İMAM MATÜRİDÎ NE DİYOR, TARİHSELCİ HAMAKAT NE ANLIYOR

 



Önceki yazılarda müellefe-i kulub konusu, Hz. Ömer’in bu konudaki tavrı ve İmam Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” tabiri üzerinde durmuştuk.

Mustafa Öztürk adlı ilahiyat profesörünün laflarını da aktarmıştık:

Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken Hz. Peygamber vefat ettikten sonra bunu isteyen ve bu konuda ayetin mevcut olduğunu da hatırlatan bir gruba “gidin emeğinizle çalışın kazanın, size zırnık yok” demiş ve hiçbir şey vermemiştir. İmam Maturidi bu olayı “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim. “İlla birini tekfir etmem lazım, yoksa duramam” diyorsanız önce mezhep imamımız Maturidi’yi tekfir edin. Benim suçum ne? İsmimin önünde Ebu Mansur yazmaması mı?

Önceki yazılarımızı okuyanlar, Mustafa’nın cehalet ve mantıksızlığının azameti, derinliği ve cesameti karşısında şaşkınlığa düşmüş olmalıdırlar.

Birincisi, Hz. Ömer, adamlara zekât verilmesine itiraz etmiş değil.. Ortada zekât yok, mesele bir arazi tahsisi meselesi.. Ve Mustafa ile kafadarlarının bundan haberi yok, zekâttan söz ediyorlar.

İkincisi, ayette, hayatında bir defa müellefe-i kulub muamelesi görmüş olanın ebediyen öyle kalacağına, daima o muameleyi görmesi gerektiğine dair bir ifade yok.

Üçüncüsü, Mustafa’nın iddiasının aksine, söz konusu adamlar Hz. Ebubekir’e ya da Hz. Ömer’e müellefe-i kulubla ilgili ayeti hatırlatmış değiller.

Dördüncüsü, bunlar bir “grup” değil, sadece iki kişiler.

Beşincisi, İmam Matüridî “ictihad yoluyla nesh”ten söz ederken nesh kavramını bugün fıkıh usulünde sahip olduğu teknik anlamıyla kullanıyor değil..

Altıncısı, yoz Türk Mustafa, İmam Matüridî ile aynı şeyi söylemiyor. Tipik bir yalancı.. Palavracı..

Yedincisi, İmam Matüridî, tarihselci budalalığın iddiasının aksine, Hz. Ömer’in tavrından hareketle “ictihad ile nesh” kavramına ulaşmış değil, bu kavramı Enfal Suresi’nin 67’nci ayetinin mefhumundan çıkarıyor. Böylece, Hz. Ömer’in söz konusu tutumunun meşruiyeti için Kur’an’dan delil getiriyor. (Aşağıda bu konuya döneceğiz.)

*

Gelelim tekfir meselesine..

İmam Matüridî tekfiri hak eden bir yaklaşım sergileseydi tekfir edilirdi. Fakat öyle birşey yok.

“Hz. Ömer içtihatla ayetin hükmünü iptal etmiş, güncelleme yapmış, biz de başka ayetleri tarihseldirler diyerek iptal edebiliriz, kendi aklımızla hüküm vaz’ edebiliriz” demiyor.

Mustafa Öztürk adlı yoz Türk ve benzerleri İmam Matüridî’yi doğru dürüst biliyor da değiller..

Mesela bu Mustafa Kitabü’t-Tevhîd’i okumuş mudur?

Asla!

Peki, tefsirci geçindiğine göre tefsirini okumuş mudur?

Kesinlikle okumamıştır..

Bunların doğru dürüst bir okuma faaliyeti sadece doktora tezlerini hazırlarken olur..

Daha sonra eğer kitap tercüme ediyorlarsa mecburen onu okurlar.

Bunun dışında bir kitabı baştan sona okuma zahmetine katlandıkları neredeyse hiç olmaz. Çünkü makale yazılırken buna ihtiyaç duyulmaz.. Şurdan iki cümle, burdan beş cümle, mesele biter.

Ondan sonra okurlarsa danışmanlığını yaptıkları tezleri okurlar..

Bazen (hatta genellikle) onları da okumazlar, başına sonuna, ortasına, ilgilerini çeken başlıklara bakıp onay verirler.

O yüzden unvanları cafcaflı, kendileri ise (istisnalar dışında) tam takır kuru bakırdır.

Sonra da kendilerini zamanın İmam-ı Azam Ebu Hanife’si, İmam Matüridî’si, Gazalî’si zannederler.

*

İmam Matüridî, Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayetini tefsir ederken müellefe-i kulub hakkında şunları söylüyor:

Kalpleri kazanılacak olanlar. Daha önce Resulullah'ın (s.a.) münafıkların liderlerine kalpleri bununla kazanılarak müslüman olmaları için sadakalardan verdiğini belirttik. Öyle ki onun falan kişiye yüz deve, falan kişiye şu kadar verdiği rivayet edilmiştir. Yine onun Ali'nin (r.a.) Yemen'den tabaklanmış deri içerisinde göndermiş olduğu bir parça altını Akra' b. Habis ve falan falan kişi arasında paylaştırdığı rivayet edilmiştir!. Bu konuda Resulullah'ın, İslam'ın zayıf olduğu ve müslümanların az olduğu, ötekilerin ise çok ve güçlü kuvvetli oldukları dönemde özellikle onların liderlerine, kalplerini kazandıracak şekilde sadakalardan verdiğine dair hadisler çoktur. Fakat bugün Allah'a hamd olsun, müslümanların sayısı çoğalmış, din güçlenmiş, diğerleri ise zelil olmuştur. Dolayısıyla bu durum ortadan kalkmıştır [Münafıkların liderlerinin gönlünü almak için bağışta bulunmaya ihtiyaç kalmamıştır]. Zira müslümanlar güçlenmişler ve sayıca çoğalmışlardır. Dolayısıyla onlarla [kâfirlerle ve nifakını ortaya koyup bozgunculuk yapan münafıklarla gerektiğinde] müslüman oluncaya kadar savaşılır.

(Ebû Mansûr el-Mâtürîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, C. 6, çev. Fazıl Ayğan, İstanbul: Ensar Neşriyat, 2017, s. 415.)

Görüldüğü gibi, İmam, işi kolay olandan zor olana çeviriyor.

Menfaatperest kâfirler ve münafıklarla barış içinde yaşamak varken savaş (ölme, öldürme) seçeneğini masaya getiriyor.

Tarihselciler ise böylesi durumlarda kolaydan zora asla gitmezler. 

Kolaydan daha kolaya gitmek için kafadan icat çıkarırlar, ve buna "aklın gereği, maslahat, maksat, hikmet" etiketini yapıştırırlar.

İmam'ın akıl yürütüşünün aksine onların akılsızlıklarında "İslam'ın hakimiyeti" asla maksat ve maslahat sayılma onuruna erişemez.

*

Yukarıda aktardığımız ifadeler, İmam’ın ilgili ayetten anladıkları.

Ancak, görüşünü delillendirmek için Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer’in uygulamasını kanıt olarak getiriyor.

Sözlerinin devamı şöyle:

Nitekim Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'den, belirtmiş olduğumuz görüşü destekleyen rivayetler gelmiştir. Rivayet edilmiştir ki Akra' b. Habis ve Uyeyne Hz. Ebu Bekir'e gelirler ve "Ey Resulullah'ın halifesi, bizim bölgede yararsız ve hiçbir otun bulunmadığı çorak bir arazi var, bunu bize tahsis eder misin?" derler. O da bu araziyi onlara tahsis etmiş, buna dair bir belge düzenlemiş ve Hz. Ömer bu toplulukta yokken onu şahit tutmuştur.

O ikisi, buna şahit olması için Hz. Ömer'e gitmişlerdir. Hz. Ömer bu yazılı belgede olanları işitince bunu onların elinden almış, içeriğine bakmış ve daha sonra yırtıp yok etmiştir. Bunun üzerine o ikisi kendi kendilerine söylenerek Hz. Ömer'e kötü sözler söylemişlerdir. 

Hz. Ömer onlara şöyle demiştir: “Hz. Peygamber sizin kalplerinizi kazanmak için size ödeme yapıyordu, zira o gün müslümanlar azdı. Bugün ise yüce Allah İslamı güçlendirdi. Gidiniz, gücünüz yettiğince çalışıp çabalayınız. Eğer siz gerekeni yapıp beklerseniz, Allah da sizi gözetir.”

Hz. Ömer r. a., Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in neyi niçin yaptığını bilecek durumdadır. Beraber yaşamış olan o; o bilmeyecek de 14 asır sonra dünyaya gelen Mustafa gibi soytarılar mı bilecek?!

İmam’ın Hz. Ömer’den naklettiği söz şunu ortaya koyuyor: Hz. Ömer, ayette geçen kavramı kullanmakla birlikte, bu adamlara karşı ilgili ayete atıfta bulunmuş değil.. O adamlar da ayeti delil getiriyor değiller.

Ancak, Hz. Ömer’in verdiği cevaptan anlaşılıyor ki, bunlar, “Hz. Muhammed s.a.s. bize ihsan ve ikramda bulunuyordu, sen kim oluyorsun?” gibi şeyler söylemişler. O da, Rasulullah’ın kendilerine niçin öyle davrandığını izah için, ayette geçen kavramı kullanmış.

İmam’ın sözlerinin devamı şöyle:

Biz bu hadisin [Hz. Ömer’le ilgili rivayetin] muhtevasını benimsiyoruz. Çünkü Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer'in söylediklerini ve yaptıklarını reddetmemiştir. Dolayısıyla bu, onu onaylaması anlamına gelir. O ikisinin sözü ise [zekât ayetinde geçen müellefe-i kulub kavramına istinaden bu tür adamlara daima ihsanda bulunulması gerekmediğini anlama hususunda] delil olarak bize yeter.

Bizim bu konuda farklı delillerimiz de mevcuttur. 

Bunlardan biri şudur: 

Hz. Peygamber bir toplulukla antlaşma yapıyordu, zira belirtmiş olduğumuz üzere müslümanların sayıca azlığı ve zayıflığı sebebiyle onlara yönelmeye ve onlarla antlaşmaya ihtiyaç duymaktaydı. Allah İslamı güçlendirdiğinde, müntesiplerinin sayısını çoğalttığında antlaşma yapılan kimselerle olan antlaşmaları bozuldu, sonra da onların hepsiyle savaşmak emredildi.

(A.g.e., s. 415-6.)

Görüldüğü gibi İmam yine hüküm bakımından kolaydan zora gidiyor.

Ortada "zorluk", hatta hüküm diye birşey bırakmayan tarihselci soytarılar gibi rahatlık ve laubalilik peşinde değil.

İmam'ın akıldan, makasıd ve maslahattan anladığı, tarihselci soytarıların anladıklarıyla taban tabana zıt.. 

Evet İmam, bu antlaşma meselesini, müellefe-i kulub kabul edilen insanlara karşı her zaman aynı muamelenin yapılmasının gerekmediği yönündeki görüşünü desteklemek için gündeme getirmiş bulunuyor.

Antlaşmanın bozulması hadisesi mesela Hudeybiye Antlaşması çerçevesinde ortaya çıktı.. Mekke müşrikleri ile müttefikleri, antlaşmayı çiğneyerek Müslümanların müttefiklerine saldırıp bazılarını öldürdüler. Fakat antlaşmanın devam etmesini de istiyorlardı, bu yüzden Kureyş’i temsilen Ebu Süfyan Medine’ye gelip antlaşmanın devam etmesini istedi.. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bunu kabul etmedi. Çünkü artık Hudeybiye Antlaşması’nın yapıldığı sıradaki güç dengeleri değişmiş, Müslümanlar sayıca artmış ve güçlenmişlerdi.

Buradan anlaşılıyor ki, söz konusu kişiler Müslümanlar’ın zayıf olduğu ve onların yardımına ihtiyaç duyduğu bir zamanda Hz. Ebu Bekir’den o araziyi isteselerdi, Hz. Ömer buna itiraz etmezdi.

İmam’ın sözlerinin devamı şöyle:

[Diğer delillerimizin] İkincisi, Cenab-ı Hakk'ın [Bedir esirleriyle ilgili] şu ilahi beyanıdır: "O yerde gerekli temizliği yapıp hakimiyetini kuruncaya kadar bir peygamberin esirlerinin olması uygun değildir." (Enfal, 8/67) İslam'ın ikinci durumda içinde bulunduğu hal, [yani] müslümanların güç ve kuvvet kazanmaları, bu hususlarda ilk durumun aksineydi. [İlk durumda esir almak yerine öldürmek gerekirken, ikincisinde esir almakla yetinilebilir.]

Münafıkların durumu da bunun gibidir. Onlara da ilk durumda gönüllerini alacak ve onları susturacak ödemenin yapılması caizdir. İkinci durumda ise sakıncalıdır. [Onları gereksiz yere şımartma ve güçlendirme anlamına gelir.] En doğrusunu bilen Allah'tır.

(A.g.e., s. 416.)

*

Bunun ardından söz, yoz Türk Mustafa gibilerin istismar ettikleri kavrama geliyor:

Ayette, kendisiyle mevcut olan mananın ortadan kalkması dolayısıyla içtihatla neshin mümkün olduğuna delil vardır. Bu durum, neshin farklı şekillerde olabileceğinin bilinmesi içindir. (A.g.e., s. 416.)

İmam, ayet derken, tefsir etmekte olduğu Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayetini mi yoksa daha sonra atıfta bulunduğu Enfal Suresi’nin 67’nci ayetini mi kastettiğini açıklamıyor, fakat kastının ikincisi olduğu hemen anlaşılıyor. 

Çünkü, “yeryüzünde gerekli temizliği yapıp hakimiyet kurma”nın ölçüsü ayette belirtilmiş değil, bu husus içtihada havale edilmiş durumda. 

Dolayısıyla, "yeryüzünde hakimiyet kurma"ya ilişkin bir içtihat neticesinde, "savaşta esir almayıp öldürme" uygulamasının yerini esir yapmanın alması söz konusu olabiliyor. 

İşte İmam, böyle bir karar almayı "içtihat ile nesh" olarak adlandırıyor.

*

Evet, geri zekâlı yoz Türk Mustafa ile kafadarları İmam’ın ifadelerinden hiçbir şey anlamış değiller.

Bu ifadeyi öyle aktarıyorlar ki, sanki İmam şunu demiş: Hz. Ömer, içtihadı ile Tevbe Suresi’nin 60’ıncı ayetini neshetti.

Oysa İmam böyle birşey demiyor.

İmam bu kavramı, Allahu Teala’nın Enfal 67’deki uyarısı bağlamında dile getiriyor.

Ancak, sözlerinin siyak ve sibakından, müellefe-i kulub olarak adlandırılan kişilere muamele konusunda, Enfal 67’deki duruma benzer bir değerlendirmenin (içtihadın) devreye gireceğini düşündüğü anlaşılıyor.

Kendisinin müellefe-i kulub hakkındaki yorumunu, Enfal 67'den çıkan anlamın desteklediğini söylemek istiyor.

Bunu söylerken de, “Hz. Ömer ayeti neshetti” demiyor.

Böyle birşeyi diyebilmesi için insanın yoz Türk Mustafa gibi bir ahmak ve de usul-ü fıkıhtan habersiz bir zır cahil olması gerekir. Halbuki İmam ne cahildir ne de ahmak.. Tam aksine eşine az rastlanacak bir dahidir.

*

Bir defa, nesh kavramını günümüzde usul-ü fıkıhta sahip olduğu teknik anlamda kullandığımızda, içtihat ile ayetin neshedilemeyeceğini söylemek gerekir; çünkü fer’, aslı iptal edemez. (Mesela anayasaya aykırılıktan dolayı bir kanun iptal edilebilir, fakat anayasa maddesi kanuna aykırılıktan dolayı iptal edilemez. Hele bir mahkemenin yahut Yargıtay’ın içtihadıyla anayasa maddesinin iptali hiç mümkün değildir. Fakat anayasa, bir anayasa maddesinin uygulanmasında yürütmeye ya da yargıya takdir yetkisi tanıyabilir, ve bu, anayasının hükmünün iptali değildir.)

Eğer bir ayetin hükmünün anlaşılması konusunda içtihada izin olacaksa (Ki İmam bunu kastediyor), bu iznin yine ayetle verilmiş olması gerekir. İçtihatla, içtihat izni üretemezsiniz. İçtihadın meşruiyeti içtihadın kendisi ile ortaya çıkmaz.

İşte bu yüzden İmam, Enfal 67’de, "bazı hükümlerin uygulanması ile ilgili olarak farklı seçeneklerin dikkate alınması" hususunda (Ki bunu nesh olarak adlandırıyor) içtihadın devreye gireceğini gösteren bir delil bulunduğunu söylüyor. 

Yani “içtihad ile nesh” diye adlandırdığı durum da yine bir nassın (Enfal, 8/67) gereğinin yerine getirilmesi demek oluyor.

Yoksa, İmam şunu diyor değil: “Hz. Ömer’in bu uygulamasında içtihad ile (günümüzde fıkıh usulünde kullanılan teknik anlamında) neshin caiz olduğunun delili vardır.”

Böyle birşey yok..

İçtihat ile bu türden bir nesih söz konusu olmaz, olamaz.

Enfal 67 için de durum aynı.. Burada İmam’ın nesih olarak adlandırdığı şey, ayette belirtilen iki uygulamadan birinin diğerine tercihi.. Ayetin kendisinin neshi değil..

*

Bunu Tevbe 60’a uyguladığımızda şu sonuca varırız: Müslümanların zayıf olup bazı ılımlı kâfirlerin ya da münafıkların yardımına ihtiyaç duydukları zamanda onlara zekât verilebilir, fakat güçlü oldukları zaman buna gerek yoktur.

Nitekim bu ayetin öncesi ve sonrasına bakıldığında, “Zekât mutlaka bu sınıflardan (sayılan sekiz gruptan) her birine verilmelidir, her bir grup mutlaka oluşturulmalıdır” hükmünün getirilmediği, zekâttan pay isteyen hali vakti yerinde münafıklara, “Zekât ancak şu sekiz gruptan birine dahil olanlara verilebilir, verilir, başkasına verilmez” denildiği ortaya çıkıyor.  

Neden bu münafıklara müellefe-i kulub muamelesi yapılmıyor, istedikleri verilmiyor?.. Şundan: Bunların toplumda bir ağırlığı yok, "özgül ağırlık"ları sıfır denilecek durumda. Bunların gönüllerinin kazanılmaya çalışılması ile çalışılmaması arasında Müslümanlar açısından bir fark bulunmuyor.

İslam devleti güçlenip Müslümanlar kuvvetli hale gelince ve eskinin müellefe-i kulubu da artık diğer münafıklar gibi "etkisiz eleman"lara dönüşünce, tıpkı onlar gibi muamele görürler.

*

İmam’ın aktardığımız şu son cümlesi de önem taşıyor: “Bu durum, neshin farklı şekillerde olabileceğinin bilinmesi içindir.”

İşte burada neshin (bir önceki yazıda işaret etmiş olduğumuz) günümüz fıkıh usulü literatüründe kullanılan teknik anlamından farklı “şekiller” ortaya çıkıyor: Âmmın tahsisi, mutlakın takyidi ve beyan gibi.

Bu nesh, tarihselcilerin kastettiği “Bu hüküm tarihseldir, at gitsin!” tarzı bir nesih değil. Buradaki nesih, duruma göre farklı iki tavrın sergilenmesine izin verilmiş olduğu karîne ile anlaşılan hususlarda birinin diğerine tercihinden ibaret.

*

Devam edeceğiz inşaallah.


ALLAHU AZÎMÜŞŞÂN’IN ŞERİATİNİ ZAMAN ZEMİN BAHANESİYLE GÜNCELLEMEYE, DEĞİŞTİRMEYE KALKIŞMAK HADDİMİZ DEĞİL, ALLAH ZAMANIMIZI VE ZEMİNİMİZİ GÜNCELLER, DEĞİŞTİRİR

 



Önceki yazılarda, Ebû Kusur Mustafa Öztürk gibi yoz Türklerin İmam Ebû Mansur Matüridî’nin kullandığı “ictihad ile nesh” tabirini istismar etmekte olduklarını dile getirmiştik.

Öncelikle ictihad kavramı üzerinde durmak gerekiyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İctihad” maddesinde yeterli bilgi mevcut..

Orada ifade edildiği gibi, cehd, cihad, mücahede, mücahid, müctehid (ictihad eden, ictihatta bulunan) gibi kelimeler aynı kökten geliyor.

İctihad kelimesinin sözlük anlamı şu: Bir konuda elden gelen çabayı sarfetmek, bir şeyi elde edebilmek için olanca gücü harcamak.”

Fıkıh terimi olarak ictihada gelince, fakihin (fıkıh / İslâm hukuku / Şeriat âliminin) herhangi bir şer‘î hüküm (Şeriat hükmü) hakkında zannî bilgiye ulaşabilmek için bütün gücünü harcaması” demek oluyor.

Ansiklopedideki ifade şöyle:

Tanımda “şer‘î hüküm” kaydı aklî, maddî ve örfî konularda yapılan akıl yürütmeleri, “zannî bilgi” kaydı da dinin kati hükümlerini bilmeyi dışarıda tutmayı amaçlar. Şer‘î hüküm, konuyla ilgili bir nas bulunduğunda onun anlaşılması ve yorumlanması suretiyle, bulunmadığında ise [Şeriat’in genel ilkelerinden hareketle] çeşitli metotlar işletilerek elde edileceğinden tanımda şer‘î hükmün kaynağı [ayet ya da hadîs mi olduğu hususu] ve elde edilme metodu [kıyas ya da istihsan vs. olması hususu] genelde yer almaz.

*

Bu söylenenlerden anlaşılabileceği gibi, ictihad bir aklı kullanma faaliyetidir.

Ancak burada akıl, bir “kaynak” değil, kaynağı anlama aracıdır. Yani akıl, vahiyden bağımsız olarak kendi başına hüküm koyamamaktadır.

Bu yapıldığında, yani akıl tek başına hüküm koyma mevkiinde görüldüğünde vahyin (Allahu Teala’nın) hükmü ve rolü reddedilmiş olur.

Buna re’y (kişisel görüş) diyoruz.

*

İctihad ile nesh” tabirine gelince..

Burada bir fıkıh terimi olan ictihadın kullanılması, sözü edilen neshin salt re’y’e (kişisel görüşe) dayalı olmamasını, ictihad işleminin yine dinin kaynaklarından (ayet ve hadîslerden ya da Şeriat’in ayet ve hadîslerden hareketle belirlenmiş genel ilkelerinden) yola çıkılarak yapıldığını gösterir.

Bu durumda, sözü edilen neshin, dinin spesifik hükümleri ve genel ilkeleriyle çelişen bir anlam ve muhtevaya sahip olması beklenemez.

*

İşte Ebu Kusur Mustafa Öztürk gibi yoz Türk ithal marka zurnaların söylemlerinin zırt dediği yer burası..

Bunlar, İmam Matüridî’nin ictihad (anlama) faaliyetinin yerine re’y’i, (Kur’an ve Sünnet’le, dinin genel ilkeleriyle alâkasız olan, onları anlamak bir tarafa yok sayan) kişisel görüşü oturtuyorlar.

Ancak, bu re’y, salt kendi kafalarının icadı saf ve pür re’y de değil..

Yahudi, hristiyan ve ateist akıl hocalarının laflarını alıyor, bunları “aklın gereği” diye yutturmaya çalışıyorlar.

Onların “akıl yürütme” etiketli gâvur taklitçiliği, fıkıh terimi olan ictihadın kapsamına girmediği halde, zırvalarını “dinin anlatılması ve anlaşılması” faaliyeti gibi göstermeye çalışıyorlar.

Buna ihtiyaçları var, çünkü “ilahiyatçı” olarak biliniyorlar. Mesleklerinin dostlar alışverişte görsün kabilinden hakkını vermek için ilahiyat pazarlaması ve satışı yapmaları gerekiyor.

O yüzden de bu din tüccarları, kendileri ile İmam Matüridî arasında bir benzerlik kuruyor, sanki kendileri de İmam gibi dinin anlaşılması için çaba sarfeden adamlarmış gibi rol kesiyorlar.

Bu kullanışlı din sanatçılarını, aktör ve aktristlerini oynatanlar, onlar için senaryolar yazanlar ise dış güçler ile içerideki yerli-milli-laik derin acentaları.

*

Burada nesh kavramı üzerinde de durmak gerekiyor.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin ilgili maddesinin ilk cümlesi şöyle:

Sözlükte “ortadan kaldırmak; nakletmek, beyan etmek” mânalarına gelen nesh kelimesi terim olarak şer‘î bir hükmün daha sonra gelen şer‘î bir delille kaldırılmasını ifade eder.

Tanımın da gösterdiği gibi, şer’î bir hüküm (Şeriat hükmü) şer’î delille kaldırıldığında buna nesh denilebilir, fakat, şer’î olmayan bir delille şer’î bir hüküm kaldırılamaz.

Şer’î deliller ise dört tanedir: Kitap (Kur’an), Sünnet, icma (bir devirde bütün ulemanın bir hüküm hakkında ittifakı) ve kıyas (müctehid vasfını taşıyan alimin ictihadı).

Görüldüğü gibi, akıl yani kişisel re’y tek başına şer’î delil vasfını taşımıyor. Şeriat söz konusu olduğunda akıl, nakil ile birlikte yol almak zorunda.. 

Nitekim, aklın kullanılması demek olan icma ve kıyas, ancak Kitap ve Sünnet (nakil) temeli üzerinde kurulabiliyor.

*

Modern (çağdaş) hukuk dediğimiz beşerî hukukta da böyledir.

Bireylerin (vatandaşların), “Benim aklım şöyle bir kanunun bulunması gerektiğini söylüyor, olacak, aksini kabul etmiyorum, kanunu güncelledim” ya da “Böyle kanun olmaz, bu kanunu kabul etmiyorum, nesh ettim, iptal ettim, aklımla bu iptal hükmünü verdim” demesi bir değer taşımıyor.

Bunu diyen kişiler Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay başkanlığı bile yapmış olsalar durum değişmiyor. Prosedürün işlemesi, yasa koyucu makamın (laik düzenlerde Allahu Teala yerine parlamentoların) bir hüküm inşa etmiş olması gerekiyor.

Hukukçuların rolü ise, parlamentoların (ilahî vahyin yerini alan) buyrukları üzerinde akıl yürütmekten, onları uygulamak için ter dökmekten ibaret oluyor.

*

Bu noktada hukukçular, herhangi bir kanunu “içtihat” ile nesh edemiyorlar.

Bazen bir kanun, yine Anayasa tarafından (yani laik düzenin kutsal metni/vahyi tarafından) yetkilendirilmiş olan Anayasa Mahkemesi tarafından “Anayasa’ya aykırılık” gerekçesiyle iptal edilebiliyor.

Mevzubahis olan akla aykırılık değil, anayasaya aykırılık.. Yani mevzubahis olan anayasa ise akıl da teferruattır "netekim".

Eğer Anayasa (nakil, laik düzenin kutsal vahyi) bu yetkiyi vermese, Anayasa Mahkemesi’nin aklının bir geçerliliği olmuyor.

Nitekim, Anayasa Mahkemesi üyesi olmayan diğer akıllılara ve hukukçulara bu konuda söz hakkı tanınmıyor.

Ayrıca, bir kanun maddesinin iptal edilebilmesi için Anayasa’ya (birincil önemdeki beşerî vahye/nakle) aykırılığın gösterilebilmesi gerekiyor. Akıllı olmak tek başına birşey ifade etmiyor.

Burada nakil dikkate alınmaksızın saf ve pür akıl (kişisel re’y) yetkili kabul edilmiyor.

*

Ayrıca, Anayasa Mahkemesi ya da Yargıtay, parlamentodan (beşerî vahiy makamından) bağımsız olarak güncelleme de yapamıyor.

Anayasa’ya (yani üstün beşerî vahye/nakle) dayanarak bazı kanunları nesh edebiliyor, fakat yerine hüküm vaz’ edemiyor.

Hüküm koyamıyor.

Hukukta (beşerî dinde) güncelleme yapamıyor. 

(Hukuk sistemleri İslam'ın din tanımı çerçevesinde birer dindir. TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Din” maddesinin okunması bunun anlaşılması bakımından yeterli olur. Kur’an’dan delil isteyen ise Yusuf Suresi’nin 76’ncı ayetine bakabilir.)

Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca’nın Hak Dini Kur’an Dili tefsirinde Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetini açıklarken dikkat çektiği üzere, günümüzün (eskinin hristiyan rahiplerinin, Kilise kurumunun ve yahudi hahamlarının yerini alarak) “rabler” konumuna yükseltilmiş laik parlamentoları, bu noktada Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay gibi kurumlara bile söz hakkı tanımıyor, onlara, “Sizin aklınız size kalsın, rabliğimiz şerik kabul etmez” diyorlar.

*

İslam’a gelince..

İslâm’da da ictihad ile nesh diye birşey yoktur.

Ancak nesh kavramını çok geniş anlamda kullanırsanız durum değişebilir.

Mesela bir kanun hükmünün hangi durumlara uygulanıp hangi durumlara uygulanmayacağına hâkimin (mahkemenin) karar vermesi gibi hususlar için de nesh tabirine başvurursanız, yani “Olay bu kanunun kapsamına girmiyor” türünden değerlendirmeler için de “kanunun neshi” tabirine sarılırsanız, işte böylesi bir nesh anlayışı Şeriat’te de söz konusu olabilir ve “içtihad ile nesh”ten söz edilebilir.

Hz. Ömer’in müellefe-i kulubla ilgili olayında buna benzer bir durum mevcut.. Hz. Ömer, ilgili ayetin yanlış anlaşılmasının, kapsamına girmeyecek konuların ona dahil edilmesinin önüne geçiyor.

Burada “içtihad ile nesh” diye birşey aslında yok.

Ancak, bunu “içtihad ile nesh” diye adlandırırsanız, nesh kavramına çok geniş bir anlam yüklemiş olursunuz. Mahiyeti değişmez, isim değişir.. Ali'yi Veli diye adlandırmakla o, başka bir kişi haline gelmez.

İmam Matüridî de böyle birşey yapmış, nesh kavramına çok geniş bir anlam yüklemiş..

Ancak, bundan hareketle başka şer’î hükümler hakkında, “Hz. Ömer böyle yapmış, ben de yaparım.. Zaten artık zaman değişti.. Kur’an nazil olalı üç asır geçti.. 300 yıl, dile kolay.. Dört Halife devri geçti, Emevî Devleti yıkıldı, Abbasîler desen adı var kendi yok, şartlar değişti.. Dolayısıyla artık hükümleri nesh edip değiştirmek gerekiyor, madem Hz. Ömer yapmış ben de yaparım.. Artık şu şu hükümleri değiştirdim, güncelledim” deseydi, evet İmam Matüridî böyle deseydi, şimdi üç beş sapık dışında kimse onu rahmetle anmaz ve imam kabul etmezdi.

İmam Matüridî böyle yapmadı, dinin doğru anlaşılması için çaba sarfetti.. Allahu Teala ona rahmet eylesin, Cennet’te en yüksek makamlara çıkarsın, Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e komşu eylesin..

*

Ancak, İmam Matüridî’nin nesih kavramını, böyle bizim yadırgadığımız ve yoz Türklerin de istismar için mal bulmuş yağmacı hırsız Mağribî gibi sarıldıkları bir anlamda kullanmış olması, salt kendi gafletinden ve dikkatsizliğinden kaynaklanmıyor.

Meselenin, söz konusu kavramın o güne kadar öyle kullanılmış olmasıyla da ilgisi var.

Nitekim TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Nesih” maddesinde şöyle deniliyor:

Sahâbe ve tâbiîn dönemindeki örnek ve kullanımlardan o sıralarda neshin fıkıh usulündeki teknik anlamını aşan bir kavramsal çerçeveye sahip olduğu, âmmın tahsisi, mutlakın takyidi, mücmel ve müphemin beyanı gibi durumların da bu kapsamda düşünüldüğü anlaşılmaktadır. Günümüze ulaşan eserler içinde neshi usuldeki anlamına çekmeye çalışan ilk ifadelerin Şâfiî’ye ait olduğu görülür (Mustafa Zeyd, I, 73-75; karşı bir görüş için bk. Hâşimî et-Ticânî, I, 81). Usul âlimleri nesih için “taabbüd süresinin sona erdiğinin açıklanması”, “önceki hitapla sabit olan hükmün kaldırıldığına delâlet eden hitap”, “bir şer‘î delilden sonra onun içerdiği hükmün aksini gerektiren başka bir şer‘î delilin gelmesi” gibi farklı tanımlar verseler de bunların şer‘î bir hükmün daha sonra gelen başka bir şer‘î delille kaldırılması noktasında birleştiği söylenebilir…

Evet, Ebu Hamakat Mustafa gibi tipler, sanki İmam Matüridî kavramı bugun fıkıh usulünde sahip olduğu teknik anlamıyla kullanmış gibi olayı çarpıtıyorlar.

Oysa, âmmın tahsisi (genel ifadedeki özel anlamın ortaya çıkarılması, kapsamın bir karîne nedeniyle daraltılması), mutlakın takyidi (kayıt ve şart taşımayan bir ifadenin doğru anlaşılması için onun icab ettirdiği kayıt ve şartların ortaya konulması), mücmel ve müphemin beyanı (kısaca ve kapalı biçimde dile getirilen hususların açıklanması) gibi durumlar için de nesh tabiri kullanılmış.

Örnekle açıklayalım.. 

Mesela “Her Türk askerlik yapmak zorundadır” denildiğinde bunun doğru anlaşılması için erkek olmak, yaşı müsait olmak, sağlık bakımından askerliğe elverişli olmak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak gibi şartları dile getirmek, ve mesela Veli adlı bir vatandaşın görme engelli olmasından dolayı askerlik yapmayacağını söylemek, bu anlayış çerçevesinde nesh diye adlandırılıyor.

Oysa burada, tahsis ya da takyid söz konusu.. Beyan demek de mümkün..

Fıkıh usulüne ait teknik anlamda düşünürsek nesh, bu ifadenin hükmünün tümden kaldırılması demek olur. Ortada Türk için askerlik yükümlülüğü diye birşey kalmaz.

Sözünü ettiğimiz tahsis, takyid ve beyan gibi hususlar çerçevesinde ise olay hükmün kaldırılması değildir, yorumlanması ve açıklanmasıdır.

İmam Matüridî de “içtihat ile nesh” derken tahsis, takyid ve beyan gibi hususları kastediyor. Ayetin hükmünün kaldırılmasını değil.

Hz. Ömer'in ilgili olayda sarfettiği sözler beyan niteliği taşıyor. Müellefe-i kulub kavramına açıklık getirmiş oluyor. 

Aslında bunu söylemesine bile belki gerek yoktu.. Çünkü söz konusu kişiler ilgili ayeti taleplerinin haklılığı için delil olarak öne süremezlerdi ve sürememişlerdir.

*

Ebu Kusur Mustafa yoz Türk gibi tiplere gelince.. Bunlar, İmam Matüridî’nin istismara müsait bir sözünü alarak insanları sapıklığa çağırıyorlar.

Onlar, “Kur’an hükümleri tarihseldir, onları yorumlamak, anlamak için uğraşmaya, gerekli yerlerde tahsisi, takyidi ve beyanı ile meşgul olmaya ihtiyaç yoktur” diyorlar.

Kendi kafalarından hüküm koyabileceklerini, güncelleme ve değişiklik yapabileceklerini iddia ediyorlar. Tıpkı, hristiyanların rableştirilmiş papazları gibi..

Ve ne yazık ki, bu zamanın laik düzen yanlısı muktedirleri de onların safsata ve yalanlarını çıkarlarına uygun buldukları için açıkça ya da dolaylı biçimde onlara destek veriyor, önlerini açıyorlar.

Açtılar.. Ve bu tipleri şımarttılar.. 

Böylece, “Allahım, bizim belamızı ver!” diye dua etmiş gibi oldular.

Unutmayalım… 

Allah… 

İmhal eder.. Tevbe fırsatı verir..

İhmal etmez!

*

Devam edeceğiz inşaallah.


TARİHSELCİ AHMAKLIĞIN HZ. EBUBEKİR DÖNEMİNDEKİ KÖKENİ VE ÖNCÜLERİ

 





Evet, aynı konuya devam ediyoruz, Hz. Ömer’in “müellefe-i kulûb”dan oldukları belirtilen iki kişinin talebine karşı sergilediği tavır için İmam Matüridî’nin kullandığı “içtihat ile nesh” kavramını tarihselcilerin istismarı konusuna..

Olayın kahramanları Uyeyne bin Hısn ile Akra’ bin Hâbis..

Uyeyne’nin nasıl biri olduğu, İslâm Ansiklopedisi‘ndeki ilgili maddede anlatılıyor:

… Resûl-i Ekrem, Uyeyne’ye [müellefe-i kulub olması hasebiyle] Hevâzinliler’den elde edilen ganimetten 100 deve ile Hz. Ali’nin Yemen’den gönderdiği külçe altının dörtte birini verdi. Bu dönemde artık İslâm’ı kabul ettiği anlaşılan Uyeyne, 9 yılının Muharrem ayında (Mayıs 630) hepsi kendi kabilesinden olan elli atlı ile zekât vermek istemeyen Benî Temîm üzerine gönderildi. …

Uyeyne, Resûlullah’ın vefatından sonra irtidad edip (İslam’dan dönüp) peygamber olduğunu iddia eden Tuleyha b. Huveylid el-Esedî’ye katıldı. Onun yanında savaşırken Hâlid b. Velîd tarafından esir alınıp Medine’ye götürüldü. Medine yollarında çocuklar kendisine, “Ey Allah düşmanı! İmandan sonra küfre mi düştün?” deyince o, daha önce de Allah’a inanmadığını söyledi; ancak tekrar İslâm’ı kabul etmesi üzerine Hz. Ebû Bekir tarafından salıverildi.

Uyeyne’nin, Zibrikân bin Bedr ve Akra‘ b. Hâbis’le birlikte Hz. Ebû Bekir’in yanına gelerek kendilerine arazi verilmesini istediği, halifenin de onlara buna dair bir belge verdiği kaydedilir. Fakat Hz. Ömer, İslâm’ın müellefe-i kulûbun desteğine ihtiyacı kalmadığını belirterek ellerindeki belgeyi yırtıp atınca Hz. Ebû Bekir’e şikâyet etmişlerse de bir sonuç alamamışlardır….

Kaba bir bedevî olarak tanınan Uyeyne’nin müslüman olmadan önce ve sonraki dönemlerde yaptığı kabalıklara dair birçok rivayet nakledilir.

Bir gün Hz. Peygamber’in yanına izinsiz girmiş, kendisine tepki gösterilince de hiçbir Mudarlı’dan [Kureyş’i de kapsayan Mudar kabilesi mensuplarından] izin almaya gerek görmediğini söylemiştir.

Örtünmeyle ilgili âyetlerin inmesinden önce Resûlullah’ın yanına geldiğinde Hz. Âişe’yi görmüş ve Resûl-i Ekrem’e münasebetsizce onu boşayıp daha güzel olan kendi karısını almasını teklif etmiştir. Buna öfkelenen Hz. Âişe onun kim olduğunu sorunca Resûlullah, “Ahmak bir adam, ancak kavmi ona itaat ediyor” cevabını vermiştir.

Bir defasında Hz. Peygamber, Uyeyne’nin karşıdan geldiğini görünce onu kötülemiş, fakat yanına geldiğinde iltifat edip güleryüz göstermiştir. Bunun sebebini soranlara da insanların en kötüsünün, şerrinden emin olunmak için kendisine izzet ve ikramda bulunulan kimse olduğunu belirtmiştir (Buhârî, “Edeb”, 38, 48, 82).

Resûl-i Ekrem’in, torunlarından birini öptüğünü görünce kendisinin on çocuğu olduğu halde hiçbirini öpmediğini söyleyen, bunun üzerine Hz. Peygamber’in hakkında, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” (Buhârî, “Edeb”, 18) dediği kişi de Uyeyne’dir. 

*

Mustafa Öztürk adlı yoz Türk için de şunu söyleyebiliriz: 

Ahmak bir adam, ama bu düzenin eğitim sistemi, onu üniversiteye kabul edip profesör yapmış.. Sağcısı solcusu, muhafazakârı laiki ile ne kadar düzen yanlısı Şeriat’ten hoşlanmayan tip varsa onu dinliyor. Televizyonlarını, gazetelerini ona açıyorlar.”

Bu arada şunu da belirtelim, ansiklopedinin Uyeyne ile ilgili maddesinde Zibrikān‘ın adına hatalı olarak yer verilmiş durumda..

Nitekim Zibrikân’la ilgili maddede şu söyleniyor:

… Öte yandan Zibrikān’ın ridde savaşları sırasında Akra‘ b. Hâbis’le birlikte Hz. Ebû Bekir’in yanına gidip Bahreyn’in haracını alma karşılığında kavminin itaatini temin edeceğine dair bilgide (DİA, II, 285) bir yanlışlık olmalıdır. Zira kaynakların çoğunda kendisi irtidad vak‘aları esnasında İslâm’a bağlılığından dolayı övüldüğü gibi bu hadisede Akra‘ b. Hâbis’le beraber gelen kişinin o değil Uyeyne b. Hısn olduğu zikredilmektedir.

Sıra geldi Akra’ya..

Yine TDV İslâm Ansiklopedisi‘nden okuyalım:

… Temîmliler Akra‘ın teşvikiyle aynı yıl, aralarında Akra‘ ile Uyeyne’nin de bulunduğu yetmiş seksen kişilik bir elçilik heyetini Hz. Peygamber’e gönderdiler. Bunlar (bir rivayete göre bunlardan Akra‘) Mescid-i Nebevî’ye girerek, “Ey Muhammed, dışarı çıksana!” diye bağırmışlar ve bu davranışlarından dolayı, “Hücrelerin arkasından sana bağıranların çoğu -senin yüce mertebeni- anlamayan kimselerdir. Eğer sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi şüphesiz onlar için daha iyi olurdu” (el-Hucurât 49/4-5) meâlindeki âyetlerle kınanmışlardı.

Resûlullah bir müddet sonra dışarı çıkınca Akra‘, “Ey Muhammed! Benim övdüğüm kimseler aziz, yerdiklerim de zelil olur” demiş, bunun üzerine Hz. Peygamber de, “İnsanları aziz ve zelil etmek yalnız Allah’a mahsustur” buyurmuştur.

Temîmliler daha sonra Hz. Peygamber’e şair ve hatipleriyle birlikte geldiklerini söyleyerek şiir ve hitabet müsabakası yapmak istediler. Bu teklifi önce kabul etmek istemeyen Hz. Peygamber onların ısrarı karşısında razı oldu. Yarışma sonunda müslüman şair ve hatiplerin üstünlüğünü kabul ederek müslüman oldular.

Akra‘ Hz. Ebû Bekir devrinde Hâlid b. Velîd’in yalancı peygamberlerle yaptığı bütün savaşlara katıldı. İrtidad olayları sırasında ez-Zibrikan ile Hz. Ebû Bekir’in yanına gelerek, “Bahreyn’in haracını bize verirsen biz de kavmimizin itaat ve bağlılığını garanti ederiz” deyince Hz. Ebû Bekir bu isteği kabul etti ve onlara bir belge verdi. Ancak durumdan haberdar olan Hz. Ömer derhal müdahale etti ve belgeyi yırttı….

Şimdi, Ebu Hamakat Mustafa Yoztürk’ün laflarına geri dönebiliriz.

Lafa, “Hz. Ömer, Kur’an‘da ayet olarak müellefe-i kulub’a zekat verme hükmü hâlâ duruyorken…” diyerek başlamış..

Âyet Kur’an‘da duruyor ama, özel olarak Uyeyne ve Akra’ için inmiş değil.

Eğer âyette bu iki adamın adı geçse, ve bunlara ölene kadar zekât veya haraçtan pay verilmesi, bir araziye göz koyduklarında isteklerinin geri çevrilmemesi gerektiği bildirilseydi, Mustafa’nın bu geri zekâlılık bile değil, hiç zekâlılık anlamına gelen sözlerini dikkate almak gerekebilirdi.

*

Ebu Hamakat ve etrafındaki ahmaklar topluluğu anlayamayacağı için “ilkokul” seviyesinde anlatalım:

Mesela Peygamber Efendimiz s.a.s., vefatından önce Suriye’ye göndermek üzere yola çıkardığı orduya, Üsame bin Zeyd r.a.’i komutan olarak atamıştı.

Daha sonraki seferlerde ona komutanlık görevi verilmedi. Üsame r.a. bunun üzerine kalkıp Hz. Ebubekir’e veya Hz. Ömer’e, “Resulullah beni komutan atamıştı, siz neden şimdi başkalarını atıyorsunuz, bana görev vermiyorsunuz?” diyemezdi.

Dememiştir.

Nitekim, Uyeyne ile Akra’ da, her ne kadar ahmak adamlarsa da, Hz. Ebubekir’e gidip Hz. Ömer’i şikayet ettiklerinde “Hz. Muhammed s.a.s. bize ihsanda bulunuyordu, sizin de bulunmanız lazım.. Sonra Kur’an’da müellefe-i kulub diye bir tabir var, işte biz müellefe-i kulubuz” demiş değiller.

“Sen mi halifesin yoksa Ömer mi?” diye akıllarınca Hz. Ebubekir’in duygularıyla oynayıp onu manipüle etmeye çalışmışlar.

Olayı (Hz. Ömer’in sözlerinden hareketle) ilgili ayetle süsleyenler (Ki Hz. Ömer ayetten hiç bahsetmiyor), sadece, onların gecikmiş avukatlığını yapacak kadar ahmak olan yoz Türk Mustafa ile mezhepdaşları (tarihselcilik mezhebi mensupları).

Akra’ ile Uyeyne sağ olsalardı “Bize ahmak diyorlar ama, bizden beteri varmış, halimize şükür” diyebilirlerdi.

*

Evet, Hz. Ömer’in bu tavrında Kur’an‘a ve Resulullah s.a.s.’in sünnetine bir aykırılık olsaydı, Hz. Ebubekir‘in (ve Medine’deki ashab topluluğunun) bunu onaylaması mümkün olmazdı.

Nitekim, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatının İslam’ı henüz özümseyememiş kabilelerin isyan etmesine yol açabileceğinden endişelenen ashab Hz. Ebubekir’e, “Üsame’yi şimdi Suriye’ye gönderme!” dediklerinde, “Resulullah’ın yola çıkardığı bir orduyu geri çevirmem” demişti.

Aynı şekilde, Hz. Ömer ve Hz. Ali de dahil olmak üzere herkes, halifeye (İslam devletine) “zekât yükümlülüğünün kalkması şartıyla itaat edeceklerini” söyleyen bedevîlere savaş açılmamasını teklif ettiklerinde Hz. Ebubekir r. a. bunu da kabul etmemiş, “Resulullah’a verdikleri bir deve yularını bile vermeseler savaşırım” demiştir.

Çünkü burada söz konusu olan şer’î hükümdü.

Hem de bunu, Üsame r. a. komutasındaki ordu Suriye’ye gitmişken ve akıbetlerinin ne olacağı bilinmezken, ve de Medine dinden dönenlerin saldırı tehdidi altındayken söylemiştir.

Şer’î hüküm, şartlar vs. yüzünden geçersiz hale gelmez.

*

Ebu Hamakat Mustafa, zırvalarını şöyle sürdürüyor:

İmam Maturidi bu olayı (Hz. Ömer’in tavrını) “ictihad yoluyla nesh” olarak tanımlar. Ben de Maturidi ile aynı şeyi söylüyorum ama tekfir edilen benim.

Bilindiği gibi İmam Matüridî’nin tefsiri, öğrencilerine yaptığı takrirlerden oluşmaktadır. Yani verdiği derslerin, anlattıklarının yazıya geçirilip derlenmiş halidir. İmam oturup bizzat yazmış değildir. Yanlış aktarılmış olması ihtimali (zayıf da olsa) var. Doğru aktarılmışsa, İmam’ın burada meramını anlatırken yanlış ve “maksadını aşan” bir tabir kullanmış olduğu söylenmelidir. (Belki bu bile söylenemez. Bu noktaya bir sonraki yazıda inşaallah döneceğiz.)

Hz. Ömer, ne Kur’an’ın bir hükmünü neshetmeye yeltenmişti ne de Peygamber Efendimiz s.a.s.’in sünnetine muhalefet etmişti, sadece, Hz. Ebubekir’in devlet başkanı sıfatıyla verdiği bir hükme (bağışa) muhalefette bulunmuş ve sonuçta onu ikna etmiştir.

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer’in haklı olduğu, isabetli düşündüğü kanaatine varmıştır. Onun, Hz. Ömer’in bir teklifini (ictihadını) Kur’an‘ın emrine ve Resulullah s.a.s.’in bir hükmüne (ya da vasiyetine) tercih etmesi mevzubahis değildir.

O, böylesi bir ayrımı yapamayacak ve hak bildiği hususlarda geri adım atacak birisi de değildir.

Dolayısıyla Hz. Ömer’in bu itirazı, sonuç itibariyle, Hz. Ebubekir’in hükmüne bile muhalefet değildir. Çünkü Hz. Ebubekir onun görüşünü kabul etmiştir.

*

Görüldüğü gibi, Ebu Hamakat Mustafa’ya göre, Uyeyne ahmağı ile Akra’ “akletmeyen”i (ayet-i kerimenin bildirdiği “la ya’kılûne” zümresinden Akra’Kur’an ve Sünnet’i doğru anlıyor, ona uygun bir talepte bulunuyor.

Hz. Ömer ise, Kur’an ve Sünnet’e aykırı davranıyor, kendi kafasına göre hareket ediyor. Hz. Ebubekir ile diğer ashab da, Kur’an ve Sünnet’in hükmünü bırakıyor, Hz. Ömer’in hükmüne tabi oluyor.

İşte, Ebu Hamakat Mustafa ile benzerlerinin Kur’an ve Sünnet’i anlamadaki muvaffakiyet derecesi buradan anlaşılabilir.

Aslında Uyeyne’den daha ahmak ve Akra’dan daha akılsız durumdalar.

Bu ahmak ve akılsız adamlar bir taraftan da Kur’an Müslümanlığından, aklın öneminden vs. bahsediyorlar. Gülmek mi lazım, ağlamak mı, kestirmek zor.

*

Beri tarafta da, bu ahmak ve akılsız adamların “Akıl da akıl, aman amaan akıl da akıl” diye zır deli gibi tempo tutmalarına, horon tepmelerine bakarak onları “aklın temsilcisi” zanneden “Ehlî (düzene uydurulup ehlileştirilmiş) Sünnet'çiler” var.

Bunların durumu daha içler acısı, akılsızlığa akıl adı verilmesi madrabazlığına aldanıyor, akılsızlık dururken akla savaş açıyorlar. Böylece Kur’an ve Sünnet’le de çelişiyorlar.

Güya bu çağdaş Uyeyne ve Akra’larla mücadele için akla karşı seferberlik ilan eden (bir kısmı cahil, bir kısmı da “derin görevli”) kendinden de, muhatabından da habersiz Don Kişotlar olarak kendilerini madara ediyor, gülünç duruma düşürüyorlar.

Karşılarındaki ahmak ve ebleh adamların pazarladığı akılsızlığa akıl unvanını vererek onları yüceltiyor, kendi ayaklarına kurşun sıkıyor, ve kendilerini alçaltıyorlar.

Kendi sakarlıkları kendilerinin hakkından geliyor, karşılarındakilerin onlara karşı fazladan birşey yapması ve söylemesi gerekmiyor.

*

Devam edeceğiz inşaallah.


E-KİTAP: İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ

  https://archive.org/details/ibn-arabiciligin-kiskacindaki-akademi İBN ARABÎCİLİĞİN KISKACINDAKİ AKADEMİ -DEMİRLİ, KILIÇ VE YÜCER ÖRNEKLE...