Karabekir’den yaptığı alıntıya göre, hutbesinin ardından cemaatin sorularını cevaplarken millete şunu söylüyor:

“Filhakika (gerçekten) vazife-i milliyenin hitamında (ulusal görevin bitiminde) köşeye çekilerek istirahat etmekliğim benim için bir menfaattir, bunu yapabilmek için şimdiye kadar istihsal olunan (elde edilen) neticelerin tesbit olunduğu (sabitleştirildiği, belirlendiği) gibi devam edeceğine itimat etmek icap eder, fakat bu hususta henüz bî-endişe (kaygısız) olamam. Hiçbirinizin de bî-endişe olmamanızı tavsiye ederim. (…)

"İşte bu nokta-i nazardan (bakış açısından) milletin içinde bir fert olarak ve tekrar milletin intihabına (seçimine) nail olursam TBMM'de aza (üye) sıfatıyla çalışmayı vazife telakki ediyorum. Efendiler, ne ben ne siz şahıslarımız üzerinde vaziyetler ihdasına (oluşturmaya) kalkışmayalım.”

(Uğur Mumcu, Kazım Karabekir Anlatıyor, 17. b., İstanbul: Tekin Yayınevi, s. 75.)

Adam “gizli gündem” dokumacılığının çığır açmış ustası, takiyye tarikatının ekol kurmuş pîri, yalancılık sanatının çağ atlatan virtüözü..

“Yeniden intihap olunur, seçilirsem”miş..

Sonraki süreçte, partisi Halk Fırkası’na rakip olarak kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapısına kilit vuracak, bütün TBMM üyelerini kendisi atayacak, göstermelik seçimlere sadece bu belirlediği isimler gireceği için bunlar güya millet tarafından seçilmiş olacaktır.

*

Selanikli o gün camide millete, Halk Fırkası’nı (Partisi’ni) kuracağı müjdesini de veriyor. ("Menfaat"inden ve "bahtiyar"lığından taviz verip sıradan TBMM üyeliğine "fit" olmasının nedeni de işte bu müjdesi.. Lafta sıradan TBMM üyesi olmak için parti kuruyor.)

Kendisi “milletin sıradan ferdi olmaktan” söz ediyor, tanburası ise parti havası çalıyor!

Evet, bir taraftan perhiz edebiyatı paralıyor, diğer taraftan lahana turşusunu kıtlıktan çıkmış gibi son kırıntısına kadar yalayıp yutma hesapları yapıyor.. 

Ele veriyor "talkını" ki salkımların tümünü "serbest rekabetsiz" ortamda yutabilsin.

Millî vazife bittikten sonra köşeye çekilip istirahat edecek, milletin içinde alelade bir fert olacak, millet tarafından seçilirse TBMM'de sıradan bir üye sıfatıyla çalışmayı vazife telakki edecek, kendi şahsı için “vaziyetler ihdasına kalkışmayacak” bir adam, parti mi kurar?!

Daha iyi anlaşılsın diye günümüzden örnek verelim: Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu, Fatih Erbakan, Muharrem İnce, Mustafa Sarıgül ve Ümit Özdağ gibi isimler “milletin içinde alelade fert olmak” için mi parti kurdular?

Evet, adam büyük takiyyeci, süper yalancı, dahi illüzyonist..

Saman altından su yürütme ustası bir siyaset dolandırıcısı, belki tarihte bir benzeri daha bulunmayan “gizli gündemcilik” harikası..

*

Genelde millet, özelde Balıkesirliler farkında olmasa da, Karabekir Selanikli’nin çevirdiği numaraların, kafasında çılgınca hoplayıp zıplayıp cirit atan tilkilerin farkındadır.

Selanikli’nin o gün söylediklerininin bütününden şu sonuca varır:

“… Gerek mutaassıp bir dil ve eda ile İslamcılığı ele alması ve gerekse siyısi bir fırka (parti) teşkiline ve onun başına geçmeye karar verdiğini ilan etmesi bende şu kanaati tamamladı:

Napolyon, vaktiyle başkomutanlıktan ‘Muhalif fırka yapan [Muhalif partilerin varlığına izin veren]bir diktatör başına neler geldiğini görür’ fikrine dayanarak nasıl bir fırka ile imparatorluğa çıkmışsa [kendisini imparator ilan etmişse] şimdi de, Mustafa Kemal Paşa da aynı surette başkomutanlıktan tek fırka (parti) ile -önlemekliğime rağmen- hilafet ve [cumhurbaşkanlığı adı altında] saltanatı almak mefkuresine (idealine) yürüyecektir. Bu yolda benim vatan ve millete karşı vazifem de şimdiye kadar olduğu gibi şimdiden sonra da bu tehlikeli yolu önlemek olacaktır. Şüphesiz ki, saminiyet ve ikna ile sonuna kadar uğraşmak ve mümkün olmazsa cephe almakla….”

(Mumcu, s. 75-76.)

Karabekir, Selanikli’nin çevirdiği dümeni o gün tüm boyutlarıyla çözmüş..

Sorun şurada ki, Selanikli’nin halifelik hevesini o gün için kursağında bırakmış olsa da, cumhurbaşkanlığı etiketli saltanatına engel olma fırsatını kaçırmış bulunmaktadır..

Atı alan Üsküdar’ı geçmiştir.. Atı kaptıranlara düşen ise nal toplamaktan ibaret..

Evet, Karabekir, Selanikli’nin Halk Fırkası’na karşı İstiklal Harbi’nin Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele, Adnan Adıvar ve Rauf Orbay gibi önde gelen isimleriyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurarak onun karşısına dikilecek, fakat İzmir Suikasti girişimi kumpasıyla kendisini mahkeme huzurunda bulacak, başını ipten zor kurtaracak, bu arada partisi de kapatılacaktır.

Böylece Karabekir, zamanında destek verip önünü açtığı, bir “hiç” olarak İstanbul’a postalanması söz konusuyken kurtardığı Selanikli’ye yaptığı iyiliklerin karşılığını eksiksiz bir biçimde alacaktır.

"Selanikli'yi padişah yapmışlar önce babasını asmış" şeklinde bir atasözümüzün bulunmaması ne büyük eksiklik!

*

Selanikli’nin (cumhurbaşkanlığı etiketi altında) saltanatı uhdesine almak istemiş olduğu kesin, fakat halifelik konusunda ne düşündüğünü tam olarak bilmiyoruz.

İki ihtimal var:

Birincisi, halife olmayı gerçekten istemesi, ve halife sıfatıyla dinde reform yapmayı tasarlaması, Katolikliği icat ederek kendisini “Hristiyanlığın ikinci peygamberi” yapan (ve Hz. İsa’yı “emekli”ye ayıran) münafık Pavlos (St. Paul) gibi İslam’ı dönüştürmek istemesi.

İkinci ihtimal ise, gelecekte ilga etmeyi kafaya koyduğu halifeliği şiddetle ve hararetle savunuyormuş gibi yaparak, ilerde Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet [kurumlarının] mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir (içkindir, içerilmektedir)” deyip, kaldırmıyor gibi konuşarak kaldıracağı, öldürmüyor gibi yaparak öldüreceği hilafeti “esasen” muhafaza ediyor, koruyormuş gibi görünmek istemesi.

Selanikli’nin aklından tam olarak neler geçtiğini bilmiyoruz, Allahu Teala biliyor, fakat öyle görünüyor ki, birinci ihtimal doğruysa, halifelik makamına oturup, Katolik Hristiyanlık’ta Pavlos’un (St. Paul), Protestanlık’ta Luther’in yaptığına benzer birşeyi yaparak İslam’ı reforma tabi tutmayı, kendi icadı yeni bir İslam ihdas etmeyi planlamış olmalıdır.

Bu yeni İslam’da Arap, dili Arapça olduğu için ibadetine Arapça devam etse bile, Türk (halifenin fetvasıyla) namazda surelerin Türkçe mealini okuyacaktı.

Ezan Türkçe okunacaktı.

Müminler sarık yerine yahudi fötrü ve hristiyan kasketi giyeceklerdi.

Latin harfleri alınacak, Müslümanlar Kur’an’ın Arapça’sının Latin harflerine aktarılmış şeklini bile değil, mealini okuyacaklardı.

Selanikli, aynı zamanda müceddid ve müçtehit bir halife olarak “Ezmanın tegayyürü ile ahkâm tebeddül eder” (Zamanların değişmesiyle hükümler değişir) fehvasınca dinde güncelleme yapacak, bu arada müminleri “tesettür” (örtünme) yükünden de kurtaracaktı..

Örtünmenin yüzyıllar öncesinin çöl Arab’ı için gerekli olduğunu, artık buna ihtiyaç kalmadığını söyleyecekti..

Evet, Selanikli gerçekten halife olmayı istiyorduysa eğer, muhtemelen böyle şeyleri müceddid ve müçtehit halife sıfatıyla yapmayı planlıyordu..

Hz. İsa aleyhisselam’ın pabucunu dama atan Pavlos gibi kendisi de Rasulullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in sünnetini ortadan kaldırıp yerine kendi “sünnet”ini ikame etmek istiyordu.

*

Halife olmayı istemiş olsa da olmasa da, Allahu Teala onun “halife” unvanını kullanmasına, camiye gidip hutbe okumasına bir daha izin vermedi, onu rakılı sofranın başına mıhladı, tarihe Said-i Nursî rh. a.’in “deccal”i, Abdülhakîm Arvasî k. s.’nun da “habîs ruh”u olarak geçti.

Dini cami minberinden değil, rakılı-leblebili sofrasından uzaktan kumanda ile yeniden dizayn etmeye koyuldu.

Şunu da kabul etmek gerekiyor ki, halife olamaması (krizin fırsat sunması kabilinden) ona başka açılardan fayda sağladı, hareket serbestisi kazandırdı.

Böylece kafayı daha rahat çekme, balolarda çağdaş Türk kadınlarıyla daha bir coşkulu dans etme, onları daha bir iştiyakla kucaklama fırsatını yakaladı.

Medreselerin kapısına kilit vurma, Arapça ve Kur'an öğretimini yasaklama, tekke ve dergâh gibi tarikat kurumlarını öcü ilan etme, "medeniyet tarikatı"ndan söz ederek emperyalist yahudi-hristiyan uygarlıkçılığının havariliğini yapma gibi hususlarda daha rahat hareket etme imkânına kavuştu. 

*

Selanikli “dinci, Şeriatçı, radikal siyasal İslamcı” nutukları sadece Balıkesir’de atmış değil..

TBMM’deki konuşmaları da aynı makamdan gazel okuyordu.

Balıkesir vaazından 10 gün önce bir başka şehirde, İzmir’de, şöyle konuşmuş bulunuyor:

“TBMM Hükümetinin Şer’-i şerif ahkâmından (Şerefli Şeriat hükümlerinden) ibaret bulunan şura (istişare, danışma, müşavere), adalet ve ulu'I-emre (iş/emir sahiplerine) itaat esasına tevfikan (uygun olarak) teşekkül ettiği (kurulduğu) ve [salt] Türkiye devleti icin hilafet mevzu-u bahs (söz konusu) olmayıp ancak bu zan, âlem-i İslam nazar-ı dikkate (gözönüne) alındığı zaman varit olabileceği, çünkü makam-ı hilafet yalnızca Türk’e değil yüce âlem-i İslam’a aittir. Alem-i İslam elyevm (bugün itibariyle) hal-i esarette bulunmasına binaen hilafet meselesini hal (çözme) ve tesbit edecek (belirleyecek) seviyeye vasıl oluncaya kadar TBMM makam-ı hilafeti bir nokta-i ümit olarak muhafaza edecektir.” (Mumcu, s. 71.)

Görüldüğü gibi, TBMM Hükümeti’nin Şerefli/Onurlu Şeriat hükümlerine göre kurulduğunu söylüyor.

Yani o gün için mevzubahis olan, memlekette hüküm süren devlet, bir Şeriat devleti..

Şeriat hükümeti..

Bunu söyleyen Selanikli Mustafa Atatürk..

Birşeyi daha söylüyor:

Hilafet salt Türkiye’ye ait bir mesele değildir, tüm İslam alemini ilgilendirmektedir.

Yani hilafet, Türkiye devletinin ve Türk Hükümeti’nin emri ya da şemsiyesi altına sığabilecek bir makam ya da kurum değildir.

Onu aşan bir kurumdur.

Türkiye Devleti de hilafet kurumunun şemsiyesi altında yer alma, hükmüne tabi olma durumundadır.

Selanikli’nin sözlerinden çıkan anlam bu..

“Mana ve mefhum” bunu diyor.

*

İzmir’de bunları söylediği tarihten beş gün önce (23 Ocak 1923’te) Bursa’da ise şöyle konuşmuş bulunuyor:

“Hilafetin yalnız Türkiye halkına değil bütün İslam alemine şümulü olması hasebiyle bu makam hakkında karar vermek Türk milletinin selahiyeti (yetkisi) haricindedir.” (Mumcu, s. 71.)

Bu sözlerini, “Biz Türkiye olarak, Türkler olarak tek başımıza halife seçemeyiz” anlamında söylenmiş sözler olarak yorumlamak da mümkündür.

Buna, “Alem-i İslam elyevm (bugün itibariyle) hal-i esarette bulunmasına binaen hilafet meselesini hal (çözme) ve tesbit edecek (belirleyecek) seviyeye vasıl oluncaya kadar TBMM makam-ı hilafeti bir nokta-i ümit olarak muhafaza edecektir” şeklindeki lafını da eklersek, asıl niyetinin, halife olmak değil, sonradan Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet [kurumlarının] mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir (içkindir, içerilmektedir)” diyerek hilafeti kaldırmak olduğu düşünülebilir.

Bu tür laflarla bir yıl öncesinden kamuoyunu hazırlamaya başlamış..

*

Öyle anlaşılıyor ki Selanikli daha İstanbul’dayken İngiliz subaylarıyla (özellikle de İngiliz İstihbarat Teşkilatı’nın / Gizli Servisi’nin İstanbul şefi Rahip Robert Frew ile) yaptığı başbaşa “gizli” görüşmelerde onlarla sadece (cumhuriyetin ilanıyla) Osmanlı hanedanının elinden devlet başkanlığının alınması ve Osmanlı Devleti’nin yıkılması hususunda değil, hilafetin kaldırılması konusunda da mutabakata varmış.

Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un kafasındaki plan buydu.

Vikipedi’de Curzon’un 23 Aralık 1918'de yaptığı bir konuşmada sarfettiği ifadelere yer veriliyor:

“İstanbul'u elinde tutan güce muazzam bir stratejik ve siyasi önem verilir. … Bütün bu yüzyıllar boyunca dünyaya Türkiye'nin dünyanın en büyük güçlerinden biri olduğu izlenimini veren İstanbul'daki Türk varlığıydı. İkinci olarak, onun Avrupa'daki varlığının, İslam'ın dünya çapındaki itibarını ve gücünü artırmada ve Pan-İslam inancını teşvik etmede çok büyük bir etkisi oldu. Türk İstanbul'dan çıkarılırsa, bana göre Hilafet sorunu sonsuza kadar çözülür. Osmanlı Padişahı bütün bu asırlar boyunca Hilafeti nasıl elinde tutabildi? Temelde iki sebebi var. Birincisi, Kutsal Toprakların koruyucusu olduğu için ve ikincisi, İstanbul'a sahip olduğu için. Birincisi [kutsal toprakların koruyuculuğu], ona tüm dünyadaki Müslümanlar üzerinde büyük bir manevi ayrıcalık ve yetki verdi. İkincisi [İstanbul’a sahiplik], onun büyük bir İslami Güç olarak görünmesini sağladı. Kutsal Yerleri şimdi kaybetti. İstanbul'u da kaybederse, bana öyle geliyor ki, Hilafeti elinde tutma şansı yok olacaktır. Mekke ve Medine'den sonra İstanbul'u da kaybederse artık İslam dünyasının gözünden düşecektir.”

(https://www.qdl.qa/en/archive/81055/vdc_100069672679.0x000065 Papers of the War Cabinet's Eastern Committee [250v] (500/544) The Future of Constantinople’dan aktaran https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Curzon)

Curzon’un bunları söylediği sırada Mondros Ateşkes Antlaşması’nın üzerinden iki aya yakın bir süre geçmiş durumda..

Selanikli’nin Samsun’a çıkmasına ise altı ay var.

Söylediklerinden anlaşılan şu:

Bir: Türkler (Osmanlı), İslam dünyasının gözünden düşürülmelidir.

İki: Türkler’i saygın kılan, “büyük güç” gibi görünmelerini sağlayan, birincisi kutsal toprakların (Mekke ve Medine’nin) koruyucusu olması, ikincisi de İstanbul’daki varlığıdır.

Üç: Bu iki durum değişmedikçe, Osmanlı (Türk), hilafeti elinde tutmaya devam edecektir.

Dört: Mekke ve Medine’nin muhafızı/koruyucusu olmaktan çıkan ve İstanbul’a sahip olması önemsizleşen bir Türkiye İslam dünyasının gözünden düşecek ve hilafeti elinde tutma şansı yok olacaktır. 

Curzon'un, Karabekir'e gönderdiği yeğeni Yarbay Rawlinson ile "kurulacak yeni devletin başkentinin Anadolu'daki bir şehir olması" tavsiye ve telkininde bulunması tesadüf değildi.

*

İngilizler’den, “Türkler’in Hicaz’dan (Mekke ve Medine’den) uzaklaştırılması” ihalesini Mekke Emiri şerefsiz Şerif Hüseyin almıştı.

Ancak, İngilizler’in Osmanlı’yı (Türkiye’yi) Medine’den kovma “stratejik” hedefine ulaşması sadece Şerefsiz Hüseyin sayesinde olmadı..

“Üç beyinsiz”lerden Cemal Paşa (Maşa) ile Selanikli Mustafa Atatürk de çorbaya tuz attılar, bu işin “sevab”ından mahrum kalmadılar:

“[Şerif Hüseyin’in tertiplediği] İsyanın başlamasının üzerinden sekiz ay geçmişti. Hicaz demiryolunun korunması çok büyük güçlüklerle sağlanabiliyor, Medine’nin savunulması için de şehirde ciddi sayıda asker tutuluyordu. Bundan dolayı bir ara Osmanlı Harp Erkânı tarafından Hicaz’daki askerin çekilerek bölgenin tahliye edilmesi değerlendirildi. Konuyla ilgili olarak Enver Paşa Cemal Paşa’ya bir telgraf çekerek onun fikrini aldı. Daha sonra mevzu hakkında Şam’da karargâhta bir toplantı yapıldı. Cemal Paşa, Ali Fuad Bey ve Mustafa Kemal Paşa arasında geçen görüşmede bir yanda Filistin müdafaa edilirken öte yandan Hicaz’ın korunmasının mümkün olamayacağı kanaati baskın geldi.  Üstelik Medine boşaltıldığı takdirde Filistin savunulabilirdi. Bunun üzerine Medine’nin tahliyesi kararlaştırıldı.”

(Hasan Barlak, “Fahrettin Paşa’nın Hicaz Cephesinde Bayrak Mücadelesi”, Studies Of The Ottoman Domain, Cilt 6, Sayı 11, Ağustos 2016, s. 26.)

Selanikli’nin Curzon’un planına “dolaylı” hizmeti bununla sınırlı kalmadı..

Daha önce anlattığımız gibi Filistin-Nablus’ta başında bulunduğu orduya tek kurşun atmadan ricat/kaçış emri vererek gerideki cephelerin de hazırlıksız yakalanıp çökmesine yol açtı.

İzmir-Kayseri arasına karşılık gelen bir mesafeyi yıldırım hızıyla aşarak ancak Halep’in kuzeyinde durabildi.

Her ne kadar kendisi paçayı kurtardıysa da ordusu helak oldu.

Ardından hemen “yaverliğini cebine koymuş bulunduğu” yeni padişah Vahideddin’e telgraf çekerek İngilizler’le (gerekirse müttefik Almanya’dan ayrı olarak) behemahal (her ne pahasına olursa olsun) barış yapılması, yani teslim olunması telkin ve teklifinde bulundu.

*

Evet, Curzon’un temel hedefi Türkler’in İslam dünyasındaki liderlik rolüne son vermek, itibarını yok etmek ve hilafeti ellerinden almaktı.

“Hakiki İngiliz dostu” Selanikli sayesinde meramına nail oldu.

Selanikli Türkler’in sadece “İslam alemindeki liderlik” rolüne son vermekle kalmadı, ayrıca bir de “uygar, çağdaş” Hristiyan-Yahudi aleminin kuyruğu haline gelmelerini sağladı.

Çift katlı ekmek kadayıfı, yeme de yanında yat!..

Körün istediği bir göz, Allah vermiş iki göz..

*

Curzon, yukarıya aldığımız lafları ettikten beş ay sonra, Selanikli’nin Samsun’a çıkışından ise bir ay önce, 18 Nisan 1919 günü, şunu söyleyecektir:

Türklerin İstanbul'dan çıkarılması, bence, her ne kadar ‘savaştaki yenilgilerinin en önemli kanıtı olarak kaçınılmaz ve arzu edilir’ olsa da, pratikte hiçbir Türk İmparatorluğu ve muhtemelen hiçbir Hilafet olmadığı anlaşıldığında, [bir de İstanbul’un ellerinden alınması durumu yaşanırsa] Doğu dünyasındaki Müslüman tutkulara, ve bu asık suratlı hınca, kolayca vahşi bir çılgınlığa dönüşebilecek en tehlikeli ve en gereksiz teşvikleri vereceğimize inanıyorum.”

(MacMillan, Margaret (2002). Peacemakers: The Paris Peace Conference of 1919 and Its Attempt to End War / Paris 1919: Six Months That Changed The World (Random House Edition), s. 440 ve https://www.qdl.qa/en/archive/81055/vdc_100076917035.0x000027 Papers written by Curzon on the Near and Middle East [19v] (38/348), British Library: India Office Records and Private Papers, "Review of the Situation in the Middle East, with Special Reference to the Danger of Delay in Reaching a General Settlement." [Genel Bir Çözüme Ulaşmada Gecikme Tehlikesine Özel Atıf ile Ortadoğu'daki Durumun Gözden Geçirilmesi.] Mss Eur F112/278, in Qatar Digital Library’den aktaran https://tr.wikipedia.org/wiki/George_Curzon)

Görülen o ki, Curzon ve ekibi, değişmeyen stratejik hedefleri doğrultusunda taktiklerini zamana, zemine ve değişen şartlara göre yenilemiş ve revize etmişler.

Curzon’un bu sözlerinden, (Vahideddin’in sonsuz güven duyduğu yaveri) Selanikli ile, Osmanlı Devleti’nin/İmparatorluğu’nun yıkılması konusunda kesin bir mutabakata varmış oldukları anlaşılıyor.

Curzon, “gizli anlaşma” halkasına Karabekir’i de dahil etmek için Aralık 1919’da yeğeni Yarbay Rawlinson’u Erzurum’a gönderecek fakat Karabekir bu ihanet çemberi içinde yer almayı reddedecektir.

İşte, Selanikli’nin (Curzon’un bu lafları sarfetmesinden dört ay sonra, Rawlinson’un Karabekir’e açılmasından ise dört ay önce) Erzurum’da kongre sırasında müftü efendi gibi dua edip padişahına ve devletine olan sonsuz sadakat ve bağlılığından haber verirken gece hempalarına muazzam bir özgüvenle “Saltanat kaldırılacaktır” diye “gizli gündem”ini müjdelemesinin ardındaki etken, Curzon’un (İngiliz soğukkanlılığına özgü) duygusallıktan uzak, “hedef odaklı” şeytanî pragmatizmine duyduğu inançtan başka birşey değil.

*

Curzon, Selanikli’ye “İstanbul’u İngiliz, Fransız ve İtalyanlar’dan kurtarma” kahramanlığı ve fatihliğini vermeyi, onu Türkler nezdinde itibarlı ve saygın hale getirmeyi, muhalifleri karşısında eli güçlü kılmayı kafaya koymuş.

Cumhuriyet'in 50'nci yılı münasebetiyle şu beyanatı veren (Selanikli’nin sağ kolu, başbakanı) İkinci Adam İsmet İnönü, ne söylediğinden habersiz bir aptal geveze değil, tam aksine, lafını sözünü bilen, bin düşünüp bir konuşan çok zeki bir "hesap kitap" adamı:

İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur.

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)

İngiliz’in Selanikli’ye vereceği “vatan kurtaran kahraman Hasan” madalyası karşılığında ondan istediği ise, “pratikte hiçbir Türk İmparatorluğu” kalmadığını bütün dünyaya (özellikle de İslam alemine) göstermesi..

Selanikli, İstanbul’u İngiliz’den alarak Türkler nezdinde “kişisel” itibar ve saygınlık hasadı yapacak, fakat buna karşılık Türk milletinin İslam alemi ve dünya nezdindeki itibar ve saygınlığını bozuk para gibi harcayacaktır.

Acayip bir takas..

*

Evet, Selanikli, "saltanata denk bir cumhurbaşkanlığını uhdesine alma, her tarafa heykellerini diktirme, her devlet dairesine bir fotosunu astırma, Türk milletini / Türkiye toplumunu kendisine kul köle yapacak bir düzen kurma" fırsatı demek olan bu "gizli plan"ın üstüne atlamış ve İnönü'nün sözünü ettiği desteği almış bulunuyor.

Adamın gözü imajda, heykelini diktirmede, fotoğrafçılara özene bezene poz vermede, (Karabekir’e söylediği gibi) “namussuzluk ve dinsizlik” pahasına da olsa zenginleşmede, cebini şişirmede..

Curzon ise kendi “vatanseverlik” davasında alabildiğine “ihlas”lı..

Türkler'in İstanbul'dan çıkartılması, “Türkler’in savaştaki yenilgilerinin en önemli kanıtı olarak arzu edilir birşey” olsa da, stratejik nitelikteki asıl hedeflere ulaşma ve gelecekteki tehlikelerin önünü kesme adına imajının yara almasını kabulleniyor, ve Türkler’e aldatıcı bir zafer sarhoşluğu sunarak onların karşısında bir nebze “yenilmiş adam” rolü oynamaya nefsini razı ediyor.

Onun açısından asıl zafer, altı asırlık bir çınarın, muhteşem bir mazinin yaşatıcısı olan Osmanlı İmparatorluğu’nun Titanik gemisi gibi tarih denizinin karanlık sularına gömülmesinden, Türkler'in muz cumhuriyeti intibaı veren bir balo cumhuriyeti ile tarih yolculuğuna Afrika'daki Hotanto kabilesi gibi sıfırdan başlamasından ibaret.

Ve bir de “muhtemelen hiçbir Hilafet’in olmadığı”nın İslam alemi tarafından anlaşılmasından..

*

İşte, TBMM’nin 3 Mart 1924’te kabul ettiği hilafetin kaldırılması yasasına “Hilafet muhtemelen var, muhtemelen yok, belki var, belki yok” dercesine dercedilmiş "Hilafet, hükümet ve Cumhuriyet [kurumlarının] mana ve mefhumunda esasen mündemiçtir (içkindir, içerilmektedir)” şeklindeki birinci madde, Curzon’un gönlünde yatan aslanı, “muhtemelen hiçbir Hilafet’in olmadığını” ilan ediyor.

Zafer, Curzon’un zaferi..


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."