28 ŞUBAT'IN MAAŞ HATIRINA VATANSEVER "EMİR KULU" (İSRAİLCİLERİN VE CIA'CİLERİN EMİRLERİNİN KULU) MİT'ÇİLERİNİN M. ESAD COŞAN HOCA'YA YAPTIKLARI AHLÂKSIZ, ADİ VE ŞEREFSİZ TEKLİF (MURATLARINA ESAD EFENDİ ÖLDÜKTEN SONRA ULAŞTILAR)

 







Yeni Şafak gazetesi yazarı İsmail Kılıçarslan bugünkü (5 Ekim 2024 tarihli) yazısında merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’ya atıfta bulunmuş.

Yazısı şöyle:

Hem benim anlattığım “ev toplantısı” versiyonu doğru, hem de ben o versiyonu anlattıktan sonra “Asfa Koleji’nin toplantı salonunda yaşandı bu olay” diyerek beni arayan arkadaşlarımın anlattığı versiyon da.

O gün Asfa Koleji’nin toplantı salonunda yaklaşık 100 kişi, Rahmetli Esad Coşan Hoca’yı epeyce bekledikten sonra hoca salona giriş yapıyor. Normalde insanları bekletmek, toplantılara geç gelmek adeti değil. Çokça sinirli olduğu her halinden belli. Bu da alışıldık bir durum değil, hocayı tanıyanlar açısından.

Yaklaşık olarak şunları söylüyor toplantı başlamadan hemen önce: “Biraz önce bu binada görüştüğüm bir heyet bana, müşriklerin Peygamber Efendimiz'e teklif ettiği çirkinlikte şeyler teklif ettiler. Ben o teklifleri kabul edersem küresel bir gücümüz, bir sürü paramız, okullarımız, holdinglerimiz, daha bir sürü şeyimiz olacakmış. Allah’a şükürler olsun ki bu teklifi elimin tersiyle ittim.”

Rahmetliye “müşriklerin Peygamber Efendimiz'e yaptıkları çirkinlikte şeyler” teklif edenlerin kimler olduğuna dair en küçük bir şüphemiz yok değil mi?

Sadece bir küçük hatırlatma: Müşrikler, Peygamber Efendimiz'e “Sen bu iddialarından vazgeç, bizim bu düzenimizi tehdit etme, biz de bir gün Sen’in Rabb’ine tapalım, bir gün kendi putlarımıza” diyecek kadar ileri gitmişlerdi tekliflerinde. Bir çeşit “dinler arası diyalog” yani.

Bu, burada bir dursun.

Türkiye’deki köklü mücadeleyi bir bakıma “teklifi kabul edenler ile etmeyenler arasındaki mücadele” olarak da okuyabiliriz ve okumalıyız.

Bidayetinde emperyalizm sultasından bütünüyle kurtulamamış ve İngiliz-Batı etkisine kendisini açık tutmuş, ardından gelişen olaylarda “iki kutuplu dünya”nın neredeyse tampon bölgesi haline gelerek tuhaf ötesi bir dengeleme çabasına girişmiş, İsrail’in bölgedeki varlığından sonra da kendisini bir başka dengenin tam ortasında bulmuş Türkiye Cumhuriyeti. Hal böyle olunca da tarihin ve coğrafyanın alnına yazdığı jeopolitik ve teopolitik yüklerin tamamını öyle ya da böyle sırtlanmak zorunda kalmış.

Bu “sırtlanma zorunluluğu” beraberinde hem sorumlulukları hem de fırsatları getirmiş. İngiltere ve Amerika, Türkiye üzerindeki etkisini sürdürmek; Rusya da Türkiye’de kendisine bir etki alanı açabilmek için müttefikler aramış memleketimizde.

Bir yandan CHP’nin Halkevleri, Rusya’nın “doğal yayılım alanı” haline gelirken bir yandan Komünizmle Mücadele Dernekleri, Amerika’nın operasyon sahasına dönüşmüş mesela. Menderes’in berbat ötesi Amerikancılığı da İnönü’nün “ortanın solu” zırvası da hep bu “konsept” ile ilgili olmuş.

Bu sarkaç öyle bir hale gelmiş ki, seneler içerisinde hem Amerika ve Batı dünyası, hem de Rusya ve Sosyalist blok ülkeleri Türkiye’de “iç savaş” çıkartabilecek güce bile erişmiş. O plan akamete uğrayınca da PKK isimli mayın eşeklerini “sürekli iç savaş” için sahaya sürmüşler. Tabii FETÖ’cü eniklerle eş zamanlı olarak. Bugün FETÖ’nün doğrudan bir CIA projesi, PKK’nın ise öyle Marksizm, sosyalizm gibi şeylerle hiç ilgilenmeyen ve Amerika başta olmak üzere önüne gelen emperyalist güce yaltaklanan bir “mayın eşeği örgütü” olduğunu hepimiz biliyoruz.

Bu da burada bir dursun.

Hem FETÖ’nün hem PKK’nın ortaya çıkış sürecinde ve sonrasında her türden emperyalist odağın Türkiye’de kimlere teklif götürdüğünükimleri yedeklediğini de biliyoruz artık büyük oranda. Hem bu teklifi kimlerin kabul ettiği hem de kimlerin kabul etmediği üzerinden sahibiz bu bilgiye.

Rahmetli Esad Coşan Hoca’nın, şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun “teklifi elinin tersiyle itenler”den olduğuna hiç şüphe yok mesela.

Şunu yazayım: Merkezi “Türkiye” olmayan herkes nazarımda “teklifi ya tamamen ya da kısmen kabul etmiş demektir.” Parasını, ününü, şöhretini ABD’den ya da Rusya’dan İngiltere’den ya da Suudi Arabistan’dan, İran’dan ya da İsrail’den alması fark etmez. Ki biliyorsunuz, parasını Norveç’ten bile alan var canına yandığımının Türkiye’sinde. Bu da aslında gayet normal, zira Türkiye üzerine bir politik-stratejik ajandası olmayan ülke yok neredeyse. Eh, bizde de her şeyi göze alarak merkezini Türkiye olarak belirleyen adam da, emperyalistler istedi diye şerefini ve namusunu iki paralık etmeye hazır adam da mebzul miktarda malum. Hal böyle olunca Türkiye’nin o uzun mücadelesini “teklifi kabul edenlerle etmeyenler” arasında görmek ve değerlendirmek de kaçınılmaz oluyor.

Şimdi sorumuz şu: Türkiye, bir ateşten çemberin tam ortasına atılmaya çalışılırken bizim gündemimizi teklifi çoktan kabul etmiş ya da önümüzdeki süreçte her teklife açık olacaklar mı belirleyecek yoksa “teklifsiz adamlar” mı?

Cevap da şu: İran’ın, Amerika’nın, Rusya’nın, İsrail’in, hatta Suriye rejiminin güttüğü adamların gündemimizi belirleyerek bizi “hazır” hale getirmesine ses çıkarmazsak vay bizim halimize.

Dikkat isterim: Emperyalizmin güttüğü adamların bilmem hangi pahalı markanın kumaşından yapılma sarık sarmaları da fark etmez, Rolex saatleriyle arz-ı endam etmeleri de, kendilerine gazeteci, uzman, bilmem ne sıfatları ile kamufle etmeleri de.

İran İsrail’e füze attığında “işte büyük ülke böyle olur” diye tek bir Siyonist öldürmeyi başaramayan emperyalist İran’ı, katil sürüsü Hizbullat’ı savunmaya geçen köpekleri de; “İsrail ile Türkiye’nin arasında ne sorun var kardeşim?” diyen köpekleri de; güya Türkçü görünüp İsrail’e her türlü desteği verip servis yapanları da görüyoruz çıplak gözle artık.

Bu gördüklerimizle ve bu gördüklerimizin sonucuyla ilgili olarak da sadece çıplak ellerimize güveniyoruz. Müslüman Türk’ün “çıplak eli”nden başka dayanağı yoktur çünkü. Bilmem anlatabiliyor muyum?

*

Yazının hamaset dozu yüksek.

Ancak, bu arızalı hamasete merhum Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan Hoca’yı alet etmese “eyiymiş”.

Çünkü bu, gençliğinin tamamı onun yanında (ya da safında) geçmiş olan benim gibilerin (istismara ve yanlış anlamalara yol açılmaması için) bazı düzeltmeler ve açıklamalar yapmasını “zorunlu” hale getiriyor.

Bilmem anlatabiliyor muyum?

*

Bir başka yazıda Kılıçarslan’ın “güncel” safsata ve çarpıtmalarını konu edineceğim inşaallah.. Bu yazıda sadece şu “teklif” meselesi üzerinde durmakla yetineceğim.

Söz konusu teklifi Esad Efendi’ye kimler yapmış olabilir?

Şayet ABD (yani CIA) böylesi bir teklifi yapmış olsaydı Esad Efendi bunu açıkça söylerdi.. Adres gösterirdi.

Yeni Şafak yazarı “Rahmetliye ‘müşriklerin Peygamber Efendimiz'e yaptıkları çirkinlikte şeyler’ teklif edenlerin kimler olduğuna dair en küçük bir şüphemiz yok değil mi?” diyor.

Madem mesele bu kadar açık, kimler olduğundan en küçük bir şüphemiz yok, o halde kimler olduklarını açıkça yazsana kardeşim!

Nedir yani, bunların adını vermen ayıp mıdır, günah mıdır?!

Kimlerden niye çekiniyorsun?

*

Bu teklifi yapanlar, FETÖ’cüler olamaz..

Çünkü onlar, başka bir grubun kendileri kadar büyümesini veya kendilerine rakip olmasını istemezler(di).

Üstelik, Esad Efendi’nin hayatta olduğu dönemde FETÖ (Fethullahçı Takiyye Örgütü) ona böyle bir teklif götürecek kadar palazlanmamıştı.. Bu, daha sonra, AK Parti hükümetleri döneminde oldu.

Esad Efendi hayattayken 28 Şubat Süreci devam etmekteydi ve FETÖ’cüler kaçacak delik arıyorlar, takiyye destanı yazıyorlardı.. “Kendisi muhtac-ı himmet bir dede, nerde kaldı gayriye himmet ede!” türküsünün konusu durumundaydılar.

Fethullah Gülen 1999 yılı ilkbaharında soluğu ABD’de almış, kapağı Pensilvanya’ya atmıştı.

Esad Efendi ise ondan iki yıl önce, 1997 yılı ilkbaharında ülkeyi terk etmişti.. Etmek zorunda kalmıştı.

*

Esad Efendi önce Avrupa’ya gitti, birkaç yıl “Almanya senin, İsveç benim” diyerek oralarda dolaştı, Türkiye’deki gelişmeleri izledi.

İşte bu sırada Fethullah Gülen, Esad Efendi’ye bir teklif götürdü.. Onu, ABD’ye davet etti.. Bunu (Kamu Denetçiliği Kurumu’nun eski hukuk müşaviri) Av. Hüseyin Yürük, bir ara genel yayın yönetmenliğini yaptığı analitikbakis.com’daki bir yazısında açıklamıştı.

Yürük’ün “içinde yer aldığı” bir başka teklif olayından bahsedeyim..

Demirel’in cumhurbaşkanlık süresi tamamlanınca yeni cumhurbaşkanı olarak hangi adayın destekleneceği hususu Refah-Fazilet Partisi camiasında tartışılmaya başlanmıştı.

O sıralarda Recep Tayyip Erdoğan, bu camiada ayrı baş çekmeye, lider olarak sivrilmeye başlamış durumdaydı.

Necmi Sarıyer, Av. Yalçın Ünal ve Yürük, Esad Efendi’nin “Seçimlerde Ahmet Necdet Sezer’in değil Prof. Nevzat Yalçıntaş’ın desteklenmesi” teklifini Erdoğan’a götürdüler.

Erdoğan, Esad Efendi’nin bu teklifini kabul etmedi.

*

Esad Efendi’ye, “Asfa Koleji’nin toplantı salonunda sözünü ettiği teklifi” kimlerin yapmış olabileceği konusuna dönelim.

Olayın 1997 yılı ilkbaharı öncesinde yaşanmış olması gerekiyor.

O dönemde ne yazık ki MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı) ile CIA (Amerikan gizli servisi) arasından su sızmıyordu.

28 Şubat Süreci bu can ciğer kuzu sarması ilişkiler ağının ürünüydü.

Söz konusu süreç, ABD’nin (CIA’in) ve İsrail’in hatırı için hayata geçirildi.. Taşeron (ya da katalizör, veya “sürecin dinamosu”) ise MİT idi.

28 Şubat davasını başından sonuna kadar izleyen Müyesser Yıldız, davada yapılan ifşaatlardan bu gerçeğin ayan beyan ortaya çıktığını yazmıştı.

Aynı gerçeği Nazlı Ilıcak da daha önce “Demokrasiye İnce Ayar: 28 Şubat Arşivi” adlı kitabında ayrıntılı biçimde yazmış durumdaydı.

Böylesi bir ortamda Esad Efendi’ye söz konusu teklifi kimler götürmüş olabilirdi sizce?

*

Gelelim Esad Efendi’ye yapılan “son teklif”e..

Bunu da (yukarıda adı geçen) Av. Yalçın Ünal’dan öğrenmiş durumdayım.

(Yalçın Ünal, şu anda Türkiye Maarif Vakfı’nın denetim kurulu başkanı olarak görev yapan Muttalip Ünal’ın ve Akdeniz Üniversitesi rektörü olarak görev yapmış bulunan Prof. Mustafa Ünal’ın ağabeyi.. Muttalip Ünal, daha önce Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı ve SPK Başkan Vekilliği gibi görevlerde bulundu.. Meşhur Fuat Avni’nin çok uğraştığı ve meşhur ettiği isimlerdendi.. Hemşerimdir; bir zamanlar bana telefon edip üniversite öğrencisi oğluma burs verme teklifinde bulunma nezaketi göstermiş, bu değerli jestini kabul etmemiş, samimi teşekkürlerimi sunmuştum.)

Evet, Esad Efendi’ye yapılan “son teklif”ten beni haberdar eden kişi Yalçın Ünal’dı.. 2000 yılı Eylül ayı sonlarıydı.. Hacdan gelmişti.. Bir akşam, Av. Kemal Yavuz Ataman ile bana, Esad Efendi’nin hacda kendilerine şunu söylediğini açıkladı:

Bana MİT’ten bir heyet geldi.. Bazı tekliflerde bulundular.. Kabul etseydim (sadece ben değil) siz de rahat ederdiniz.. Fakat kabul edilecek şeyler değil.”

*

Bunu o zaman Yalçın Ünal’dan duyduğumda, söz konusu MİT’çilerin bu teklifi Hicaz’da hac sırasında yapmış oldukları gibi yanlış bir kanaate kapılmıştım.. Sonradan, bu teklifin Avrupa’da yapılmış olduğunu düşünmeye başladım.

Beni böyle düşünmeye yönelten etken, 2016 yılı sonbaharında TBMM’de müşavir olarak görev yaptığım sırada beni Ankara’da ziyaret eden (üniversiteden sınıf arkadaşım, 1987 yılından beri Almanya’da yaşayan) Hacı Murat’ın bana haber verdiği (birçok kişinin bildiği fakat bana söylemediği) bir sırdı.. (Hacı Murat ile ilahiyatçı Mehmet Ali Torlak, bu son haccında Esad Efendi'ye refakat edenlerdendi.. Bunu bana, beni evimde ziyaret eden Torlak söylemişti.) 

Hacı Murat'ın bana anlattığına göre, 2000 yılında (söz konusu hacdan önce) Esad Efendi Almanya’da, cemaatten bir topluluğun huzurunda (Ki aralarında, Avustralya’da yaşamakta olan Torlak da varmış) Hacı Murat’a “Sen Seyfi Say’ı tanıyor musun?” sorusunu yöneltmişti.

 “Çok iyi tanıyorum” cevabını alınca da, “Öyleyse onu sen daha iyi anlarsın.. Onu buraya getirip yerleştirebilir misiniz?” diye sormuştu.

Sonra da, “Ben bu çocuğun canından endişe ediyorum, MİT her yerde bunun karşısına çıkıyor” demiş, bu sözünü birkaç defa tekrarlamıştı.

Hacı Murat, bunun üzerine, herkesin donup kaldığını, ortaya ağır bir sessizliğin çöktüğünü söylemişti.

*

Sanırım, MİT’çilerin Esad Efendi’ye yaptığı “son teklif”te, onun benim canımdan endişe etmesine yol açacak şekilde bahsim geçmişti.


(İlk yayın tarihi: 5 Ekim 2024)

YAŞAR GÖREN ÖNEMLİ ŞEYLER SÖYLÜYOR: CUMHURİYETİN İLANI DA, BLACK JUMBO KOD ADLI İNGİLİZ AJANI ZAMPARA ATATÜRK'ÜN CUMHURBAŞKANLIĞI DA HUKUKEN MUTLAK BUTLAN İLE BATILDIR, GEÇERSİZDİR

 

KAYNAK: Yaşar Gören'in Facebook hesabı:

https://www.facebook.com/yasar.goren.12?locale=tr_TR



Kanunsuz Kemal

İşte Gören'in o açıklamaları:
Ben diyorum ki cumhuriyetin ilanı da Mustafa Kemal'ın cumhurbaşkanı seçilmesi de yasa dışıdır. Mutlak butlan var. Her ikisi de geçersizdir. Ben bunu söylediğim için ifade vermek zorunda kaldım. Dedim ki 333 tane milletvekili var. 1876 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasası) geçerli.
Haliyle anayasanın herhangi bir maddesinin değiştirilebilmesi için 3'te 2 yani sülüsen ekseriyet diyor anayasa. Üçte iki çoğunluk gerekiyor. 217 vekil gerekiyor. Bunun için çoğunluğa ihtiyaç var. Savcılık karar masası bana mektup göndererek haklı olduğumu bildirdi.
*
Antep, Urfa, Maraş ve Adana'da çeteler Fransız Ordusu'na kan kusturdu. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu savaşları Ankara'dan seyretti...
*
Antep’te halk Fransızlara karşı ayaklanıp 6400 şehit verdiği esnada, M.Kamal Ankara’dan sadece seyretti. Karayılan [Molla Mehmed], çiftliğini satıp 80 tane tüfek satın alıp cihad ediyor. M. Kamal'ın "bugünkü sınırları süngümle çizdim" hikayesi bir yalandır.
*
100 yıllık Kemalist Yalanlar galerisini bir hamlede yerle bir eden Yaşar Gören'in Sansürsüz Tarih programının 7. Bölümü YouTube'daki Propaganda kanalında .... KAÇIRMAYIN!!!
*
Mustafa Kemal'in Ankara'da topladığı meclis haydut meclistir. Osmanlı İmparatorluğu dingonun ahırı değildi. Anayasa'ya göre Meclis sadece payitahtta yani İstanbul'da toplanabilir. Ankara'da bir Meclis toplanamaz. Bu, topluyor. Ağır suçludur.
*
Filistin'de İngilize tek kurşun atmadan savaş alanından kaçan Mustafa Kemal'in askerleri Konya'da 6 bin 529 Müslümanı astı. Müftüleri, Müderrisleri, medrese öğrencilerini...
*



CUMHURİYETİN KABULÜ DE MUSTAFA KEMAL'İN CUMHURBAŞKANI SEÇİLMESİ DE GEÇERSİZDİR. YOK HÜKMÜNDEDİR. YASADIŞIDIR. MUTLAK BUTLAN VAR.
Fotoğraf: Gazeteci Yılmaz Öztuna'nın Türkiye Gazetesi'nde çıkan bilgilendirmesi.
29 Ekim 1923. 102 yıl önce bugün. Televizyonlarda yalanlar fink atıyor. Yalan ama her şey yalan. Söyledileri herşey. Kurdukları tek bir doğru cümle yok. Gazeteler de öyle.
Padişahlıktan cumhuriyete geçmek için referandum yapılmalıydı. İttihatçı haydutlar, sanki öğrenci derneğinde tüzük değişikliği yapar gibi, Anayasayı çiğneyip geçtiler. Referandum yapılmadı. Yoklamasız toplanan Büyük Millet Meclisi, gece geç saatlerde önce Anayasa’yı değiştirdi. Anayasa’nın birinci maddesine “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti, cumhuriyettir” cümlesi monte edildi. 158 oyla Anayasa mı değişir? Değişikliğin resmi gazetede yayınlanması ve halka ilanı gerekiyordu. Bu da yapılmadı. Sadece 15 dakika sonra bu kez cumhurbaşkanı seçimine geçildi. Mustafa Kemal tek aday olarak seçime katıldı ve salonda bulunan milletvekillerinin oylarıyla üstelik işari oyla Cumhurbaşkanı seçildi. Yani oylar sayılmadı. Resmi açıklamalar oybirliği ile / 158 oyla seçildi, yönündedir. Oysa milletvekili sayısı 333 idi. Ve bırakın Anayasayı değiştirmek / Cumhuriyeti kabul etmek ve cumhurbaşkanı seçmek için gerekli olan üçte iki çoğunluğu, salonda salt çoğunluk bile yoktu. Üçte iki çoğunluk rakamı 217, salt çoğunluk rakamı ise 167 idi. Zaten resmi açıklamalar toplantının 159 kişiyle yapıldığı şeklindedir.
ŞİMDİ AYRINTILARA GEÇELİM
Cumhuriyet ittifakla kabul edildi diyorlar. 158 milletvekili oy kullandı, diyorlar. Kaç kişi oy kullandı, gerçekte bilinmiyor.
Ya geride kalanlar?
Onlara haber verilmemişti, onlar muhalif olarak görünüyorlardı. Yangından mal kaçırırcasına, bir gece İsmet Paşa ile Mustafa Kemal Paşa'nın başbaşa görüşmüş karar almışlardı. Cumhuriyet'e itirazları olan, Cumhuriyet'e değil ama bu şekline itirazı olan milletvekilleri o gün çağrılmadı. 29 Ekim günü bunların katılması engellendi.
Toplantı, bir grup toplantısı, Halk Fırkası toplantısı şeklinde başladı. Toplantı devam ederken sıralar değiştirildi, şimdi Genel Kurul var, dendi. Saat 20:30 civarında. Genel Kurul'da görüşülmeye başlandı, Halk Partisi'nin kendi toplantısı olduğu için diğerleri katılamadı, Kazım Karabekir Trabzon'da, Rauf Orbay İzmir'deydi.
Ve Cumhuriyet, 29 Ekim 1923’te Meclis’te bulunanların işari oylarıyla kabul edildi. [2]
Bu karardan 15 dakika sonra ise Cumhurbaşkanı seçimine geçildi ve Mustafa Kemal yine aynı kişilerin oylarıyla Cumhurbaşkanı seçildi. [3]
Halbuki Mahmut Goloğlu’na göre Meclis 287 milletvekilinden oluşuyordu. [4]
Dursun Gök ise “Ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi (1923-1927)” isimli çalışmasında Meclis’e seçilenlerin 287 kişi olduğunu belirledikten sonra istifa ve yeniden seçilmelerle bu sayının 314’e kadar çıktığını açıklamakta (5), ancak hemen ardından II. TBMM mebuslarının mesleki dökümünde Mehmet Turhan’ın “Siyasal Elitler” kitabından yaptığı alıntı ile bu oranı 333 olarak göstermektedir.[6]
Peki diğer milletvekilleri neredeydi? Tarihçi Yılmaz Öztuna şöyle diyor:
“… Cumhuriyet rejimine geçildi. Atatürk böyle istedi. Bir referandum falan yapılmadı. Zaten cumhuriyet, milletvekillerinin ancak yarısının gece meclis oturumuna katılıp müzakeresiz oylanıp kabûl edildi. Diğer yarısına o oturuma katılmamaları için haber gönderildikten başka, gelmemeleri için evlerinin önüne polis dikildi. 1923 meclisi milletvekili sayısının, cumhuriyet için oy verenlerin iki misli olduğu rakamların belâgati ile açıktır. Üstelik bu, ikinci Meclis’tir.”[7] Mustafa Kemal'in deyimiyle "Kız gibi meclis" Bütün üyeleri tek tek Mustafa Kemal tarafından seçilmiş meclis. İşte bunların yarısının evlerinin önüne polis dikilmiş…
Önergede dikkati çeken husus, ‘Cumhuriyet’in ilanından’ değil, ‘Türkiye Devleti’nin hükümet şeklinin cumhuriyet olduğunun açıklığa kavuşturulmasından’ (kullanılan terim ‘tavzih’tir) söz edilmesiydi. Tavzih işi, anayasanın 1'inci maddesine “Türkiye Devleti’nin şekl-i hükümeti cumhuriyettir” cümlesinin eklenmesiyle yapılmıştı. Ancak hemen ardına, daha önceki metinde olmayan “Türkiye Devletinin dini, din-i İslamdır, resmi lisanı Türkçedir” şeklinde yeni bir madde getirilmişti. Bunun muhafazakâr kesimlere verilmiş bir sus payı olduğu açıktı. Ayrıca ‘cumhurbaşkanlığı’ konusuyla ilgili iki yeni madde ile bazı maddelerde de değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerin tamamı geçersizdir, yok hükmündedir. Keellem yekun.
Kanun, yoklamasız oylandığından oylamaya kaç kişinin katıldığı, dolayısıyla kaç kişinin oyuyla rejimin ‘cumhuriyet’ olduğu bilinmiyor. Ancak, bundan sonra cumhurbaşkanı seçimine geçilmiş, oturumu yöneten İsmet Bey sonucu şöyle açıklamıştı: “Türkiye Cumhuriyeti için yapılan intihapta reye iştirak eden azanın adedi 158’dir. 158 aza, müttefiken Ankara mebusu Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’ni Cumhuriyet Riyaseti’ne intihap etmişlerdir.”
Bu sayı rejimin adını koyan kanunun oylamasına katılanların da sayısı olmalıdır. Ancak İsmet Bey, ‘çekimser’ veya ‘ret’ oyu verenlerden söz etmediğine göre, Mustafa Kemal kendisine oy vermişti. Şevket Süreyya Aydemir Tek Adam (C.III) adlı eserinde “159 kişi oya katılmış ve 158 oyla Gazi Mustafa Kemal oybirliğiyle Türkiye Reisicumhurluğu’na seçilmişti. Çekimser kalan tek oy Mustafa Kemal’in oyu idi” diyerek, bu garabeti gidermeye çalışacaktı. Ama asıl garabet, Cumhuriyet’in ilanı oylamasına, TBMM’nin 320 üyesinden sadece 158 veya 159’unun katılmasıydı. Meclis’in tüm üyelerinin bizzat Mustafa Kemal tarafından seçilmiş olduğu düşünülünce fire büyüktü.
Sabaha karşı 101 pare top atışı
Mustafa Kemal’in teşekkür konuşmasını Afyonkarahisar Mebusu Kamil Efendi’nin okuduğu dua izledi. Ankara halkı, olayı gece atılan silah ve havai fişeklerle öğrendi, ama İstanbul’da kutlamalar, 30 Ekim günü sabaha karşı 3’te Selimiye’den atılan 101 pare top atışıyla yapıldığı için halk büyük korku yaşadı.
31 Ekim günü, Halife Abdülmecid Efendi, Mustafa Kemal’e, dedesinin hükümdarlığını ima eden ‘Abdülmecid bin Abdülaziz Han’ imzalı kuru bir tebrik telgrafı gönderdi. Mustafa Kemal de kendisine aynı kurulukta teşekkür etti. Aynı gün İstanbul’daki Vatan ve Tevhid-i Efkâr gazetelerini ziyaret eden Rauf Bey, Cumhuriyet’in kendilerinin yokluğunda alelacele ilan edilmesinden duyduğu şaşkınlığı belirttikten sonra, olayın İttihatçıların Merkez-i Umumi kararlarına benzediğini ima etti ve hükümetin bu acelenin haklı ve mantıklı gerekçelerini açıklamasını beklediğini ekledi.
13 Ekim’de Sarıkamış’tan ayrılan, Cumhuriyet’in ilanını Trabzon’da iken top atışlarından öğrenen Kazım Karabekir, 10 Kasım’da İstanbul’a vardıktan sonra şu açıklamayı yapacaktı: “Cumhuriyet şeklinin memleketleri yükselten bir şekl-i idare olduğu şüphesizdir. Şahsi saltanatların aleyhdarıyım.” Rauf Bey, Refet Bele ve diğerleri İstanbul’da kalırken, Kazım Karabekir 15 Kasım’da Ankara’ya gelmiş ve Mustafa Kemal’i ziyaret etmek istemişti, ancak hastalık mazeretiyle huzura alınmamıştı. (Mustafa Kemal 1927’de okuduğu Nutuk’ta, bu kararı alırken arkadaşlarına danışma gereği duymadığını çünkü onların da kendisi gibi düşündüklerine emin olduğunu söyleyecekti.) Bu tarihten sonra, ‘cumhuriyet’ tartışmaları, yerini hilafetin kaldırılması tartışmalarına bırakacak, bu tartışmalar aralık ayının sonunda Cumhuriyet’in ilan şeklini ‘düzenbazlık’ olarak niteleyen İstanbul’da bir dizi gazeteci, aydın ve muhalif cemiyetin Ankara’dan gönderilen İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmasıyla tırmanacaktı. Yeni rejimin anayasası ise ancak altı ay sonra hazırlanabilecekti.
Not: Cumhuriyeti 2'nci Meclis "kabul" etmiş ve Mustafa Kemal'i 2'nci Meclis Cumhurbaşkanı "seçmiştir" ..TBMM albümünde bugün 2'nci Meclis'in milletvekili sayısı 320 olarak kayıtlıdır. Yani bir kere daha bu seçim geçersizdir. Yok hükmündedir. Yasadışıdır.
KAYNAKLAR:
[1] Erik Jan Zürcher, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, (Tercüme eden: Gül Çağalı Güven), Bağlam Yayınları, Istanbul 1992, sayfa 50.
[2] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 28, 29 Ekim 1923, cild 2, sayfa 96.
[3] TBMM Zabıt Ceridesi, Içtima 28, 29 Ekim 1923, cild 2, sayfa 99. (Orjinali 119. sayfa) Ayrıca bakınız; Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyetin Tarihi, Pınar Yayınları, 6. Baskı, Istanbul 2011, sayfa 72.
[4] Işıl Çakan, Türk Parlamento Tarihinde II. Meclis, Çağdaş Yayınları, Istanbul 1999, sayfa 86-90.
[5] Dursun Gök, Ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi (1923-1927), Siyasi, Sosyal, Iktisadi Gelişmeler, Inkılaplar, Olaylar, Tepkiler, Konya 1995, sayfa 12.
[6] Dursun Gök, Ikinci Türkiye Büyük Millet Meclisi Dönemi (1923-1927), Siyasi, Sosyal, Iktisadi Gelişmeler, Inkılaplar, Olaylar, Tepkiler, Konya 1995, sayfa 14.
[7] Yılmaz Öztuna, “Cumhuriyet’e geçiş biraz sancılı oldu”, Türkiye Gazetesi, 14 Mayıs 2011.
. Ayşe Hür
https://tr.wikipedia.org/…/TBMM_2._dönem_milletvekilleri_li…c
*
Mondros imzalanır imzalanmaz Mustafa Kemal, İsmet (İnönü), Fevzi (Çakmak) Kazım Karabekir, Refet (Bele), Ali Fuat (Cebesoy) hemen silah bıraktı.
OSMANLI ORDUSU İKİYE BÖLÜNDÜ.
TESLİMİYETÇİLER / DİRENİŞÇİLER. TESLİMİYETÇİLERİN BAŞINI İNGİLİZCİ MUSTAFA KEMAL ÇEKİYOR.
AMA, 9 PAŞA SİLAH BIRAKMIYOR. FAHREDDİN PAŞA "DEVAM" DEDİ.
31 Ekim 1918. 107 yıl önce. Osmanlı Ordusu'nun İngilizci kanadı / Mustafa Kemal ve arkadaşı 5 komutan ateşkesi hemen kabullendi ama, Osmanlı paşalarının çoğu Mondros'a karşı...
. Fahri Paşa (General Fahreddin Türkan): Hicaz Ordusu komutanı. Medine müdafii. Teslim olmuyor.
. Nuri Paşa: Kafkasya’daki İslam Ordusu komutanı. Silah bırakmadı...
. Mürsel Paşa (General Mürsel Baku): Kafkasya’da Azerbaycan kuvvetleri komutanı. Nuri Paşa’yı destekliyor...
. Şevki Bey (Yakup Şevki Subaşı Paşa): Kafkasya’da 9'uncu Ordu komutanı. Savaşa devam, diyor...
. Nihat Paşa (Anılmış): Pozantı’daki 2'nci Ordu komutanı. Mülki makamları ayaklanmaya çağırdı. Kilikya’yı boşaltmıyor.
. Ali İhsan Paşa (Sabis): Mezopotamya’da 6'ncı Ordu komutanı. Teslim ol, diyen İngiliz komutana küfür etti. Onu esir aldı.
. Galip Paşa: Yemen 40'ıncı Tümen Komutanı. Teslim olmuyor.
. Tevfik Paşa: Yemen’de 7'nci Kolordu Komutanı. Teslim olmuyor.
. Asir’deki 23'üncü Kolordu Komutanı teslim olmuyor...
Kaynak: Hasan Tahsin Cervatoğlu, Bekirağa Bölüğü-Malta Sürgünleri, İngiliz Savaş Bakanlığı tarafından 3 Ocak 1919 ve 15 Ocak 1919 tarihinde İstanbul, Bağdat ve Kahire komutanlıklarına çekilen iki şifreli telgraf...
Not: Asir, o dönemde Yemen'in kuzeyinde küçük bir devletti. Bugün öyle bir devlet yok.
Not 2: Savaş yanlısı bu Osmanlı komutanlarına daha sonra eski 8'inci Ordu Komutanı Cevat Paşa ve eski 4'üncü Ordu Komutanı Küçük Cemal Paşa da eklenir. Ve Mustafa Kemal, İsmet İnönü, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele hariç Yıldırım Ordu komutanlarının tamamı tutuklanarak Malta Adası'nda hapsedilir. İngilizler, Mareşal Liman von Sanders'i de unutmazlar. İstanbul'dan Almanya'ya giderken gemisini durdurur ve Mareşal'i Malta'da hapsederler.


HİCR SURESİ

 


MEHMED ZAHİD EFENDİ, MÜRŞİDİ MUSTAFA FEYZİ EFENDİ'Yİ ANLATIYOR (GERÇEK TASAVVUFÎ İRŞAD)

 







(Hadîs-i şerîf): “Hamil-i Kur’an olan, öldüğü vakit, Allah Teâlâ yere vahy eder ki; onun etini yeme. Yer der ki: İlahi senin kelamın onun içinde iken ben onun etini nasıl yerim?” (Deylemî'nin Cabir r. a.'den rivayeti)

Hamil-i Kur’an’dan murad, hakiki âlimlerdir. Kur’anın manasına hem aşina hem de Kur’an ile amildirler (amel ederler).

İşte bu bahtiyarlar da mev’ud (vaad edilen) ecelleri gelip yere gömüldükleri zaman Cenab- Hak yere, vahy eder ki: Sakın bu alimin etini yeme. Bu ne büyük bir iltifattır. Kur’an ile amil olan her alim bu lutfa mazhar olacaktır.

Kur’an-ı Kerim Allah Teâlâ'nın kullarına, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellem vasıtası ile gönderdiği bir kitaptır ki, kendisinin Allah tarafından gönderilmiş olduğunda “katiyyen şek ve şübhe yoktur. Bu kitab-ı azim müttakilere hidayettir, o müttakiler ki, gayba iman eder ve inanırlar, aynı zamanda namazlarını kılarlar ve kendilerine verdiğimiz nimetlerden muhtaçlara ve cihad yollarına infak ederler. Gerek Peygamberlere ve kitaplarını da iman ederler ve âhirete de inanırlar, bunlar Rablerinden bir hidayete nail olmuşlar ve felahı bulmuş kimselerdir”.

İşte sana bu alim-i âhiret olan kimselerden gördüğüm bir canlı hadiseyi anlatırken umarım ki yerlerin yiyemediği bu alim kimseleri de öğrenmiş oluruz.

[Menderes zamanında, 1956 yılından itibaren] İstanbul yollarının genişletildiği ve türbelerin etrafları açıldığı bir devirde bizim rahmetlik hocamız Tekfurdağlı (Tekirdağlı), Bayezid Camii şerifi müderrisi ve Gümüşhaneli dergahı post-nişini Hacı Mustafa Feyzi Efendi hazretleri de Kanuni Sultan Süleyman Camii Şerifi'nin kıblesinde ve Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesinin yanında dış tarafında sekiz-on kadar kabir vardı ki rahmetli Menderes bunların da kaldırılıp yanındaki [arka taraftaki] boşluğa gömülmelerini istemiş ve bu suretle nakl-i kubur yapılmak üzere bizim de o merasimde murakıp olarak bulunmamızı istemişler. Biz de orada bulunduk. Mezarlar açıldı. İçinden çıkarılan kemikler hazırlanmış torbalara konarak hazırlanan mezarlarına naklediliyordu.

Sıra bizim üstadımız Şeyh Hacı Mustafa Efendinin mezarına geldi. Mezar, zeminden hemen bir metre yüksek olduğundan bazı taşlar kopmuş ve mezarın içerisi gözükmekte idi. Nihayet mezar açıldığı zaman definden zannedersem otuz sene kadar bir zaman geçmiş [1926’da vefat etmiş] olduğu halde rahmetlik Şeyh Hacı Mustafa Feyzi Efendinin henüz sakalının bile bir kılı değişmemiş. Bütün bir cesedin sanki henüz yeni gömülmüş olduğunu hem biz hem bütün hazirun, büyük bir cemaat kalabalığı tarafından görülmüş.

Toprağın demek hakiki âlimleri yiyemediği hakikaten müşahedemiz olmuştur. Rahmetullahı rahmeten vasia.

(Mehmed Zahid Kotku, Hadislerle Nasihatlar, C. 2, Konya: Vuslat Vakfı, 2010, s. 71-72)

 

(NOT: O kabir nakli sırasında Gümüşhanevî rahmetullahi aleyh’in kabrinin açılamayışının ve naklin yapılamayışının nedeni, yanındaki mezarda eşinin yatıyor olmasıdır.)


BLACK JUMBO KOD ADLI İNGİLİZ CASUSU: SELANİKLİ ZAMPARA ATATÜRK










Tarihçi-Yazar Yaşar Gören’den ilginç iddialar: M.Kemal’in İngiliz istihbaratındaki kod adı BLACK JUMBO’ydu

Haber Merkezi Giriş Tarihi:  Güncelleme Tarihi: 

E-KİTAP: MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI-

  https://archive.org/details/manevi-pozitivizm-kesf-akla-ve-nakle-karsi   MANEVÎ POZİTİVİZM -KEŞF, AKLA VE NAKLE KARŞI- Dr. Seyfi S...