ANKARA İLAHİYAT TİPİ “ZAMAN MAKİNASI” YA DA “GAYBA VUKUF” MUCİZESİ

 




ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 3 


Önceki iki yazıda, Ankara İlahiyat’ın modernizm-tarihselcilik karnavalında “metin tenkidi” deresine baş aşağı batırılıp vaftiz edilmiş olan İlyas Canikli adlı azgelişmiş zekânın “doktora tezi” diye hazırlamış olduğu zırvalar koleksiyonunu konu edinmiştik.

Sahih bir hadîs-i şerifi inkâr için başvurduğu ahmakça (ve de sahtekârca) çarpıtmalara vakıf olmuştuk.

Sadece söz konusu hadîs hakkındaki akılsızca lafları bile, bu akademik zavallının diğer “bilimsel keşif”lerinin mahiyeti hakkında fikir vermeye yeter.

Dolayısıyla, diğer zırvalarına da değinip zaman harcamaya gerek olmadığını düşünmek uygun olabilir.

Ancak, “laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”ni Türkiye tipi bir “ulusal bayram günü”, hatta “bayram haftası” haline getirmiş olan modernizm-tarihselcilik karnavalı palyaçolarının tipik bir temsilcisi olması hasebiyle, İlyas efendinin sanatını icra ederken sergilediği komiklikler üzerinde biraz daha ayrıntılı biçimde durmakta fayda var gibi görünüyor.

Çünkü söz konusu akademik tüberküloz salgını sadece İlyas efendinin değil, aynı vaftiz ameliyesinden geçen pekçok ilahiyat zombisinin ciğerini hurdahaş etmiş durumda.

Üstelik kuyruklarını dik tutuyor, beş para etmez ciğerleriyle övünerek kendilerini “Ankara ekolü” diye adlandırıyorlar.

*

Ekol diye adlandırılmayı hak ediyorlar, çünkü bunlar birbirinin kopyası tipler..

Ezber”leri, dillerindeki tekerlemeler aynı.. 

Aynı bayat ve mikroplu sakızı ağızdan ağıza aktararak yaşayıp gidiyorlar.

İçlerinden birini dinlediğinizde hepsini dinlemiş gibi oluyorsunuz. Diğer "Ankara fabrikası robotları"na dönüp bakmanıza ihtiyaç kalmıyor. 

Birinin ciğerinin tomografisini çektiğinizde hepsininkini tanımış oluyorsunuz.

Öyle ki, İlyas efendi hazretlerine cevap verdiğinizde, duayen maskara Prof. Mehmed Said Hatipoğlu'na da, İlyas’ın (Sezen Aksu’nun eski, Eda Taşpınar’ın turfanda hayranı) hocası Hayri Kırbaşoğlu’na da, diğer bilumum gözünü kan bürümüş hadîs kasabı (katili) ilahiyat mezbahası personeline de, hak ettikleri “hadîs katilliği başarı belgesi”ni hazırlayıp sunmuş olursunuz.

*

Dolayısıyla, İlyas efendinin türrehatı için biraz zaman ayırmaya değer..

Böylece, onun üzerinden bütün tarihselci-modernist soytarılar kumpanyası ekibi için bir tür anma merasimi düzenlemiş olacağız inşaallah.

Yani muhatabımızın görünüşte İlyas’tan ibaret olması okurları yanıltmamalı, aslında sözlerimiz soytarılık, maskaralık, palyaçoluk ve türevleri ekolünün tüm mensuplarına..

Anlattıkları masallar, sergiledikleri şaklabanlıklar, “çığırdıkları” türküler, tekrarlayageldikleri komiklikler duayen maskara Hatipoğlu’ndan beri tıpatıp aynı olduğu için, bizim İlyas dediğimiz yerde siz onu “Ankara hadîs kasaplığı ekolü” diye anlayın.

*

Bir önceki yazıda, Ankara ilahiyat kasaplığı ekolünün orta yaşlı üyesi İlyas’ın şu vecizesini aktarmıştık:

“Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.” (s. 163)

Önceki yazılarda, bahis mevzuu rivayetlerin sübutunun (mevcudiyetinin) kesin olduğunu, sübutu şüpheli olan şeyin İlyas’ın beyni olduğunu ortaya koymuştuk.

Beyin ölümü gerçekleşmiş olduğu için İlyas, dört ayrı sahabînin rivayetiyle sabit olan hadîs için “… ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir” diyor.

Sanırsınız ki “zaman makinası” vasıtasıyla Asr-ı Saadet’e gitmiş, bir hafaza meleği gibi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in bütün hayatı boyunca yanı başında durmuş, o dönemde böyle bir konunun hiç gündeme gelmediğine şahit olmuş.

Ya da, “zaman makinası” ile gidip bu kadar uzun bir zaman harcamamış olmakla birlikte, (bizim gibi sıradan fanilerin aksine) “gaybe vakıf” hale gelmiş, Hz. Peygamber s.a.s. döneminde hangi konunun gündeme gelip gelmediğini en ince ayrıntısına kadar biliyor.

Ve, gaibten haber getirerek, söz konusu dört sahabînin yalancı olduğunu bize bildiriyor.

Zaman makinası” icadıyla ya da “gaybe vukuf” gibi bir olağanüstülükle böyle bir bilgiye sahip olduğunu (şıracının şahidi bozacıdır hesabı) tasdik eden tanıkları ve destekçileri de var.

Başta geleni, hocası Kırbaş oğlu Hayri..

Jüri adı verilen sazendeler takımı (ilahiyat caz orkestrası) da İlyas’ın söylediklerinin doğru olduğunu YÖK’ün huzurunda ikrar etmiş durumdalar. 

Peygamberlerin mucizelerini inkâr edenler varsa da, Ankara ekolünün İlyas gibi yetenekli kâhin ve arraflarının modernist-tarihsel nitelikteki mucizelerine kimse itirazda bulunmuyor.

Ankara ekolü mucizesi karşısında dört tane sahabînin lafı mı olur!

Ankara ekolünün yetiştirdiği süper zekâ aslanlar, kaplanlar, develer, düveler, danalar, camızlar, tilkiler ve çakalların yanında ashab nedir ki!

*

Bir sonraki yazıda buradan devam edeceğiz inşaallah..


TARİHSELCİ-MODERNİST İLAHİYATÇILARIN “ZEKÂ YAŞI” ORTALAMASI SEKİZ GİBİ GÖRÜNÜYOR

 





ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 2


Bir önceki yazıda ilahiyatçı şımarık tufeylîler kumpanyasının seçkin yıldızlarından İlyas Canikli’nin doktora tezi etiketli güldürü metninde yer alan bir “laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”ni konu edinmiştik. 

Sahih bir hadîs için şunu diyor:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir.” (s. 163)

Tamam da, o hadîsi Ebu Said el-Hudrî r. a.’den rivayet eden Ebu Nadra “cerh” edilmişse (bazı suçlamalara hedef olmuşsa) bile, cerh edilmeyen bir başka isim de (Muttalib bin Abdullah bin Handab) aynı hadîsi aynı zattan rivayet etmiş ve Kudâî bunu eserine yazmış.

Sadece bu kadar mı?

Hayır!

Ayrıca aynı hadisi Ebu Said el-Hudrî dışında üç ayrı sahabî daha rivayet etmiş, bunlardan Ebu Hureyre’nin rivayetini hem Taberanî hem de Heysemî eserlerine almışlar.

*

Ancak, ilahiyatçı ciddiyetsizlik mesleğinin güzide temsilcisi İlyas hazretleri onların rivayetini beğenmiyor:

“Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir.” (s. 163)

Diyelim ki zayıflar.. Onların zayıflığı, diğer rivayetleri de güvenilmez hale getirir mi?!

Diyelim ki sen matematiği zayıf bir adamsın, çarpma ve bölmeyi bazen doğru bazen yanlış yapıyorsun.. Arkadaşın Mehmet ise matematikte iyi.. Bir gün ikinize “Yarım ile yarımı (0,5 ile 0,5’i) çarptığınızda sonuç kaç olur?” diye soruldu.. Mehmet de, sen de, “Çeyrek, yani 0,25 olur” dediniz. Soruyu soran da şöyle dedi: “Sen matematikte zayıf bir adamsın, dolayısıyla cevabına güvenilemez. Mehmet de senin gibi cevap verdiğine göre o da güvenilmez hale geldi. Dolayısıyla ‘metin tenkidi’ yöntemine başvurmak gerekiyor. Bu yöntemle olaya baktığımızda sonucun ‘iki buçuk’ olması gerekiyor.”

Böylesi bir akıl yürütmede bulunan bir dangalak için ne demek gerekir?

*

Hadîsler böyle bir kafayla mı değerlendirilir?!

Onu da geçtik, aynı hadîs iki sahabî tarafından daha rivayet edilmiş.

Abdullah bin Amr’ın rivayetini Ebu Davud Sünen’ine almış.

Abdullah ibni Ömer'in rivayeti ise Ebu Yusuf tarafından kaydedilmiş.

Kimse bunların ravîlerine laf söyleyememiş.

Üstelik, yukarıda da söylediğimiz gibi, Ebu Said el-Hudrî vasıtasıyla gelen rivayetin tek ravîsi Ebu Nadra da değil.. Muttalib bin Abdullah bin Handab da aynı hadîsi aynı zattan rivayet etmiş ve Kudâî bunu eserine yazmış.

*

İlahiyat alanının güldürü ana bilim dalında bölüm başkanı olmayı hak eden İlyas efendi bu söylediklerimizi anlamakta zorluk çekeceği için “çağdaş/modern” dönemden örnek verelim.

Diyelim ki rahmetli Necmettin Erbakan’ın bir sözünü Lütfi Doğan, Tahir Büyükkörükçü, Recai Kutan ve Süleyman Arif Emre aktardılar.

Recai Kutan’dan bize nakilde bulunanlar, iki kişi: Biri Temel Karamollaoğlu, diğeri laik düzenciler için hadîs kurban etme ritüeli”nin İlahiyat sirkindeki mucidi Prof. Mehmed Said Hatipoğlu.

Ve birileri, M. Said Hatipoğlu için “Bu adam bu işlerde gevşektir, yalan da söyleyebilir” diyerek güvensizlik izhar ediyorlar.

Fakat Karamollaoğlu’na itirazları yok.

Süleyman Arif Emre vasıtasıyla gelen rivayet silsilesinde ise Prof. Hayri Kırbaşoğlu’nun da adı geçiyor.

Hatipoğlu’na itiraz edenler Kırbaşoğlu için de “Bu Eda Taşpınar ve Sezen Aksu avukatına bizim güvenimiz yok” diyorlar.

Fakat, Lütfi Doğan ve Tahir Büyükkörükçü hocalar vasıtasıyla gelen rivayetlere itirazları yok.

İmdi, bu durumda “Erbakan böyle bir söz söylemiş olamaz, çünkü rivayet edenler arasında Hatipoğlu ve Kırbaşoğlu gibi cemaziyelevvelleri malum kulağı kesikler de var” denilebilir mi?!

*

Denilemeyeceği açık..

Ancak bu tespit, akıl ve mantığı düzgün işleyenler için geçerli..

İlahiyat sirki ya da gazinosunda, orada ne yiyip ne içiyor, ne tür gösteriler izliyor ve ne makamda şarkılar dinliyorlarsa, kafalar farklı çalışıyor.

Nitekim, sirkin yeni yetme canbazlarından İlyas Canikli yukarıya aldığımız sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.” (s. 163)

İlahiyat gazinosunun dumanlı havasında kafası iyice çalışmaz hale gelmiş olan bu heyecanlı canbaz, sübutunda şüphe bulunan hususun Ebu Nadra ile Ebu Hilal’in hadîs alanındaki güvenilirliğinden ibaret olduğunu, güvenilirliğinde şüphe bulunmayan kanallardan da gelmiş olduğu için hadîsin kendisinin sübutunda (sabit oluşunda, mevcudiyetinde) şüphe bulunmadığını anlayamıyor.

Ya da sahtekârlık yapıp anlamamış görünüyor. 

Bu, hamakatten kaynaklanan anlayışsızlıktan daha kötü bir haslet.. Şenaet ve denaet anlamına gelen bir felaket.. 

*

Evet, söz konusu hadîs, (Ebu Nadra ile Ebu Hilal’in yer almadığı) güvenilir üç kanaldan daha geliyor.

Bu güvenilirliği zayıf kişilerin de rivayet zincirinde yer aldıkları iki ayrı senet ise, onları destekliyor, güvenilirliklerine güvenilirlik katıyor.

İlyas efendi (bütün milleti aptal zannettiği için) tecahül-i arifane sanatından faydalanan bir sahtekâr değil de sadece idrak yetersizliği ile malul bir azgelişmiş zekâ olabilir. Bu ihtimale binaen, onu aydınlatmak için şöyle bir misal getirelim:  

Diyelim ki bir haberi güvenilir, yalan dolan bilmeyen üç haber kanalı yayınladı, ayrıca (Odatv.com gibi) yalan ve çarpıtmalara çok başvuran iki mecra daha aynen yayınladılar..

İmdi, çıkıp şunu diyebilir misiniz: Odatv de bu haberi yayınladı, dolayısıyla haberin gerçekliği şüpheli..

Tam aksine şunu demeniz gerekir: Odatv de ara sıra doğru haber verebiliyor.

Ne yazık ki bu ülkede, bu kadarına bile aklı yetmeyen adamlar tutup Sünnet gibi İslam’ın iki temel kaynağından biri hakkında hezeyanlarda bulunabiliyorlar.

*

Üstelik, Ebu Nadra ile Ebu Hilal’i güvenilir bulanlar da var.

Ebu Nadra’dan başlayalım..

Onun durumu (İlyas Canikli’nin anlatımıyla) şu:

“Ebû Nadra  … Yahya b. Maîn kendisinin güvenilir olduğunu söylemektedir.  Bunun aksine, Buhârî’nin kendisinden hadis almadığı, çok hadis rivayet ettiği ve hata yaptığı, her rivayetiyle amel edilemeyeceği haber verilmektedir”. (s. 152.)

Bir: Yahya bin Maîn, ravîler konusundaki değerlendirmeleri dikkate alınması gereken bir isimdir.

İki: Buharî’nin ondan hadîs almaması, ihtiyaç duymamasından kaynaklanıyor da olabilir.

Üç: Çok hadîs rivayet etmek tek başına bir kusur değildir.

Dört: Hata yaptığının söylenmesi her zaman hata yapması anlamına gelmez.

Beş: Her rivayetiyle amel edilemeyeceğini söyleyenler, bazı rivayetleriyle amel edilebileceğini de söylemiş olurlar.

Altı: Ebu Nadra, bu örnekte olduğu gibi, hata yapmayan güvenilir kişilerin rivayet ettiği bir hadisi aynen naklettiğinde, bu, söz konusu hadîsin sübutu aleyhinde delil olmaz, tam aksine, Ebu Nadra’nın kimi rivayetlerinin güvenilir ve hatasız olduğunu gösteren bir delil olur.

*

Gelelim Ebu Hilal’e..

İlyas Canikli şunları yazıyor:

“Ebû Hilâl … Hakkında rical kitaplarında çok değişik bilgiye rastlamak mümkündür. Ebû Davud, onun hadiste güvenilir bir kimse olduğunu söylerken Nesâî , “Hadiste kuvvetli değildir” demektedir. Fellâs ise, onunla ilgili şu bilgileri vermektedir: “Yahya b. Saîd Ebî Hilâl’den hadis rivayet etmezdi. Abdurrahman ise kendisinden hadis rivayet ederdi.” İbn Ebî Hatim “Buharî onu zayıf kimseler arasında saydı” derken, Ebû Hâtim de onu hadiste gevşek kimselerden kabul etmektedir. Yahya b. Maîn de “Hadiste güvenilir değildir. Hadisine ekler yaparak rivayet ederdi” demektedir. (s. 152.)

Görüldüğü gibi Ebu Davud onu “güvenilir” buluyor. Ondan hadîs rivayet eden muhaddisler mevcut.

Zayıf ya da gevşek bulanlar da, onu yalancılıkla veya hadîs uydurmakla suçluyor değiller.

“Hadîsine ekler yaparak rivayet etmesinden” neyin kastedildiği belli değil. “Hadîsten şu anlaşılır” diyerek kendi yorumunu ekliyor olabilir.

Bununla birlikte, bu kusur, burada tartışma konusu olan hadîs için söz konusu değil.

Söz konusu hadisi diğer “güvenilir” senetlerde geçtiği gibi rivayet etmiş olduğuna göre, “Her zaman da ekleme yapmıyormuş” hükmünü vermek gerekir.

İlyas efendi ise, bu hükmü vermek yerine, “Bak gördünüz mü, hadîslere ekleme yapabilen bir adammış, dolayısıyla bu hadisi de atalım” demeye getiriyor.

Tamam da, güvenilir rivayet silsileleri neyine yetmiyor!

O rivayet silsilelerinin varlığı, Ebu Hilal’in kimi rivayetlerinin son derece güvenilir olduğunu ispatlar, başka birşeyi değil.

*

Ürettikleri saçmalıkların dipsiz hamakatlerinden mi yoksa derin sahtekârlıklarından mı kaynaklandığı konusunda tereddütte kaldığımız böylesi kişilerin Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’in hadîsleri söz konusu olduğunda hadlerini bilip edeplerini takınmaları gerekiyor.


BİR İLAHİYAT GAZİNOSU ASSOLİSTİNİN ENCAMI

 









ANKARA SÜNNETSİZLER EKOLÜNÜN YEDİĞİ NANELERE YAKINDAN BAKIŞ - 1 


Önümde Ankara İlahiyat’ta hazırlanmış bir doktora tezi var. Başlığı şöyle: “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Tetkiki”.

Tetkik, inceleme demek oluyor.

Başlık yanlış konulmuş, doğrusu şu olmalıydı: “Hilâfet Kavramıyla İlgili Hadislerin Çarpıtılması ve İnkârı”.

Hazırlayan tipin adı İlyas Canikli.. İnternetteki malumattan anlaşıldığına göre şu anda doç. unvanıyla bir ilahiyat fakültesinde engin ve derin cehaletini öğrencilerle paylaşıyor durumda.

Tezin hazırlanması sürecinde danışmanlık yapan kişi ise Prof. Dr. M. Hayri Kırbaşoğlu..

Danışmanlığını yapıp onayladığı teze bakarak Kırbaşoğlu’nun ilmî yeterlilik ve ciddiyet notunu veriyoruz: Sıfır.

Bu vatandaşın durumuna baktığımızda, notlandırma sisteminde bir yenilik yapıp “eksi” notlar da icat etmek gerektiği kanaatine varıyoruz.

Gerçekten de Hayri’nin hak ettiği not aslında “eksi 10”.. 

İlmî kepazelikte sınırları zorlamış.

*

İlyas Canikli’nin 2004 yılında assolistlik yaptığı bu ilahiyat eğlence ve gösteri merkezinde saz ekibi olarak yer alan jüri üyeleri ise şunlar: Prof. Dr. İ. Hakkı Ünal, Prof. Dr. Mehmet Özdemir, Prof. Dr. Şamil Dağcı, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yıldırım.

Böyle eşsiz bir şova sazende olarak katkıda bulunmuş olmaları bu beyzadelere şeref ve övünç kaynağı olarak ölene kadar yeter.

Evet, İlyas’ın şovu sıradan bir şov değil.

O yüzden önümüzdeki birkaç yazıyı (istemeyerek de olsa) ona ayıracağız nasipse.

Eşsiz şovunun tam bir “tetkik”ini yapmamız durumunda tuğla kalınlığında kitap yazmak gerekeceğinden işin kolayına kaçacak, "Arif olana bir işaret kâfidir" diyerek mümkün mertebe kısa bir tetkikle yetineceğiz.

Umarım gücenmezler.

*

Söz konusu şov (tez) bir “giriş” ve üç “bölüm”den oluşuyor.

Biz “tetkik”imizde şovdaki sıralamayı takip etmeyecek, İlyas’ın sanatçılıkta sınırları zorladığı noktaları öne alacağız.

İkinci bölümden bir örnekle başlayalım..

Bölümün başlığı şöyle: “Rivayetlerde Saltanatla Yönetim ve İki Halife Sorunu”.

“İki halife de ne demek, nerden çıktı bu?” diyebilirsiniz.. Mesele şu: Hadîslerde Müslümanların iki halifesinin olamayacağı (yani iki devlet halinde bölünemeyecekleri, bir devletleri varken bölücü bir adamın halifeyim diye ortaya çıkarak bölücülük yapamayacağı ve bunun için silahlı terör anlamına gelen bir örgütlü isyan başlatamayacağı) bildiriliyor ve Müslümanların birliğini parçalayıp düzenini bozmak isteyen ikinci “sözde” halifenin (günümüzde PKK’lıların devletin şefkatli ve sevecen bombalarıyla parça parça edilip leş diye çukurlara atılmalarını hatırlatacak şekilde) öldürülmesi emrediliyor.

İşte, İlyas’ın ve hocası Hayri’nin dertlerinden biri bu.. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem böyle birşeyi söylememeliydi.. 

Söylememiş olması gerekiyor. Söylememiş olmalıydı..

O halde, laik (siyasal dinsiz) rejimin "siyasal ilahiyatçıları" olarak milletin “Söylememiştir” diye düşünmesi için gösteri ve şov sanatlarının bütün imkânlarını ve teknik hilelerini sonuna kadar kullanmaları lâzım.

Çünkü devlet İslam devleti olunca karpuz gibi bölünebilmeli, ulusçu (milliyetçi) açgözlü iştah şampiyonlarının önüne dilim dilim servis edilebilmeli..

Bölücülükle mücadele ancak “Tanrı korusun” Türk’ünün “ırk” esaslı devletine ait bir ayrıcalık olabilir..

Hatta İslam’ın (bölünmesi bir tarafa) devleti hiç olmamalıdır bile.. (İlyas, açıkça diyemese de bunu demeye getiriyor, sonraki yazılarda inşaallah eşsiz şovundaki bu türden ancak starlardan beklenebilecek performans şahikalarına da değineceğiz.)

*

Evet, assolist İlyas, şovunun ikinci bölümünü şu şirin laflarla bitiriyor:

“Sonuçta iki halife rivayetleri için şunları söylemek mümkündür: İki halife rivayetinin yer aldığı Muslim, Ebû Avane, Neysâbûrî, Beyhakî’nin ortak ravisi olan Ebû Nadra’nın cerh edildiği görülmektedir. Taberâni’nin ve Heysemî’nin ravilerinden olan Ebû Hilâl de hadiste zayıf kabul edilmektedir. Dolayısıyla söz konusu rivayetlerin subûtunda şüpheler vardır. Ayrıca iki halifeden birinin ne şekilde siyaset sahnesinden kaldırılacağı konusu ne Hz. Peygamber döneminde ne de ilk halife seçiminde gündeme gelmiştir.

“Bu rivayeti de hilâfet ve saltanat ile ilgili rivayetlerin bir uzantısı olarak düşünmekteyiz. İlk dönemlerde tek devlet, tek yönetici fikrini benimsemiş olan kimseler tabiî parçalanma ve fikir ayrılıkları sonucunda merkezî yönetime muhalif olan veya olabilecek kimseleri bu yolla susturma yoluna gitmişlerdir. Muaviye’den sonraki dönemlerde çeşitli bölgelerde başlayan iktidar mücadeleleri bunu doğrular niteliktedir. Abdullah b. Zubeyr olayının iki halife rivayetinin ortaya çıkmasında etkili olduğu düşüncesindeyiz. Tarih sahnesinde meydana gelen herhangi bir olaya haklı gerekçe aramak başka bir şey, bu olayların Hz. Peygamber kanalıyla dile getirilmesi bambaşka bir şeydir. Birtakım siyasî rivayetlerde olduğu gibi, bu tür siyasî rivayetlerin de Hz. Peygamber ile ilgisinin olduğunu düşünmemekteyiz.” (s. 163)

Görüldüğü gibi ilahiyat assolisti İlyas, çok düşünceli bir sanatçımız..

Onu düşünüyor, bunu düşünüyor, biraz ara verip kaşınıyor, sonra tekrar düşünüyor..

Düşünüyor da düşünüyor.

*

Sorun şurada ki, Nasrettin Hoca’nın hindisi gibi düşünüyor.

Kafası çalışmadan..

Bununla birlikte, hindide bulunmayan bir meziyeti var: Konuşabiliyor.

Fakat papağan gibi.. Ne söylediğinden, ne dediğinden haberi yok..

Ezbere şarkı söylüyor.. Sırf melodisi için.. Manasına aşinalığı yok..

Aşina olmadığını, ruhsuz ve akılsız bir “dijital ayna” olmaktan öteye gitmeyen “yapay zekâ” gibi hazırlamış olduğu “İki Halife Hadisinin Geliş Yollarının Şematik Olarak Gösterilmesi (Şema:3)” başlıklı şema da gösteriyor. (s. 151)

*

Şemadan şunu anlıyoruz:

İlgili hadîsi tam dokuz (rakamla 9) âlim, senediyle (rivayet zinciriyle, hadisin kendilerine hangi aktarıcılar vasıtasıyla geldiğini söyleyerek) eserlerine almışlar: Müslim, Ebu Davud, Beyhakî, Heysemî, Taberanî, Ebu Yusuf, Kudâî, Neysaburî ve Ebu Avane.

Ancak, ravîleri (rivayetçileri, aktaranları) ortak değil.

Hadisi Peygamber Efendimiz s.a.s.’den dört ayrı sahabî rivayet etmiş: Ebu Said el-Hudrî, Abdullah bin Amr, Ebu Hureyre ve Abdullah ibni Ömer.

İmdi, “yapay zekâ” İlyas’ın hadis hakkında şüphe uyandırmak için diline doladığı Ebu Nadra’nın adı, sadece Ebu Said el-Hudrî r. a.’e ulaşan senette geçiyor.

Üstelik hadisi Ebu Said el-Hudrî’den sadece Ebu Nadra değil, Muttalib bin Abdullah bin Handab da rivayet etmiş.

*

Gelelim “yapay zekâ” İlyas’ın diline doladığı ikinci isme, Ebu Hilal’e..

Ebu Hilal’in ismi de sadece Ebu Hureyre kanalıyla gelen senette (rivayet silsilesinde) yer alıyor.

Şemaya bakıldığında ortaya çıkan sonuç şu: Bu hadis kesinlikle sahih.. İmam Müslim’in “Sahih”ine almış olması sebepsiz değil.

*

İlyas gibi “yapay zekâ”ların bu kadarına aklı yetmeyebilir (sonuçta yapay); bir de bunlar “güncellik” ve “çağdaşlık” meraklısı oldukları için çağımızdan örnek getirerek anlatılmadığında zihinleri patinaj yapabiliyor.

Dolayısıyla bunların biraz özel ilgiye, sabırlı bir hoşgörüye ve merhamete ihtiyacı var.

Mesela bir ilkokul çocuğuna birşeyi öğretirken biraz sabırlı olmanız, meseleyi onun anlayacağı şekilde basitleştirerek anlatmanız gerekir.

Assolist İlyas’a da (ilkokul birinci sınıf değilse de ikinci sınıf çocuğuna anlatır gibi) şunları söylemekte fayda var:

Bak İlyas, kulağını iyi aç, şimdi Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dört tane önde gelen adamına (Bakan Ali Yerlikaya, Bakan Fahrettin Koca, Bakan Hakan Fidan, MİT Başkanı İbrahim Kalın) bir talimat verdiğini düşünelim..

Bunlar, talimatı birer yardımcılarına söylemiş olsunlar.

Bu yardımcılar da birer genel müdüre söylemiş olsunlar.

Genel müdürler de birer daire başkanına “Böyle bir talimat var” demiş olsunlar.

O daire başkanları da kendilerine bağlı birer şube müdürünü haberdar etmiş bulunsunlar.

Diyelim ki Ali Yerlikaya’nın meseleyi söylediği bakan yardımcısının adı (veya lakabı) Ebu Nadra.. Fakat, meseleyi diğer yardımcısı Mehmet Aktaş’a da söylemiş.

Sağlık Bakanlığı’nda mesele kendisine iletilen şube müdürünün adı ise Ebu Hilal..

İlk ödevin bu, İlyas.. Kafana iyice yaz..

*

Anladıysan devam edelim..

İmdi, bir gazetecinin Erdoğan’ın talimatından haberdar olduğunu, sonra da bunu haber yaptığını varsayalım..

Diyor ki: “Haberi önce Ali Yerlikaya’nın yardımcısı Mehmet Aktaş’tan duydum, sonra da başka pekçok kanaldan teyit ettim.” 

Buna karşı bir şaklaban çıkıp şöyle diyor: 

“Tamam Mehmet Aktaş böyle söylemiş olabilir, ama diğer Bakan Yardımcısı Ebu Nadra’nın sözüne itibar edenler de, etmeyenler de var. Biz etmeyenleri dikkate alıyoruz. Ayrıca, Sağlık Bakanlığı’ndaki şube müdürü için de kimileri 'Sözüne itibar edilir' kimileri de 'Edilmez' diyor. Bizce de edilmez. Dolayısıyla bu haber inandırıcı değil."

Buna karşı söz konusu gazeteci haberini şöyle savunuyor: 

"Benim meselem Ebu Nadra ile Ebu Hilal'in güvenilirliği değil, bu haberin doğruluğu.. Haber bana sadece bu iki isim kanalıyla ulaşmış değil.. Hakan Fidan ile İbrahim Kalın'ın ekibi bu haberi doğruluyor. Ayrıca Ali Yerlikaya'nın bildirimi bana Mehmet Aktaş vasıtasıyla da ulaştı. Ebu Nadra ile Ebu Hilal'in teyitini yok saymanıza razıyım, benim diğer haber kaynaklarıma güvenim tam."

Buna karşı söz konusu şaklaban şöyle bir çıkıntılık yapıyor: 

"Bana ne, bana ne, ben kabul etmiyorum, bana ne!.. Ben 'metin tenkidi' yapacağım.. Benim cumhurbaşkanım böyle bir talimat vermiş olamaz, vermemiş olmalıdır, bir 'metin tenkidi' yapacağım ve ona göre bu haberin doğruluğu konusunda hüküm vereceğim."

*

Şu rezil ve laubali, çivisi çıkmış Türk medyasında bile böyle bir dangalak şaklabanla karşılaşmanız mümkün değildir. 

Çünkü, medyanın (hayatın soğuk ve acımasız kurallarının hüküm sürdüğü) işleyişi içinde hiç kimse, böyle bir angutu karşısına alıp gazetecilik dersi vermeye, onu eğitmeye çalışmaz..

Ona doğrudan kapıyı gösterir, hiç konuşmadan kovarlar. 

Çünkü böyle bir akılsız dangalağa bir şey anlatmaya çalışmanın zaman kaybı olduğunu bilirler.

Çünkü böylesi dangalaklara laf anlatmak isteseniz de başaramazsınız. 

Cehaletin ilacı var da, ahmaklığın yok.

*

Ne yazık ki böylesi dangalaklar ilahiyat fakültelerinde sözde tez hazırlıyor, dinî konularda ahkâm kesiyor.

İlahiyat fakülteleri laçkalık ve seviyesizlikte Türk medyasına nal toplatır hale gelmiş olduğu için "ilahiyatçı dangalaklar"ın tekerine taş değmiyor.

İşleri tıkırında.. Atış serbest.. Andavallar cennetinde yaşıyor olmanın keyfini çıkarıyorlar.

Doç., prof. vs. oluyor, İslam'ın Paul'ü (Pavlos'u), Augustinus'u, Martin Luther'i, Calvin'i olmak için canlarını dişlerine takıyorlar. 

Luther filan olamasalar da rezil ve kepaze olmayı hakkıyla başarıyorlar.

İlahiyat gazinosu assolisti İlyas ile hocası Hayri'nin durumu da böyle.. 


SİYASAL İSLAM VE LAİK SİYASETİN EMRİNDEKİ "SİYASAL" İLAHİYATÇILAR

 




Önceki yazılarda "Ehl-i Sünnet ve Cemaat" tabirinde sözü edilen cemaatin, “başında bir halifenin/imamın bulunduğu İslam devleti (ümmet devleti) olduğunu” belirtmiştik.

İslam devleti tabirinin birçoklarının tüylerini diken diken ettiğinin farkındayız.

Üstelik bunların birçoğu kendilerini dindarlıkta yekta zannetmekte.

Fakat, dinsizliğe (küfre, şirke) devleti bonkörce bağışlarken, İslam’a devleti çok görüyorlar.

Laiklik (siyasal dinsizlik) için her gün iman tazelerken, sözde müslüman oldukları halde, İslam’ın devlete hâkim olmasını gereksiz ilan ediyor, hatta “tehlike” ilan edenlere dolaylı destek veriyorlar.

Bunu yaparken de “Siyasal İslam”dan, “İslamcılık”tan vs. söz ederek dolambaçlı ifadeler kullanıyorlar.

Hristiyan ve Yahudiler ile onların izinden giden yerli-milli işbirlikçileri, çağdaş Batı uygarlığının Amerika’da hayata geçirdiği “En iyi kızılderili ölü kızılderilidir” politikasından uyarlanmış olan “En iyi İslam, devletsiz, siyasetsiz, laik (siyasal dinsiz) rejimin insafına terk edilmiş köle İslam’dır” felsefesinin üzerine yapıştırdıkları “laik tandanslı din ve vicdan hürriyeti” etiketi ile Müslümanları aldatıp dolandırıyorlar.

*

İslam kelimesi yetmiyormuş gibi “Siyasal İslam” ve İslamcılık tabirlerini ortaya atıyor, böylece içimizdeki aptalları ve de “Ne şiş yansın ne kebap” babından aptal görünmeyi çıkarlarına uygun bulanları peşlerine takıyorlar.

Sözde İslam’a değil, Siyasal İslam’a ya da İslamcılığa karşılar.

Bu, “Erdoğan iyi, Siyasal Erdoğan (siyaset yapan, devlet yöneten Erdoğan) kötü” demek gibi birşey..

Evinde oturan, etliye sütlüye karışmayan, kanun yapmayıp konulan kanunlara tıpış tıpış uyan etkisiz yetkisiz, güdülen koyundan farksız, ayaklar altında çiğnenen aciz bir Erdoğan’ı baş tacı etmeye hazırlar, fakat Siyasal Erdoğan’ı ise ellerine geçirseler bir kaşık suda boğacak, diri diri derisini yüzecekler.

Güya Erdoğan’a karşı değiller, Siyasal Erdoğan’a karşılar.

*

Böyle yazdığımıza bakmayın, Erdoğan gibi siyasetçiler söz konusu olduğunda kimse böylesi bir söylemle ortaya çıkmıyor.

Çünkü bu tür numaraları kimsenin yutmayacağını gayet iyi biliyorlar.

Fakat İslam söz konusu olduğunda bu bayat ve aptalca söylem sözde “bilimsel” kitaplarda bile kendisine yer buluyor.

İslam’a değil Siyasal İslam’a karşı olduklarını söyleyenler çok akıllılar ya, dünyada bir tek onlar akıllı ya, Müslümanları aptal zannediyorlar.

Bu hokkabaz abrakadabrasını Müslümanlardan ahmak ya da dünyaperest olanlara yutturmak için de, özellikle İslamî camiadaki “nüfuz/etki ajanı” konumundaki adamlarını kullanıyorlar.

(Bunlardan biri, Genelkurmay İstihbarat Dairesi Başkanlığını da yapmış olan Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’in “Özel Harp”in adamı olduğunu açıklamış bulunduğu Mehmet Şevket Eygi idi. Bu şahıs, Erbakan’ın gazetesi Millî Gazete’de “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazabilmişti. Yazmasına müsaade edilmişti.)

*

Fakat böyleleri, mesela Atatürkçülük vs. söz konusu olduğunda “Atatürk’e değilse de,  her tür Atatürkçülüğe ve dolayısıyla Siyasal Atatürkçülüğe karşıyız” demiyorlar. (Atatürk öldüğü için, onun “şahsına” taraftar veya muhalif olmanın “fiilen” bir önemi yok. Fakat Atatürkçülük ideolojisi millete dayatılıyor.)

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen süper sivri zekâlar milliyetçilik bahis mevzuu olduğunda “Milliyetle sorunumuz yok, fakat siyaset arenasında milliyetçilik yapmak, milliyet istismarıdır. Biz siyasal milliyetçiliğe karşıyız” diye konuşmuyorlar.

“Milliyete diyeceğimiz bir şey yok, fakat milliyetçiliğin (ırkçılığın) her türü sapıklıktır” diye yazmıyor, yazdırmıyorlar.

“Dinsizlik, fertlerin kendi karar verecekleri birşeydir, isteyen dinsiz olabilir, fakat dinsizlik devlete hâkim hale getirilerek dinsizler lehine dinliler baskı altına alınmamalıdır, siyasal dinsizlik (dinsizlikçilik) tehlikelidir” demeyi kimse düşünmüyor.

İslam’a değil İslamcılığa karşı olduğunu söyleyen beyzadeler, “Türkiye’ye değil, Türkiyeciliğe, özellikle de Siyasal Türkiyeciliğe karşıyız” deme ihtiyacı duymuyorlar.

Türkiye yaşasın, var olsun, fakat Siyasal Türkiye kahrolsun, Türkiyecilik kahrolsun! Türkiyeciliğin her türü sapıklıktır” demek, Türkiye düşmanlığı değilse, Türkiye düşmanlığı nasıl birşeydir?

Sözde İslam’a değil İslamcılığa karşı olanlar, kendi putlaştırdıkları şahıslar, kurumlar, devletler, gruplar, cemaatler, ideolojiler vs. söz konusu olduğunda böyle akla ziyan ayrımlar yapıp konuşmak bir yana, öyle konuşacak olanları hain ilan edip çarmıha germek için alesta bekliyorlar.

Bunlara göre, herşeyin “siyasal”ına kapı sonuna kadar açık olmalı, milliyetçiliğin/ırkçılığın, sosyalizmin/solculuğun, her zihniyetin “siyasal”ı, siyaseti serbest olmalı, siyaset ve siyasallık bir tek İslam’a yasaklanmalı.

*

Laiklik (siyasal dinsizlik) devlet işleriyle din işlerini birbirinden ayırma iddiasında..

İslam ise, devlet işleriyle dinsizlik işlerini birbirinden ayırıyor

İslam’a göre dinsizlik devlete karışamaz, dinsizliğin devlet işlerine bulaştırılmasına müsaade edilemez, din de (İslam devleti de) dinsize karışmaz, ona müslüman olma dayatmasında bulunmaz.

İşte bu noktada Siyasal İslam (İslam’ın siyaseti) ile siyasal dinsizlik (laiklik) karşı karşıya gelmektedir.

Müslümanlar, “Siyasal alanın temel kurallarını kullar koyamaz, bunlar ancak kulların yaratıcısı olan Allahu Teala tarafından belirlenir. Biz insanların, temel hak ve hürriyetler söz konusu olduğunda birbirimiz için kural koymamız, birbirimize tanrılık taslamamız anlamına gelir, birbirimizi kendimize kul ve köle yapmaktır” derken, açık ya da örtülü (takiyyeci) dinsizler (kâfirler ve münafıklar), “Kuralları Allah koyamaz, bizim putlaştırdığımız, tanrı yapıp taptığımız şahıslar (tağut) koyar, biz onların ilke ve inkılaplarına tabi oluruz. Siyasal alan, tağutlarımızın tekelindedir” diyorlar.

*

Ve bu tağutçu laikler, tağutun egemenliğinin sürmesi için bir yandan jakoben siyaset izlerken, diğer yandan da Müslümanlar arasındaki ajanları ve işbirlikçileri ile beşinci kol faaliyeti yürütüyor, içerideki “itikadî sabotaj timleri” eliyle İslam’ı içeriden tahrif ve tahrip etmeye çalışıyorlar.

Adamlarına “Bütün İslamcılıklar sapıklıktır” diye yazdırabiliyorlar.

Bu arada, kullanışlı dünyaperestler olan “devlet memuru” modernist-tarihselci ilahiyatçıları da tepe tepe kullanmayı ihmal etmiyorlar.

Bunlar eliyle, İslam’ın siyaseti demek olan Siyasal İslam’ı yok etmeye, İslam’ın siyasete ilişkin hükümlerini geçersiz hale getirmeye ve itibarsızlaştırıp unutturmaya çalışıyorlar.

Bunun için de, Kur’an’daki siyasete ilişkin hükümleri tarihsel (tarihte kalmış, devri geçmiş) ilan ediyorlar.

Hadîslere gelince.. Onları da ya ravîleri (rivayet edip aktaranları) bahane ederek ya da “metin tenkidi” adını verdikleri “Bence Peygamber bunu demiş olamaz” şeklinde özetlenebilecek sözde bilimsel “her hadîsin üzerine giydirebildikleri konfeksiyon kılıf” ile, “uydurma” etiketli çuvala dolduruyorlar.

Böylece, hem o hadîsleri rivayet eden selefi, hem bütün bir ömürlerini bu işe harcayarak onları toplayıp yazmış olan muhaddisleri, hem de onlardan hareketle bize “fıkıh” mirası bırakmış olan ulemayı cahil, anlayışsız, uydurmalar peşinde ömürlerini ziyan etmiş ahmaklar taifesi ilan etmiş oluyorlar.

Fakat dertleri aslında onlarla değil.. Dertleri, hadîslerdeki İslamcılığa, Siyasal İslam’a dayanak olan tebligatla..

O tebligatı, bildirimleri katletmek için çalışıyorlar.

Kim için, kim hesabına?

Hristiyan Batı patentli laikçi tağut düzeninin bekası için..

Bu işbirliğinde nimet-külfet dengesi de gözetiliyor tabiî.. İşbirlikçi ilahiyatçı makulesinin hizmetleri karşılığında aldıkları samansal "semen", ömür boyu garantili bir maaş ile Hristiyan yüksek öğrenim sisteminden ithal edilmiş prof., doç. ve dr. gibi unvanlar.

*

Söze başlarken de belirttiğimiz gibi, Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirinde geçen cemaat, “başında bir halifenin/imamın bulunduğu İslam devleti (ümmet devleti)” anlamına geliyor.

Dolayısıyla konu halife/imam kavramıyla da ilişkili.

Bir sonraki yazıda, hilâfet kavramıyla ilgili hadîsleri “metin tenkidi” baltasıyla doğramak için bir doktora tezi yazmış olan bir ilahiyatçının arızalı beyninin tomografisini çekeceğiz inşaallah.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...