ŞERİAT'E (ALLAHU TEALA'NIN ADALETİNE) KARŞI LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEMOKRASİ KALPAZANLIĞI

 



Dr. Nurullah Çakmaktaş, “Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesinde “demokrasi” konulu tartışmalar için şunları diyor:

Dini radikal düşüncenin bu süreçte İhvan özelinde ana akım İslami harekete din-siyaset ilişkisi bağlamında yönelttiği en baskın tenkitlerin biri demokrasi meselesi etrafında olmuştur. Ana akım İslami hareketin; cari politik sistem içinde var olmaya çalışması, müesses nizamın koyduğu kurallar çerçevesinde siyasal mücadelesini vermesi ve iktidara gelmek için mevcut araçları kullanmayı tercih etmesi; İslamlaşma yöntemi olarak silahlı mücadeleyi ve şiddeti bir değişim ve dönüşüm aracı olarak gören dini radikal düşüncenin ve bu düşünceyi benimseyen grupların tepkisine neden olmuştur. Hâkim siyasal paradigma içinde de demokrasi konusu eleştirilerin en çok odaklandığı mesele olmuştur.

Özellikle yetmişli yıllardan sonra teo-politik radikal düşünce içinde önemli yere sahip pek çok ideolog, demokrasiyi din dışı bir düşünce ve uygulama biçimi olarak kabul etmiş ve onun İslamî akidenin temeli olan “tevhit” ilkesine halel getirdiğini savunmuştur. Zira onlara göre demokrasi, çoğunluğun talep ve iradesine göre hükümde bulunmayı kendine şiar edinmiş ve bu iradeyi Allah’ın indirdiği hükümlerin önüne koymuştur. Öyle ki bu durum, toplum iradesini Allah’a şirk koşmak anlamına gelmektedir. Ayrıca demokrasi, insanlara yasama yetkisi vermek suretiyle beşeri ilahlaştırmakta ve böylece yeni bir din ihdas etmektedir. Dolayısıyla demokrasi bir küfür dini olarak İslam’ın karşısında kendisine pozisyon açan müstakil bir din olarak addedilmiştir. Öyle ki yasama yetkisi vermek suretiyle beşeri ilahlaştıran kimse demokrasi dinine girmiş olur ki bunun anlamı bu kimsenin İslam dairesi dışına çıkıp kâfir olmasıdır. İslam ve demokrasi tam anlamıyla birbirlerinin karşıtıdırlar ve bir kimsenin aynı anda hem İslam’a ve hem de demokrasiye insanları davet etmesi mümkün değildir (Ez-Zevâhirî, 2005, 31-36; El-Makdîsî, ts., 11-13; Et-Tartûsî, 1999, 1-2; El-Lîbî, ts., 7-8; Eş-Şankîtî, 2011, 7-10).

Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor: Dinî radikalizmin ya da radikal dinciliğin ideologları ve teorisyenleri diye bilinen isimler öyle (Türkiye’deki AKP’li “eski İslamcı”lar gibi) sloganlarla hareket eden, çelişkiler içinde bocalayan, bir dediği öbürünü tutmayan, dinî duyarlılığı (Gazze meselesinde olduğu gibi) modaya göre şekillenen dünyadan habersiz boş beleş adamlar değiller..

Demokrasi konusunda söyledikleri de tamamen doğru.

Demokrasi için “din” derken de “din” kelimesinin Arapça’daki asıl anlamından hareket ederek konuşuyorlar. 

(Bugün Türkiye’de milletin “din”den anladığı, Kur’an’da geçen “din” kavramıyla tam olarak örtüşmüyor. Batı’nın “religion”ı ile, yani Hristiyanlığın “din” tasavvuruyla örtüşüyor. “Din”in anlamını öğrenmek isteyenler TDV İsâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesini okuyabilirler.)

*

Demokrasiyi mutlak olarak benimseyenlerin küfre düşecekleri kesindir.

Ancak, Türkiye’deki demokrasinin “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” anayasal ilkeler içermesi gibi, Kur’an ve Sünnet’e bağlılığı, çıkarılan kanunların Şeriat’e aykırı olmamasını “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” ilkeler kabul eden bir “demokratik” sistem anlayışını benimseyenler tekfir edilemezler.

Fakat, böylesi bir demokrasi anlayışına sahip olanların esas itibariyle demokrat kabul edilemeyecekleri, İslamcı (Şeriatçı) sayılacakları bir gerçektir. (Zaten tekfir edilmemelerini sağlayan da bu Şeriatçılıklarıdır.)

Buna karşılık (Türkiye’de bazılarının yaptığı gibi) “Din devletinin, Şeriatçılığın devri geçmiştir.. Biz muhafazakâr demokratız” diyenler kesin olarak küfre düşerler.

Bu sözlerinden tevbe etmedikçe kendilerini küfürden kurtaramazlar. 

Bir taraftan da müslüman olduklarını söylemeleri (Müslümanlar’ı aldatmaya çalışmıyorlarsa) kendilerini aldatmaktan başka birşey değildir.

*

Çakmaktaş’ın sözlerinin devamı şöyle:

Diğer taraftan bu kimseler nezdinde demokrasi, Batı menşeli bir tecrübenin ürünü olarak görülmüş olması onun reddinin gerekçesi olarak da sunulmuştur. Öyle ki bu kimselere göre; Batı’nın papalık ve ruhbanlık tarihi tecrübesi içinde bir anlam ifade eden demokrasi kavramı, İslam toplumu için aynı anlamı ifade etmemektedir. Ayrıca batının demokrasiyi İslam dünyasına ihraç çabaları, ona hâkim olma araçlarından bir tanesidir. Zira Batı ilk olarak doğrudan sömürge yoluyla, daha sonra diktatörleri kullanarak dolaylı sömürge yoluyla ve son olarak da demokrasi yoluyla İslam dünyasına hâkim olmaya çalışmış ve çalışmaya devam etmektedir. Öyle ki Batı; demokrasi ihraç ederken onu İslam kültürünün bir alternatifi olarak inşa etmeye çalışmakta, bu modeli Müslüman topraklara dikta etmekte ve böylece demokrasinin oluşturduğu seküler atmosferi kullanarak Müslüman toplumun yozlaşmasını hedeflemektedir (Eş-Şankîtî, 2011, 19-21).

Bu ifadeler tamamen doğru.

Üstelik, özellikle Türkiye gibi ülkelerde demokrasi, “mutlak” bir demokrasi de değildir.

Laiklikle (siyasal dinsizlikle) kayıtlı ve şartlı (mukayyed) bir demokrasidir.

Yani halkın yüzde 100’ü bile Şeriat istese, (teorik olarak) böyle bir ülkeye Şeriat demokrasi yoluyla gelemez. Çünkü bu, “laik demokrasi”nin yıkılması anlamına gelmektedir.

Yani halka önce laliklik (siyasal dinsizlik, siyaset alanında dinsiz olma) dayatılıyor, bu konuda onlara söz hakkı (irade) tanınmıyor, siyasal dinsizliğe iman etmeleri ve bu dinsizlik dininin “kâfir”leri olmamaları kaydıyla bir söz hakkı (irade beyanı hakkı) lütfedilip tanınıyor.

Siyasal dinsizlik sahası içinde top oynamak serbest.. Siyasal dinsizlik sahasının dışına çıkarsan top elinden alınıyor, başına laiklik sopasını yiyorsun.

*

Çakmaktaş’ı dinlemeye devam edelim:

El-Makdîsî’ye göre demokrasi, tamamen halkın iradesini yansıtan masum bir sistem olmayıp batılı fikir ve ideolojilere yaslanan “tağutî” rejimlerin kontrolü altındadır. Öyle ki ona göre şayet toplumun iradesi ve talepleri, söz konusu rejimlerin çıkarları ile çatışma içine girerse bu durumda o irade demokratik bir hak olarak kabul görmeyecektir. Mesela çoğunluğun talebi şeriat kanunlarının tatbiki yönünde olsa bile demokratik özgürlük, söz konusu talebi karşılama esnekliğini gösteremeyecektir (El-Makdîsî, ts., 13-15). Teo-politik radikal düşüncenin etkili isimlerinden Ebû Yahya El-Lîbî de demokrasi alanını, sınırlarını müesses nizamların belirlediği bir tiyatro sahnesine ve bir oyuna benzetmektedir (El-Lîbî, ts., 4-5).

Bu sözlere eklenecek birşey yok..

Türkiye gibi ülkelerdeki demokrasinin (mutlak olmaması, laiklikle kayıtlı olması itibariyle) bir tiyatro oyunundan ibaret olduğu kesindir.

Buna karşılık, “Şeriatçı bir demokrasi” de aslında “gerçek” demokrasi zaviyesinden yine bir tiyatro oyunu olmaktan öteye gitmeyecektir.

Ancak, “Şeriatçı bir demokrasiyi” savunanlar kendileriyle çelişmiş olmazlar, çünkü asıl davaları (davetleri, çağrıları) demokrasinin tecellisi (millet iradesinin, yani halkın taleplerinin; çoğunluğun tercihi esas alınarak siyasete hakim olması) değildir.

Laiklerin savunduğu demokrasi ise, gerçekte kendi kendisini yalanlayan bir davadır..

Millet iradesi dolandırıcılığıdır.

Dolayısıyla demokrasi için sadece tiyatro oyunu demek yeterli olmaz.. Demokrasi aslında “ulusal dolandırıcılık” ideolojisidir.

Halk egemenliği kalpazanlığıdır.

*

Çakmaktaş’ı okumaya devam edeceğiz inşallah.


İKTİDARIN GAZZE ÇELİŞKİSİ: YUMURTA KÜFESİ DEĞİL, PETROL TANKERİ

 




“Özkök sırtında yumurta küfesi olmayanların ismini verip kızdı: Pes artık”..

Odatv’deki yazının başlığı böyleydi..

Dokuz gün önce (3 Kasım 2023) yayınlandı.

Özkök’ten kasıt, Hürriyet’in eski genel yayın yönetmeni Ertuğrul..

Sözde iktidarı savunuyorum derken, (sahibinin yüzüne konan sineği ezmek için koca kayayı sineğin üzerine indirip altındaki kafatasını da parçalayan ayı gibi) yazısında, iktidarın Gazze söylemi ve politikasındaki tutarsızlığı ifşa ediyordu.

Okuyalım:

Kulaklarım duyduklarım hafsalama sığmıyor.

Bakın şu sözlerin hepsini önceki gün, yani aynı gün duydu kulaklarımız…

SIRTINDA YUMURTA KÜFESİ OLMAYAN KOMŞU BİZE “BOYKOT UYGULA ” DİYOR

 İran Dışişleri Bakanı konuşuyor…

Yanında Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da var…

İranlı bakan, “Bölge ülkeleri her şeyden önce İsrail’e kapsamlı boykot uygulamalı, İsrail’e yakıt göndermemeli, siyonist rejimle ilişkiler kesilmelidir…”

Emriniz olur…

İyi de arkadaş, bu bakan arkadaş, dünyadan izole olmuş, ekonomisi batmış, kadınları bitap bir ülkenin dışişleri bakanı…

Kaybedecek hiç bir şeyi kalmamış zaten…

Sırtında ne küfesi var… Ne de o küfede tek bir yumurtası…

Şimdi kalkmış, bize kendi evimizde “Hadi siz de kopun dünyadan” diye bağırıyor…

İYİ DE KİME SOKUŞTURUYOR BU LAFLARI DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ

Güya herkese konuşuyor ama asıl derdi başka…

Bu sözleri ile birilerini İslam alemine şikayet ediyor.

O konuşmayı yaptığı gün çok iyi biliyor ki, 21 Ekim günü Ceyhan’dan İsrail’in Eliat limanına 1 milyon varil ham petrolü götüren o tanker Azerbaycan petrolünü taşıyordu.

Kardeş ülkemiz Azerbaycan bu sözlerin hedefi…

Tabi ki Ceyhan’dan giden petrole borularını açan Türkiye de…

Sırtında yumurta küfesi olmayanlar için ne kolay lokma değil mi…

Çok iyi biliyor ki, Türkiye ve Azerbaycan uluslararası camiaya ve ekonomiye entegre ülkeler…

O arkadaşın memleketi ise, bizim Ahmet Bey’in dahiyane lafı ile “Değerli yalnızlıklar” içinde tek başına kalmış bir çorak ülke…

“Hadi siz de gelin bizim mahalleye” diyor adeta…

Mersi… Biz almayalım…

*

Özkök’ün verdiği bilgi önemli..

Söz konusu konuşmanın yapıldığı gün, yani 21 Ekim günü Ceyhan’dan hareket eden bir tanker, İsrail’in Eliat limanına 1 milyon varil ham petrolü götürüyormuş.

Ceyhan, İsrail sınırları içinde yer almıyor. Adana’nın ilçesi.

Bin değil, 10 bin değil, 100 bin değil, 1 milyon varil petrol..

İsrail, bu petrolle Gazze’yi vuruyor.

*

İmdi, Türkiye’nin tutup Gazze için İsrail’e savaş açmamasını anlayabiliyoruz.

Arkasında ABD ve Avrupa var..

İsrail’e saldırdın diyelim, bunlarla da kapışman ihtimali var.

Türkiye Cumhuriyeti, bu riski alacak bir devlet değil.

Dolayısıyla, Erdoğan’ın bir yandan “İsrail sabrımızı taşırma” filan türünden çıkışlar yaparken diğer yandan “kalıcı barış”tan söz ederek İsrail’e barış güvencesi vermesini anlayışla karşılayabiliyoruz. (Hani “Adın ne, Mülayim, sert olsan ne yazar” hesabı, sabrın taşsa ne olacak?.. ABD, AB ve İsrail, fiilen bir müdahale olmadıkça Erdoğan’ın bu tür tepkilerini umursamaz.. “Siyasetin doğasında bu var. Karizmayı çizdirmemek için kendi seçmenine, halkına ve muhaliflerine karşı siyaset gereği bunları söylemek zorunda” diye düşünürler.)

Evet, Erdoğan’ın İsrail’e karşı “savaşçı” ya da “şahin” bir politika izlenmesini istememesini anlayışla karşılayabiliyoruz.

Çünkü İsrail’in arkasında ABD ve AB var..

Onlarla da kapışma riski mevcut.

Fakat aynı şey ticaret için söz konusu değil..

İsrail’e petrol göndermedin diyelim.. Dünyada tek petrol alıcısı ülke İsrail mi?..

Azerbaycan, sadece İsrail’e mi petrol ihraç ediyor?!

Türkiye Yüzyılı rüyası gören Türkiye’nin ekonomisi İsrail’le ticarete mi bağımlı?

Yani 9 milyon nüfuslu İsrail’le ekonomik ilişkilerini tümden kessen ne olur, batar mısın?..

Dünyada 8 milyar (milyon değil) insan yaşıyor…

Dünya, beşten de, İsrail’den de büyük.. İsrail, nüfus bakımından dünyanın binde biri.

*

İran’ın tutumuna gelince..

İran senin için ölçü olamaz.

İran’ın sırtında yumurta küfesi yokmuş da, Türkiye’nin varmış..

Senin dış politikan kendi belirlediğin ilkelere değil de başkalarının sırtında küfe olup olmamasına endeksliyse, sana devlet değil, ancak “şirket” denilebilir.

Venedik taciri” kafasıyla hareket eden bir devlet, “yüzyıl” edebiyatı yapabilir, fakat “yüzyıl” sahibi olamaz.


DANİMARKALI GÂVUR ÇİZİM KARİKATÜRLE GELİYOR, YERLİ-MİLLİ GÂVUR İSE ACZİMENDEBUR MÜSLÜM GİBİ CANLI KARİKATÜRLERLE İSLAM'I VURUYOR

 












Dr. Nurullah Çakmaktaş’ın Dini Radikalizmin Ana Akım İslamcılara Yönelttiği Tenkitler” (Akademik İncelemeler Dergisi, C. 16, S. 1Nisan 2021) başlıklı makalesini tartışıyorduk.

Çakmaktaş sözlerini şöyle sürdürüyor:

“İslam dünyasında ulus devlet sonrası dönemde Müslüman toplumları doğrudan etkileyen bir takım siyasal meseleler, gerek ana akım İslamcılık düşüncesinin ve gerekse de dini radikal düşüncenin şekillenmesinde başat etken olarak dikkat çekmektedir. Her iki düşünce ekolünü de motive eden ve harekete geçiren, bu ekollere mensup kimselerin sahip olduğu teo-politik hassasiyetler olmuştur. Bu iki ekolün ortak paydası, İslam’ın siyasal alana dair söyleyecek sözü olduğu iddiasını taşımalarıdır. Fakat siyasal alana dair İslamlaşmanın hangi yöntem ile gerçekleşeceği sorusuna verilen cevap, iki ekol arasındaki ayrışmayı tetikleyen ve derinleştiren en önemli unsur olmuştur. Öyle ki ana akım İslamcılık cari sistem içinde kalarak tedrici bir yolla İslamlaşmayı savunurken, dini radikal düşünce ise silahlı bir kalkışma ile İslamlaşma devriminin gerçekleşebileceğini savunmuştur. Bu temel ayrışmadan mütevellit cihâdi ideologlar olarak isimlendirilen dini radikalizm öncüleri, yetmişli yıllardan bu yana İhvan-ı Müslimin başta olmak üzere ana akım İslamcılara mevcut siyasal düzen ile olan ilişkileri nedeniyle pek çok eleştiri yöneltmişlerdir.”

Evet, “İslam’ın siyasal alana dair söyleyecek sözünün bulunduğu”nu kabul etme konusunda (“esas”ta) ihtilaf yok.

İhtilaf, bunun nasıl gerçekleştirileceği (yöntem) hususunda ortaya çıkıyor.

Gerçekte yöntem meselesinin tek bir cevabı bulunmuyor.. Zaman ve zemine göre değişir..

Dolayısıyla, “şartlar”a göre her iki tarafın da haklı olduğu noktalar bulunabilir.

Yine şartlar, belirli bir zaman ve zeminde (tarih ve coğrafyada) bir tarafın kesin biçimde haklı olduğunu söylememize imkân verebilir.

*

Buna karşılık, “esas”ta ihtilaf yaşandığında ortaya “iman ve küfür” ikilemi çıkar.

Yani birileri Müslümanlık adına “İslam siyasal alana karışmasa da olur, laiklik de fena bir şey değil” dediğinde, bunun anlamı, İslam’ı terk edip kâfir olmalarıdır.

Nitekim Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Cumhuriyet döneminde bunu anlatmaya çalıştı. Kitap ve makalelerinde laikliğin küfür olduğunu döne döne açıkladı.

İmdi, cârî (yürürlükteki) sistem içinde bir müslüman, çaresizlik dolayısıyla İslam’ın siyasal alana karışması yönünde bir şey yapamama durumunda olabilir.

Yine, tehdit, yasaklama ve zorbalık yüzünden bunu sözlü olarak savunma imkânı da bulamayabilir. Susmak zorunda kalabilir.

Fakat aksi yönde beyanda bulunamaz.

Bulunduğu anda küfre düşer.. 

Bunun lam’ı cim’i yoktur.

*

İşte Türkiye’deki sorun burada..

Türkiye’de (şu anda) acizlik ve çaresizlik dolayısıyla yaşanan bir eylemsizlik veya susma yok. Aksi yönde gönüllü bir eylemlilik ve gevezelik var.

O yüzden İslamcılık aleyhinde kampanyalar yürütülebiliyor.

Mesela on yıl önce bu ülkede bir İslamcılık tartışması yaşandı.. Başta Fetullah’ın Zaman’ı olmak üzere birçok yayın organındaki kalemler İslamcılık aleyhinde esip gürlediler.

Buna Yeni Şafak, Star ve Sabah gibi gazetelerdeki AKP’li (Akpartili) dönekler de destek verdiler.

Milli Gazete’deki duayen Özel Harpçi ajan Mehmet Şevket Eygi bunağı zaten hiç susmuyordu.

*

Ancak, İslamcılık (İslam) karşıtı bu kampanya suret-i haktan gelinerek hilekârca yürütülüyordu.

Tartışma, CIA güdümündeki küresel küfür cephesinin akademisyenlerinin teorik altyapısını hazırladığı bir kavramsal çerçeve içine hapsedilmeye çalışılıyordu.

Buna göre, İslam başka, İslamcılık başkaydı.. İslam vahye dayanan bir dindi, İslamcılık ise beşer yorumundan ibaret bir ideolojiydi.

İslam’ın siyasal ve hukuksal boyutunu (Şeriat’i) önemsemeyip gereksiz sayan, olayı salt ibadet, ahlâk ve "irfan pazarlama"cılığı olarak görenler samimi “müslüman”lardı.

İslam’ın siyasetinden ve Allah’ın hükümlerinden bahseden İslamcılar ise İslam’ı bir din olmaktan çıkarıp ideolojiye indirgiyorlardı.

ABD ve Avrupa’da küfür gizli servislerinin akademik uzantıları bunları anlatan kitaplar, makaleler yazdılar.

İslam dünyasındaki küfürbaz gizli servisler (özellikle Batılı devletlerle stratejik ortaklık ve müttefiklik ilişkisi içinde olan ülkelerdekiler) Batılı gizli servislerin ürettiği bu “küfürbaz devlet aklı”nın peşine takıldılar.

(Türkiye gibi ülkelerde farklı psikolojik savaş ve manipülasyon taktikleri de devreye konuluyor, aczimendebur soytarı Müslüm gibi “uçkurist”lere Nurculuk, tarikatçılık ve radikallik yaptırılarak, Şeriat’i savunma görevi verilerek, onlar üzerinden hak tarikatlar, Bediüzzaman gibi alimler ve Şeriatçılık nosyonu karikatürize ediliyor. Danimarkalı küfürbaz sadece karikatür çizerken yerli-milli iblisler aynı şeyi canlı karikatürlerle yapıyorlar, yaptılar.)

*

Türkiye’de Fetullahçılar resmen İslamcılık karşıtı cephede yer aldılar..

Kantarın topuzunu o kadar kaçırdılar ki, Batılı gizli servislerle olan ilişki ve bağlantıları onlardan “akıl” alma ve dayanışma boyutunu aştı, “liderlik” (liderleri) düzeyinde onların emri altına girdiler.

Ancak, Millî Görüş geleneği de bu süreçten sağlam çıkamadı.

İslamcılık karşıtı söylem onlara bile hakim oldu.

Akparti (AKP) ise zaten İslamcılık’la köprüleri tümden atmıştı.

Her ne kadar aralarına İslamcıları da alıyorduysalar da, bu, o İslamcıların “adam edilip” “eski İslamcı” hale getirilmesinden başka bir sonuç vermiyordu.

İslam’ın güncellenmesi gerektiğine iman etme, laikliği savunma ve Ali Rıza oğlu Mustafa’yı minnet, rahmet ve şükranla yâd etme moduna girmek zorundaydılar.

Bunları kabul etmeyen, yola gelmeyenler bir süre sonra tasfiye edilip posası çıkmış halde bir köşeye atılıyorlardı.

*

Başa dönersek, “esas”ta ihtilaf olmaz.. Yöntemde olabilir. Yani “şartlar”ın ne tür bir mücadeleye elverişli olduğu konusunda farklı fikirler serdedilebilir.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ilk başta üç yıl boyunca gizli tebliğ yaptı. (Ancak bu, halkın içinde putları saygı, minnet ve şükranla anma anlamına gelmiyordu.)

Sonraki süreçte de silahlı bir çatışma içine girmekten kaçındı.. Buna Allahu Teala izin vermiyordu. Cihad emri Medine döneminde söz konusu oldu. Önceden emredilen sadece sabır ve hicretti..

İmdi, bir müslüman, İslam’ın siyasal hayata hakim olması, İslam hukukunun (Şeriat’in) devlet yönetimine yön vermesi gerektiğini kabul etmek zorundadır.

Bunu kabul edenlere (İslam dininde) müslüman deniyor, etmeyenlere ise kâfir.

Fakat, küfür gizli servislerinin icat ettiği çakma (güncellenmiş) İslam’a göre, bunu kabul edenlere İslamcı deniliyor (Ki, sapıklık/sapma diye nitelendiriliyor), kabul etmeyenlere ise müslüman..

İşin aslına gelince.. 

Bir kimse İslam’ın siyasal hayata ve hukuk düzenine hakim olması gerektiğini kabul etmediğinde, ona, “Yunus Emre der hoca, ister var bin kez hacca, gönle Şeriat nuru girmeyince, ve bu dile gelmeyince, sen kripto kâfirsindir” demek gerekiyor.  

*

Çakmaktaş’ın makalesini okumaya devam edeceğiz inşallah.


KİMİN YÜZYILI?.. ALLAH'IN RASULÜ'NÜN HALİFESİ MEHDÎ'NİN Mİ, ALİ RIZA OĞLU MUSTAFA'NIN LAİK (SİYASAL DİNSİZ) TÜRKİYE'SİNİN Mİ?

 









Yazımızın başlığındaki sorunun cevabı, Cumhurbaşkanı Erdoğan'a göre, ikincisi: Önümüzde "Türkiye yüzyılı" varmış.

Mehdî mi?

Ali Rıza oğlu Mustafa'nın (Ki sonradan Türkler'in atası olduğunu ilan etme anlamına gelecek şekilde Atatürk soyadını almıştı) laik (yani “siyasal dinsiz”) Türkiye'sinde Mehdî'den bahsedilebilir mi?

Nitekim Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Adnan Tanrıverdi Paşa Mehdî'den bahsetme gafletinde bulunduğu için görevinden istifa etmek zorunda kaldı.

Ve dün (10 Kasım 2023), Anıtkabir'i ziyaret edip Anıtkabir Özel Defteri'ni imzalayan Erdoğan, "Türkiye'nin yükselişine, Türkiye Yüzyılı'nın inşasına ve milletimizin asırlık hedeflerine ulaşmasına hiçbir güç engel olamayacaktır" demiş bulunuyor. (https://www.haber7.com/siyaset/haber/3366574-anitkabir-ozel-defterini-imzalayan-erdogandan-turkiye-yuzyili-vurgusu)

*

Laik (siyasal dinsiz) Türkiye Devleti'nin geleceği söz konusu olunca gaybtan haber vermek, kehanette bulunmak, mucize ya da kerametlere rakip olacak şekilde parlak istikbal müjdesi vermek serbest.

Makbul.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in geleceğe dair verdiği haberlere gelince..

Bunlar söz konusu olduğunda birden bire "şirk" hassasiyeti depreşen, gaybı Allah'tan başkasının bilemeyeceğini ve bildiremeyeceğini söyleme kahramanlığı sergileyen tarihselci, modernist, "part time deist", “kripto Kemalist” ilahiyatçı soytarılar, mevzu laik (siyasal dinsiz) Türkiye Devleti’nin geleceği olunca, dut yemiş bülbül.

*

"Türkiye'nin yükselişine, Türkiye Yüzyılı'nın inşasına ve milletimizin asırlık hedeflerine ulaşmasına hiçbir güç engel olamayacaktır"mış.

Eskiler “Büyük lokma ye de büyük konuşma” demişler..

İnsan hiç olmazsa bir “inşallah” der.

“Hiçbir güç engel olamayacaktır”mış.

Sen Allahu Teala’dan bir söz mü aldın, sana bir vaatte mi bulundu?

Mezarlıklarda Kur’an okumasıyla ve Kur’an’ın mezarlıklarda okunmasını tavsiye etmesiyle meşhur olan Erdoğan acaba şu ayetleri hiç okumuş mudur:

Bir de dediler ki: “Bize ateş, sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır.” Sen onlara de ki: “Siz bunun için Allah’tan söz mü aldınız? Eğer böyle ise, Allah verdiği sözden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (Bakara, 2/80)

Âyetlerimizi yok sayan ve “Elbette bana mal (zenginlik, refah, dünyevî ilerleme) ve evlâd (nüfus artışı ve çoğalma) verilecektir” diyen kimseyi gördün mü?

Gaybı mı bildi, yoksa Rahmân'ın katından bir söz mü aldı?

Hayır! Onun söylediklerini yazacağız. Ve ona azabı uzattıkça uzatacağız.

Ve o söylemekte olduğu şeylere (biz) vâris olacağız, (kendisi de) bize yalnız olarak gelecektir. (Meryem, 19/77-80)

Bir devlet başkanının mezarlıkta Kur’an okuması marifet değil, ondan beklenen, Kur’an doğrultusunda bir “devlet aklı” oluşturmasıdır.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın mezarında niye Kur’an okumuyor,  oradaki deftere niye ayet yazmıyorsun?

Evet, Allahu Teala’dan söz  almış gibi gelecek müjdesi veriyorsun da, bari “Türkiye’nin yükselişine Allah’tan başka hiçbir güç engel olamaz” deseydin ya..

Allahu Teala’nın iradesini ve takdirini yok sayar şekilde konuşmasaydın..

Hiçbir güç engel olamazmış.

Bu söz karşısında “La havle ve lâ kuvvete illâ billah” (Değişim ve güç ancak Allah iledir, Allah’ın dilemesiyledir) demekten başka ne yapabiliriz?

*

Cumhurbaşkanı’nın deftere yazdığı cümleler, bir ölüye hesap verircesine kaleme alınmış.

Ne yazık ki bu devlet, laik (siyasal dinsiz) olduğu için, Hayy ve Kayyum olan Allahu Teala’ya hesap verme zihniyetiyle hareket etmiyor.

Bir ölünün mezarına gidip laik (siyasal dinsiz) tarzda hesap vermeyi tercih ediyor.

Peki, bu tablo karşısında o çok bilmiş modernist ve tarihselci ilahiyat soytarılarından neden hiç ses çıkmıyor?

(Bu bahiste Cübbeli Felaket gibi yerli-milli ehlî sünnetçiler "part time deist" tarihselci modernistleri geçtiler ya, neyse..)

*

Evet, Erdoğan, peygamberî bir üslup ile Türkiye yüzyılı müjdesini veriyor.

Ali Rıza oğlu Mustafa’nın mezarına gidip hesap verebilen laik (siyasal dinsiz) bir devletin yükselişine hiçbir güç engel olamayacakmış.

Sanki Allahu Teala’nın bunlara bir borcu var..

Buna karşılık bazı Müslümanlar da bu yüzyılın Mehdî yüzyılı olacağına inanıyorlar.

Yahudiler ile kimi Hristiyanlar da Mesih yüzyılı olacağı inancını taşıyorlar.

Mesela internette Yisroel Moshe Sorotzkin diye bir hahamın bu konuyla ilgili videoları paylaşılıyor. “The End Illuminated” adı altında, Mesih’le gelecek aydınlık günleri anlatan iki ciltlik bir kitap da yazmış.

İnternet ortamı böylesi hahamların videolarıyla dolu.. Yüz binlerce, milyonlarca kişi tarafından takip ediliyorlar.

Hristiyanların bir bölümü de bu Yahudilere destek veriyor.

Türkiyeli Yahudiler’in yayın organı Şalom gazetesinde de konuyla ilgili olarak (tam da iki yıl öncenin 10 Kasım günü) şunlar söylenmiş bulunuyor:

Yahudi teolojisinde Maşiyah [Mesih], Kral Davut’un [Hz. Davud a.s.’ın] soyundan Tanrı tarafından gönderilecek karizmatik bir liderdir. Bu lider, Yahudileri yabancıların boyunduruğundan kurtaracak, sürgünü sonlandıracak ve tüm Yahudilerin döneceği Eretz İsrael’de İsrail Krallığını kuracaktır. Yahudi Mesihçiliği; İsrail kimliği, milliyetçilik ve Eretz İsrael ile iç içe bir kavramdır. Aynı zamanda Mesih sadece Yahudileri değil, yapacağı tüm radikal değişikliklerle ahir zamanda bütün insanlığı, dünyayı kurtaracaktır. Mesih kavramı, önce Saadia Gaon, sonrasında Rambam aracılığıyla dinin içine güçlü bir doktrin olarak yerleşmiş, Reformist hareketin doğmasına dek Yahudi toplumunda gücünü korumuş, İsrail Devleti’nin kurulmasıyla bilakis güçlenmiştir. …

Yahudi milliyetçiliğinin güçlenmesi Mesih beklentisini de arttırdı. Nitekim Yahudi sorununa bir devlet kurmak suretiyle çözüm bulmak isteyen Siyonizm, Mesih’i bir hareket [şahs-ı manevî] olarak yorumlar. İsrail’in kurulmasından sonra Mesih beklentileri azalmamış ve dünyadaki gelişmeler Mesih’in gelmesi ile ilişkilendirilmiştir. …

… Talmud bilgilerine göre David’in [Hz. Davud’un] oğlu [torunu] Maşiah, ancak kötülük tüm dünyada yayıldığı zaman gelecektir. Mesih gelmeden önce tüm dünyada gençler yaşlılara hakaret edecek, yaşlılar gençlere saygı duyacak, kızlar annelerinin, erkekler babalarının önüne geçecek, imanlı olanlar aşağılanacaktır (Babil Talmudu, Sanhedrin 97a). Devlet sapkınlık içinde olacak… Alimlerde bilgi kalmayacak (Yeşaya 32:14), ayrıca ırklar tüketim topluluklarına dönüşecek ve hiçbir maddi zenginlikle tatmin olamaz hale geleceklerdir. Hastalıklar ve pahalılık artacak, dünya verimsiz olacaktır. Zohar’ın kurucusu Rabi Şimon Bar Yohay ise, Mesih’in gelişinden hemen evvel dünyanın üzerinde on alamet gelişeceğini belirtmiştir. …

Diaspora’da yaşama gücü Mesianik umuttan kaynaklanmış, her gün tefilalarda söylenen temel dua olan Amida’da bu umut dile getirilmiştir.  Modern Ortodoks Yahudi inancı, Mesianik dönemde sürgündekilerin bir araya geleceğini, Yahudilerin atalarının toprağı olan Eretz Yisrael’de toplanıp, burada Yeruşalayim’deki Mabet’teki Korban ritüeli dahil tüm mitsvotu (farzları) icra edebileceklerini ifade eder. Siyonizm ise, Mesianizm inancından ziyade Yahudi halkının kurtuluşu için kendisinin köklü değişiklikleri yaratma inisiyatifini oluşturmasını öngördüğünden, ultra-Ortodokslar ile çelişmektedir. Fakat, Filistin mandasındaki ilk Aşkenaz baş hahamı ve dinsel Siyonizm’i savunan R. Abraham Isaac Kook ise, Kutsal Topraklarda başlayan Yahudi yerleşiminin, aslında manevi kurtuluşun ilk aşamasını oluşturduğunu ve Mesianizmi sürüklediğini savunmuştur. …

Maşiyah’ın gecikmesi hususuna değinen ultra-Ortodoksların çok ünlü lideri Rebbe Menaehem MSchneerson ise kurtuluş hakkında bilgilenmenin, dini yasalara hâkim olmanın, Maşiyah’ın daha çabuk gelmesini sağlayacağını vurgulamıştır.

(https://www.salom.com.tr/haber/120289/yahudilikte-mesih-beklentisi)

*

Müslümanlardan Mehdî’nin çıkışıyla ilgili tarih vermiş olanlar var.

Mesela biri şu meşhur İbn Arabî..

Bu keramet şampiyonu, İbn Haldun’un Mukaddime’de söylediğine göre Mehdî’nin miladî 1200’lü yıllarda (yaklaşık sekiz asır önce) çıkacağını müjdelemiş..

Bu fos kerametine bakarak diğer saçmasapan kerametlerinin doğruluk derecesini tahmin edebilirsiniz.

Günümüzde de, Mehdî’nin yakında çıkabileceğini söyleyenler mevcut.

Mesela Bediüzzaman, geçen asrın ortalarında, yüz yıl sonra ortaya çıkacağını ifade etmiş.

Bu tür ifadeler kullananların bir bölümü, konuyla ilgili rivayetlere dayanıyorlar.

Bazıları da rüyalardan hareketle bu sonuca varıyor.

*

Konuyla ilgili rivayetlerden hareketle Mehdî’nin çıkış tarihini hesaplayanlardan biri, Tarık Mahmud (Tariq Mehmood) adlı bir yazar.

İnternette (Amazon’da) satışta olan bir kitapçığı var: Imam Mahdi 2029.

Mehdî’nin ya 2029 ya da 2036 yılında çıkacağını öne sürüyor.

Bu iddiasının “hadîslere, bilime ve İncil’e” dayandığını iddia ediyor.

Ona göre, Suriye’deki kargaşa (Şam fitnesi), Mehdî’nin çıkışının habercisi..

Bu fitnenin ne kadar devam edeceğine gelince.. Ebu Hureyre r. a.’in rivayet ettiği bir hadîse göre 12, yine onun rivayet ettiği bir hadîse göre de 18 yıl sürecek..

Yazara göre, fitnenin biteceği yıl, (Kudüs’ü kurtarmak üzere) Horasan’dan gelecek olan siyah bayraklıların ortaya çıkacağı yıl.. (Ebu Hureyre hadisine göre, Fırat’ın suyunun kesilmesi olayı da bu sırada yaşanacak.)

Yazar, yine rivayetlere dayanarak, siyah bayraklıların çıkışından 72 ay sonra (2029’da) Mehdî’nin çıkacağını ileri sürüyor.

*

Suriye olayları 2011’de başlamıştı.

Yazara göre, fitne 12 yıl sürerse siyah bayraklılar 2023 yılında ortaya çıkacaklardı.

Çıkmadılar.

İkinci ihtimale göre fitne 18 yıl sürecek, siyah bayraklılar 2029 yılında çıkacak, Mehdî ise 2035'te.

Yazar, ayrıca İncil’e dayanarak bu dönemde küresel ekonomik çöküş yaşanacağını ileri sürüyor. (Usul ilkesi gereği Tevrat ve İncil’in bu tür haberlerini tasdik etmek de, yalanlamak da uygun değil.)

*

Konu hakkında rüyalarından hareketle konuşanlara gelince..

Arap dünyasında hem hadîslere hem de rüyalara dayanarak İsrail’in yakın zamanda yok olacağını (ve dolayısıyla Mehdî’nin geleceğini) öne sürenler var.

Türkiye’ye gelince.. Erbakan’ın eniştesi merhum Prof. Osman Çataklı Mehdî bekleyerek öldü denilebilir.

Prof. Mahmud Esad Coşan Hoca da, 1994 (veya 1995) yılında Aksaray şehrinde yaptığı bir konuşmada, dört beş yıl önce kendisine rüyasında Mehdî’nin o gün (veya o gece) dünyaya gelmiş olduğunun bildirildiğini söylemişti.

Benzer şekilde, Nurcu camianın tanınmış yazarlarından Mustafa Kaplan da Akit gazetesindeki bir yazısında, 1990’lı yıllarda hapis yatarken rüyasında gördüğü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in, Mehdî’nin o gün hayatta olduğunu kendisine söylemiş bulunduğunu ifade etmişti.

Esad Efendi’nin rüyası ve Mehdî’nin 40 yaşında çıkacağına dair rivayetler doğruysa önümüze 2029 yılı gelir. (Kamerî 40 yaş, Güneş takvimiyle 39 yıla karşılık geliyor.)

Haseki Eğitim Merkezi hocalarından merhum Ahmet Muhtar Büyükçınar’ın da 2029 yılı ile ilgili bir rüyası var.

Yıldırım Alkış’tan dinleyelim:

Ağustos 2007 Yalova Esenköy’de İmam Hatip Liseleri müdürleri seminerindeyiz. O tarihlerde Mersin İmam Hatip Lisesi Müdürlüğü görevini yürütmekteydim. Kıymetli fikir insanı, yazar ve hatip Münir Arıkan da seminere hoca olarak gelmişti. Ahmet Muhtar Büyükçınar’ı ziyaret ettiğini söyledi. Mesele anlaşıldı ki Hoca Esenköy’de. Esenköy’e yerleşmiş, yazlı-kışlı burada ikamet edermiş. Hemen üç kafadar bir araya gelip, tarif edilen adrese koşar adımlarla yel olduk. Evin altında fırın vardı, fırını da oğulları çalıştırıyorlarmış. Selam verip Ahmet Muhtar Hocayı görmek istediğimizi söyledik. Fırından ekmek çıkartan arkadaş belli ki oğluydu. Bizden tarafa: “Çıkın görün, üçüncü katta” dedi. “Bir haber verseydiniz” deyince de “Gerek yok, babam alışık” dedi. Bu kadar kolay olacağını beklemiyorduk.

Kapıyı hanımefendi açtı, sanki uzun zamandır beklenen ve tanıdık bir misafirmişiz gibi hiç tereddüt etmeden “buyurun, buyurun” diyerek bizi içeriye buyur etti. Uzunca bir süre beklememize rağmen hocayı göremedik. Meğer yan odada hasta yatıyormuş. Kabul edildiğimiz odaya yürüme aparatından destek alarak zahmetlice geldi. Üzüldük tabi rahatsız etmiş olmaktan dolayı. O bizi rahatlattı, ziyaretimizden duyduğu memnuniyetini beyan etti. Malta humması rahatsızlığı varmış, başka da yürümesine engel ne rahatsızlığı var fazla irdelemedik. …

İmam Hatip Liselerinin ve Din eğitiminin öneminden bahsetti. “Sizin en hayırlılarınız Kur’an’ı öğrenenleriniz ve öğretenlerinizdir.” “Beşikten mezara kadar ilim öğrenin.” hadis-i şeriflerini okudu ve kısaca açıkladı. Sonra da yıllar önce gördüğü bir rüyasından mülhem olarak: “2029 da dünyada büyük bir olay olacak, içinde ben de varım. İnşallah iyileşeceğim.” dedi ama Hoca 2013’de vefat etti. 2029’da ne olur, olan şeyin içinde Hoca olur mu, olursa nasıl olur, onu hakikat ehline havale edelim.

(https://www.maarifinsesi.com/ulu-cinar-ahmet-muhtar-buyukcinar/)

GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE YENİLENMİŞ OLARAK

  islambol yayinlari @islambolyayin ÖNSİPARİŞ SON TARİH 20 MAYIS 2026 DR. SEYFİ SAY'IN KALEMİNDEN Bilinmeyen Yönleriyle Mustafa Kemal ve...