SEYYİD KUTUB İSTİSMARI

 






Yeni Şafak gazetesi yazarı Prof. Hayrettin Karaman’ın 6 Ekim 2016 tarihli “Seyyid Kutub’un ıslahat programında tekfir ve şiddet yoktur” başlığını taşıyan yazısında şunları söylediği görülüyor:

Seyyid hapihanede ıslahat programına son şeklini verirken yanında İhvan’dan yalnızca iki kişi; Muhammed Yusuf Hevâş ve Muhammed Zühdî Selman kalmış, diğerleri başka cezaevlerine gönderilmişlerdi. İkincisinin bilgi ve tecrübesi sınırlı olduğu için Seyyid daha çok M. Yusuf ile hapishanede yedi yıl karşılıklı konuşarak, tartışarak hedef ve programını -raporunda açıkladığı üzere- şu şekilde oluşturdu (Bak. Limâ-zâ A’demûnî s. 26-29):

1. İslam’ın bugün karşı karşıya olduğu durum inanç, bilgisizlik, İslamî ahlak ve değerlerden uzaklık bakımından, ilk geldiği durum gibidir. İslam düzeni ve şeriatından uzaklaşma yanında bir menfi durum da gerçek İslam’a davetin karşısındaki haçlı ve siyonist sömürgeci teşkilatların kurduğu tuzaklar ve her vasıtayı kullanarak koydukları engellerdir.

2. Yerel islamî hareketler farkında olmadan yerel siyasi hareketler ve talepler ile meşgul oluyor, asıl hedefi ihmal ediyorlar. Yine bu yerel hareketler, halkın İslam inancından ne kadar uzaklaştıklarını görmezden gelerek hükümetlerden, İslam şeriat ve düzeninin uygulanmasını istiyorlar. 

Önce, merhum Kutub’un yanında bırakılan kişiler üzerinde durmak gerekiyor.

Neden sadece iki kişi?

Ve neden o kişiler?

*

İmdi, istihbarat örgütlerinin dünya genelinde hapishaneleri “devşirme” işi için kullandıkları bilinen bir şey..

Türkiye’de de durum bu.. Yeni MİT yasasında bu hapishane bahsi yer alıyordu.

Mısır istihbaratı, merhum Kutub’un yanında kalan iki kişiyi, onu içeride de takip için özel olarak seçmiş olabilir mi, olamaz mı?

Şu âlemde birtakım vaadler ve tehditler vasıtasıyla kullanılabilecek olanlar kullanılamayacak olanlardan her zaman fazladır.

Her yerde böyledir..

Mesela Türkiye’de 1990'lı yıllarda hapisteki terörist Şemdin Sakık’a birtakım gazeteciler aleyhinde “andıç”lar hazırlattıkları, sözde itiraflar (aslında iftiralar) yaptırdıkları hafızalarda..

Sakık söz konusu iddiaların sahibinin kendisi olmadığını ancak yıllar sonra açıklayabilmişti.

Vikipedi, "Andıç skandalı" başlığı altında şu bilgileri veriyor:

Andıç Skandalı, 1998’de yakalanan PKK'nın üst düzey yöneticilerinden Şemdin Sakık'ın soruşturma zabtına, yalan ifadeler eklenerek basına sızdırılmasıdır. Bu ifadeler, 25 Nisan 1998 tarihinde Hürriyet ve Sabah gazetelerinde iki gün boyunca yayımlandı. Sakık'a ait olduğu söylenen itirafların yayımlanmasıyla itiraflarda adı geçen gazeteciler işlerinden çıkarıldılar ve Akın Birdal suikasta uğradı. Daha sonradan çıkartıldığı mahkemede Sakık, böyle bir ifade vermediğini açıkladı. 2000 yılının ekim ayında Nazlı Ilıcak, bütün bunların Genelkurmay istihbaratında hazırlanan bir psikolojik savaş taktiğinin gereği olduğunu gösteren bir belgeyi gazetecilere ulaştırdı ve belgenin yayımlanmasından on gün sonra Genelkurmay, "andıç" adı verilen belgenin varlığını kabul etti.

Andıçta II. Başkan Orgeneral Çevik Bir, İstihbarat Başkan Vekili Tümgeneral Fevzi Türkeri ve İç İstihbarat Şube Müdürü Kurmay Albay Bülent Dağsalı'nın imzası bulunuyordu.

Çevik Bir ve Erol Özkasnak'ın gönderdiği sahte belgeye göre Sakık ifadesinde bazı gazetecilerin ve sivil toplum kuruluşlarının "para karşılığı PKK’ya destek verdikleri" iddia edilmişti. Sabah gazetesi sahibi Dinç Bilgin başta olmak üzere bazı medya patronları, adı geçen gazetecilerin işine son verdi. Bu gazeteciler arasında Kürt sorununda devletin resmî politikasına uyum göstermeyen Cengiz ÇandarAhmet AltanMehmet AltanMehmet BarlasMehmet Ali Birand gibi gazeteciler bulunuyordu. Bu kişilerden Cengiz Çandar'ın yazıları durdurulurken Mehmet Ali Birand, Sabah'tan atıldı ve Show TV'deki 32. Gün programı askıya alındı. Belgede adı geçen Akın Birdal ise suikasta uğradı. Birdal suikasttan ağır yaralı olarak kurtuldu.

Daha sonra bu belgenin Bir ve Özkasnak tarafından "Andıç" adı verilen bir yazıyla hazırlandığı anlaşıldı. Belgenin Genelkurmay'ın bir andıcı olduğunun anlaşılmasıyla beraber olay hakkında hiçbir komutandan açıklama gelmedi. Olaydan on bir yıl sonra belgenin sahte olduğunun anlaşıldığı dönemde II. Başkan olan Orgeneral Yaşar Büyükanıt, 32. Gün programında Mehmet Ali Birand'ın sorusu üzerine "Evet, hata idi..." açıklaması yapmıştır.

28 Şubat davası sırasında Çevik Bir; Şemdin Sakık'ın ifadelerinin doğru olduğunu, ifade tutanağının sadece son sayfasını imzaladığı için diğer sayfaları reddetmesi konusunda fikir aldığını öne sürmüştür. Dönemin Genelkurmay Adli Müşaviri Erdal Şenel ise ifadelerin doğru olduğunu, ifadelerin usulüne uygun olarak alınmadığı için bu durumun TSK aleyhine kullanıldığını ifade etmiştir.

Bu ahâksız sahtekârların “He, biz böyle bir tezgâh kurduk” diyecek, suçlarını itiraf edecek halleri yok.

İfadeler doğruymuşmuş da usulüne uygun alınmamışmış..

Olay açık: Senaryoyu yazmışlar, Sakık’a “Hadi bakalım imzala” demişler.

28 Şubat’ın o meşum günlerinde meşru hükümete karşı bile “Gerekirse silah kullanırız” diye tehditler savurdukları bir zamanda bebek katili PKK terör örgütünün eli kanlı bir elebaşısı, “Tı, imzalamıyorum” dediğinde, “Öyle mi, lütfen imzala, kalbimizi kırıyorsun” diyecek halleri yok.

Bunu da en iyi, ömrünü “En güzel şarkıyı bir kurşun söyler” diyerek tüketmiş Sakık bilir..

*

Konuya dönersek..

Ölmüş (idam edilip şehit edilmiş), artık şahitlik yapamayacak adamın ardından iki mahkumun "Bize şunları anlatmıştı" demelerinin bir kıymeti yoktur.

Mısır İstihbaratı'nın aşağılık bir oyunu olması ihtimali yüzde 99'dur.

Aslında yüzde 100 diyeceğim ama gözümle görmediğim için bir yanılma payı bırakmak zorundayım.

Kısacası, merhum Kutub’a atfedilen sözlere güvenmek akıllı adam işi değildir.

Kendi yazdıkları dururken birilerinin "Bize şöyle şöyle demişti" diye anlattığı hikâyelere itibar etmek gerekmez.

*

Varsayalım ki aktarılanlar merhum Kutub’un görüşleri.. Bu, onları sorgulamadan kabul etmemiz için bir gerekçe olamaz.

Yazılanlardan anlaşılıyor ki Seyyid Kutub’a ait olduğu iddia edilen ıslahat programı da (iddia olunanın aksine) “yerel” hareket ve talep durumunda.. Yerel durumu temel alıyor.

Mısır için uygun olsa bile heryer için emsal teşkil etmez.

*

Bahis konusu yapılan “asıl hedef”e gelince…

Bireysel düzeyde asıl hedef insanın önce İslam inancını doğru bir şekilde benimsemesi, sonra da bunu yaşamına geçirmesidir..

Fakat toplumsal düzeyde asıl hedef, İslam şeriat ve düzeninin uygulanmasıdır.

Ki, merhum Elmalılı Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde açıkladığı gibi, küfür kanunlarının tatbik edildiği bir ülkede, müslümanlar, itikadî veya amelî şirkten kendilerini kurtarmayı da başaramazlar.

Dolayısıyla, İslam inancının sahih bir şekilde benimsenmesi hedefi ile İslam şeriat ve düzeninin uygulanması talebini birbiriyle tokuşturmamak gerekir.

Bu ikisi birbirini destekler ve bütünler..

Bunlar, birbiriyle çelişen hedefler değildir.

Burada Seyyid Kutub’un yaklaşımına yönelik bir çarpıtma, mugalata ve demagoji var gibi görünüyor..

*

Karaman’ın yazısına dönelim:

3. Bu durumda yapılacak şey işe tabandan başlamak, önce insanların kafa ve kalplerinde sahih İslam bilgi ve imanını ihya etmek ve bunu kabul eden insanları aynı çerçevede eğitmektir. 

Peki Hz. Musa a.s.’a Allahu Teala neden Firavun’a gitmesi emrini vermişti..

Neden, “Tabandan başla!” diye bir emir verilmemişti?

Hz. Musa, işe tabandan başlayıp, “Firavun’dan Şeriat’e uymasını, yani Allahu Teala’nın emir ve yasaklarına uymasını istemeyelim.. Biz tabanda çalışalım” niye dememişti?..

Siz bu tür yorumlarınızla “İslam dışı” düzen yanlılarına, düzenbazlara şirin görünme dışında birşeyi hedefliyor musunuz?

*

Karaman sözlerini şöyle sürdürüyor:

4. İktidarı ele geçirerek İslam düzenini topluma dayatmak yol değildir; önce insanlar eğitilecek, onlar sahih bir İslam bilgisi, imanı ve şuuruna kavuştuktan sonra kendileri İslam düzenine talip olacaklar ve işte o zaman düzen değişecektir. 

Mesela Hz. Ömer r. a. İran üzerine ordular göndermemeli, orayı fethedip İslam düzenini İran toplumuna dayatmamalıydı, öyle mi?!

Bu, “yol değil”, öyle mi?!

Vay uyanık vay!

Sadece davetçiler göndermeli, bunlar da Kisra’ların müsaadesi nisbetinde insanlara “sahih bir İslam bilgisi, imanı ve şuuru” kazandırmaya çalışmalıydılar, öyle mi?

Şeriat’e tabi olunması gerektiği hususu da, sahih bir İslam bilgisi, imanı ve şuuru içine girmiyor mu peki?!

İnsanları Şeriat’e davet etmeyeceksiniz, peki neye davet edeceksiniz?

*

Okumaya devam edelim:

5. Uzunca vadeli eğitim ve öğretim programı uygulanırken hareketin saldırılardan korunması, 1948 ve 1957 de İhvan’ın başına gelenlerin, keza Pakistan’daki Cemâat-i İslamiyye’ye yapılanların bir daha olmaması için hem İslam iman ve ahlakı hem de koruma/savunma vazifesi bakımından sahih ve yeterli eğitim almış fedailerden oluşan bir koruma birliğine/birliklerine ihtiyaç olacaktır. Bu birlikler, İslamî hareketin faaliyetlerine bir saldırı, bir engelleme teşebbüsü olmadığı sürece sakin duracak, günlük olaylara karışmayacaklardır. Saldırı olduğu takdirde de vazifeleri yalnızca savunma ve koruma olacak, bu sınırı aşmayacaktır. 

Burası, saçmalığın zirve yaptığı yer.. Uçuk kaçık bir teklif.. Bunlar, naif ve safça (ya da kurnazlık gereği saf ayağına yatan) laflar..

Gücün varsa, yalnızca savunma ve korunma yapmazsın, başkalarını da koruyacak şekilde adaleti hakim kılarsın.

Ki adalet, Şeriat demektir.

Yok eğer gücün yoksa, kendini de koruyamazsın.

Kaldı ki, mevcut düzenler sana bir “fedailerden oluşan koruma birlikleri” kurma iznini ve fırsatını asla vermezler.

Ezer geçerler. Seni salça yapar, turşunu kurarlar. (İnanmıyorsan Alparslan Kuytul, Halis Bayancuk filan gibi isimlere sor.)

*

Geçelim.

Hayrettin efendi sözlerini şöyle sürdürüyor:

6. İslam düzeninin uygulanması hedefi acil (hemen istenecek) bir hedef değildir; ne kadar zamana/süreye ihtiyaç varsa o kadar süre içinde öncelikle iman, şuur ve ahlak bakımlarından topluluğu sahih İslam’a taşıma faaliyeti yürütülecektir. 

Eğer bunu yapacak gücün varsa, acil hedeftir..

Gücün yoksa, acil hedef değildir..

Bunlar boş laflar..

*

Okumaya devam edelim:

7. Programı yürütürken İhvan’ın şiddete ve günlük olaylara bulaşmaması, hükümetlerin mücadele hedefi haline gelmemesi için orduya veya yönetimin önemli kademelerine sızma ve yerleşme gibi bir talep ve teşebbüsleri olmamalıdır. 

Bunlar da, uçuk kaçık boş laflar..

Senin sahih İslam inancını yayma çaban sonuç verip de ordunun ve devletin önemli kademelerindeki adamlar seni desteklerlerse, devlete sızmış kabul edilirsin..

O zaman da FETÖ’den beter hale getirilmen ihtimal dahilindedir.

Ya da, ıslahat çaban sonuç vermez, devlete sızmamış olursun..

Bu lafların saçmalığına dair söylenecek çok şey var da, arif olana bir işaret kâfidir..

Bu tür yorumların Hayrettin efendi gibilerin çok hoşuna gitmesinin nedeni ise, “laik (siyasal dinsiz) düzende ıslahatçı müslüman” olarak huzur ve refah içinde yaşamalarına imkân veriyor olması..

Hem ıslahatçı müslüman oluyorsun, hem de mevcut düzen yanlılarının gönlüne su serpiyor, onları rahatlatıyorsun..

Çift katlı ekmek kadayıfı..

*

Evet, adam ilahiyatçı.. Fıkıhçı..

Ve, Seyyid Kutub’a ait olduğu iddia edilen ıslahat programını Şeriat terazisinde tartacakken, Şeriat’in konumunun ona ait olduğu iddia edilen programa göre değerlendirilmesinin önünü açacak ifadeler kullanıyor.

Sabitesi Şeriat hükümleri olacakken, Seyyid Kutub’a ait olduğu iddia edilen indî değerlendirmeler, spekülasyonlar oluyor.


İSLAMCILIKTAN LAİKÇİLİĞE, İSLAM'DAN SİYASAL DİNSİZLİĞE

 









Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesinde “Öfke nefret cehalet el ele verince” başlığı altında dün yayınlanan (9 Nisan 2023 tarihli) yazısında şöyle diyor:

Adam medyada, ağzından köpükler saçarak mealen şöyle diyor: Bu seçimi Erdoğan kazanırsa Arap usulü bir İslam devleti kuracaklar…

Bir sınırsız bayan vardı (yine var) o da, bundan önce Erdoğan Başkan olunca “Türkiye’ye şeriat geldi, siz uyuyun bakalım” mealinde bir şeyler söylemiş ve yazmıştı.

Bu yazıdan maksadım “Arap usulü bir İslam devleti” cehalet ve ajitasyonunu irdelemektir, ama bu “şeriat geldi, geliyor” efsanesine de bir dokunup geçmekte fayda var sanırım.

Adamlar 28 Şubat bilmem ne darbesini yaptıklarında gerekçe olarak 18 madde ilan etmişlerdi; hemen tamamı “irtica” yaygarasından ibretti. O dönemde de irticadan maksatları, bütünüyle İslâmî hayat nizamına dönmekti.

TC’nin bir anayasası var, bu anayasanın “değiştirme teklifini bile yasakladığı” maddeleri var, bu maddelerden biri de “laik demokratik cumhuriyet” maddesidir.

Bu madde ne diyor?

MADDE 2- Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.

Bu maddeye ve Türkiye’nin mevcut halk tabanına (ideolojik orana) göre Türkiye’ye şeriat (cahil tahrikçinin ifadesiyle Arap usulü İslam devleti) getirmek mümkün değildir; bunu da bilmeyecek ölçüde cahil olmadığına göre bu adamın ve benzerlerinin maksadı ajitasyondur vesselam.

*

Karaman doğru söylüyor, Türkiye’ye Şeriat getirmek, birincisi mevcut Anayasa, ikincisi de mevcut halk tabanı muvacehesinde mümkün değildir.

Amerikalılar’ın İslam dünyasının nabzını ölçtükleri, Şeriat isteyenlerin oranını öğrenmek için anketler yaptıkları biliniyor.

Bunlardan Pew Research Center’ın (Pew Araştırma Merkezi) ulaştığı rakamlar geçmiş yıllarda medyamıza yansımıştı.

Afganistan’da Şeriat’le yönetilmek isteyenlerin oranı yüzde 99.. Mısır’da yüzde 74.. Türkiye’de ise yüzde 12.. (Bu yüzde 12 de aldatıcı.. Çünkü hırsızlık ve zina gibi ceza hukukunu ilgilendiren sorular yöneltildiğinde oran yüzde 3’e düşüyor.)

Şeriat, Allahu Teala’nın rahmetidir.. Nasıl doğayı bizim faydamıza olacak şekilde tanzim etmişse, Dünya’yı yaşanabilir hale getirmişse, ve vücudumuzu en elverişli şekilde yaratmışsa, insanların uyması için koyduğu hükümler de aynı şekildee en uygun ve hayırlı olandır. Daha iyisi düşünülemez ve bulunamaz.

Ancak insanoğlu ilerleme ve gelişme adına sınırsız açgözlülüğü, doymaz oburluğu ve devasa hırsı ile nasıl doğayı ve çevreyi tahrip edip bozuyorsa, toplumsal alanda da aynı şekilde fesat çıkarmaktan geri kalmamaktadır.

Dolayısıyla, Şeriat’i ancak heva ve hevesini, nefsanî arzularını dizginleyip aklını kullananlar savunabilmektedir.

Böylelerinin (aklını kullananların) sayısı ne yazık ki ülkemizde çok az.

*

Evet, Karaman doğru söylüyor, Türkiye’ye Şeriat getirmek, birincisi mevcut Anayasa, ikincisi de mevcut halk tabanı muvacehesinde mümkün değildir.

Ancak, bir üçüncü neden daha var ki, Karaman onu ustaca gözlerden saklıyor.

O da, Türkiye’deki elit tavan da Şeriat’i istememektedir.

Ve asıl sorun da halk tabanı değil, bu elit tavandır.

İmdi, Erdoğan’ı Şeriatçılıkla suçlayan şahıslara Karaman’ın aslında şunu demesi gerekirdi: Mısır ve Tunus gibi (kâğıt üstünde de olsa) Şeriat’e bağlılık vurgusu yapan ülkelere “Şeriat’i bırakın laik olun” diyen bir adam Türkiye’ye Şeriat getirmeyi düşünür mü?! Getirir mi?!

Mısır’da Şeriat için engel ne anayasaları ne de halk tabanı.. Orada sapmalar “elit tavan” yüzünden yaşanıyor. Fakat, müslüman olmanın Şeriat’i savunmayı zorunlu kıldığını bilen halk tabanı yüzünden Şeriat’e açıkça cephe de alamıyorlar.

Türkiye’de ise halkın bir kesimi daha Şeriat’in ne olduğunu bile bilmiyor. Halkta da iş yok, elitlerde de..

Ve bu ülkede elit tavan, halkın Şeriat karşıtı olmanın imansızlık olduğunu bilmemesi için akla gelen her “önlem”i alıyor, her hilekârlığı yapıyor.

Mesela Diyanet’in cuma hutbelerinde Şeriat konusuna girmesi “fiilen” yasaktır.

Türkiye’de gerçekte din ve vicdan hürriyeti camide bile bulunmamaktadır.

*

Karaman bunu çok sık yapıyor. Doğruları ya eksik yazıyor ya da yanlış örnekler veriyor.

Mesela, “İslamcı ‘muhalif entelektüel’ midir?” başlığı altında 16 Mayıs 2013 tarihinde yayınlanan yazısında bazı temel gerçeklerin altını çiziyor, fakat örneklendirmede yaptığı hata ile, dile getirdiği gerçekleri berhava ediyordu.

Yazısının sonunda diyor ki:

Merhum Erbakan’ın kısmen ve zaman zaman açıklanan hedefi İslam idi, islamcılar bu hedefte ona muhalif olamazlardı, ama yöntem konusunda bazıları muhalif olabilirler, başka yöntem gruplarının yanında olabilirlerdi.

O ocaktan yetişen başkaları için de aynı tutum meşrudur; bu mana ve mahiyette yanlarında olmak da olmamak da islamcılığa aykırı değildir.

Böylece Karaman, bir “fetva” vermiş oluyor.

Ancak, yazısının başında dile getirdiği “genel doğrular” gerçekte bu sonuca varmasını haklılaştırmaya yetmez.

O genel doğrular, bu “özel” olaya uymuyor.

*

İlk sorun, Erbakan’ın hedefi ve yöntemi ile ilgili..

Erbakan’ın “kısmen ve zaman zaman açıklanan hedefi” ne anlama gelmektedir?

İslam, sadece “kısmen ve zaman zaman açıklanan” bir hedef olabilir mi?!

Parçalı ve bütün zamanları kapsamayan bir İslam hedefinden söz etmek ne kadar mantıklıdır?!

Bu ne anlama gelmektedir? Hedefinizin kısmen İslam, kısmen de başka birşey olması mı?..

Zaman zaman İslam’ı, zaman zaman da başka birşeyi savunmak anlamına mı geliyor bu?

Böyle birşey, İslam açısından caiz olabilir mi?!

*

Karaman, lütfedip, bu saf ve yalın olmaktan uzak hedefte değilse bile, yöntemde Erbakan’a muhalif olunabileceğini kabul ediyor.

Peki Erbakan’ın kendisi bunu kabul ediyor muydu?

Hayır!..

Tam aksine, yöntemde kendisine muhalif olanları “patates dini”nden olmakla suçluyordu. (Ondan bizzat duymuş bulunuyorum.)

Karaman, yazısında şunu da söylüyor:

“Usulüne göre yapılmış ictihadlar, yorumlar ve yetkilisi tarafından alınmış kararlara fikir ve ilim yönünden muhalif olmak caizdir, ama bu muhalefet kardeşlik, yardımlaşma, destek, sevgi hal ve davranışlarına zarar verecek şekilde olamaz.”

Evet, “usulüne göre yapılmış ictihadlar”da durum budur.. Ancak, Erbakan’ın yaptığı ictihadlar, “usulüne göre yapılmış ictihadlar” mıydı?

*

Sen kendin, “bütüncül” ve “tam zamanlı” hedef olarak İslam’ı ilan edemeyeceksin, bunu yapmamayı kendin için caiz göreceksin, sonra da, senin kısmen şöyle kısmen böyle olduğu ilan edilen ve zaman zaman farklı telden çalındığı için tam olarak ne olduğu bir türlü anlaşılmayan hedefin konusunda tereddütleri bulunan insanları patates dininden olmakla suçlayacaksın..

Seni desteklememelerini caiz görmeyeceksin..

Böyle birşey, bu kurt taksimi, “usulüne göre yapılmış ictihad” mıdır?

*

Evet, birçokları Erbakan’a sırf müslüman olduğu için zarar vermeye çalıştı; ancak, onların bu sınırsız ve ölçüsüz İslam düşmanlığı, Erbakan’ın İslamî açıdan hatalı görüşlerini “usulüne göre yapılmış” ictihad kabul etmeyi gerektirmez.

Ne yazık ki, Karaman’ın yazısı zımnen bu varsayım ya da ön kabul üzerine kurulu.

Doğal olarak, bu söylediklerimiz, Erbakan’a muhalif İslamî grupların, onun aksine, savundukları görüşler ve yöntemleri konusunda tümüyle haklı olduklarını düşündüğümüzü göstermez.

Mesela, Demirel’e destek verebilmiş, şimdi de Kılıçdaroğlu’na destek verebilecek birilerinin, Erbakan’a destek vermeme konusunda demagoji hokkabazlığı dışında mazeret bulmaları mümkün değildir.

Erbakan’a destek vermemek için öne süreceğiniz bütün gerekçelerin, Demirel ve Kılıçdaroğlu gibiler için fazlasıyla mevcut bulunduğu kesindir.

*

Görüldüğü gibi Karaman, Erbakan örneğini verdikten sonra, “O ocaktan yetişen başkaları için de aynı tutum meşrudur” diyerek, sözü isim vermeden Erdoğan’a ve Akparti’ye getirmektedir.

Bu da, gerçekte fasit bir kıyastır.

Ne Erdoğan, Erbakan’dır, ne de Akparti MSP ya da Refah Partisi’dir.

Karaman’ın, (“usul” bilen) hiç kimsenin itiraz edemeyeceği, etmeyeceği “genel” doğrulardan hareketle kaşla göz arasında vardığı sonuçlar, hiç de tutarlı değil.

Önce, Erbakan’ın yöntemini, desteklenmesi de muhalefet edilmesi de caiz “usulüne göre yapılmış bir ictihad” seviyesine yükseltiyor, sonra da, “aynı ocak”tan yetişmiş olanlara da benzer şekilde yaklaşılmasını “meşru” ilan ediyor.

Ne yazık ki Erbakan’ın usulsüz ictihatları, meşru olmayan söylemleri vardı.

*

Patates dini söyleminin gizli olmasının pek fazla önemi yoktur, çünkü hedefinin İslam olduğunu da gizlice dile getiriyor, zahirde “millî görüş”, “ahlâk ve maneviyat”, “adil düzen” vs. gibi kavramları kullanıyordu.

“Aynı ocak”tan yetişenlere gelince, bunların Erbakan tarafından yapıldığı şekilde gizlice de olsa ilan edilen bir İslam hedeflerinden söz edilemez.

Bu, onların İslamî değerleri hiç önemsememeleri ya da İslam düşmanı olmaları anlamına gelmemekle birlikte, ortadaki gerçek budur.

Mesela, Akparti’de genel başkan yardımcılığı yaptığı gibi başbakan yardımcılığı ve TBMM başkanlığı gibi görevlerde de bulunan Mehmet Ali Şahin’in Vatan gazetesinden Ruşen Çakır’a “Dindarları laikleştirdik” şeklinde açıklamada bulunduğu ileri sürülmüş, sonra Şahin bu ifadesiyle ilgili olarak şu açıklamayı yapmıştı:

Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcısı Mehmet Ali Şahin dün Vatan´ın manşetinde yer alan ´dindarları biz laikleştirdik´ sözünü kendisinin söylemediğini belirterek, gazeteyi yalanladı ve haberde imzası bulunan Ruşen Çakır´a kendisinin öyle bir söz söylemediğini açıkladı.

´Dindarları biz laikleştirdik´ ifadesinin kendisine ait olmadığını belirten Bakan Şahin, ´Ruşen Çakır´a böyle bir söz söylemedim Sözlerimle uzaktan yakından alakalı olmayan böyle bir ifadeyi neden kullandı, o ifade bana ait olmadığı halde niçin bana mal etti bilemiyorum´ dedi.

Vakit gazetesi yazarı Serdar Arseven´in sorularını yanıtlayan Şahin, ´Ben asla öyle bir ifade kullanmadım. Aksine, kişilerin laik olamayacağını, devletin laik olacağını söyledim. kişi laik olmaz, devlet laik olur. Devletin dini olmaz çünkü dinin muhatabı şahıstır. Her şahıs da olmaz, akıl baliğ olacaktır. Ruşen (Çakır) bana sorduğunda, Cumhuriyet´in tüm niteliklerinin şu anda her zamankinden fazla güvence altında olduğunu söyledim. Anayasamızdaki laiklik anlayışına vurgu yaptım. ´Hiç bir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laikliğin, herkesin inancında mezhebinde, özgür olması, dini inancından dolayı farklı bir muameleye tabi tutulmayacağı´ anlamına geldiğini söyledim. Ben Ruşen´e ´dindarları biz laikleştirdik´ demedim. Benim söylediklerimin bazıları yer almamış´ dedi. (http://www.haber7.com/medya/haber/175985-bakan-sahin-vatana-dindarlari-laiklestirdik-demedim)

*

Doğal olarak, “Devletin dini olmaz” diyenler, “Devletin dili olmaz, insanların dili olur, o halde resmî dilden söz etmeyelim” demiyorlar.

Şahin, “Dinin muhatabı şahıstır” diye fetva veriyor, “Dinin muhatabı aynı zamanda toplumdur, devlettir” diyemiyor, demiyor. Tam aksini söylüyor, “Devletin dini olmaz” diyor.

İslamcılık buysa (ki bu görüş sahiplerini Karaman, “ocak” gerekçesiyle İslamcı kabul ediyor), İslamcı olmamak nasıl birşeydir?

Avrupa usulü, yani hristiyanca bir laikliği savunmak (ki John Keane gibi Avrupalı yazarların dile getirdiği üzere, laiklik bir “hristiyan projesi”dir), İslamcılık mıdır?!

İslamcı sayılmak için, “din düşmanı” olmayan, her dine karşı hoşgörülü bir laikliğin (siyasal dinsizliğin) savunucusu olmak yeterli midir?!

Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek, insanların sağlığını korumak anlamına mı gelir?!

Din düşmanlığından ibaret bir laiklik yorumunun karşısına hristiyanca/Avrupalı bir laikliği tek alternatif olarak koymak, “Devletin dini olmaz” demek, İslamcı olmak mıdır?!

*

Şahin’in bu “laik ictihadı”nın “usulüne uygun” bir ictihad olduğu, dolayısıyla Erbakan’la “aynı ocak”tan yetişmiş bu kişilere destek verme ya da vermemenin aynı ölçüde “meşru” (Şeriat’e uygun) olduğu öne sürülebilir mi?

İslam, böylesi bir konuda bu şekilde Cumhuriyet’in temel “nitelik”lerinden ve Anayasa’daki “ilke”lerden hareketle yapılan bir “ictihad“a izin vermiş midir?

Erdoğan’ın, Arınç’ın vs. beyanlarından hareketle de konuya ilişkin çok şey söylenebilir (Mesela Erdoğan’ın millet tanımı ve milliyetçilik anlayışı tamamen laik karakterde). Fakat, meselenin anlaşılması için bu kadarı yeterlidir.

*

İslam davası "siyasal" düzeyde ancak (bedeli göze alınarak, Taliban gibi) bir bütün halinde savunulduğunda başarıya ulaşabilir. Bu, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'in yöntemidir.

Aksi durumda gelecekteki düzelme uğruna şimdiki bozulmayı satın almış, malumu meçhul için harcamış olursunuz.

Bununla birlikte şartlar ve toplumsal durum elvermediğinde salt tebliğle yetiniyor olabilirsiniz. Aciz olmak, suçlu olmak anlamına gelmez.

Ancak bu durumda da konjonktürel hesaplar ve geçici çıkarlar için İslam'ı yamuk yumuk anlatmamalı, hakkı olduğu gibi söylemelisiniz.

Ya da bu konulara hiç girmemelisiniz.

*

Meselenin özü şu:

Birileri akıllarınca kurnazlık yaparak laikliği laikçilerin (İslam düşmanlarının) elinden alıp “İslamî hedefler için kullanılabilir” hale getirmek, içini kendi kafalarına göre doldurmak istediler.

Halbuki her paradigma ancak kendi kavramlarıyla bütünlüğünü koruyabilir ve ayakta kalabilir.

Ödünç bir kavram, öldürücü bir virüs gibi, girdiği yapıyı içerden çürütür, bozar ve çökertir.

Bu olayda da öyle oldu..

Laiklik kavramını sözde istismar edip yeniden şekillendirmek için yola çıkanlar, savunmaya başladıkları laiklik için dini yeniden şekillendirmeye, dini (adını koymadan) güncelleyip reforme etmeye başladılar.

Savunmaya başladıkları laiklik onları bu noktaya getirdi.

Laiklik için İslam’dan da, İslamcılıktan da, Şeriat’ten de (sadece amel değil, zihniyet düzeyinde) vazgeçebilir hale geldiler.

Geriye elde, canla başla savunulan sadece laiklik kaldı.

Bu, siyasî bir yenilgi değildi, itikadî bir savruluştu. 

Cumhuriyet'in başlangıcında yenilgi "siyasî" mahiyetteydi, bugünse "itikadî"..

Bu ülkedeki bütün depremlerin anası "yüzyılın felâketi" budur.


VEDA EDELİM



 (Mehmed Zahid Kotku rh. a.'i anma programı, 13 Kasım 1992, Süleymaniye Camii)


E-KİTAP: 28 ŞUBAT SÜRGÜNÜ: PROF. ESAD COŞAN HOCA

 

https://www.academia.edu/4239138/28_%C5%9Eubat_S%C3%BCrg%C3%BCn%C3%BC_Prof_Esad_Co%C5%9Fan_Hoca

 

28 ŞUBAT SÜRGÜNÜ:

PROF. ESAD COŞAN HOCA

 

Dr. Seyfi SAY

 


İÇİNDEKİLER

 

GİRİŞ YERİNE: TASAVVUF VE TARİKATLARI ANLAMADA YÖNTEM 4

 

BİRİNCİ BÖLÜM: MEHMED ZAHİD KOTKU RH. A.

"SANKİ RESULULLAH'I GÖRÜYOR DA, O NASIL HAREKET EDİYORSA ÖYLE HAREKET EDİYORDU" 15

HOCAEFENDİ RH. A. 17

MEHMED ZÂHİD KOTKU (RH. A) HAZRETLERİ'NİN SİYASÎ GÖRÜŞLERİ 21

BAKKALLAR VE ÇAKKALLAR 34

TARİKAT VE İSLAMCILIK 41

 

İKİNCİ BÖLÜM: MAHMUD ESAD COŞAN RH. A.

PROF. DR. ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ 43

ESAD COŞAN HOCA 65

M. ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ’Yİ ANARKEN 68

ESAD EFENDİ’NİN TOPLUMSAL KONULARA DAİR GÖRÜŞLERİNE GENEL BİR BAKIŞ 74

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: ANALİZ VE KRİTİK

GÜNÜMÜZ MEŞAYİHİNİN TASAVVUF TELAKKİSİNDEKİ SORUNLAR: MAHMUD ESAD COŞAN ÖRNEĞİ 148

ESAD EFENDİ’NİN MEŞAYİH VE TASAVVUF TELAKKİSİNE DAİR 175

ESAD EFENDİ’NİN MEŞAYİH VE TASAVVUF TELAKKİSİNE ZEYL 177

ESAD COŞAN HOCA’NIN LEVH-İ MAHFUZ DÜŞÜNCESİ 189

ESAD COŞAN HOCA’NIN ŞEYHLİK ANLAYIŞINA DAİR 197

ESAD COŞAN HOCA’NIN KERAMET ANLAYIŞINA DAİR 201

ESAD EFENDİ, TAKVA VE MÜZİK 207

İTİRAZLAR, SORULAR VE CEVAPLAR 220

*

PROF. DR. ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ

 

Seyfi Say - Kemal Kaptaner

(Yeni Şafak, 9-12 Şubat 2001; http://www.sonuyari.org/ha/ha05.htm)


...

Böylece, Ankara’da oturmakta olan Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi, her Pazar günü ders vermek için İstanbul’a gelmeye başlar. Yaptığı yolculuklarla ilgili bir anısını 13 Kasım 1992 tarihinde Süleymaniye Camii’nde yatsı namazını müteakip şu sözlerle anlatmış bulunuyor:

Ankara’dan ben çıktım, Pazar günü vaaz vereceğim. Emrediyor bana, Ankara’dan atlıyorum otobüse, buraya geliyorum. Pazar günü vaazı veriyorum, hem de ziyaret etmiş, el öpmüş oluyorum. Otobüse bindim. Kalbimden bir ilahi geçiyor:

Gönül ayinesin sufi,
Eğer kılur isen safi,
Açılur sana bir kapı,
Ayan olur cemalullah!..

Çok güzel bir bestesi de var.. İlahi olarak içim söylüyor, gönlüm söylüyor. Ankara’yla İstanbul’un arası dokuz saat.. Gönlüm bunu söylüyor, ben de hayret ediyorum, “Niye gönlümde bu ilahi var?’ diye.. Kendi kendime sun’i olarak zorlama yapıyorum. Diyorum ki: ‘Takıldı aklım buna, bozuk plak gibi aynı şeyleri söylüyor; başka ilahi bulayım kendime!..’

Uyuyorum, uyanıyorum; yine o ilahi.. Bütün gece bu ilahiyi talim ederek, Ankara’dan İstanbul’a geldim. Topkapı garajında indim, sabah namazını ancak orada kılabildim. Minibüse atladım. Vatan Caddesi’nde indim, camiye doğru yürüyorum. Kalbim hala aynı ilahiyi söylüyor. Geldim, içeri girdim, elini öptüm. Namazı kılmışlar, işrağı kılmışlar; oturuyor. Pırıl pırıl yüzü, mütebessim siması; gülerken güleç yüzünden güller açılıyor.. Elini öptüm. ‘Bak Es’ad, ne kadar güzel söylemiş şair!’ Orada telefon vardı duvarda, tel rafta.. Başka kitap da yoktu. İncecik bir kitap çıkarttı ordan.. ‘Bak, ne güzel söylemiş şair!’ dedi. Ben de aldım baktım:

Gönül ayinesin sufi,
Eğer kılur isen safi,
Açılur sana bir kapı,
Ayan olur cemalullah!..

...

GÖNÜL ÂYİNESİN SÛFÎ

 


BİHAMDİLLAH DEREM ALLAH

Bihamdillah derem Allah
Alup aklımı fikrullah
Hamdülillah derem Allah
Alup aklımı fikrullah.

Dilimde Zât’ın esmâsı
Bana üns oldu zikrullah
Selâtullah, selâmullah
Aleyke ya Resulallâh.

Ben ol pervaneyem geldim
Cemâlin şem’ine yandım
Yanuben küllî kül oldum
Beni mahvetti aşkullah.

Bu tevhitten murat olan
Cemâli-Zât’a ermektir
Görünen kendi Zâtıdır.
Değildir sanma gayrullah.

Gönül âyinesin sûfî
Eğer kılur isen sâfî
Açılur sana bir kapı
Âyân olur cemâlullah.

Şems-i Tebrîz bunu bilir
Ehad kalmaz fenâ bulur
Bu âlem küllî mahvolur
Heman bâkî kalur Allah.

*

Meşhur mutasavvıflardan Niyazî-i Mısrî'nin “Tarikatın Usûlü ve Hakikatin Rumuzu” başlıklı risalesinden:

“- Bunlar (sufîler, mutasavvıflar), ‘Biz Allah’ı görürüz’ derler. Dünyada bu hazret (yakınlık, huzurda olma) Resulullah’tan başkası için mümkün müdür?

“- Mümkün değildir. ‘Biz Allah’ı görürüz’ demeleri, ‘Biz Allah’ı biliriz ve kudretinin eserlerini müşahede ederiz’ demektir.

“- Bu sözler bunlara yalan olmaz mı? Birşeyin eserlerini görmek kendisini görmek demek olur mu?

“- Olur... Bir kimse güneşin ışığını görse ve ‘Ben güneşi gördüm’ dese caizdir. Halbuki görmemiştir. Başka bir örneği: Eline bir ayna alırsın, içinde suretini görürsün. Gördüğün kendi yüzün olmadığını bilirken ‘Yüzümü gördüm’ dersin. Bu söz de yalan değildir.” 

(Mehmet Ali Aynî, Tasavvuf Tarihi, sad. Hüseyin Rahmi Yananlı, İstanbul 1992, s. 330-331.)


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-duayen-sefaleti İBN ARABÎCİLİĞİN DUAYEN SEFALETİ     Dr. Seyfi SAY     İÇİNDEKİLE...