SİZ TAKİYYECİ OLMAYANLAR, SİZ NEYE İMAN EDİYORSUNUZ?








CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu tarafından Aralık 2016'da ziyaret edilen Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez şöyle demişti:

“Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı dinimizin yeni nesillere doğru aktarılması noktasında önemli bir işlev görüyor. Bugün yaşadığımız dünyaya baktığımızda Diyanet İşleri Başkanlığı’nı kuran Mustafa Kemal Atatürk’ün 100 yıl ileriyi gördüğüne tanık oluyoruz.”

Bu sözlerden anlıyoruz ki, Atatürk'ün 100 yıl ileriyi görme "keramet"i ile Diyanet'i kurması (Şeyhülislamlık kurumunu Diyanet haline getirmesi) arasında bir ilişki var.

Yüz yıl ileriyi görmüş, diyanet (dindarlık) hizmetlerine o doğrultuda bir düzen ve şekil vermiş.

Ülkemizin bugünkü manzarasına bakınca ve Mehmet Görmez’in Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla konuştuklarına kulak verince, Atatürk’ün gerçekten 100 yıl ileriyi görmüş ve bunun için Diyanet’i kurmuş olduğunu kabul etmekten insan kendisini alamıyor.

*

"Yüz yıl ileriyi gören adam"ın, 1 Kasım 1937 tarihinde yaptığı TBMM açış konuşmasında şunları söylediği biliniyor:

“Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet yönetimimizdeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı prensipler, yönetimde ve politikada bizi aydınlatıcı ana çizgilerdir. Fakat bu prensipleri, gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.”

Mehmet Görmez bilmese de olur, fakat gerçekten dünyaca bilinmelidir ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün devlet yönetimindeki ana programı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin programıydı.

Kendisinin yazdığı ya da yazdırdığı program..

Atatürk’ün benimsediği prensipler, ya da ilke veya umdeler, “gökten indiği sanılan kitapların dogmaları” değildi.. Kendi "prensip"lerini birilerine program adı altında yazdırmıştı.

Doğal olarak, Mustafa Kemal, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı da, CHP ilkeleri adını verdiği kendi prensipleri çerçevesinde yönetiyordu.

“Gökten indiği sanılan” dediği kitaplara (Kur'an'a) bakarak ya da uyarak değil..

*

“Gökten indiği sanılan kitaplar” ve “dogma” bahsi önemli.

Gökten inmiş olan kitaplar, bilindiği gibi, Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’an’dır.

Bunlara “gökten indiği sanılan kitaplar” diyen, “gökten ve gaipten ilham almamak”tan söz eden birinin, mesela tutup Kur’an’ı (ve Kur’an’da Casiye Suresi’nin 18’inci ayetiyle emredilen Şeriat’i) devlet yönetiminde uygulaması beklenemez.

O, kendi "prensip"lerine bağlı kalır.

Dolayısıyla, son tahlilde "Bizim uyduğumuz prensipler, bize ait olan prensiplerdir" demek anlamına gelen zekice cümlelerle nutuk atar. 

Gökten inen kitaplara ihtiyaç duymayan zekâ böyle oluyor.

*

Evet, o “kitap”ların “dogma”lar içerdiği doğrudur.

Felsefe tarihinde epistemoloji (bilgi felsefesi) alanında temel iki akım mevcuttur: Dogmatikler ve septikler (şüpheciler).

Vikipedi’deki ifadeyle,“… herhangi bir sistemin veya kişinin değişmez formüller, her yerde ve her zaman geçerli olduğunu ileri sürdüğü mutlak bilgiler sunması dogmatizmdir. Dogmatizmin karşıtı septisizm yani şüphecilik, kuşkuculuktur.” (https://tr.wikipedia.org/wiki/Dogmatizm)

Dogmatikler, insanın “akl”ı ve “duyular”ı sayesinde kesin bilgiye ulaşabileceğini, bunun mümkün olduğunu kabul ederler.

Kökü Eski Yunan sofistlerine (sûfestâiyye) uzanan ve günümüzde postmodernizm tarafından temsil edilen septisizm/şüphecilik ise, insan bilgisinin görece/relatif olduğunu, algılarımız sayesinde beynimizin içinde oluşan gerçeklik algısı ile dış dünyadaki gerçekliğin örtüşmekte bulunduğundan hiçbir zaman emin olunamayacağını kabul eder.

Şüpheciliğin varacağı son nokta ise, kendi varlığından bile emin olamamaktır.

Bir dogmatik olan Dekart, “Düşünüyorum, o halde varım” sözünü septiklere karşı söylemişti.

*

Evet, Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in “100 yıl ilerisini gören” Atatürk’ü, CHP programının kapsadığı (yani kendi kafasının ürünü olan) prensipler için, “Gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır” diyordu.

Aslında o da bir dogmatikti, fakat onun dogmaları, CHP’nin prensipleriydi.

CHP'nin (yani kendisinin) prensiplerinden şüphe etmiyordu, onlara karşı tutumu “şüphecilik” değil, “dogmatizm”di.

Kendisi de bir dogmatikti, fakat bunu anlamaya hem müktesebatı (bilgi birikimi), hem de zekâsı kâfi gelmiyordu.

Ve aslında, CHP prensipleri “"Gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutmamalıdır” derken, doğru söylüyordu.

Elbette, CHP’nin içi boş sloganları ile, Allahu Teala’nın peygamberlerine vahyettiği mutlak hakikatler bir olamazdı.

Bir tutulamazdı.

Biz de elhümdülillah bir tutmuyor, CHP’nin Atatürk’ten kalma köhne prensipleri için de, paslı ve çürümüş altı ilkesi için de “Biz almayalım, kalsın!” diyoruz.

*

Evet, birilerinin “Aziz Atatürk”ü, her ne kadar nutuklarında “dogma” kavramını kullanıyorduysa da, aslında, felsefî konuları doğru dürüst bilen biri değildi.

Bunu, sofrasının müdavimlerinden has adamı Falih Rıfkı Atay da, (Atatürkçü Emin Çölaşan tarafından ders kitabı olarak okutulması arzulanan) Çankaya’sında söylemektedir.

Atay, İzmir’in Yunan’dan kurtuluşunun ardından bir akşam kalabalık bir grupla birlikte Mustafa Kemal’le (O zaman henüz Atatürk değil) bir araya geldiklerini anlatmakta ve şunları dile getirmektedir:

“… Sevmek mi, acımak mı, diye bir bahis açtı. Metotlu felsefe etütleri yaptığını sanmıyorum. Sözleri terimsiz, tarifsiz ve ‘zikir’sizdi. Ama sık sık derine inen bir felsefî düşünüş, ince bir zekânın ve titiz bir sağduyunun devamlı kontrolü altında bir mantıkçılık, duyduklarını kolayca tutup kavrayan, sonra hepsini hoş bir sentez içinde yoğuran bir muhakeme, metotlu ve ilmî bir tefekkür eksikliğinin boşluğunu örtmekte idi.”

Falih Rıfkı Atay, “ama” ile durumu kurtarmaya çalışıyorduysa da, Mustafa Kemal’de “metotlu ve ilmî bir tefekkür” bulunmadığını söylemekten yine de geri kalmıyordu.

“Sözleri terimsiz, tarifsiz ve ‘zikir’sizdi” diyerek, konuştuğu konuyla ilgili uygun teknik terimleri kullanamadığını, ayrıca dile getirdiği kavramları tanımla(ya)madığını ve bu yüzden de gerçekte neyi kastettiğinin tam olarak anlaşılamadığını, tezekkür ve tefekkür konusu yapılamadığını belirtiyordu.  

Kendisinde “metotlu ve ilmî bir tefekkür” bulunmayan, “terimsiz, tarifsiz ve zikirsiz” konuşan birinin, “gökten indiği sanılan kitaplar” şeklinde boyunu ve haddini aşan laflar etmiş olması, doğal karşılanmalıdır.

Fakat, “dini yeni nesillere doğru aktarma” gibi büyük bir “iddia”da bulunan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in, Falih Rıfkı Atay’ın bile “eksik”lerine dikkat çektiği biri için “100 yıl ileriyi görme” meth ü senasında bulunmasına ne demek gerekir?

Atatürk dalkavukluğunda Atay’ı bile fersah fersah geçmek her kula nasip olmaz.

*

Temel soru şudur: 

Diyanet, “gökten indirilen Kur’ana göre mi, yoksa, Atatürk’ün benimsediği “prensip”lere göre mi çalışıyor?

Çalışması gerektiğini düşünüyor?

“Dinin yeni nesillere doğru aktarılması”, Mustafa Kemal Atatürk’ün savunduğu “prensipler” açısından nereye oturuyor?

Diyanet, dini, Mustafa Kemal’in 100 yıl öncesinden gördüğü, görmek istediği gibi mi anlatıyor?

Dinin doğru anlatılması denilen şey bu mu?..

*

Bu ülkede yıllardır FETÖ’nün, takiyyecilik ve ikiyüzlülüğü nedeniyle yerden yere vurulduğunu biliyoruz.

Ancak, bu noktada FETÖ’nün, ilhamını “gökten ve gaipten” değil, Mustafa Kemal’in ifade ettiği gibi, “doğrudan doğruya yaşamdan” almış bulunduğunu kabul etmek gerekiyor.

Şayet ilhamlarını Kur’an’daki “dogma”lardan (mutlak hakikatlerden) almış olsalardı, takiyye ve ikiyüzlülük yapamaz, uydurma rüya, keramet vs. anlatamazlardı.

Ayette geçtiği üzere “emrolundukları gibi dosdoğru olmaları” gerektiğine inanır, böyle yaşamaya çalışmak, bunu hedeflemek gibi bir dertleri olurdu.

Fakat onlar, Atatürk’ün söylediği şekilde hareket ettiler, ilhamlarını “doğrudan doğruya yaşamdan” aldılar.

Yaşama baktılar, Mustafa Kemal’in neyi nasıl yapmış olduğunu incelediler, ve gördüklerini hayata geçirdiler.

Mustafa Kemal’in “prensip”lerine yapıştılar.

*

Evet, “yaşam”a bir bakalım..

Özellikle de Mustafa Kemal’in “yaşam”ına..

Ki, hayattan alınan ilham konusunda bir fikrimiz olsun.

Mustafa Kemal, Erzurum Kongresi’nin açılış konuşmasını şu ifadelerle bitirmişti:

“En son olarak niyazım şudur ki, Allahu Teala, Peygamber’i hürmetine, bu mübarek vatanın sahibi ve koruyucusu ve İslam dininin kıyamete kadar en sadık bekçisi olan necip milletimizi, ve saltanat ile büyük hilafet makamını korumak ve düşünmekle yükümlü kurulunuzu başarılı eylesin.” 

(En son olarak niyazım şudur ki, Cenab-ı Vacibu’l-amal Hazretleri Habib-i Ekremi hürmetine bu mübarek vatanın sahip ve müdafii ve diyanet-i celile-i Ahmediyye’nin ila-yevmi’l-kıyame haris-i asdakı olan millet-i necibemizi ve makam-ı saltanat ve hilafeti kübrayı masun ve düşünmekle mükellef heyetinizi muvaffak buyursun.)

Maiyetindekilerden Mazhar Müfit Kansu, kongre akşamı kendisine “Nutkunuzun sonunu müftü efendinin duası gibi bitirdiniz” deyince ise, asıl niyetini ve gizli gündemini şu şekilde açıklamıştı:

“Maksadını anlıyorum, anlıyorum ama, şimdi vazifemiz halkı, vatanı ve esir Padişahı kurtarmaya inandırmaktan ibarettir. Zamanında hiçbir şeyi kaçırmamak ve zamansız hiçbir şeye uzaktan yakından tevessül etmemek başlıca dikkati teşkil etmelidir.”

Aynı şekilde, Mazhar Müfit’in anlatımıyla, ona şunları not ettirmişti:

… “Pekala, yaz!..” diyerek devam etti: “Zaferden sonra hükümet şekli cumhuriyet olacaktır…. Bu bir. İki: Padişah ve hanedan hakkında zaman gelince icap eden muamele yapılacaktır. Üç: Tesettür kalkacaktır. Dört: Fes kalkacak, medeni milletler gibi şapka giyilecektir.”

Bu anda gayri ihtiyari kalem elimden düştü: Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu gözlerin bir takılışta birbirlerine çok şey anlatan konuşuşuydu. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim. “Neden durakladın?” deyince, “Darılma ama Paşam, sizin de hayalperest taraflarınız var” dedim. Gülerek: “Bunu zaman tayin eder. Sen yaz!..” dedi. Yazmaya devam ettim: “Beş: Latin hurufu (harfleri) kabul edilecek.”…

Yani, Mustafa Kemal’in asıl gayesi bunları yapmaktı.      

*

Fakat necip millete bunlardan söz etmiyor, gayesinin vatanı ve “esir” padişahı kurtarmak olduğunu söylüyordu.

Niyet ile sözler, iç ile dış birbirini tutmuyordu.

Ortada, olduğu gibi görünme ve göründüğü gibi olma diye birşey yoktu.

Cumhuriyet ilan edilince, elbette bir cumhurbaşkanına da ihtiyaç duyulacaktı.

Dillerdeki “esir” padişahı kurtarma niyazı gidecek, yerini “hain” padişahı kovma şiirleri alacaktı.

Ve, Cumhuriyet’in cumhurbaşkanı, “hain” padişahın yapamayacağı şeyleri yapacak, “gökten inen” Kitap’ta emredilen tesettürü (örtüyü) kaldıracak, şapkayı necip millete dayatacak, bin yıllık harflerimize yasak koyup Latin/Hristiyan Avrupa harflerini getirecekti.

Yüz yıl ileriyi görebilen “Aziz Atatürk’ün asıl yapmak istedikleri buydu.

Vatanı kurtarmak ise, o akşamki konuşması çerçevesinde, teferruattı. 

Fakat necip millet işin farkında değildi, Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde İslam için, Hilafet-i Kübra için, Şeriat için savaştığını sanıyordu.

Çünkü “Aziz Atatürk”, asıl amacını necip milletten saklıyordu.

Asıl niyetini ve gayesini, onların verdiği izinle ayrıldığı İstanbul‘dan hareket etmeden önce İngilizler’le paylaşmış olabilir miydi, bunu da kendimize sormadan edemiyoruz.

*

Evet, Mustafa Kemal bir taraftan necip milletin önünde vatanı ve “esir” padişahı kurtarmaktan söz ediyor, diğer taraftan da, “esir” padişah ile necip millete gelecekte neler yapacağının planları ile meşgul bulunuyordu.

Buradan anlıyoruz ki, takiyyeci ve ikiyüzlü FETÖ, ilhamını gökten ve gaipten, Kur’an’dan değil, Atatürk’ün dediği gibi, yaşamdan alıyordu.

Atatürk'ün yaşamından.

Fakat, mesele FETÖ ile bitmiyor..

Mehmet Görmez ile Diyanet’in de, ilhamını “Atatürk’ün yaşamı”ndan alma bakımından FETÖ’den ne kadarlık bir farkının bulunduğu sorusunun aklımıza gelmesine engel olamıyoruz.

Aynı şekilde, Mısır’a ve Tunus’a gidip, “devleti yönetme” konusunda ilhamlarını Şeriat’ten değil de Atatürk’ün necip milletimize hediyesi olan laiklikten (siyasal dinsizlikten) almaları tavsiyesinde bulunan Recep Tayyip Erdoğan’ın, FETÖ’den farkının ne ya da ne kadar olduğu sorusu zihnimizi burkuyor.


DİYANET’E LAİK (SİYASAL DİNSİZ) DEVLET TARAFINDAN DAYATILAN HİZİPÇİ VE ŞAHISÇI “TÜREDİ” DİNÎ HİZMETLER

 








Yıllar önce, Avustralya’da altı yıl süreyle Diyanet’e bağlı bir camide imamlık yapmış olan bir din görevlisi, bana şunu söylemişti: 

“Yurtdışına gitmeden önce bizi topladılar, MİT’ten biri geldi, ‘Yurtdışında birlikte çalışacağız’ dedi.”

Onlara bunu söyleyen MİT görevlisi, herhalde şunu demek istemiyordu: 

“İslam’ın yayılması, hak ve hakikatin her tarafa ulaştırılması için birlikte çalışacağız. Batıl ideolojilerle, küfürle, nifakla, izm’lerle, bid’atlerle mücadele edeceğiz. Kur’an‘da belirtildiği gibi tağutu reddedecek, insanları Allah’a davet edecek, salih amel işleyeceğiz.”

MİT’çinin demek istediği tabiî ki bundan çok farklı birşeydi..

Laik” devlete yakışan birşey..

Birlikte çalışacaklar, caminin imamı, cemaatini fişleyecek, hassasiyetlerini ve önceliklerini gayet iyi bildiğimiz MİT’in yurtdışındaki ajanlarının “eleman” ya da “muhbir”i olarak hizmet verecekti..

Merhum Kadir Mısıroğlu'nun kitaplarında da bu yönde bilgiler mevcut.

Soru şu: Yurtdışındaki camilerde görev yapan imamları bile “muhbir” olarak kullanan, onlara böylesi bir “ahlâk“ı (“ahlâksızlık” demeyelim, “din görevliliği ahlâkı”) dayatan MİT, Diyanet’in tepe yönetimi söz konusu olunca acaba nasıl hareket ediyordur?

*

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, 2016 senesinin 30 Kasım günü 33’üncü İl Müftüleri İstişare Toplantısı Sonuç Bildirgesi’ni yayınlanmış olduğu haberi, o yılın Aralık ayı başında medyada yer almıştı.

15 maddeden oluşan bildirgenin, ne yazık ki, üslup bakımından, bir “ilim adamları” topluluğuna değil de, psikolojik savaş için kolları sıvayıp gözlerini karartmış, algı operasyonu adı altında yalan dolan da dahil her yola başvurabilecek bir istihbaratçı ekibe aitmiş gibi bir izlenim verdiği görülüyordu.

Doğal olarak, Kur’an’da geçen küfür, şirk, münafıklık, tağut gibi kavramlar, bu bildirgede yer almıyordu.

Onun yerine,“din kisvesi altında menfaat devşiren, ayrıştıran ve sinsi planlarıyla toplumumuzun bilincinde derin yaralar açan din istismarcılarına karşı etkin mücadele yürütülmesi”nden söz ediliyordu.

Yapılmak istenen gerçekten “tam olarak” buyduysa, kullanılan dilin 28 Şubat'ı hatırlatan Kemalist bir eda taşıyor olmasına rağmen, iyi birşeydi.

*

Peki, yapılmak istenen gerçekten bu muydu?

Bu idiyse, onlardan, küfre, şirke, nifaka, putlara ve tağutperestlere karşı da “etkin mücadele yürütülmesi” kararlılığı beklenirdi.

Fakat, bildirge sahiplerinin, o taraklarda hiç bezlerinin bulunmadığı anlaşılıyordu.

Onun yerine, milli birlik ve beraberliğimizin güçlendirilmesinde, millet olma şuurunun pekiştirilmesinde toplumun bütün kesimlerine büyük görevler düşmektedir” diyorlardı.

Demek ki, asıl gaye, İslamî birlik ve beraberliğe hizmet değildi, "milli birlik ve beraberlik" adı verilen özünde laik (siyasal dinsiz) bir menfaatin din kisvesi altında devşirilmesiydi. 

Bildirgenin yazarlarına göre, dinin bu topraklardaki görevi, ümmet olma şuurunun değil,“(laik zihniyete göre tanımlanmış) millet olma şuurunun pekiştirilmesi” olabilirdi.

Bu çözüm kümesi boş denklemde “din istismarı” unvanlı x'in (bilinmeyenin) neye karşılık geldiğini bulmak mümkün değildi.

Anlaşılan oydu ki, bu "istismar" hassasiyeti tavan yapmış beyzadelere göre, “ümmet olma şuurunun pekiştirilmesi“nden, “laik devletlere özgü ırkçılığın ya da millet anlayışının ümmet şuuruna zarar verdiğinden, hatta savaş açtığından”  söz ederseniz, dini istismar etmeye başlamış oluyordunuz.

*

Evet, hali ve vaziyeti bu olan Diyanet, yayınladığı bildirgede, “peygamberane bir üslupla“, sanki peygamberler tarafından yönetilen masum bir kuruluşmuş, sütten çıkmış ak kaşıkmış gibi şöyle diyordu: 

“Başkanlığımız, İslam’ın ana kaynaklarına, tarihi bilgi birikim ve tecrübesine göre sağlıklı bir din anlayışının yerleşmesi; hurafeci, sapkın, batıl inanış ve düşüncelerin izalesi için üzerine düşen vazifeyi yapmaya devam edecektir.”

Görüldüğü gibi, bu ifadeler, sağlıksız olduğu ileri sürülen bazı din anlayışlarının sapkın, hurafeci ve batıl olduğunu ilan eden tekfirci bir üslubu yansıtıyor.

Yani Diyanet, kendisi dışındaki herkesi karalamış, ya bid’atçiliğe nisbet etmiş ya da tekfir etmiş oluyor.

Bir din anlayışının sapkın ve batıl olduğunu söylemek, onun bid’at ya da küfür olduğunu söylemektir.

*

Ancak, söz konusu bildirgeyi kaleme alanlar, yazdıklarının ne anlama geldiğini idrak edemiyor olacaklar ki, aynı metinde, başkalarını karalayanlardan ve tekfir edenlerden şikâyetçi olmaktan geri kalmıyorlardı.

Şunun farkında değillerdi, başkalarını karalayan ve tekfir edenleri arıyorlarsa birbirlerinin yüzüne bakmaları yeterliydi.

Tek başlarına kaldıkları zaman da kaybedecekleri bir şey yoktu. Aynalar hizmetlerine amadeydi.

Evet, bildirgede “karalayıcı ve tekfirci” bir üslupla “karalayıcılık ve tekfircilikten” şikâyet ediliyordu:

“Ülkemizde son dönemde görünümleri ve etki alanları giderek artan bir takım türedi dinî hareketler dikkat çekmektedir. Şahıs merkezli gelişen bu tür oluşumlar kendileri dışındaki herkesi karalayarak, hatta tekfir ederek çarpık bir din anlayışı oluşturmaya çalışmakta, İslam’ın evrensel değerlerinden uzak kişisel ve hizipsel menfaatleri öncelemektedir. Alternatif Cuma namazları, çarpık fetvaları, sözde eğitim faaliyetleri, ilkesiz radyo ve televizyon yayınları ile taraftar toplamaya çalışan bu grupların toplumsal hasarlarını önlemek için gereken tedbirler alınmalıdır.”

Beyefendiler bid’at(çı) kavramını sevmediklerinden ya da işlerine gelmediğinden, “türedi” kelimesini türetmiş bulunuyorlardı.

Türedi bir söylemle konuşuyor, türedi kavramları tedavüle sürüyorlardı.

*

Kişisel ve hizipsel menfaatleri önceleme bahsi önemli.

Ümmetin geneli, yani Ehl-i Sünnet ve Cemaat tabirindeki cemaat kavramı dikkate alındığında, laik (siyasal dinsiz) Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve (laik yani siyaseten dinsiz bir yönetime tabi) Türk milleti de bir hizip durumundadır.

Diyanet yerlilik-millilik, milli birlik ve beraberlik adına bu hizbin menfaatlerini önceliyor mu, öncelemiyor mu?

Cevap verin ey yeşil sarığı bile bulunmayan, böyle bir sarığı (Diyanet’in yönetmeliğine aykırı diye) giymeye bile cesaret edemeyecek ensesi kalın ulu hocalar, Diyanet bir hizbin menfaatlerini önceliyor mu, öncelemiyor mu?

Ve de Atatürk’ün kişisel menfaatini, onun kişisel itibarını önceliyor mu, öncelemiyor mu?

Ey yeşil sarıksız ulu hocalar, “Atatürk İslam açısından i’rabda mahalli olmayan bir adamdır, onun kişisel itibarı bizim umurumuzda bile değildir” diyebiliyor musunuz, yoksa bu “kişisel menfaat aleyhtarlığı” balonunuz Atatürk adlı kişiye gelince gümmm diye patlıyor mu?

*

Diyanet’in sözünü ettiği bu tür türedi oluşumlar, acaba, kendileri dışındaki herkesi nasıl karalıyor ve hatta tekfir ediyorlardı?

Karaladıkları kesimlerin “hurafeci, sapkın, batıl inanış ve düşüncelere sahip" olduklarını mı ileri sürüyorlardı?

Diyanet’in açıklamasında bu yok..

Fakat başka birşeyi söylüyorlar.. Böylesi türedi oluşumların, “İslam’ın evrensel değerlerinden uzak kişisel ve hizipsel menfaatleri öncelemekte” olduklarını dile getiriyorlar.

Doğal olarak, “devlet-i ebed müddet” olduğu iddia edilen “devlet”in sütten çıkmış ak kaşık din görevlilerinin aksine, bizim gibi fanilerin kafası karışıyor.

"İslam’ın evrensel değerlerinden uzak kişisel, hizipsel, grupsal (ve tabiî aynı mantıkla ırksal, devletsel vs.) menfaatleri öncelemek" neye karşılık geliyor diye düşünmeden edemiyoruz.

Bu türedi dinî hareketler, yoksa, evrensel “ümmet olma şuuru”nu kaldırıp, yerine, yerel “ırk bencilliği, kibri ve menfaatçiliği” temeli üzerine kurulu, “millet olma şuuru” denilen masonik ve dinsiz Fransız Devrimi icadını mı oturtuyorlar?

Yoksa bunlar, “Devlet sınırlarımız içinde yaşayan satanist de, hristiyan da, yahudi de, mecusi de, müslüman da, ateist de, bu milletin ferdidir. Bu topraklarda tek millet vardır” mı diyorlar?

Ümmet” kavramını gündemden mi düşürüyorlar?

Sonra da, bu türedi dinî hareketler, İslam’ın bu topraklardaki “devletçe muteber kabul edilebilecek ve hoş görülebilecek tek işlevi”nin, içinde ateist maydanozu ve satanist biberi de bulunan bu türedi “tek millet” çorbasına hizmet etme olması gerektiğini mi savunuyorlar?

Gerçekten… Neyi savunuyor bu türedi dinî hareketler?..

Diyanet’in türedi bildirgesinde neden müşahhas (somut) hiçbir şey yok?

*

Diyanet’in, psikolojik savaş yürütmek üzere oluşturulmuş istihbaratçı bir ekip tarafından yazılıp ellerine tutuşturulmuş gibi bir izlenim veren “soyut ve elastikî” bildirgesinin ilim, mantık, ihlas, samimiyet, tutarlılık, doğruluk ve dürüstlük açısından elle tutulur bir yanının bulunmadığı açık.

Dil, üslup, mantık...; tek kelimeyle rezalet. 

Bence, bu tür “tuhaf” hizmet ve açıklamalarına, türedi “tebliğ ve irşad” çalışmalarına bakılarak, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın adının değiştirilmesi yerinde olur.

Mesela, şöyle “havalı” bir isim işe yarayabilir: “Devlet-i Ebed Müddet Olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Âlî Menfaatleri İçin İslam’ın Tepe Tepe İstismarı (Kullanılması) Teşkilatı”.

Psikolojik savaş açısından işe yaramayacağını, işlevsel olmadığını biliyorum.

Ama, ahlâkî olgunluk, dürüstlük ve samimiyet testinden 10 üzerinden 10 alacağı kesindir.


ATATÜRK’ÜN CAMİDE NE İŞİ VAR?!

 





Atatürk’ün, sözde Hilafet kurumunu korumak için milleti örgütlemeye çalıştığı dönemde camiye yolunun düşmüşlüğü vardır.

Fakat cumhuriyeti (kendisinin cumhurbaşkanlığını) ilan ettikten sonra camiye bir daha dönüp bakmamıştır.

Cismini camide secdede gören yoktur.

Aynı şekilde ismi de camiye girmemelidir, hatırasına bu kadarcık olsun saygı gösterilmelidir.

Siz bulunmak ve görünmek istemediğiniz yerde isminizin anılmasını ister misiniz?

Mesela hristiyanlar için kiliseler mübarek ve kutsal yerlerdir, kiliselerde isminizin anılması sizi memnun eder mi?

Şurası kesin: Atatürk yaşasaydı ne Refah Partili olurdu, ne de Yeniden Refah Partili.. Aynı şekilde isminin camilerde anılmasını da istemezdi.

İsteseydi, tıpkı sağlığında dünyanın parasını verip yurtdışından özel olarak heykeltraşlar getirtip çeşitli şehirlere heykellerini diktirdiği gibi camilerde isminin anılması için de bir kanun çıkartırdı.

*

Türkiye’de, Atatürk’ün isminin hutbelerde okunmasını özellikle dert edinen, sanki resmî bir göreviymiş gibi bunu sürekli gündemde tutarak Diyanet Teşkilatı üzerinde baskı kuran merkezler var. Biri, MİT'in güdümünde olduğu iddia edilen Odatv..

Evet, Odatv adlı sitenin nakaratlarından birini, uygun her fırsatta “Cuma hutbesinde Atatürk niye anılmadı?” diye yaygara kopartması oluşturuyor.

Önce şunu söyleyelim:

Hutbelerin böyle (özellikle de “İslam devleti” olmayan bir devlet için önem taşıyan) tarihî günlere tahsis edilmesi, resmî kutlamalara dönüştürülmesi dinen caiz değildir.

Bu, bid’attir.

Hutbelerde İslam öğretilmeli, ayet ve hadîslere dayalı olarak temel dinî bilgiler verilmelidir.

Zafer Bayramı türünden kutlamaları zaten âlâ-yı vâlâ ile yapıyor, bu konuları inkılap tarihi vs. türünden derslerde öğretiyor, resmî tatil diyerek söz konusu günleri her yıl gündeme getiriyorsunuz.

İlkokul birinci sınıftan itibaren tüm vatandaşları bunları ezberlemekle yükümlü tutuyorsunuz.

Bu yetmiyor bir de müslümanın ibadetine göz dikiyorsunuz.

*

Son yıllarda iş iyice çığırından çıktı.

Odatv gibi mecralarda şirretlik yapıldığı yetmiyormuş gibi bir de cuma hutbesi sırasında camilerde “Atatürk’ü niye anmıyorsun hoca?” diye hatiplere sataşanlar türemeye başladı.

İmdi, devlet dairelerini, okulları vs. Atatürk’ün resimleriyle doldurmuşsunuz, okul önlerini, meydanları vs. demir ya da beton Atatürk heykelleriyle örmüşsünüz. paraların pulların üstünü Atatürk’le kaplamışsınız, Milli Eğitim’in ders kitaplarının bile hemen başına Atatürk resimlerini yerleştirmişsiniz, bir de tutup “Niye hutbede Atatürk yok?” dedirtiyorsunuz.

Hutbelerde değil Atatürk’ün, Hz. Ömer gibi ashabın, hatta, Hz. İbrahim a. s. gibi peygamberlerin bile anılması şart ya da farz değildir.

Ki, Hz. Ömer’in yaptığı fütuhatın yanında Mustafa Kemal’in Yunan‘a karşı kazandığı zafer çok önemsiz bir olaydır. Hem cesameti, hem de İslam için taşıdığı anlam bakımından durum budur.

Hz. Ömer, zamanın süper gücü Pers İmparatorluğu‘nu tarihe gömdüğü gibi, diğer süper güç Bizans İmparatorluğu‘nun elinden de Suriye, Mısır ve Güneydoğu Anadolu’yu almıştı.

İslam’ın hakimiyetinin ve yayılmasının önünü açmış, bekasına hizmet etmişti.

Atatürk’ün Yunan’ın elinden kurtardığı toprak parçası ise Türkiye’nin Ege bölgesi gibi küçük bir toprak parçasından ibarettir. Doğudaki bazı beldeleri Karabekir, Maraş, Antep ve Urfa’yı ise halkın kendisi kurtarmıştı.

*

Evet, hutbelerde ne 30 Ağustos’u konu edinmek şart ya da farzdır, ne de Atatürk’ü anmak.

Buna karşılık, hutbeyi sessizce, kimseyle konuşmadan ve hatibe müdahale etmeden dinlemek gerekli birşeydir.

Öyle ki, hutbe sırasında konuşmak Hanefî ve Şâfiî mezheplerine göre mekruh, Hanbelî ve Mâlikî mezheplerine göre ise haramdır.

Hatta, Hanefî ve Mâlikîler’e göre namaz kılmak bile caiz değildir, nerde kaldı ki konuşmak caiz olsun.

Bir insan, hutbeden sonra gidip imama medenîce “Ya hocam, hutbede Atatürk’ü anmanızı bekledim, anmadınız” demiş olsa, onun cahil bir müslüman olmakla birlikte iyi niyetli olduğu belki düşünülebilir.

Fakat, hutbe esnasında cemaatin lafa karışması haramken tutup bağırıp çağırmak, kabadayılık yapmak, şirretçe şamata çıkarmak, zorbalığa kalkışmak hem ibadetin kendisini hiçe saymak, hem de camideki cemaate hayvan muamelesi yapmaktır.

Anlaşılan o ki maksat, camide terör estirmek, medyada haber olmak, bütün Diyanet personeline ve müslüman halka gözdağı vermek, korku salmak.

Ne yazık ki Kemalist ahlâksızlık ve Atatürkçü saldırganlık camileri kendi batıl ideolojisi için gösteri ve şov arenası, miting meydanı, protesto ve yürüyüş alanı haline getirebilmekte, kimse de buna karşı birşey yapmamaktadır.

Böylesi bir arsızlık ve şirretlik dindarlık değildir, dincilik hiç değildir, resmen din düşmanlığıdır.

*

Böylesi cami kabadayılık ve teröristliklerini kayda alıp Odatv gibi yavuz hırsız karakterli mecralara servis edecek kişi veya kişilerin de camide hazır ve hazırlıklı bulunuyor olmaları herhalde “tesadüf”ün gelir hanesine yazılamaz.

Bunların organize işler olduğu o kadar açık ki..

Belli ki baştan rol dağılımı yapılıyor, birisine çıngar çıkarma vazifesi veriliyor, ayrıca peşine olayı kayda alacak tezahüratçı ya da koruma kabilinden bir “bindirilmiş kıta” takılıyor, ardından da topa, kaydı alıp yayınlayacak Odatv gibi medya glu glu dansçıları giriyor, şark kurnazlığı stilindeki oryantal sanatlarını icra ediyorlar.

Ve bu egzotik medya dansçıları, bir yandan Cumhuriyet düşmanlığının camilerde huzuru yok ettiğini söyleyerek tepinirken diğer yandan sivri uçlu mızraklarıyla Diyanet kurumunu dürtükleyip duruyorlar.

Böylece, algı operasyonu adını verdikleri yalan dolan çarkının dişlileri arasından dökülen cürufa göre, huzuru yok edenler, camide kabadayılık yapan azgın soytarılar değil, Atatürk’ün ismini hutbede geçirmeyen Diyanet oluyor.

Yavuz hırsızlığın bundan daha arsız, daha azgın, daha utanmaz ve şirret versiyonunu icat etmek herhalde mümkün değildir.

Bu tezgâhın/senaryonun bir ayağını da Diyanet bünyesindeki “derin” görevlilerin suret-i haktan gelerek riyakârca okudukları şu makamdan gazeller oluşturmuyorsa ben de birşey bilmiyorum:

“Hocam, milli birlik ve beraberliğimiz için bundan sonra hutbelerde Atatürk’e daima yer vermemiz iyi olur. Birilerinin bu konuyu istismar etmelerine ve fitne çıkarmalarına izin vermeyelim.”

*

İmdi, hutbede Atatürk’ten bahsedilmemesini "Diyanet’in Cumhuriyet düşmanlığı" olarak nitelendirmek, o devlet kurumuna yönelik bir iftira ve itibarsızlaştırma eylemidir.

Diyanet, Odatv gibi yayın organları hakkında suç duyurusunda bulunmalıdır.

Bulunmuyorsa bile, savcılar re’sen harekete geçmelidir.

İkinci olarak, Atatürk’ü bahane ederek ibadet mahallinde bozgunculuk ve kargaşa çıkaranlar hakkında da savcılar kamu düzenini bozma ve halk arasına kin ve nefret tohumları ekme gerekçesiyle dava açmalıdırlar.

Camiye haydutluk, eşkıyalık ve çapulculuğu taşıyan, mabedleri Taksim Gezi Parkı zanneden çete mensuplarına hesap sorulmalıdır ki böylesi densizlik ve iblislikler tekrarlanmasın.

Bu tür (Erdoğan’ın tabiriyle) “bindirilmiş kıta“larla algı operasyonu yapmaya kalkışan odak da, ateşle oynadığını anlamalıdır.

*

Diyanet İşleri Başkanlığı, 30 Ağustos Zafer Bayramı vesilesiyle hutbe okutacaksa, büyük âlim Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır hocanın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde (Ki Atatürk döneminde devlet tarafından yazdırılmıştır) Rum Suresi’ni açıklarken dile getirdiği şu gerçekleri cemaate duyurabilir:

 “Bununla beraber insanlara bir keder dokunduğu zaman her şeyden geçerek Rablerine yalvarır, dua ederler; sonra tarafından bir rahmet tattırıverdiği zaman da bakarsın onlardan bir kısmı tutar, O Rablerine ortak koşarlar.” (Rum, 30/33)

33-Bu noktada insanların, üzerine yaratılmış olduğu fıtratın başka değil, yalnız, Allah’a yalvarmak olduğunu göstermek için buyuruluyor ki: “Bununla beraber insanlara bir sıkıntı dokunduğu zaman bütün o güvendiklerinden ve her şeyden geçip, yalnız yaratan Rablerine gönül vererek hep O’na yalvarırlar.” Nitekim Çanakkale, SakaryaAfyon savaşları sırasında biz Türkler hep böyle olmuştuk. Demek ki fıtrat dini (yaratılışa uygun din) sadece Allah dinidir. Her zaman, baki sağlam din yalnız odur. Böyle iken sonra O, onlara tarafından bir rahmet tattırıverince; o sıkıntıyı açıp bir nimet ihsan ediverince de ne bakarsın içlerinden bir kısmı, o Rablerine ortak koşuyorlardır. Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar.

34- “Ki kendilerine verdiğimiz nimeti küfran ile, nankörlükle karşılamak için haydin yaşayın, zevk edin bakalım yarın bileceksiniz.”

35- “Yoksa biz onlara bir ferman indirmişiz de O’na ortak koşmalarının caiz olduğunu o mu söylüyor?” Hayır öyle bir kitap ve delil indirilmemiştir. Fakat onlar yukarıda söylendiği şekilde bilgisizce hevaları ardında gitmişler, keyiflerine hoş gelene veya gözlerinin korktuğuna tapmışlardır. Dünyada sebepler yok değildir. Fakat egemenlik, sebeplerin değil, Allah’ındır. Allah izin vermeyince hiçbir sebeple yaprak bile oynamaz. Böyle olduğunu fıtrat bilir, onun için sıkıştığı zaman Allah’a yalvarır.

Evet, merhum Elmalılı Hocaefendi (Gerçek hocaefendi vatandaş, cübbesi kendisinden daha değerli şovmen tip değil), müşrikler için, "Şükredecek yerde tutarlar da bu, şundan oldu, bundan oldu, benden oldu, senden oldu diyerek Allah’ın lütfunu başkalarına isnad etmeye kalkarlar" diyor.

Ne zaman?

Akparti iktidarında değil, Mustafa Kemal'in şapka için adam astırdığı bir karanlık çağda.. 

*

Diyanet, bu büyük âlimin (Ki onun için büyük âlim nitelendirmesini yapan kişi, bir başka büyük âlim, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi) Neml Suresi’ni tefsir ederken dile getirmiş olduğu şu gerçekleri de her 30 Ağustos konulu hutbede cemaate duyurmalıdır:

Şunu da unutmayalım ki, Çanakkale, Sakarya, İnönü zaferleri, İzmir’in düşman işgalinden kurtarılması, Avrupalıların İstanbul’dan çıkarılmaları hamdolsun yüce Allah’ın zamanımızda gösterip tanıttığı İslâmi âyetlerdendir. Bu savaşlarda Türkiye müslümanları öyle bir sıkıntı ve ilhas ile Allah Teâlâ’ya sığınarak çalışmışlardı ki “Onlar mı hayırlı, yoksa kendine yalvardığı zaman bunalmışa karşılık veren ve başındaki sıkıntıyı gideren mi?” (Neml, 27/62) âyeti aynen ortaya çıkmıştı. Fakat bütün bunların meydana gelişinden sonra “Bil ki sen, ölüleri işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olan sağırlara da daveti duyuramazsın” (Neml, 27/80) buyurulduğu üzere duymak istemeyen kalpsizler, sağırlar, körler, İslâm’ın artık bütün vaadleri olmuş bitmiş, gelecek için görevi kalmamış olduğunu iddia ederek müslümanlığı körletmek, Allah’ı unutup şirk yollarına gitmek istiyorlar.

Evet, eğer Diyanet hutbelerde Çanakkale’den, Sakarya’dan, Dumlupınar’dan bahsedecekse böyle bahsetmelidir.

Müslümanca.. Muvahhidce..

Müşrikçe (yahut müşriklere göz kırparcasına) değil..

Hz. Musa aleyhisselam dönemindeki Mısır halkının Firavun’a tanrısal özellikler atfetmesi gibi Atatürk’ü putlaştıran modern putperestlerin istedikleri gibi değil.


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."