Elhamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ Rasûlinâ ve alâ âlihî ve sahbihî ...
SAPIKLIK İLE AKILSIZLIK ARASINDA BOCALAYAN "ENGELLİ İTHAL İRFAN": VAHDET-İ VÜCUTÇULUK
Kendisini
“velilerin sonuncusu” ilan etmiş bulunan sahtekâr zampara şeyh Muhyiddin
ibn Arabî’nin, “hakikat”in “akıl ve nakil (vahiy)” ile bilineceğini
savunan Kelam alimlerine muhalefet ederek “keşf” edebiyatı yaptığı
biliniyor.
İbn
Arabî gibi sahtekârların aksine, İmam Kuşeyrî gibi gerçek mutasavvıflar,
Kelam alimlerinin safında yer almış durumdalar.
Şeyhülislam
Mustafa Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl’da, Kuşeyrî’nin “Şikayet-i
Ehl-i Sünnet…” adlı risalesinde yer alan ve Et-Tâcü’s-Sübkî’nin Tabakat’ına
almış bulunduğu bazı ifadeleri aktarmış durumda. (Bkz. Mustafa Sabri, Mevkıfu’l-Akl ve’l-İlm ve’l-Âlem min
Rabbi’l-Âlemin ve İbâdihi’l-Murselîn, C. 1, 2. b., Beyrut: Dâru İhyâi't-Türasi'l-Arabî, 1981, s. 204, dn. 1)
İmam
Kuşeyrî’nin söz konusu risalesinin tercümesi Prof. Dr. Süleyman Akkuş’un “Abdülkerîm
b. Hevâzin el-Kuşeyrî’nin Bir Risâlesi” başlıklı makalesinde yer alıyor (Sakarya
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2/2000, s. 89-112).
*
Şeyhülislam’ın o risaleden aktardığı kısım
şöyle:
“Eğer kelam ilmiyle
uğraşmak bid'attır ve selefin yoluna aykırıdır derlerse, bu konuda
onlara şöyle denilir:
“… Konuya böyle yaklaşmak,
ilim sahibi olmayan Haşeviyye'nin (cahil hurafecilerin) bir özelliğidir. Ümmetin
selefinin nazar (akıl ve fikir) yolunu benimsememiş, taklitle
yetinmeye razı olmuş bulundukları nasıl düşünülebilir?! Selefi böyle vasıflandırmaktan
Allah'a sığınırız. Sahabeden olan selef, hakkı bilmeleri, Hz. Peygamber’den
Allah'ın sıfatlarını işitmiş olmaları, Kur'an’da zikredilen
deliller ve Hz. Peygamber’in aktardığı bilgiler üzerinde düşünmüş bulunmaları sayesinde
(kelamî tartışmalar yapmaktan) müstağnî idiler, buna ihtiyaçları yoktu. Ne
zaman ki Cehmiyye, Haricîler ve Mu'tezile’den heva ve bid’at ehli ortaya çıktı ve
şüphe tohumları ektiler, işte o zaman Ehl-i sünnet imamları onlara karşı koymak
ve Müslümanlar’a yardım etmek için onların yol ve yöntemlerini gözden
geçirdiler ve insanların kalpleri şüphe ve karışıklığa düşmesin diye onlara reddiyelerde
bulundular. Böylece Allah'ın dinini delilleri açıklamak suretiyle
savundular. Allah tealanın ‘Hikmetle ve güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır
ve onlarla en güzel biçimde mücadele et’ buyruğunun gereğiyle hareket
ettiler. Tevhid konularında yalnızca Allah’ın Kur'an-ı Kerim’de muhkem
ayetlerde dikkat çektiği hususları söylediler.
“ ‘Kur'an'da
Kelam ilmi yoktur’ diyenin durumuna şaşılır. Şer'î hükümlerle ilgili ayetler ve
usûlü'd-dîn'le ilgili ayetlerde Kelam ilmiyle ilgili hususların yeterince ele
alındığını görürsün.
“Özet olarak
söylemek gerekirse, Kelam ilmini ancak şu iki kişiden biri inkâr eder:
Bunlardan biri, cahil olan, taklide yönelen, ilim öğrenme yoluna girmek
kendisine ağır gelen, bu yüzden nazar (akletme ve tefekkür) ehlinin yolundan
uzak duran kimsedir. İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdır. O, bu ilmi
öğrenmekten kaçınınca, onu diğer insanlara da, kendisi gibi sapıtsınlar diye
yasaklamak istemiştir.
“Kelam ilmine karşı
çıkan kişi ya da şöyle biridir: Bozuk (fasit) inançlara sahiptir, gizli bid’atlar
taşıyordur, düşünce sisteminin (mezhebinin) kusurlarını diğer insanlara
bulaştırıyordur, fakat inancının çarpıklığı ve yamukluğu başkalarınca bilinmiyordur.
Bununla birlikte, kendisindeki bid'atlerin üzerinden perdeyi kaldıracak, görüşlerinin
saçmalığını ortaya çıkaracak nazar (akıl-mantık ve fikir) ehli alimlerin
(Kelam ilmi uzmanlarının) bulunduğunu bilmektedir. Kalpazan, paraların sahtesini
ve hakikisini birbirinden ayıran, elindeki paraların kıymetini bildiren basiret
ve temyiz sahibi sarrafı sevmez. Bu anlamda Allah teala da ‘Hiç bilenlerle
bilmeyenler bir olur mu?!’ diye buyurmuştur.” (Bkz., Akkuş, s. 108-9.)
*
İşte Endülüslü zampara şeyh İbn
Arabî’yi en iyi tavsif eden kelime budur: Kalpazan.. Maneviyat
kalpazanı..
Abdülhalık Gücdüvanî k. s.’nun kullandığı
“din yolunun haramisi” tabiri de uyar.
Evet, İbn Arabî, has halis, dört dörtlük
bir “din yolu haramisi”, kalifiye bir kalpazan.. Bin yılda bir gelecek türden..
Büyük sufî-alim İmam Kuşeyrî’nin
dikkat çektiği gibi, Kelam ilmi “muhkem” (anlamı açık, yani müteşabih
olmayan) ayetler üzerine kuruludur. İbn Arabî adlı kitap yüklü eşeğin tasavvuf
anlayışı ise “müteşabih” ayetleri esas alır.
Bunun nedeni ise, ilgili ayette geçtiği
gibi, “kalbinde eğrilik/yamukluk” olması.
[Bu adam için “kitap yüklü eşek” tabirini kullanmamızı birileri yadırgayabilirler. Onların, İbn Arabî adlı zampara kalpazanın, eşek gibi hayvanlar da dahil olmak üzere bütün mahlukatı Allahu Teala’nın yokluk (adem) aynasında görünen tezahür, tecellî ve suretleri kabul ettiğini hatırlamaları, İbn Arabî adlı Endülüs eşeğini değil Allahu Teala’yı yüceltmeleri tavsiye olunur.]
*
İmam Kuşeyrî’nin dikkat çektiği “taklid”
(inanç konusunda “Uydum kalabalığa” diyerek düşünmeden, sorgulamadan, özenti,
aidiyet duygusu ya da taassupla başkalarına tabi olma) olgusu önem taşıyor.
İman ve itikadda esas olan taklidi
terk etmek ve tahkike (araştırma, inceleme ve tefekküre dayalı yakînî
bilgiye) ulaşmaktır.
Vahdet-i Vücudçuluk sapıklığı ise (kendi mantık
örgüsü itibariyle) tamamen taklid üzerine kurulu bir anlayış
durumunda..
Çünkü sahip oldukları bilginin “keşf”
ürünü olduğunu ve "hakikat"e karşılık geldiğini, görüşlerini akıl ve nakil (Kur’an ve Sünnet nassları)
üzerine kuran “zahir ehli”nin ise “hakikat”i anlayamayacağını ileri
sürmekteler.
*
Peki, keşf ehli değilseniz ne
yapacaksınız?
Söyledikleri şu: O zaman, keşf ehli
olduğunu ileri süren (keşfi kendinden menkul) İbn Arabî gibi deccallerin (çok yalancıların) anlattıkları
masallara ayet ve hadîs gibi iman edeceksiniz.
Aklınıza yatmaz, ayet ve hadîslere aykırı
bulursanız, “İbn Arabî asla yanılmaz, günah işlemez, hataya düşmez; bunlar
benim anlamaktan aciz kaldığım hakikatler, bana düşen tevakkuf etmek,
reddetmemek” diye düşünecek, Tevbe Suresi’nin 31’inci ayetinde durumları
anlatılan Yahudi ve Hristiyanların haham ve rahiplerini “rab” edinmelerine benzer
şekilde İbn Arabî eşeğini “rab” yapacaksınız.
Yani, “irfan” ve “keşf” krallıklarının
taçsız hükümdarı İbn Arabî soytarısını sorgusuz sualsiz taklid edeceksiniz.
Bu noktada akıl ve nakili (Kur’an
ve Sünnet’i) esas alarak aklınızı kullanma ve tefekkürde bulunma “küstahlık
ve edepsizliğinden” kaçınacaksınız.
Tahkik (hakikati arama) ehli değil, taklid
ehli olacaksınız.
Şunu demeyeceksiniz: “Allahu Teala
kitabında, dinini tamamladığını bildirmiş bulunuyor.. İbn Arabî gibi
herzevekillerin ona ekledikleri ‘icat’lar ve de bid’atlar ayağımın altındadır. Benim
için muteber keşfiyat, Allahu Teala’nın kitabında yer alan gayb haberleri ve
Rasulü’nün bildirdikleridir.”
*
Vahdet-i Vücutçu sapıkların bütün
sermayesini, müteşabih ayetler oluşturuyor.
Müteşabihlerle ilgili ayetin hükmü
gereğince, tescilli/müseccel “kalbi eğri”ler durumundalar:
“Sana Kitâb'ı indiren O'dur; onun bir kısmı muhkem
âyetlerdir ki onlar kitâbın anası (esâsı)dır, diğerleri ise müteşâbih
(âyetler)dir. Ama kalblerinde bir eğrilik bulunanlar, fitne çıkarmak
ve onun te'vîlini aramak için hemen ondan müteşâbih olanının peşine
düşerler. Hâlbuki onun te'vîlini ancak Allah bilir, ilimde râsih
(derinleşmiş) olanlar da, (işte onlar) “Ona inandık, hepsi Rabbimiz
tarafındandır!” derler. Akıl sâhiplerinden başkası ibret almaz.” (Âl-i
İmran, 3/7)
Akıl düşmanları, kalplerindeki eğriliğe “irfan”
ve “keşf” adını vermiş durumdalar.. Onlardan “Ayranım ekşi” demeleri beklenemez..
Akılsızlıkları ve kalplerinin eğriliği buna engel.
*
Delil diye dillerine en çok doladıkları ayet-i kerime
ise şu:
“Onları siz öldürmediniz,
velâkin onları Allah öldürdü! Attığın
zaman da sen atmadın, fakat Allah attı!
Mü'minleri güzel bir imtihanla imtihân etmek için.. Şübhesiz ki Allah,
herşeyi işiten ve herşeyi bilendir.” (Enfal, 8/17)
Diyanet’in Kur’an Yolu Tefsiri’nde
bu ayet hakkında şu açıklama yapılıyor:
“Vahdet-i
vücûd (varlığın birliği) halini yaşayan [böyle bir halet-i ruhiye içine girdiklerini
söyleyen] bazı mutasavvıflarla bunu düşünce sistemlerinin merkezine
koymuş bulunan bir kısım düşünürler, açıklamakta olduğumuz âyeti, hallerinin
meşruiyetine ve iddialarının doğruluğuna delil saymışlardır.
“Bize göre
âyetin mânası açıktır, böyle bir delâlet söz konusu değildir. Eğer vahdet-i
vücûdcuların dediği gibi varlık âleminde Allah’tan başkası mevcut
olmayıp, var gibi görülenler O’nun, yokluk (adem)
aynasında görülmesinden (tecellî) ibaret olsaydı, baştan sona Kur’an’da
bu gerçeğe uygun açık ifadeler kullanılır, bu bilgi ve inanç imanın birinci
esası olurdu.
“Kur’an-ı
Kerîm’in şüpheye
yer bırakmayan açık ifadesine göre Allah, mahiyeti ve vasıfları bakımından
kendine benzemeyen, kendi aralarında da ontolojik boyutları farklı olan şuurlu
varlıklar yaratmıştır, insan nevi de bunlardan biridir. İnsanların bir
kısmı Allah’ın rızâsı çerçevesinde bir hayat yolu seçerken diğer kısmı ya O’nu
hiç tanımamış yahut da rızâsına bağlı kalmamıştır. Bu yüzdendir ki Allah,
rızâsını gözetenleri desteklemiş, onların eliyle O atmış, ötekileri
öldürmüştür. Yaratılmış ve mahiyeti farklı, hür irade sahibi varlıklar
olmaksızın Allah’ın bir tecellisinin diğerine düşman olması ve onu
öldürmesinin, yokluğun bir ayna (tecelligâh) olarak böylesine köklü bir
ayırıma sebep (illet) teşkil etmesinin anlamı yoktur veya böylesine işlevleri
olan bir şeye yokluk denemez, mahlûk denir.
“Peşin
hüküm, mânevî sarhoşluk ve yabancı felsefelerin etkisi ile açık âyetleri,
lafzın ve konunun uzağından yakınından geçmediği mânalara çekmenin de mâkul ve
ilmî bir dayanağı mevcut değildir.”
*
Söz konusu ayet Bedir Savaşı’yla
ilgili..
Ayette “güzel bir imtihan”dan
bahsediliyor..
Vahdet-i vücutçuların “atma”yı tümden
Allahu Teala’ya izafe eden akılsızlıkları, “imtihan”ın bu denklemdeki
yerini neresi olarak görüyor?
Cevap belli: Akılsızlık ve körlük
anlamına gelen “irfan”ları, onlara, işin imtihan boyutunu unutturuyor.
Yapan eden tümden Allahu Teala
olunca, kulların irade ve fiilleri yok sayılınca, ortada imtihan kalmaz, ceza
ve mükâfat anlamını yitirir.. Bu durumda Cennet’e giren beleşten giriyor,
Cehennem’e atılan da zulüm görüyor demektir.
Daha doğrusu, Vahdet-i
Vücutçu dangalaklığa göre, ortada, Allahu Teala dışında ceza ve mükafata
layık görülen kimse de yok.. Haşa Allah’ın bazı tecellî ve tezahürleri,
diğerleriyle mücadele ediyor.
Vahdet-i Vücutçu akılsızlık
çerçevesinde, ok yiyenler için de şunu demek gerekir: “Ok yediğin zaman sen
yemedin, Allah yedi.”
Aynı durum öldürme için de geçerli: “Onlar tarafından öldürülen siz değilsiniz, bilakis Allah
öldürüldü!”
*
Hayatı da, ölümü de yaratan Allahu Teala.. Hayatı veren de,
yaşatan da, öldüren de O’dur..
İster ok, ister mermi, ister füze olsun, bunları atanları
da, atılan nesneleri de yaratan yine Allahu Teala.. Hepsi Allah’tan..
Bu kadarını her müslüman bilmek ve kabul etmek durumunda..
Ancak, sadece bunları söyledi diye önüne gelen her sufîyi ya da alimi “Vahdet-i
Vücutçu” ilan eden, “Falanın Vahdet-i Vücud Anlayışı” gibisinden
başlıklar taşıyan makaleler ve yazılar döşenenler var.
İbn Arabî
kalpazanı ile, onu (anlayarak, ne dediğini bilerek) takip eden Vahdet-i Vücutçuların
savundukları anlayış böyle birşey değil.. Onlarınki, Diyanet’in Kur’an
Yolu Tefsiri’nde belirtildiği (ve Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin
Mevkıfu’l-Akl’ın üçüncü cildinde genişçe açıkladığı) gibi, Eski
Yunan metafiziğinin “taklid”i durumundaki bir batıl felsefeden ibaret.
*
“Vahdet-i Vücud”unuzu "öldüren"e ve "ok atan"a tahsis eder,
onların tekeline verir, ok yiyen ve öldürülenden esirgerseniz, ortada Vahdet-i
Vücud diye birşey kalmaz.. Varlıktaki (vücuttaki) vahdeti (birliği) kabul
etmemiş olursunuz.
Dolayısıyla, İblis için bile şunu demeniz gerekir: “Saptırdığı
zaman İblis saptırmadı, Allah saptırdı.”
“Hayır, İblis saptırdı” derseniz, Vahdet-i Vücutçuluk
balonunuz orada tıss diye hava kaçırmaya başlar.
Aynı mantıkla Firavun için de şunu demek mümkün hale gelir:
“Firavun tanrılık davası güttüğünde, bunu yapan Firavun değildi, Allah’tı.”
Aslında, nasıl köken davası güden ilk ırkçı İblis
ise, ilk Vahdet-i Vücudçu da yine odur:
“İblis dedi ki: Öyle ise beni azdırmana karşılık, and içerim
ki, ben de onları saptırmak için senin doğru yolunun üstüne oturacağım.”
(A’râf, 7/16)
Yani şunu diyor: “Azdığım zaman ben kendimi azdırmadım,
Allah azdırdı.”
Fakat, diğer Vahdet-i Vücutçular gibi çifte standardı da
eksik etmiyor: İnsanları azdırmak için Allah’ın doğru yolunun üstüne oturma
işini kendisinden biliyor.
Vahdet-i Vücudçu biri, kendisine sövüldüğünde,
dövüldüğünde, hakkı gasbedildiğinde, zulme uğradığında şunu der mi: “Temel bana
sövdüğünde söven Temel değildi, Allah’tı.. Dursun beni dövdüğünde döven Dursun
değildi, Allah’tı.. Ali hakkımı yediğinde yiyen Ali değildi, Allah’tı.”
*
Eğer derseniz ki “Vahdet-i Vücut bazen var, bazen yok”, o
zaman, İbn Arabî’nin mantığı çerçevesinde bu olgu, “izafî” hale gelmiş
olur. Ki bu, yine Endülüs eşeğinin mantığı çerçevesinde “adem” (yokluk)
demek oluyor.
İmdi, bu Vahdet-i Vücutçu akıl eksikliğinin butlanının
(batıllığının) anlaşılması için İmam-ı Rabbanî gibi seyr-i sülukta bu
hali aşıp onun aslında vahdet-i şühuda karşılık geldiğini (yaşayarak)
anlamış olmak gerekmiyor.. Bataklıklarda boşuna dolaşıp, “Hayır, buralarda düzgün
yol yokmuş, düşüp kaybolanın, çamur yutup boğulanın haddi hesabı yok, şimdi
anladım ki bataklıkta yol olmazmış” demek gibi birşey..
Vahdet-i Vücutçu dangalaklığın, Hz. Süleyman
aleyhisselam’ın Hüdhüd’ünün bile hayretle karşılayacağı bir akılsızlık olduğu
kesin.. Yanlışlığını anlamak için akıl nimetini birazcık kullanmak
yeterli.. Keşf filan gerekmiyor.
“27 Mayısçı darbeciler Menderes’i, Polatkan’ı ve Zorlu’yu
astılar” dediğimizde, bundan hareketle şunu söyleyemezsiniz: “Peki ya
cellatlar?.. ‘Onları fiilen asan cellatlar hiçbir şey yapmış değiller’ demek
istiyorsunuz. Sözünüzden, darbeciler ile cellatların, ayrı bedenlere aitmiş
gibi görünen tek bir varlık oldukları sonucu çıkar.”
Vahdet-i Vücutçuluğun ardında böyle bir sakat kafa var.
Teşbihte hata olmaz derler, bir bina ile onu yapan ustanın
varlık (vücud) bakımından ayrı olduğunu, her ne kadar binanın varlığı ustanın
varlığına bağlıysa da, bunların “varlığının birliği”nden söz edilemeyeceğini
anlamak için “keşf sahibi arif, irfan sahibi son velî” olmak
gerekmiyor.. Aklını yitirmiş bir divane olmamak kafidir.
Evet, Vahdet-i Vücut zırvası, delilikten beter bir akıl
eksikliği.. Deliler mazur, bunlar değil, çünkü bunlar, akletmeyen, aklını
kullanmayan, bilerek veya bilmeyerek Allahu Teala’yı mahluku seviyesine indiren
ya da mahluku Allah seviyesine çıkaran bir taife durumundalar.
*
Enfal Suresi’nde, Bedir Savaşı ile
ilgili olarak şu ayet de yer alıyor:
“Yeryüzünde ağır basmadıkça, bir peygamberin (fidye alınacak) esirlerinin olması uygun değildir! Siz şu dünyanın geçici menfaatini istiyorsunuz; Allah ise âhireti (kazanmanızı) istiyor. Allah, Azîz’dir (izzet sahibidir), Hakîm’dir (her işi hikmetli olandır).” (Enfal, 8/67)
Bu ayet çerçevesinde ne diyeceksiniz?.. Şunu mu: "Aslında şu dünyanın geçici menfaatini isteyen onlar değildi, Allah'tı."
Evet, Vahdet-i Vücutçular akıllarını kullanmıyor, işlerine
gelmeyen ayetleri yok sayıyorlar.
Allahu Teala şöyle buyuruyor:
“O (Allah) yapmakta olduğundan dolayı
sorgulanamaz (sorumlu olmaz); onlar ise (yaptıklarından dolayı) sorguya
çekileceklerdir (sorumludurlar, mesuldürler).” (Enbiya, 21/23)
Vahdet-i Vücutçu irfan sapıklığına göre, onlar diye
Allahu Teala’dan ayrı bir varlık (vücud) yok ki hesaba çekilsinler.. Yapan,
eden, hep Allah..
Vahdet-i Vücutçu irfanî deliliğe göre, söz konusu
ayeti, “Hesaba çekileceğin zaman sen çekilmeyeceksin, Allah çekilecek” şeklinde
anlamak gerekiyor.. Fakat bunu sadece “irfan” sahipleri
anlayabiliyorlar, “zahir ehli” anlayamıyor.
*
Öyle anlaşılıyor ki, bu Vahdet-i Vücutçu taife hiç Kur’an
okumuyorlar.. Ya da, okurken akılları başlarından gidiyor, ayyaşların içkisi
gibi sarhoşluk veren çılgın “irfan”ları onları (deliden beter) akılsız
körler ve sağırlar haline getiriyor.
Halleri, şu ayet-i kerimelerde durumları anlatılanların
haline biraz benziyor:
“ Kur'ân okuduğun zaman, seninle âhirete îmân
etmeyenlerin arasına görünmez bir perde çekeriz.
“Ve kalblerinin üzerine de onu
iyice anlamasınlar diye kılıflar koyar, kulaklarına da bir ağırlık veririz! Kur'ân'da
Rabbini tek olarak andığın vakit, nefret ederek arkalarını dönüp giderler.”
(İsra, 17/45-46)
*
"(Ahirette Allah'ın
huzuruna) kötülükle gelmiş olanlar yüzleri üstüne ateşe atılırlar. (Onlara şu
denilir:) Yapmış olduklarınızdan başka birşey için mi cezalandırılıyorsunuz?!"
(Neml, 27/90)
İNGİLİZ ENİŞTE (VE YERLİ-MİLLİ DERİN GÖLGESİ) İBN ARABÎ'Yİ NİYE ÖPÜYOR?
1923 yılında [Niğde] Ulukışla’da ilkokul arkadaşım olan Hasan Erdoğan’ı çok severdim.
Bu arkadaşım daha sonraki yıllarda mahkeme başkatipliği, Belediye başkanlığı ve dava vekilliği de yaparak Ulukışla’ya iyi hizmetler yaptı. Sınıf arkadaşlarımızın bir bölümüyle Hasan Erdoğanların evinde sık sık toplanırdık. Arkadaşımın babası Memiş emmi (amca) sevecen, çocukları seven biriydi. Bize sık sık harp hikayeleri anlatırdı. Biz çocuklar da onun sözlerini can kulağıyla dinlerdik.
Memiş emmi, 1915 ve 1916’da [29 Nisan 1916] İngiliz ordularından General Tausend’in [Townshend] ordusunun generaliyle birlikte teslim alınmasında da bulunmuştu. Daha sonra İngilizlerin başka bir ordusu tarafından teslim alınarak Mısır’a götürülmüş, tel duvar içindeki İngiliz kampında Alman esirlerle birlikte iki yıl kadar esir kalmıştı. Memiş emmi, İngiliz düşmanlığı ile harbe başlamış, ... Amma sonunda tam bir İngiliz dostu olarak Türkiye’ye dönmüştü.
Bunun nedenini araştırdım. İngilizler kendi dinlerinde olan Almanların dinleri uzerinde hiç durmuyorlar. Yalnız Türk esirlerini her gün namaz kılmaları, Arapça yazılı Kur’an’ı okumaları konusunda zorluyorlarmış. Kendisi de Kur’an okumayı İngilizlerden öğrenmiş. Bu çalışmalar sonunda fikir değiştirmişti. “Muslumanlığın koruyucusu İngilizlerdir” diyordu. “Adalet İngilizlerdedir. İslam ülkelerinde adil düzeni ancak İngilizler kurabilir. Ben bu adaleti gördükten sonra İngilizlere karşı silah kullanmam.”
Bir gun Memiş emminin evine gittiğimizde,
onun yanında, Ulukışla’dan Balcı ve Deli Hüseyin adıyla ünlü muhtar Hüseyin
Şahin’i de gördüm. Hüseyin Şahin doğrulukta ve yiğitlikte gözünü
budaktan sakınmayan bir kişiliğe sahipti. Ulukışla Pozantı savaşında
subay olmadığı halde aklı ve cesareti sayesinde halk tarafından İkinci Bölük
Komutanlığına ve Ulukışla Merkez Komutanlığına getirilmişti. Memiş emmi
yine İngilizleri övmeye başlayınca, Hüseyin Şahin itiraz etti.
"Memiş Ağa!” dedi. “Şu kafir İngiliz, Müslümanlığı ve İslamları
bu kadar çok seviyor, hep Müslümanlara adil düzen getirdiğini ve getireceğini söylüyor
da neden kendisi Müslüman olmuyor? Neden kendi dinindeki Almanları
kiliseye gitmeye zorlamıyor? Bunlar üzerinde düşünmen gerekir. Mısır’daki
esirlerden duydum. İngilizler [esir bizim] subaylara küçük bir maaş da
veriyormuş. …”
*
Yukarıdaki satırlar, Kemalist bir öğretmenin
hatıratında geçiyor. (Mehmet Ali Eren, Bir Eğitimcinin Düşünce ve
Anıları, Birinci Kitap, Ankara: Kardelen Ofset, 1999, s. 96.)
İngilizler, kafaya aldıkları Araplar’a da bu
şekilde yaklaştılar.. Onları da “İngiliz adaleti”ne inandırdılar.
Mehmet Ali Eren gibi Kemalistlerin farkında
olmadıkları gerçek şu: Taparcasına sevdikleri Selanikli Mustafa Atatürk’ün
İngilizler’e olan hayranlığı Memiş Emmi’ninkinden daha fazlaydı.
Ancak gerekçesi Emmi’ninkinden çok farklıydı.
O, Emmi gibi Kur’an okuma, namaz
kılma meraklısı değildi.. İngiliz şapkası giymek, frak ve smokin ile balolara
katılmak, İngiliz kadınları gibi giyinmiş hanımlarla İngiliz dansları yapmak
istiyordu.
*
İngiliz bu, oyununu iyi kuruyor, anahtarı da, ipi
de sağlam.
İslam’a olan “hizmet”ini günümüzde de
sürdürüyor.
Bunlardan birini, (İngiliz gizli servisinin
aparatı olduğu anlaşılan) Ibn Arabi Society kurumu çatısı altında
yaptıkları oluşturuyor.
Sırf İbn Arabî reklamı ve propagandası
için düzenli olarak dergi çıkarıyor, sempozyumlar tertipliyor, kitaplar
yayınlıyorlar.
İbn Arabî’yi temcit pilavı olarak ısıtıp ısıtıp her
defasında sofraya getirmenin, “Benim oğlum Bina okur, döner döner
yine okur” hesabı bu adamın laflarını ezberlemeye ve ezberletmeye çalışmanın
mantığı ne?
Şu: İslam dünyasındaki akademisyenlerden
bazılarının sürekli olarak bu alana yönlendirilmesinin sağlanması..
Ve onlar üzerinden, İbn Arabîciliğin revaçta
tutulması.
Boşuna dememişler, marifet iltifata tabidir.
İltifat yoksa, marifet yok olur.
*
Türkiye’de İngilizsever (ya da İngiliz
sempatizanı) Memiş Emmi’ler az değil.
Bunlardan biri, gizli servis bağlantılı
muhafazakâr (fakat İslamcılık düşmanı) yazarlardan Mehmet Şevket Eygi
idi.
“Mürşid”i (sözde Nakşbendî şeyhi) Kıbrıslı
Nazım da fanatik bir İngiliz dostuydu.
Kral Charles’ın müslüman olduğunu “keşf”i sayesinde
biliyordu.
Evet, Eygi, Millî Gazete’deki
köşesinde rahatça İngiliz propagandası yapabildi.. İngilizler’i yere göğe
sığdıramıyordu.
Erbakan bu adama muhtemelen “Başka yerde yazıp da bize
küfredeceğine, bizim gazetemizde yazsın da dilinden selamette olalım” düşüncesiyle
kucak açmıştı.. Fakat, çoğu birbirinin tekrarı olan yazılarını okuya okuya
birçok Millî Gazete okuru (hatta yazarı), onun gibi İslamcılık
aeyhtarlığı yapmaya başladı.
Eygi, bu eğriliği yaparken, “İngiliz tipi
(İngilizler’in onaylayacağı tipte) müslümanlığı” ve dindarlığı da elden
bırakmıyordu. (Türk Müslümanlığı/İslamı olabiliyorsa, İngiliz
Müslümanlığı/İslamı da olabilir.)
*
Bu da gösteriyor ki, Türkiye’nin sadece “laik”
Kemalistleri değil, “dindar” Kemalistleri de “İngiliz tipi müslümanlığa”
yatkınlar.
Daha doğrusu, laik Kemalistler ile dindar
Kemalistler (solcu laiklerin İslamcı olarak nitelendirdikleri, fakat “İslamcı
değil, müslüman” olduklarını söylemeyi adeta imanın yedinci şartı haline
getirmiş olan yerli-milli müslümanlar) İngiliz tipi (Şeriat’sız, laiklikle,
yani siyasal dinsizlikle uzlaştırılmış) müslümanlığı desteklemeyi, İslamcılığı
bertaraf etmek için gerekli görüyorlar.
Bunun için de ellerinde münbit bir hammadde
kaynağı var: Tasavvuf.
Ancak, her tür tasavvuf değil.. Sonuçta Şeyh
Şamil de, Şeyh Said de mutasavvıf, tarikat ehli..
Onlara lazım olan tarikatçılar, zampara şeyh İbn
Arabî gibiler.
*
28 Şubat süreci sonrasında moda olan “İslamcı-müslüman”
(Islamist-muslim) ayrımının mucitleri Batılı gazeteci, yazar ve
akademisyenler.
Onlara göre, İslamcılar, “din olan İslam”ı
bir ideolojiye dönüştürüyor, “ideoloji olan İslamcılık”ı
savunuyorlar.
Oysa, Batılılar’ın İslamcı/İslamist olarak
adlandırdıkları kişiler, İslamî terminoloji çerçevesinde “müslüman”a
karşılık geliyor.. İdeoloji dedikleri Islamism (İslamcılık) ise İslam’a..
Buna karşılık, Batılılar’ın “muslim”
(müslüman) olarak adlandırdıkları kişiler de, kendilerini (sosyolojik
anlamda) müslüman saymakla birlikte, İslam’ın bazı emir ve yasaklarını günümüz
için geçerli kabul etmeyen, yani geleneksel (otantik) İslam anlayışı çerçevesinde mürted
(dinden dönmüş) kabul edilebilecek kişiler.
*
Ne yazık ki, Batılılar’ın bu “kelime oyunu”
eksenli abrakadabralarını onların yerli-milli uzantıları aynen
kopyalayıp papağan gibi tekrarlayageldiler.
Bunların bir kısmı Batılılar’la aynı zihniyet
kodlarına sahip (devletçi, eyyamcı-konformist, Türkçü veya solcu) Kemalistler..
Bir kısmı ise, derin Kemalist devletle ya da
derin devletin “kontrol”ü altındaki sivil oluşumlarla olan “duygusal” (maddî-manevî)
bağlantılarının hatırına papağanlaşan ve aynı söylemi tekrarlayan “akredite
(TSE damgalı) dindar” durumundalar.
ŞEYH-İ EKFER ("EN KÂFİR" ŞEYH) OLMAYABİLİR, FAKAT UKALALIK MERAKLISI SAHTEKÂR BİR "DİN YOLU HARAMİSİ" SAPIK OLDUĞU KESİN
Şüphesiz ki İbn Arabî, Allahu Teala’nın
varlığını reddetmiyor.
Fakat, Allah inancı arızalı.
Allah’ın varlığını Yahudi ve Hristiyanlar da reddetmiyorlar,
fakat O’na oğul vs. isnad ederek şirke ve küfre düşüyorlar.
İbn Arabî de, savunduğu (Eski Yunan
filozoflarından kopyalanmış) vahdet-i vücud anlayışıyla benzer bir sapıklığa
düşmüş durumda:
Yahudiler: “Uzeyr, Allah'ın oğludur” dediler;
hristiyanlar da: “Mesîh, Allah'ın oğludur” dediler. (Hâşâ!) Bu, onların
ağızlarıyla geveledikleri sözleridir. (Ki sözlerini) önceden inkâr edenlerin
sözüne benzetiyorlar. Allah onları kahretsin! Nasıl da (haktan)
çevriliyorlar!
(Yahudiler) hahamlarını, (hristiyanlar
da) râhiblerini ve Meryemoğlu Mesîh'i Allah'dan başka rabler
edindiler. Hâlbuki ancak tek bir İlâh'a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı.
O'ndan başka ilâh yoktur! O, (onların) ortak koşmakta oldukları şeylerden pek
münezzehtir!
(Tevbe, 9/30-31)
Evet İbn Arabî, sözlerini Eski Yunan filozoflarının sözlerine benzetiyor.
Onun gibi sapıklara adeta peygamber muamelesi yapıp her sözlerinde hikmet arayan, onların
açık Kur’an ayetlerine aykırı sözlerini bile benimseyenler ise,
sözlerini, (haham ve rahiplerini rab edinen) Yahudi ve Hristiyanlar’ın
sözlerine benzetiyorlar.
Şeyhülislam
Mustafa Sabri Efendi şöyle
diyor:
“Sofiyye-i Vücûdiyye
erbabı (Vahdet-i Vücudçu tasavvuf
ehli), Allah hakkındaki re’ylerini (görüşlerini), felasife (felsefeciler) re’yine bina etmişler, ulema-yı Ehl-i Sünnet ve Cemaat
mezhebinden uzaklaşmışlardır.”
(Şeyhulislâm Mustafa Sabri
Efendi, Şeyhulislâm Mustafa Sabri Efendi’nin Mısır Ulemâsıyla İlmî
Münâkaşaları, çev. İbrahim Sabri, haz. Osman Erdem, İstanbul: Gül
Neşriyat, 2005, s. 185, n. 138. Bu eser, Şeyhülislam’ın Mevkıfu’l-Akl adlı
4 ciltlik kitabının birinci cildinin tercümesidir.)
*
TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “İbnü’l-Arabî,
Muhyiddin” maddesinde, Türkiye’nin en fanatik ve “kesin inançlı” İbn
Arabîcisi Prof. Mahmut Erol Kılıç, “Varlık Görüşü” başlığı altında şunları
söylüyor:
Bir virdine “vücûdu açan Allah’ın adıyla”
(Bismillâhi fâtihi’l-vücûd) ibaresiyle başlayan (Evrâdü’l-üsbûʿiyye, s. 1)
İbnü’l-Arabî’ye göre vücûd bilgisi ancak vücûdun o kişiye kendini açmasıyla
mümkün olan bir bilgidir. …
Rabbin amâ üzerine istivâ etmiş
olduğunu söyleyen İbnü’l-Arabî’ye göre amâ rabbin eyniyyeti (neredelik)
demektir. Hakk’ın mahlûkatı onunla yarattığı şeydir. Amâdan ilk yarattığı şey
ise akıl yani kalemdir. İbnü’l-Arabî, amâ ile eş anlamlı olarak düşündüğü
ademi [yokluğu] önce mutlak adem ve izâfî adem diye ikiye ayırır. …
tasavvuf ehli … vücûdu (varlık) “yokluğun yokluğu” (ademü’l-adem), ademi ise
“varlığın yokluğu” (ademü’l-vücûd) olarak da tarif ederler. … Vücûd ve adem
[varlık ve yokluk], mevcûd ve ma‘dûm [mevcut olan ve olmayan] üzerine [sıfat
olarak] zâit [fazladan eklenen] bir şey değildir. Vücûd [varlık], mevcûdun da
ma‘dûmun da [var olanın da olmayanın da] kendisidir. Fakat vehim vücûd
ve ademi [varlık ve yokluğu] mevcûd ve ma‘dûma [var olana ve olmayana] ait iki sıfat
gibi tahayyül eder [oysa sıfat değildirler, vücudun/varlığın bizzat
kendisidirler]. Halbuki vücûd bir şeyin aynını [kendisini] ispat [sabit/mevcut,
sübut bulmuş kabul etmek], adem ise nefyetmekten [olumsuzlamaktan, yok
saymaktan] ibarettir. Meselâ aynında [kendisi] mevcud olan bir kişi [sokaktayken]
sokakta mevcud, evde olmadığı için de evde ma‘dûm demektir. İki sıfatla
birden muttasıf olduğu için de o aslında ma‘dûm sayılır. … Fakat eğer
bir şey bir mertebede yok, diğer bir mertebede var ise o zaman o şey için
olmadığı mertebede yok deriz ki bu izâfî bir yokluk (adem-i izâfî) olmuş
olur.
*
Söylediklerinin bir kısmı bilgiçlik taslama
kabilinden lüzumsuz gevezelik, bir kısmı da çelişkili zırva durumunda.
Bir virdine “vücûdu açan Allah’ın adıyla” (Bismillâhi
fâtihi’l-vücûd) ibaresiyle başlaması, onun bid’atçiliğinin bir tezahürü..
Ayet ve hadîslerde vird edinilebilecek dünya kadar ibare varken
illa kendi işkembesinden birşey uyduracak, artistlik yapacak..
Üstelik, çıkarttığı icat kendisine ait de değil, tutuyor Eski
Yunan’ın metafizik zırvalarında geçen “vücud (varlık)” kelimesini besmeleye yamıyor.
*
“Amâ” meselesine gelince..
“Körlük” ve “yüksek bulut” anlamlarına
gelen bu kelime bir hadîsde geçiyor (Bkz. TDV İslâm Ansiklopedisi,
“Amâ” maddesi):
Rivayete
göre Ebû Rezîn, “Allah âlemi yaratmadan evvel neredeydi?” diye sorduğunda Hz.
Peygamber, “Altında üstünde hava bulunmayan bir amâda idi” cevabını vermiştir
(bk. Tirmizî, “Tefsîr”, 12; Müsned, IV, 11). Hadisin râvisi Yezîd b. Hârûn, “Bu ifadeyle, O
vardı, O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu, mânası kastedilmiştir”
demektedir.
Öncelikle şunu belirtelim: Bu tür ahad haberler (sübutları mütevatir haberler gibi her tür şaibeden uzak kesinlikte olmadığı için) itikadda kesin
delil kabul edilemiyor.
İbn Arabî’nin yorumlarına gelince, “amâ”ya onun da “yokluk”
(adem) anlamını verdiği görülüyor.
*
Ancak, sadece bu değil..
Ona göre amâ, aynı zamanda Rabbin eyniyyeti (neredeliği) demekmiş,
Mahmut Erol öyle diyor.
Bu durumda Rabbin neredeliği “yokluk” olmuş olur; yani vücud değil, adem.. İşin içinden
çık çıkabilirsen..
Dahası, amâ, Hakk’ın mahlûkatı onunla yarattığı şeymiş.. Böylece
mahlukat, Allahu Teala’nın neredeliğinden yaratılmış oluyor.. Ne demekse?..
Fakat sadece bu da değil.. Dediğimiz gibi, İbn Arabî’ye göre amâ aynı zamanda adem (yokluk), ve mahlukatı onunla yarattığı şey.. Olay, “yok iken var etme, yoktan yaratma” değil de “yoklukla yaratma” oluyor..
Ne demekse?..
*
Bitti mi?
Hayır!
Tasavvuf ehli (Ki burada İbn Arabî oluyor) vücûdu (varlığı)
“yokluğun yokluğu” (ademü’l-adem), ademi ise “varlığın yokluğu” (ademü’l-vücûd)
olarak da tarif ederlermiş.
Boş gevezelik..
Canlılığı “ölümün/cansızlığın yokluğu”, ölümü de “canlılığın yokluğu” olarak tanımlama kabilinden bir totolojik laf ebeliği..
Lüzumsuz laf kalabalığı..
Laflar cafcaflı, havalı, fakat içleri boş.
*
Vücûd ve ademin, yani varlık ile yokluğun; mevcûd ile ma‘dûmun
(yani mevcut olan ile olmayanın) sıfatları olup olmaması meselesine
gelince..
Vehim, vücûd ve ademi [varlık ve
yokluğu] mevcûd ve ma‘dûma [var olana ve olmayana] ait iki sıfat gibi
tahayyül edermiş, oysa sıfat değildirlermiş, vücudun/varlığın bizzat
kendisidirlermiş.
Galiba bu vehim sadece İbn Arabî soytarısının boş
beyninin derdi.. Herkes bilir ki, var olan birşeyin, kendi varlığından ayrı bir "var olma" sıfatından bahsedilemez.
Çünkü, birşeyin var olma sıfatı yoksa, varlığından/vücudundan söz
edilemez. Dolayısıyla vücud (varlık), "var olan (mevcut olan) birşeyin" zatından/kendisinden ayrılabilen bir sıfat olamaz.
O sıfat bulunmayınca zaten ortada varlık, yani var olan şeyin kendisi kalmıyor. Dolayısıyla o sıfat, “zat”ın (var olan şeyin) bizzat kendisi haline gelmiş oluyor.
Yani burada “zat üzerine zaid (eklenen)”, bir başka
deyişle, zattan ayrı düşünülebilen bir sıfattan söz edemiyoruz.
Somut/müşahhas örnek üzerinden gidelim..
Mesela cömertlik sıfatını alalım.. Bu “zat üzerine zaid” bir sıfattır.. Cömertlik sıfatı bulunmasa bile zatın varlığı devam eder.. Yani cömertlik, "zat"tan ayrı düşünülebilir.. Ya da, "zat"ı cömertliksiz düşünebiliriz.
Fakat var
olma sıfatını zat'ın elinden aldığınızda ortada zat diye birşey kalmaz.
Dolayısıyla o, “zat üzerine zaid” bir sıfat değildir, “zat”ın (var olan şeyin)
bizzat kendisidir.
*
Böylesi lüzumsuz lafları bilmecemsi bir üslupla ortaya
atmanın ne faydası var?
Tek faydası şu: Endülüs’ün soytarısı böylece “Bakın ben neler
biliyorum” diyerek hava atma imkânına kavuşuyor.
Bunlar aslında herkesin bildiği şeyler, fakat bu tür soyut
fikirler üzerinde düşünmeyi gereksiz gören (Ki gereksizdir) insanlar ilk
anda onları anlayamaz, “Burada benim anlayamadığım büyük hikmetler olmalı”
diye düşünürler.
Daha doğrusu, böylesi boş bir konunun mesele yapılabileceğini tahmin edemez, "İşin içinde benim anlayamadığım daha derin ve girift birşey var herhalde" diye düşünürler.
*
Bitmedi..
Var olan bir kişi, [mesela sokaktayken] sokakta mevcudmuş, evde
olmadığı için ise evde ma‘dûmmuş (adem/yokluk halindeymiş).
Ne büyük keşif!
Böyle biri, iki sıfatla birden muttasıf (vasıflanmış, sıfatlanmış) olduğu için de o, aslında ma‘dûm sayılırmış..
Burası, mantığın ruhuna Fatiha okunan yer. Gerçekte, onun için aynı nedenle "aslında mevcud" denilmesi gerekir; son tahlilde asıl sıfatı "mevcud" oluşudur. Çünkü tümden ma'dum olması söz konusu değil.
Fakat Endülüslü safsatacı ukalanın laflarındaki tek arıza bu değil. İki sıfatla birden muttasıf olmadan söz ettiğine göre, demek ki vehim
limanına demir atmak zorunda kalmış.
Eğer bir şey bir mertebede yok, diğer bir mertebede var ise o
zaman o şey için olmadığı mertebede yok dermişiz ki bu izâfî bir yokluk
(adem-i izâfî) olurmuş.
*
Lafa bak, tabiî ki izafî (görece) yokluk, gerçek yokluk değil..
Buna izafî yokluk demek bile gereksizdir, "hazır olmayış, orada bulunmayış" gibi birşey demek gerekir.. Endülüs'ün gevezesi, kelimeleri yanlış yerde kullanıyor; burada "ğâib" kelimesini kullanmak gerekir, "adem"i değil.
Hangi salak
sokakta olan adam için “Hayır, o, evde de var” ya da “Evde bulunmadığına göre o kökten/tümden
yok, mutlak yokluk durumunda” der ki?!
İşte, Endülüs’ün soytarısı bu tür lüzumsuz gevezelikler ile güya
hikmet saçıyor.
Yaptığı şey, kelime oyunundan ibaret.. Kelimeleri, uygun olmaya yerlerde kullanarak kafa karışıklığı üretmeye çalışıyor.
Mahmut Erol gibi prof. unvanlı ağzı açık ayran budalası
“taklitçi”ler de bu saçmalıkları aktararak kalın kitaplar yazıyor, adı “İslam”
olan ansiklopedileri kirletiyorlar.
*
Bununla birlikte, her ne kadar "zat üzerine zaid" (zatın kendisinden ayrı) bir vücut (varlık) sıfatından söz edemesek de, elimizde vücud (varlık) diye bir kavram bulunmaktadır.
Mevcut olan iki ayrı şeyin aynı şey olduklarını söyleyemiyoruz, fakat onlarda ortak olan bir sıfat var: Varlık.. Var olmaları durumu.
Gerçeklikte zat (mevcud) ile sıfat (mevcudiyet) aynı şey olsa bile, zihnimizde onları ayırmak durumundayız.. Mevcud ve mevcudiyet (ya da vücud) diye ayrı kavramlar kullanıyor olmamızın nedeni de bu.
İsim ile müsemma (isimlendirilen) kavramlarında olduğu gibi.. İsim, müsemma ile birlikte vardır, müsemma mevcut olmayınca isim de olmaz, fakat bu, isim-müsemma ayrımı yapmamıza engel olamaz.
Dolayısıyla, vücudu (varlığı) "zat üzerine zaid" değil fakat "zatla kaim" (ya da zat'ın kendisiyle kaim olduğu, zatın onsuz olamayacağı) bir sıfat olarak düşünmek durumundayız.
*
Başka bir misal..
Canlı ve canlılık kavramlarını İbn Arabî'nin yaklaşımı çerçevesinde ele alalım.. Denklemimizde vücud (varlık) yerine canlılık, mevcud yerine de canlı kavramlarını kullanabiliriz.
Endülüslü laf ebesi gibi düşünürsek, canlılığın "canlı üzerine zaid" bir sıfat olmadığını kabul etmemiz, canlılığın canlının bizzat kendisi olduğunu söylememiz gerekir.
Doğrudur, canlının olmadığı yerde canlılıktan söz edilemez.. Canlılık, canlının kendisi ile birlikte vardır.. Canlı, "canlılık"sız var olabilseydi, onun zaid bir sıfat olduğunu söyleyebilecektik. Ama söyleyemiyoruz.
Fakat bundan hareketle bir "vahdet-i canlılık" hurafesi üretip, bütün canlıları aynı (tek bir) "canlılık"ın parçaları veya tezahürleri olarak göremeyiz.
Canlı ile canlılık sıfatını ayrı düşünemeyebiliriz, fakat bu, canlıları birbirlerinden ayrı ve aynı şekilde (kendileri demek olan) canlılıklarını da yine ayrı düşünmemize engel değildir.
Bilakis, böyle düşünmemiz gerekir.
*
Mevcudat (var olanlar) ayrı fertler durumunda olduklarına göre bunların vücutlarını (varlık sıfatlarını da) ayrı ele almak, birbirlerine karıştırmamak gerekir.
Zat'lar ayrı ise, onların "kendileri" demek olan vücud sıfatları da ayrı demektir. Onların zatlarını "aynı tek zat" olarak göremeyeceğimiz gibi, vücudlarını (varlıklarını) da "tek varlık" olarak göremeyiz.
İbn Arabî kafasızı ise, iddiasının aksine, vücut sıfatını zatlardan ayırıp soyutlayarak "birbirinden ayrı durumdaki bütün zatlara ait" tek bir ortak sıfat haline getiriyor ve onu, birbirinden ayrı fertlerden bağımsız, kendi başına var olan bir sıfat kabul ediyor.
Sonra da, bu sıfatın mevcudattan ayrı düşünülemeyeceğini (zatlara zaid olamayacağını), onların bizzat kendisi olduğunu öne sürerek vahdet-i vücud (varlığın birliği), daha doğrusu vahdet-i mevcudat düşüncesine ulaşıyor.
Oysa, mevcudatı oluşturan fertler zat cihetinden ayrı oldukları gibi vücud (varlık) cihetinden de ayrıdırlar.
Bu, vücud sıfatının zat'ın bizzat kendisi olmasının, ondan ayrı düşünülememesinin mantıkî sonucudur.
Yani vahdet-i vücud düşüncesi batıl bir vehimden ibarettir.
-
ŞORTLU KIZLARIN HATIRI İÇİN DİNİ TERK ETMEYE HAZIR BİR YANDAŞ YAZAR (https://salabet.wordpress.com/2021/07/03/erem-senturk-icin-kafir-olma...
-
Şu Hiranur Vakfı hocasının kızının evliliği meselesi, 28 Şubat 'taki (derin tezgâh) Müslüm-Fadime olayı gibi arsızca köpürtülüyor. ...
-
Mehmet Hasan Bulut’un dikkat çektiği gibi, İngiliz casus Aubrey Herbert ’in kadim dostu Selanikli zampara, İngilizler’le münferit (Alma...