YÂSÎN, 36/49

 

مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ


"Başka değil, tek bir sayhaya bakıyorlar, bir sayha ki onlar çekişip dururlarken kendilerini yakalayıverir."


ÇAĞDAŞ DEVLETLERİN İSTİHBARAT TEŞKİLATLARI ELİYLE İŞLEDİKLERİ ÖRTÜLÜ CİNAYETLER, KURDUKLARI ŞANTAJ AMAÇLI FUHUŞ TUZAKLARI VE ENVAİ ÇEŞİT AHLÂKSIZLIKLAR

 







Turkcesi.biz adlı internet sitesinde Ahmed Selâmî imzasıyla yayınlanmış olan bir yazıda Kadir Mısıroğlu’nun bazı sözleri eleştiri konusu yapılmış bulunuyor.

Bunlardan biri, “siyaseten katl” meselesi hakkında söyledikleri.

Ahmed Selâmî şunları diyor:

Padişâhların kardeş  ve çocuk katlini “siyâseten katil” [siyaseten katl, siyaset gereği öldürme] diyerek meşrû’ göstermek… Rasûl-i Rusül Aleyhisselâm Efendimiz Hazretleri ile İslâmiyyet’i,  akvâl, ef’âl ve ahvâliyle  aşağılayan ve Mekke müşriklerini azdıran yahudi hahamı (Kaab İbni Eşref Kâfir MEL’ÛNUNU),  Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’ın me’mûr etdiği sahâbî eliyle düğün gecesinde tedmîr edib tepeleyişini, “İslâm’da ilk siyâseten kat’li Peygamber tatbîk etdi” diyerek, katlin gayr-i meşrû’ olanlarını da, “Siyâseten Katil” diyerek, bu meşrû’ olanın cinsinden ve aynı imiş gibi  göstermek… Bu noktadaki çirkinlik ve fitne, nâmütenâhî ölçüdedir… Bu FÂSİD mantık kıyâsından yola çıkarak, Osmanlı ecdâdımızın çirkin, vahşî ve ŞERÎAT-I MUTAHHARA’ya tuğyân tarafını şirin ve meşrû’ göstermek uğruna, kardeş katli ile Kaab İbni Eşref MEL’ÛN-I Melâininin katlini “Siyâseten Katil” diyerek, üstelik de ŞECAAT ARZEDEN BİLMEM NEYE benziyerek ve zerre kadar da utanmadan cihâna i’lân etmek… Ma’sûm kardeş ve çocuk hatta bebeklerin katli ile, Kaab İbni Eşref denen fitne ve zulüm çukurunun katlini “SİYÂSETEN KATİL” müştereği içinde toplayıb, aynı KEYFİYETE sâhib kılmak, … akıl kârı olabilir mi?… Böylece ve diğer yandan, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm Efendimiz Hazretlerini de “Siyâseten KATLİN” müşevvik ve azmetdiricisi mevkiinde bulundurarak, dolayısıyla, kardeş ve bebek-çocuk katli gibi bir zulm-i azîme denk bir cür’mün içinde göstermiş olmak ortaya çıkmış olmıyacak mıdır?… Ve bu, binnetîce ONU (Efendimiz Aleyhisselâm Hazretlerini),  sonsuz bir umursamazlıkla veya ONU kullanma cinnetiyle veya lâfın sonunun neye müncer olacağını düşünmeden, echelî bir cür’et ve tuğyânla, ONU, töhmet ve şâibe altında bırakmak ma’nâsına da gelmiyecek midir?…. Bunlar, iğrenç bir desîse ve cerbezedir. Aldatıcı sözlerle kurnazlık etmekdir… Hakîkatı gizlemek ve saptırmakdır. Hakkı, bâtılla TELBİSDİR… Aynı zamanda hilekârlık ya’ni DESSASLIKDIR… ..., hakkı bâtıl, bâtılı hakk göstermekdir. Tefsirdeki şekliyle bu, tâğûtîlikdir; ..., (menfilikde çukur)un dibine inişdir….

… Son derece Suçsuz bir kardeş veya çocuk veya bir ma’sumun KATLİ cinâyeti ile, Allâh Sevgilisi Aleyhisselâm’a olmadık yalan ve iftirâlar düzen; ve Mekke müşriklerini kudurtmıya kıyâm eden AZGIN bir yahûdînin nâmütenâhî SUÇUNDAN dolayı yüzde yüz ADLEN katledilişini, “Siyâseten KATİL” diyerek aynı CİNS ve keyfiyetde bir (katil) göstermek, bir müslümanın değil, bir gayr-i müslimin bile tüylerini diken diken etmiye kâfidir… Suçsuzun (ya’ni katli haketmiyenin) katli de, suçlunun (ya’ni KATLİ hakedenin) katli de aynı suçdan olacak; ya’ni  CEZÂLAR, (Siyâseten katl) olarak aynı cezâlar olacak… Bu ne dehşetli, konkunç ve tüyleri diken diken eden bir manzaradır! …   

Bu, hakkı bâtıl ile cinnetlik bir telbîsdir ki, bunu (İslâm) diye takdîm eden kim olursa olsun, ya gâfil, ya câhil, ya hâin veya aklından zoru olan bir ucûbedir… 

Bir akıl, muvâzenesini kaybetmeden veya her türlü rezillik  ve utanmazlığı göze almadan, Osmanlı târîhindeki bu korkunç ve çirkin cinâyetleri meşrû göstermiye kıyâm edemez, buna aslâ mecâl bulamaz, böyle bir dolandırıcılığı aslâ irtikâb edemez…

(http://www.turkcesi.biz/muharrirler/ahmed-selami/1-tahrife-karsi-cikarken-islamda-tahrifat.html)

Laikliği (siyasal dinsizliği) seçmiş rejimlerin istihbarat teşkilatlarında (gizli servislerinde) çalışan “müslüman”ların kimi örtülü cinayetleri işlerken vicdanlarını susturmak için başvurdukları “safsata”lardan biri işte budur: 

Siyaseten katlin cevazı.

*

Kadir Mısıroğlu’nun Selanikli Mustafa Atatürk’ün gerçek yüzünün anlaşılması konusunda yaptığı hizmetler çok değerlidir; bu, inkâr edilemez.. 

Fakat İslamî bilgisi aslında yetersizdi, bu yüzden epeyce bir çam da devirmiş bulunuyor.. Allah taksiratını affetsin.

Mesela, mirasyedi olarak 32 yaşında halife olan “sarhoş” (el-Humûr) lakablı Yezid hesabına Hz. Hüseyin r. a.’a dil uzatabilmiştir..

Ehl-i Sünnet’ten olma bu değildir; o zamanın ehl-i Sünnet’i Hz. Hüseyin’di..

Toplumsal”ın hakkını vererek huzurunda sazlar, çalgılar çaldıran, türküler söyleten, içki içip demlenen, kadınları semah kabilinden oynatan, oyun ve eğlence düşkünü “sosyal adam” Yezid ise “amel” düzeyinde “Anadolu (ya da Türkmen) Müslümanlığı”nı hatırlatan bir “Arabistan (Arapman) Müslümanlığı” (ya da dinci olmayan dindarlık) inşa etme yolundaydı.

*

Mısıroğlu’nun firaset ve basiret bakımından "engelli" olduğunu gösteren bir başka vukuatı Kıbrıslı Şeyhtan Nazım’a aldanmış olması.

Hatıratında, kızının bir hastalığıyla ilişkili olarak Nazım’dan keramet de naklediyor.. Kerametiyle kızının iyileşmesine vesile olmuş.. İstikametin olmadığı yerde keramet gibi görünen olağanüstülüklerin istidrac anlamına geleceğini gözden kaçırıyor. (Cinler vasıtasıyla insanları hasta hale getirip sonra iyileştirme gibi numaralar sergilenebilmektedir.)

Bu Nazım’ın Şeriat’e aykırı saçmasapan bir sürü lafı vardı.. İngilizler’in adamıydı, şu anki İngiltere kralı Charles’ın müslüman olup Hüseyin adını almış olduğu palavrası ile İngiliz siyasetine hizmet etti.

Ajandı.

*

Konuya dönelim..

Medine yahudilerinin servet ve şöhret sahibi önemli isimlerinden olan Kâ’b bin Eşref kudretli bir şair, etkili bir hatipti.. Dili keskindi..

Bedir Savaşı’ndan sonra kırk kadar adamıyla Mekke’ye gidip, Müslümanlar'a karşı birlikte savaşmak üzere Ebû Süfyân ile anlaşarak ittifak yapmıştı. 

Söylediği şiirlerle Kureyşliler’i galeyana getirmeyi, yaralarına tuz basmayı, intikam duygularını kamçılamayı da ihmal etmemişti.

Medine’deki kendi (kale gibi) korunaklı mahallelerine döndükten sonra şiirleriyle Peygamber Efendimiz s.a.s.’i ve Müslümanlar’ı hedef almaya devam etti.  

Bunun üzerine ashabdan Muhammed b. Mesleme, Abbâd b. Bişr, Hâris b. Evs ve Ebû Abs r. a., yanlarına Kâ‘b b. Eşref’in süt kardeşi Ebû Nâile b. Selâme’yi de alarak, dostça ziyaret ediyormuş gibi evine gittiler ve onu öldürdüler.

*

Burada, savaş halinde olan, fırsat bulduğunda birbirinin hakkından gelmek isteyen karşı kamplar, düşman saflar var.

Nitekim, Kâ’b’ın öldürülmesi diğer yahudilerin gözünü korkutmuş, Peygamber Efendimiz s.a.s.’e gelip rahatsızlıklarını dile getirmişlerdi.

Hz. Peygamber s.a.s. onları Kâ‘b gibi davranmamaları konusunda uyardı ve Müslümanlar’a karşı düşmanlarıyla işbirliği yapmamak üzere antlaşma yapmaya çağırdı. Yahudiler bu teklifi kabul edince Hz. Ali tarafından yazıya geçirilen bir antlaşma yapıldı.

İşte Ali Bulaç’ın 1990’llı yıllarda diline pelesenk ettiği, sakız gibi çiğnediği, temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp sofraya getirdiği, Medine Sözleşmesi diye adlandırarak anyasa gibi gösterdiği metne, bu antlaşma da dahil.

TDV İslâm Ansiklopedisi’nin “Anayasa” maddesinde bu konuda şu söyleniyor:

“Muhtemelen müslümanlarla ilgili bölüm (1-23. md.ler) hicretten hemen sonra kaleme alınmış, yahudilerle ilgili bölüm ise (24-47. md.ler) Bedir Gazvesi’nden sonra ilâve edilmiştir (Hamîdullah, İslâm Peygamberi, I, 211-212). Yahudilerle ilgili bölümün bir defada değil ihtiyaç duyuldukça parça parça düzenlenmiş olması, ihtiyaç kalmayan hükümlerin metinden çıkarılmış bulunması da muhtemeldir (Watt, Muhammad at Medina, s. 227-228).”

Medine Sözleşmesi diye adlandırılan metnin Yahudiler’le ilgili maddeleri bir “anayasa” değil, “uluslararası antlaşma” mahiyetindedir.

Evet, Kâ’b bin Eşref’in öldürülmesi Osmanlı’daki “siyaseten katl” olgusu ile ilişkisizdir.

Kâ’b, “casus belli (ka:zus beli), yani "savaş nedeni" olan bir tavır sergilemiş ve karşılığını almış, ektiğini biçmiştir..

Bundan ibret alan diğer Yahudiler de barış yapma (antlaşma imzalama) yoluna gitmişlerdir.

*

Peygamber Efendimiz s.a.s., İslam devletinin tebaası durumundaki (modern tabirle vatandaşlık hakkına sahip olan)  insanlara karşı hiçbir zaman “siyaseten katl” diye adlandırılabilecek bir muamelede bulunmamıştır.

Hatta, münafıkların kendisi aleyhindeki lafları şahitlerin ifadesiyle sabit olduğu halde, onları “devlete karşı suç işlemekle, devlet başkanına hakaret etmekle” suçlayıp cezalandırma gibi bir tavır sergilememiştir.

Onlara “demokratik” cezalar vermemiştir.

Onlar için “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” darağaçları kurdurmamıştır.

Kendisine yakın gördüğü insanları gizlice maaşa bağlayıp muhaliflerini tespit ve cezalandırma işiyle görevlendirmemiş, onlara “Falancaya gidin, onu zehirleyin, işbirliğine yanaşmıyor, filancayı ise yolda giderken atınızla çiğneyin, kaza oldu deyin, feşmekancanın da ağzını arayın, bakalım benim hakkımda ne düşünüyor.. Şunu takip edip aleyhinde delil biriktirin, bunu da takip edip taciz edin, rahat vermeyin, hep tedirgin yaşasın; falancaya da hafifmeşrep karı kız gönderin, dört kişi alesta beklesin, tam iş üstündelerken baskın yapın, sonra da 'Dört şahitle basıldın, istersek seni hem rezil rüsvay eder insan içine çıkamaz hale getiririz hem de halkın gözü önünde cezanı veririz, fakat bir çaresi var, olayı örtebiliriz, bundan sonra biz ne dersek yapacak, her yerde istediğimiz gibi konuşacak, ispiyoncumuz olacaksın' deyin” şeklinde emirler vermemiştir.

Hiç kimseyi fail-i meçhul suikastle öldürtmemiştir.

Hiç kimsenin, "Bir açığı olsun da ona şantaj yapabileyim" diye tuzak kurup ayağını kaydırmaya çalışmamıştır.

Nerde kaldı ki “siyaseten katl” diye birşey yapsın.

O devirde demokrasi, insan hakları, laik fikir ve inanç hürriyeti mi vardı ki böyle yapsındı?!


(İlk yayın tarihi: 7 Haziran 2024)


"CEMAAT"LERİN "PARALEL DEVLET" GİBİ DAVRANMASINA İTİRAZINIZ İYİ DE, DEVLETİN (PRATİKTE SİYASETÇİ VE BÜROKRATLARIN) "PARALEL TANRI"LIK TASLAMASINA NEDEN KARŞI ÇIKMIYORSUNUZ?








İslamcı bilinen ve Yeni Akit gazetesinde köşe yazarlığı yapmış olan bir gazeteci-yazarın bir yazısındaki şu satırlar, Selefîler arasındaki aşırı ya da tekfirci bilinen grupların anlayışını yansıtıyor:

Hayat devam ediyor ve biz imtihan oluyoruz.. Bugün başka bir gündemi yazacağım.

Hep Müslümanların vahdetinden söz ediyoruz da, peki nasıl olacak bu iş. Sufi’si, Selefi’si, Şii’si yerinden milim kıpırdamayacak, kendini değiştirmeye yanaşmayacak, sonra da vahdet olacak..

Yok böyle bir şey.. Gerçekten vahdet istiyorsanız, dininizi Allah’a has kılacaksınız.. Yanılmaz önderlerin, liderlerin karizması çevresinde bir birlik iddiasında bulunmayacaksınız. Öyle haşa gayb tasarrufuna, kalpler üzerinde tasarrufa sahip liderlerle neyi istişare edeceksiniz, neyin şurasını yapacaksınız ki.

İkide bir Selefîlik düşmanlığı yapamasıyla tanınan yazarın bu ifadeleri, belirli kesimleri açıkça tekfir etmesi anlamına geliyor.

Çünkü, “dini Allah’a has kılmamak”, Kur’an-ı Kerîm’de, kâfirlerin/küfrün özelliği olarak anlatılmaktadır.

Dini Allah’a has kılmayanlar, kâfirdir, müşriktir:

“Vaktâ ki onlar gemiye binmiş olurlar, dini Allah'a tahsis etmek sûretiyle muhlisane (muhlisîne lehu’d-dîne) duada bulunurlar. Vaktâ ki, onları selâmetle karaya çıkardı mı, o vakit hemen şirke düşerler.” 

(Ömer Nasuhi Bilmen Meali, Ankebut, 27/65)

*

Tevbe Suresi’nin 31’inci ayet-i kerimesinde bildirildiği gibi, Yahudiler ve Hristiyanlar hahamlarını ve rahiplerini rabler edinmişler ve böylece müşrik/kâfir hale gelmişlerdir.

Peygamber Efendimiz s.a.s., Yahudi ve Hristiyanlar’ın, haham ve rahiplerinin “Şu helaldir, şu haramdır” şeklindeki sözlerini Allahu Teala’nın açık emirlerine ve peygamberlerinin tebligatına aykırı olduğu halde kabul etmeleri yüzünden, o haham ve rahipleri rab edinme konumuna düştüklerini açıklamıştır.

Günümüzde Müslümanlar arasında da benzer durumlar yaşanıyor.

Gerçek ulemanın, Allahu Teala’nın emir ve yasaklarını açıkça duyurduklarını, alim bilinen kimilerinin de, bu emir ve yasaklarla çelişen birtakım “fetvaları” yaldızlı ve dolambaçlı ifadelerle dile getirdiklerini görüyoruz.

Yani, ulemadan bazısı “dini Allah’a has kılıyor”, bazısı da “kendi kafasından din uyduruyor”.

*

Ve, bu kendi kafasından din uyduranların, dini Allah’a has kılanları “tekfircilik”le suçladıklarına şahit oluyoruz.

Ehl-i Sünnet tekfir etmez” teranesiyle ortaya çıkıyor, gerçekten tekfir edilmesi gerekenleri bile tekfir edenleri “Selefîler, dini ideoloji haline getirenler, dinin manevî ve derunî boyutunu, ahlâkî yönünü görmezden gelenler, irfandan nasipsizler” filan diyerek yerin dibine batırıyorlar.

Fakat, “Sünnet ehli” (ehl-i Sünnet) olmanın ne anlama geldiğinden haberleri yok.

Öte yandan kimi konularda selefîce bir üslubu benimsemiş olduklarının farkında değiller.

Selefîlerin meziyetleri bunlarda yok, fakat kusurları eksiksiz olarak var.

*

Mesela, laiklik (siyasal dinsizlik) meselesinde durum bu.

Laiklik kavramı selefin kitaplarında mevcut değil (Burada seleften kastımız eski Ehl-i Sünnet uleması).

Onların zamanında laiklik diye bir ilke (ya da ideoloji) mevcut olmadığı ve bu kavram kullanılmadığı için laikliğin hükmüne dair bir şey söylemiş değiller.

Ancak, Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi ve Zahidü’l-Kevserî gibi yakın dönem Ehl-i Sünnet âlimleri, dini Allah’a has kılarak, laikliği benimsemenin küfür olduğu fetvasını vermişler.

*

Ehl-i Sünnet tekfir etmez” diye yazı döşenen zevata göre ise, müslüman olduğunu söylüyorsan bu sana yeter, ardından laikliği benimseyebilir, Şeriat yerine laiklik tavsiyesinde bile bulunabilirsin. 

Ve bu noktada, Ehl-i Sünnetçiliği de, Selefîliği de sahte olan bir “Ehl-i Sünnetçi Selefîlik” devreye giriyor, “Seleften hangi alimin kitabında laikliği benimsemenin küfür olduğuna dair bir kayıt var?! Demek ki laikliğin savunulmasında bir mahzur yok” diye akıl yürütüyorlar.

Şeytanî kepazeliği bu noktada bıraksalar iyi, laiklik karşıtlığı ve Şeriat savunuculuğunu İslamcılık adı altında lanetlediler. 

"Küresel küfür kumpanyası"nın Türkiye bayiliğini yapan bu alçaklara göre İslamcılık bir ideolojiydi, "din olan İslam"dan farklıydı.

Tam komedya, tam soytarılık.. Fakat bu akla ziyan imansız ve ahlâksız tiyatro bu ülkede oynandı.

*

Evet, söz konusu yazarın dikkat çektiği gibi, tasavvufî gruplar içinde sapıtanlar, şeyh ya da liderlerine yanılmazlık atfedenler, onları Allahu Teala’ya ait sıfatlarla muttasıf görenler mevcuttur.

Fakat, sapıtma, sadece onlara mahsus bir özellik değil.

Bir tarikatçı, (Ehl-i Sünnet'in keramet anlayışının sınırlarını aşarak) şeyhinin Allahu Teala gibi gaybı bildiğini ve insanlar ve eşya üzerinde Allahu Teala gibi tasarrufa sahip bulunduğunu, dilediğini hidayete eriştirebileceğini ya da günahlardan temizleyebileceğini kabul ettiğinde sapıtmış olur da, mesele gayb meselesi olmaktan çıkıp şehadet âlemine (şahit olunan, herkesin gözlemlediği âleme) geldiğinde, kulları Allahu Teala gibi yasa, kural ve hüküm (şerîat) koyucu kabul edenler sapıtmış olmaz mı?!

Biri, gaybî konularda kulları Allahu Teala’ya denk tutuyor, diğeri ise, şehadet âlemi söz konusu olduğunda, Allahu Teala’ya denk tutmak bir tarafa, O’ndan da yüce bir makama çıkarıyor. Allahu Teala'yı yok sayıyor.

“Milletimiz ve milletimizi temsil eden seçilmiş yöneticilerimiz Allahu Teala gibi hüküm koyabilirler” bile demiyorlar, “Aziz milletimizin ve yöneticilerimizin iradesi ve seçimi söz konusu olduğunda Allahu Teala’nın hükümleri (Şerîat) yok hükmündedir” diyorlar.

Demiyorlar mı?!

*

Evet, kulları, teşrî (kanun koyma, yasa yapma) hususunda Allahu Teala’dan daha yüce bir konuma çıkarıyorlar.

Allah’ın dini, dinin Allah’a has kılınmasını istiyor, bunlar ise, Batı’dan aldıkları, kendilerine Vestfalya Düzeni’nden ve mason Fransız ihtilalcilerinden miras kalmış laiklik ilkesi gereği, yönetim düzeyinde dinler arasında tarafsız kalmayı savunuyorlar.

“Tek devlet, tek vatan, tek millet, tek bayrak” diyorlar, fakat “Tek Tanrı, Tek Din!” diyemiyorlar.

Onun yerine, “Laikiz” diyorlar…

Yani, “Tanrılar çok olabilir, varsın olsun. Dini Allah’a has kılmak şart değil, diğer tanrılara da pay kalsın. Bizim rejimimiz, bizim yönetimimiz bunlar arasında tarafsız olsun” demeye getiriyorlar.

Getirmiyorlar mı?!

*

Tamam, gaybî hususlarda Allahu Teala’ya ortak koşulmasından rahatsız olmanız gayet iyi birşey..

Peki şehadet âlemi söz konusu olunca neden “ayar”larınız birden bire bozuluyor?

Neden, küfre küfür, şirke şirk demiyorsunuz, diyemiyorsunuz?

Neden, Allah’ın dini (Şeriat) ile laiklik arasında seçim yapma durumu söz konusu olduğunda tercihiniz laiklikten yana oluyor?

Neden açıkça ya da dolambaçlı ifadelerle Şerîat’e (Allah’ın dinine) karşı laikliği savunuyorsunuz?

Neden sizin için millî irade ya da millet iradesi denilen talepler, Allah’ın hükmünden/iradesinden daha değerli?

Neden Şerîat’i değil de laikliği ve demokrasiyi savunuyorsunuz?

Neden, size sunulan laiklik ve demokrasiyi Şerîat’e göre sorgulamıyor, Şerîat terazisinde tartmıyorsunuz da, Şerîat hükümlerini demokrasi ve laiklik kriterlerine göre “sınırlı sorumlu” tarzda savunuyor ya da onlara bu kriterlerin izin verdiği kadar özgürlük ve hayat hakkı tanıyorsunuz? Tanınması gerektiğini kabul ediyorsunuz?

Neden?

Neden, neden, neden?

*

Söz konusu “laik düzen müslümanları” bunları yazmaz..

Öğüt veriyormuş numarasıyla Müslümanlığı ve Şerîat’i “korkunç” göstermek için ellerinden geleni yaparlar.

Son dönemde “laik devlet” kendi ürettiği “numaracı” bir Frankeştayn’a, FETÖ’ye (Fethullahçı Takiyye Örgütü'ne) savaş açmış bulunduğu için, dini Allah’a has kılmanın “gaybî” boyutu çerçevesinde, sözde dini savunuyormuş gibi yaparak, “laik devlet”lerine hizmet ederler.

*

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır Hoca, Hak Dini Kur'an Dili tefsirinin Fatiha Suresi bölümünde şunları söylüyor:   

Lisan-ı İslâm’da (İslamî terminolojide) hürriyet, hukukuna malikiyet (haklarına sahip olma) diye tarif olunur (Keşf-i Pezdevî) ki bunun zıddı hukukuna başkasının malik olması demek olan esaret ve rıkkiyettir (köleliktir).

Asl-ı hukuk (hukukun aslı) ise vaz’-ı ilâhîdir (Allahu Teala tarafından konulup belirlenmiştir). Binaenaleyh herhangi bir ferdin vaz’-ı ilahî (Allah tarafından konulmuş) olan hukuku kendi rızası munzam (zammedilmiş, eklenmiş) olmaksızın diğer bir [Atatürk ilke ve inkılapları veya TBMM kararları gibi] vaz’-ı beşerî ile tebdil, tağyir veya tasarrufa mahkûm olabiliyorsa o artık yalnız Allah’ın kulu değildir [Ali Rıza’nın Zübeyde’den doğma oğlu Selanikli Mustafa’nın ve benzerlerinin de kulu olmuş olur. Türkiye’de durum budur. İslam’a göre böyle]. Ve onda bir hisse-i esaret vardır.

Ve artık onun vecaib ü vezaifi (yükümlülük ve görevleri) mahza (salt) hakkın icabına değil, şunun bunun keyf ü iradesine tabidir.


(İlk yayın tarihi: 5 Mart 2023)


İBN ARABÎ VE “BİR ZAMANLARIN KARTALI” FETHULLAH GÜLEN

 







Türkiye’nin bir dönem, “Bir zamanlar kartaldı” makulesinden bir “efsane”si vardı: Fethullah Gülen.

Bir zamanlar efsaneydi.

İsminin arkasına “hocaefendi” kelimesini eklememek, adını sade vatandaş gibi düz olarak söylemek edepsizlik ya da günah gibi algılanıyordu.

Vaaz kasetleri insanları adeta büyüleyen bu “efsane”, dünyalık hiçbir şeyinin olmadığını, kuru tahta üzerinde yattığını söylüyor, hem dili, hem ağlayan gözleri manevî alemlerden şaşırtıcı haberler veriyordu.

Onun bulunduğu meclislere Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in ruhaniyeti teşrifte bulunuyordu. 

(Sonradan, camideki vaazlarını geçtik, onun başlattığı Türkçe Olimpiyatları adlı müzik ziyafetleri bile bu teşriflerden nasiplenmeye başladı.)

*

Nuriye Akman’ın 1994 yılında onunla yaptığı röportaj Sabah gazetesinde günlerce manşet olunca bu “efsane”yi tüm Türkiye tanımıştı.

Yıllar sonra Today’s Zaman’ın genel yayın yönetmeni olan (ve şimdi İsveç’te “tehlikeli” bir FETÖ’cü olarak sığıntı yaşayan) Bülent Keneş’in bana söylediğine göre, Sabah gazetesinden geri kalmak istemeyen Hürriyet gazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök hemen binbir rica minnet ile “Hocaefendi” ile röportaj yapma teşebbüsünde bulunmuş, uçağa atladığı gibi soluğu “efsane”nin yanında almıştı.

Hürriyet’in röportajı da manşetten yayınlanmıştı.

Böylece, sadece “şakirt”lerine değil tüm Türkiye’ye seslenmeye başlayan “efsane”, artık, bir “gönüller sultanı” ve “maneviyat önderi” olarak Türkiye’de yaşayan herkes tarafından tanınır ve bilinir hale gelmişti.

Öyle ki, Demirel, Ecevit, Çiller, Alparslan Türkeş ve Recep Tayyip Erdoğan gibi siyasîler, onunla birlikte kameraya gülümsemek ve aynı fotoğraf karesinde yer alabilmek için sıraya giriyorlardı.

Hacı hoca, şeyh müderris taifesi de onlardan geri kalmıyorlardı..

*

Yıl 2014 olduğunda işler değişti.

Fethullahçılar cemaatine karşı 2010 yılında başlatılan üstü kapalı soğuk savaş, 2013 yılı Aralık ayında yaşanan gelişmelerin ardından vahşi ve kanlı bir sıcak savaşa dönüştü.

İktidar, FETÖ diye adlandırdığı bu taifeye karşı tekfirci bir dil kullanmaya başladı.. Fethullah hocaefendilik tahtından indirildi, üzerindeki evliya kostümü çıkarıldı, kendisine ağır hakaretler eşliğinde ins şeytanı üniforması giydirildi.

Fethullah’a eskiden “yağ” çeken isimlerin ondan ve şakirtlerinden O. Ç. diye bahsetmeye başladıkları görüldü.. Ahiretteki mahkeme beklenmeden hepsi için şimdiden cehenneme giriş bileti hazırlanıyordu. 

Bu koroya hacı hoca taifesi de katıldı, başka zaman tekfirciliğe karşı savaş veren hassas gönüllüler FETÖ söz konusu olunca tekfircinin önde gideni haline geldiler.

*

Ancak, bu konjonktürel ve "Türkiye siyaseti" endeksli tekfircilikleri genelde tutarlı bir akıl yürütüşe ve sağlam delillere dayanmaktan uzaktı.

FETÖ’cülerin devlet kurumlarına torpille adam yerleştirmeleri, imtihan sorularını çalmaları, NATO üyesi devletlerle işbirliği içinde çalışmaları, Hristiyanlar ve Yahudiler’le diyalog içine girmeleri gibi hususlar öne çıkarılıyordu.

Yani (Türk milletini ya da Türkiye halkını temsil eden) Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin devlet olarak benimsediği siyaseti FETÖ, "dinci değil dindar, İslamcı değil müslüman" bir "hizmet hareketi" olarak sürdürdüğünde, aynı politik çizgiyi "yüzyılın iyilik hareketi" olma iddiasıyla izlediğinde, bunlar küfür (dinden çıkma) sebebi oluyordu.

Yurt sathında coşkulu bir FETÖ'ye sövüp sayma kampanyası başlatılmış durumdaydı. 

FETÖ’yü suçlama furyasına, yandaş ilahiyatçı taifesi ile Diyanet kurumu da katılmıştı. Bunların biraz daha aklı başında argümanlar geliştirmeleri beklenirdi fakat onlar da siyasetçilerin laflarını (biraz yumuşatarak da olsa) tekrarlamanın dışında birşey yapmadılar.

Oysa, mesela bir Prof. Faruk Beşer’in, bir zamanlar yazmış olduğu Fethullah Gülen Fıkhını Anlamak kitabına karşılık şimdi de Fethullah Gülen Fıkıhsızlığı diye bir eser vermesi beklenirdi, yapmadı.

Hayrettin Karaman da aynı durumdaydı.. Bir zamanlar koşa koşa gittiği Abant Platformu, Türkçe Olimpiyatları gibi etkinliklerin anısını unutturacak birşeyler söylemesi gerekirdi, fakat ondan da “Soru çalınır mı kardeşim, ayıp ettiniz” türünden sade suya tirit mırın kırın dışında birşey duyulmadı.

*

Hayır, bunları Fethullah Gülen’i savunmak için yazmıyoruz.

İslam’a hizmet işi salt Allahu Azîmüşşan için yapılır, ona devletin (adına devlet denilen siyasetçi ve bürokratlar topluluğunun) zevki ve keyfi ya da “ulusal çıkar” putu ortak edilemez.

Din söz konusu olduğunda devleti (dünyevî nitelikteki siyasî menfaat hesaplarını) denkleme asla dahil edemezsiniz.. 

Hele laik (siyasal dinsiz) bir devletin (bunu kendi ikrar ve itirafıyla kabul ve tasdik eden bir devletin) heva ve hevesini hiç.. 

Evet, “bireysel nefs”inizi ya da nefsaniyetinizi de, ait olduğunuz kitle ya da yapının “kolektif nefsini/nefsaniyetini” de devre dışı bırakmanız gerekir.

Fethullah'ın başlattığı hareket ise, (CIA'in verdiği akılla) Özel Harp ve MİT güdümlü bir devlet projesi olarak ortaya çıktı.. Fakat MİT’in partneri, büyük abisi CIA yarı yolda MİT’e ayak oyunu yaptı, onu kendi yanına aldı.

Demek oluyor ki, öyle her önüne gelenin keşf, mükaşefe, maneviyat vs. hikayelerine itimat etmemek gerekiyor.

Her geceni kadir bilsen de, her gördüğünü Hızır bilmeyeceksin..

Ve de her sakallıyı deden zannetmeyeceksin.

*

Dünya, tanrılık taslayan sahtekârlar ve peygamberlik iddiasında bulunan dolandırıcılar bakımından hiçbir zaman boş kalmadı.. 

Aynı şekilde kendisine evliya süsü verenler yönünden de boş kalmamıştır ve boş kalmaz.

Fethullah bunlardan biriydi, fakat ne birincisi ne de sonuncusuydu.

CIA (ABD) onun dirisini kullandı, İngiliz şeytanı ise şu anda (Ibn Arabi Society’si ile) Endülüslü sahtekârın ölüsünün derisini kullanıyor.

Bu sahtekâr şarlatan, Fethullah’dan bile beter.. Bin beter..

*

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile boy ölçüşmeye kalkışan bu sahtekâr soytarı, hızını alamayıp kendisini “hatemü’l-evliya” (velilerin sonuncusu) ilan etmişti. (Fethullah ise, kendisini üretip palazlandıran devletine karşı nankörlük yaptıysa da, böylesi dangalakça bir hadsizlik ve densizlikten uzak durmayı başardı.)

Hz. Peygamber s.a.s. madem ki “hatemü’l-enbiya” (peygamberlerin sonuncusu) idi, Endülüs'ün hadsiz soytarısının da “velilerin sonuncusu” olmak, anasının ak sütü gibi hakkıydı.

Fakat ona göre, “velilik” “peygamberlik”ten daha üstün bir vasıftı.. Bunun için bir yığın mugalata ve lüzumsuz laf ebeliği yapmayı da ihmal etmedi.. Soytarı böylece, rekabet etmeye kalkıştığı Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in karşısında aklınca altta kalmamış oluyordu. 

Kendisi İslam'ın maneviyat duvarındaki altın kerpiçti, Rasulullah s.a.s. ise gümüş kerpiç.. Bulunmaz Hint yumurtası durumundaki kendisi olmasaydı din "tamamlanmamış" olacak, eksik kalacaktı. 

İşte, zayıf akıllılar, böylesi bir densiz soytarının laflarına inandılar.

*

Şaşırtıcı olan husus şu ki, üstün zekâlı ve de dinî bilgisi yeterli birçok kişi bile, kulaktan dolma içi boş rivayetlerin ve saçmasapan keramet masallarının etkisinde kalarak bu sahtekâr soytarı hakkında hüsnüzanda bulundular.

Her densizliği için bir tevil kapısı aradılar.

Bulamadıklarında ise "Bu sözlerdeki derin hikmeti bizim gibiler anlayamaz" diyerek akılsızlık limanına sığındılar, eblehlik ve ahmaklık itirafında bulundular.

Oysa, o zırvalardaki mantıksızlık, akılsızlık, izansızlık, hadsizlik ve sapıklıkları fark edip dile getiren ulema ve meşayihe hüsnüzanda bulunmaları gerekiyordu.

Ne yazık ki, ahirette, İbn Arabî adlı boşboğaz ve geveze çakma velî “küçük deccal”e olan hüsnüzanlarını savunabilmek ve özür beyan edebilmek için ellerinde hiçbir aklî ve naklî delil bulunmuyor.

*

“Artık vay o kimselerin hâline ki, kitâbı elleriyle yazarlar da, sonra onu az bir bedele satabilmek için ’Bu, Allah tarafındandır!’ derler. İşte ellerinin yazdıkları yüzünden onların vay hâline! Kazanmakta olduklarından dolayı da vay onlara!” (Bakara, 2/79)


SELANİKLİ "ÇOK YALANCI"NIN MEHMET ALİ BEY'E ATTIĞI ACIMASIZ KAZIK

 


 

UĞUR MUMCU'NUN DİLİNDEN KARABEKİR-ATATÜRK KAVGASI – 71

 

Selanikli Mustafa Atatürk’ün, Mütareke döneminde İstanbul’da geçirdiği (13 Kasım 1918’de başlayıp 16 Mayıs 1919’da biten) altı aylık zaman hakkında (has adamı) Falih Rıfkı Atay’a anlattıkları üzerinde duruyorduk.

Bir önceki bölümde, şöyle demiş olduğunu görmüştük:

“Beni Talat Paşa'nm, Enver Paşa'nın ve umumiyetle İtttihat ve Terakki erkânının muhalifi addediyorlardı; bu sebeple taraflarından (kendileri tarafından) kazanılabileceğim ve onlara hizmet ederek faydalı olacağım fikrinde idiler. Benimle bu yoldan temas arayan, dostluk kurmaya çalışan nazırlar (bakanlar) olduğunu hatırlarım.”

(Falih Rıfkı Atay, M. Kemal’in Mütareke Defteri ve 19 Mayıs, haz. Nurer Uğurlu, İstanbul: Yeni Gün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık, Mayıs 1999, s. 138.)

*

Selanikli Atatürk sözlerini şöyle sürdürüyor:

Mesela bir aralık Dahiliye Nezareti'nde bulunan [İçişleri Bakanı olan] Mehmet Ali Bey adında bir zat, bir iki defa Şişli’deki evimde beni ziyaret etti. Bu ziyaretinden memnun kaldığını da arkadaşlarına söylemiş. Bir defa da Bahriye Nazırı [donanmadan sorumlu bakan] Avni Paşa ile gelerek muhtelif mevzular üzerinde benimle konuştular. Artık adeta ahbap olmuş gibi idik. Bir defa bu zatlar tarafından “Cercle d'Orient”ta [Yabancılar tarafından kurulan, bugün hâlâ Büyük Kulüp adıyla faaliyet göstermeye devam eden dernek] bir öğle yemeğine davet olunmuştum. Bununla beraber şunu da sezer gibi idim:

Temas ettiklerimin [bu iki zatın] arkadaşları arasında bana emniyet etmek doğru olmadığı kanaatinde bulunanlar vardı. Bir gün Avni Paşa, otomobilini göndererek, beni Bahriye Nezareti'ne davet etti. Hatta evinden sefertası ile gelen öğle yemeğini de beraberce yedik. Bu saf nazırdan bir şeyler anlayabilmek için, ne düşündüğü, vaziyeti nasıl gördüğü hakkında bazı sualler sordum.

Hiçbir şeyden haberi olmadığını ilk sözlerinden anladığım nazır, iyi şeyler düşündüklerinden, Sâye-i Şahanede [Padişah sayesinde], işlerin iyi olacağından, çok kuvvetli bulunduklanndan, İngilizlerle anlaşmak üzere olduklarından bahsetti. Tebrik ettim ve çok hoşuna gidecek memnuniyet alametleri gösterdim. Avni Paşa, o vakit Harbiye Nazırlığı'nda bulunan [Savunma Bakanı olan] Şakir Paşa'nın damadı idi.

(Atay, s. 138-9.)

*

Bu laflarıyla Selanikli deccal (çok yalancı), nankörlüklerinden birini daha sergilemiş oluyor.

Mehmet Ali Bey adında bir zat varmışmış.. Bir iki defa görüşmüşmüş.

Olayın devamını anlatmıyor.

İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey, sonradan Yüzellilikler’e (150’likler) dahil edilerek vatandan sürgün edilenlerden.

Vikipedi, bu sürgünler hakkında şunları söylüyor:

Yüzellilikler, Türk Kurtuluş Savaşı sonrası düşman iş birlikçisi olarak görülen ve Türkiye'den sürgün edilen, hepsi üst düzey makamlarda yer alan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına verilen isimdir.

Meclis'e [TBMM’ye, gerçekte Selanikli’ye] göre hainler on binleri buluyordu. Ancak Lozan Antlaşması'nın bir maddesinde sürgün edilecek insanların sayısının 150'yi geçmeyecek şeklinde öngörmesi üzerine ilk önce Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanlığı tarafından oluşturulan listede başlangıçta 600 kişiden oluşmakta iken alevli tartışmalar sonucu önce 300, ardından da 149 kişiye indirilmiştir. 150'likler adı verilen ve 23 Nisan 1924 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin oturumunda saptanan bu listeye 1 Haziran 1924 tarihindeki kararla Köylü gazetesi sahibi Refet Bey de eklenerek nihai şekliyle 150 kişi olarak kabul edilmiştir ve bu kişiler 28 Mayıs 1927'de kabul edilen 1064 sayılı yasa ile yurttaşlıktan çıkarılmışlardır. 29 Haziran 1938 tarihli 3527 sayılı yasa ile, Yüzellilikler'in yurda girmelerini engelleyen 1064 sayılı kanun kaldırılsa da, başta Çerkez Ethem olmak üzere pek çok muhalif ve saltanat taraftarı geri dönmemiştir. Bu listenin 600 kişilik ilk hali açıklanmamıştır.”

*

İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey, Selanikli Samsun’a doğru hareket ederken cebine (Padişah Vahideddin’in ve devletin ona verdiği diğer paralara ilaveten), Dahiliye Nezareti’nin (İçişleri Bakanlığı’nın) örtülü ödeneğinden yüklüce bir para koymuş durumda.

Sözde adam basit bir müfettiş, fakat cebine konulan paralar ordu donatacak büyüklükte.

Ayrıca, Van’dan Ankara’ya kadar istediği vali ve kaymakamı görevden alma, yerlerine başkasını atama, dilediği subayı dilediği göreve atayabilme yetkisine sahip.

Vazifesinin adı müfettişlik, fakat fiilen Anadolu genel valiliği.. 

Padişah vekilliği.. 

Ki Samsun'a çıktığı sırada kullandığı unvan şu: Fahrî Yaver-i Hazret-i Şehriyarî.

*

Mehmet Ali Bey, bakanlığın örtülü ödeneğindeki paraları eşine dostuna dağıtmıyor, şurda burda yemiyor, tutuyor Selanikli’ye veriyor.

Niye? Enayi mi?

Selanikli’ye 25 bin lira vermiş durumda.. 

Memur maaşının aylık iki buçuk lira olduğu zamanda 25 bin lira.. 

Evet, senelik maaş 30 lira, 30 sene (bir ömür boyu) memuriyet yapsanız alacağınız para 900 lira, bin lira bile etmiyor. 

Ve bir müfettişin (sadece İçişleri Bakanlığı'nın örtülü ödeneğinden) aldığı para 25.000 lira.

Bu yoğurt bolluğu nerden geliyor?

On bin aya, yani 800 küsur seneye karşılık gelen bir maaş yekünü.. Sanki Selanikli’nin 800 sene (On defa 80 sene) yaşayacağı tahmininde bulunmuşlar..

Evet, bu sadece bir bakanlığın örtülü ödeneğinden verilen para.. Vahideddin'in verdikleri hariç.

Mehmet Ali Bey'in verdiği para, resmen yok hükmünde.. Örtülü ödenekten veriliyor.. Bir müfettiş için sıradışı bir uygulama.

Ama, İçişleri Bakanı Mehmet Ali Bey, “Nasılsa resmen böyle bir belge yok, varsın bu ödemeyle ilgili makbuz cebimde dursun” demiş.

*

İyi ki böyle yapmış.

Sabahattin Selek’in yazdığına göre, Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) Mehmet Ali Bey, bu parayı bizzat kendisi Selanikli’nin ayağına götürmüş durumda (Ne müfettişmiş ama, böylesi görülmemiştir! Bakan, ayağına gidiyor):

“Dahiliye Nezareti örtülü ödeneğinden ödenen bu parayı Mehmet Ali Bey, yanında Emniyet Şube Müdürlerinden Râdî Bey olduğu halde, Mustafa Kemal Bey’i Samsun’a götürecek vapura hareketinden biraz önce gelerek bizzat vermiş ve klişesi yayınlanan makbuzu da orada Râdî Bey yazmıştır.”

(Sabahattin Selek, Anadolu İhtilali, s. 117'den aktaran Abdurrahman Dilipak, Cumhuriyete Giden Yol, 7. b., İstanbul: Beyan Y., t. y.,  s. 151.)

Söz konusu makbuz, yayınlanmış.

Nerede, Türkiye’de mi?..

Hayır!. Fransa’da..

Söz konusu makbuzun klişesi, Paris’te neşrolunan La Republique Enchane adlı gazetede yayınlanabilmişti. (Dilipak, s. 151.)

Türkiye’de yayınlanamazdı, çünkü Selanikli’nin geçmişi karartmak, üstüne perde çekmek, olan biteni sadece kendi kurguladığı şekilde aktarmak gibi bir deccalî (çok yalancı) politikası vardı.

Nitekim, Kâzım Karabekir Paşa kendi bildiklerini ve yaşadıklarını kitaplaştırıp bastırdığında hepsini toplatıp yaktırmıştı.

*

Önceki bölümlerden birinde de söylediğimiz gibi, Selanikli, kendisini (cebine para koyup olağanüstü yetkilerle donatarak genel vali gibi) Anadolu’ya gönderen Sultan Vahideddin ile Anadolu’da tutunmasını sağlayan Karabekir’in yanı sıra Mehmet Ali Bey’e de, sonradan, teşekkürlerini eksiksiz bir biçimde sunmuş durumda.

Yapılan iyilikleri unutmamak gibi bir meziyeti var..

Evet, Mehmet Ali Bey, cumhuriyetin ilanıyla birlikte vatandan kovulan, Türkiye’ye girmesi yasaklanan, malına mülküne el konulup sürgüne gönderilen 150’liklerdendi.

*

Selanikli’nin yukarıya aldığımız lafları üzerinde durmak gerekiyor.

Bunları olduğu gibi alıp yüzeysel bir bakışla değerlendirdiğimizde varılacak sonuçlar şunlar:

Bir: Bu adam, olduğundan farklı görünme (takiyye), insanların iyi niyetini suistimal etme, saflıklarından faydalanma ve hassasiyetlerini istismar konusunda uzman.

Güya, İngilizler’e karşı politikasından dolayı Osmanlı Hükümeti’ne buğzediyor, fakat kendisiyle temas kuran bakanları “memnun” etmekten, onlmarla resmen “ahbap” çavuş olmaktan geri kalmıyor, (sahte dostluk gösterilerine eşlik eden derin bir samimiyetsizlikle) karşısındakinin “çok hoşuna gidecek memnuniyet alametleri gösterme” konusunda olağanüstü bonkör davranıyor. 

Herkese mavi boncuk dağıtan, nabza göre şerbet veren bir yanar döner tip.

(Kendisinin İngilizler'in en öz ve hakiki dostu olduğu, devletin başına çökünce İngiltere Kralı Edward'ı İstanbul'da olağanüstü saygıyla ağırlamasından da belli de, öncesi var.. Filistin'de İngilizler'in önünden rüzgârı kıskandıracak bir süratle kaçtıktan sonra yaptığı ilk iş, kendisine yüz verip şımartmış olan yeni padişah Vahideddin'e telgrafla "İngilizler'le behemahal, ne pahasına olursa olsun barış yapılması" talebini iletmek olmuştu. İstanbul'a gelince de hemen Minber ve Vakit gazetelerinde kendisinin İngiliz muhibbi/dostu/seveni olduğunu açıklamıştı. Sonradan "rol icabı" İngiliz muhalifi gibi göründü.)

İki: Saf gördüğü insanlara karşı aynı içtenlikle davranmak yerine, açık arayan bir casus gibi samimiyetsiz sorular yöneltiyor.

Üç: Kafasındaki asıl niyetlerini ve gerçek düşüncelerini kendisine saklıyor, hile yapıyor.

*

Söylediklerinden ilk bakışta çıkan sonuç bunlar.. "Değişik" kişilik ve karakterini sergileyen ifadeler sergilemiş durumda.

Ancak, sözlerinin (şekli değil de) muhtevası üzerinde durulduğunda söylenmesi gereken başka şeyler var.

Birincisi, o sırada Selanikli, sadece (içi ya da altı boş) bir “unvan”dan ibaret.. 

Pratikte bir onbaşıdan bile beter durumda, emri altında kimse yok.. 

Etkisiz yetkisiz, işsiz güçsüz, beleşten maaş alan bir kaldırım subayı.

Bakanlar, o kadar iş güç arasında böyle biri ile neden samimiyet kursun, ta evine kadar gidip ahbaplık yapsınlar ki?..

Demek oluyor ki işin altında başka birşey var.. Hükümet’in (Selanikli’nin de rol üstlenmesini gerektiren) birtakım gizli saklı (İngilizler’in kulağına gitmesi istenmeyen) planları var ve o yüzden bununla “muhtelif konular” hakkında konuşuyorlar.

İşte, zamanında bu planların (zorunlu olarak) kamuoyunun bilgisi dışında tutulmuş olması, sonradan Selanikli’nin bol keseden yalan söylemesini sağlayan bir avantaja dönüşmüş.

*

İkinci bir husus şu:

Selanikli, “Temas ettiklerimin arkadaşları arasında bana emniyet etmek doğru olmadığı kanaatinde bulunanlar vardı” diyor.

Ona hangi konuda güvenilmesini doğru bulmuyorlardı?

Selanikli, bu bahse hiç girmiyor.

İşin aslı şu: Padişah Vahideddin ve Osmanlı Hükümeti, paşalardan birini Anadolu’ya (İngilizler ile müttefiklerini ürkütmeden) “gizli gündem”li (devlet sırrı niteliğinde, "çok gizli" damgalı) görevle göndermek isityorlardı.. 

Fakat İngilizler, işlerine gelmeyen paşaları (Ali İhsan Sabis Paşa gibi) tutuklayıp Malta’ya sürmekteydiler.. 

Görevlendirilecek kişi öyle biri olmalıydı ki, hem Padişah'a ve Hükümet'e sadakat sözü vermeli, hem de İngilizler’in şüphelerini üzerine çekmemeliydi.

Selanikli’de bu özellikleri buluyorlardı.

Ve Selanikli de onları memnun edecek, hoşlarına gidecek şeyler söylüyordu.

*

Üçüncü husus..

Donanmadan sorumlu bakan Avni Paşa bunu bakanlığa davet etmiş.. İngilizler’le anlaşmak üzere olduklarından bahsetmiş.

Selanikli bu noktada da ketum.. Hangi hususta anlaşmak üzerelermiş, bunu söylemiyor.

Anlaştıkları husus, öyle anlaşılıyor ki, Selanikli’nin Anadolu’ya (Samsun’a) müfettiş olarak gitmesi işi.

Avni Paşa İngilizler’le anlaşmak üzere olduklarını söyleyince bu ne yapmış?..

Tebrik etmiş ve  memnuniyet alametleri göstermiş..

Kim hesabına memnuniyet sergilemiş, İngilizler hesabına mı, Osmanlı hesabına mı?

Yoksa kendisi hesabına mı?

Selanikli bu noktayı da kapalı bırakmış durumda.

*

İşin içyüzüne gelince..

Selanikli İngilizler’le çoktaan anlaşmış durumdaydı..

Ekmeğini yediği devletin bakanlarıyla sözde nazlanarak ve adeta tiksinerek görüştüğünü söyleyen Selanik deccali, İngiliz Gizli Servisi’nin (istihbarat teşkilatının) İstanbul şefi (Osmanlı topraklarındaki en üst düzey görevlisi) Robert Frew (Fro) ile gizli saklı olarak başbaşa defalarca görüşmüş durumdaydı.

Kendisi Nutuk’un bir yerinde “bir defa”, başka bir yerinde ise “bir iki defa” görüştüğünü söylüyor ("yalancının hafızası" meselesi).. Rauf Orbay’a ve yaveri Cevat Abbas’a göre ise müteaddid defalar görüşmüş durumda.. 

Daha fazla görüşmediyse şayet, en az üç defa görüşmüş ve mercimeği fırına vermiş olduğu kesin.

Dolayısıyla, Osmanlı Hükümeti’nin “saf” paşalarının samimi ve acınası çırpınışları ile kafa buluyor, olan biteni içinden sırıtarak keyifle izliyor.

Keyfi yerinde, İngiliz’den sağlam destek sözü (ve İngiliz ilke ve inkılaplarını hayata geçirme talimatı) almış durumda.

*

Evet, Avni Paşa “saf” olduğu için, Selanikli’nin başbakanı, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı, İstiklal Harbi’nin Batı Cephesi Komutanı General İsmet İnönü’nün veciz bir şekilde dile getirdiği gerçeği (İngiliz "devlet aklı"nın da “içinden Selanikli geçen” bir "gizli" planının bulunduğunu) “sezebilecek” durumda değildi:

"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur."

(Milliyet Gazetesi‘nin 29 Ekim 1973 tarihli sayısından aktaran Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, İstanbul: Yordam Kitap, 2018, s. 60.)


"EĞER AKLIMIZI KULLANMIŞ OLSAYDIK..."